İçeriğe atla

Sıçanın ırmak kenarında olan o kurbağayı çağırması ve su içinde onun talebinden kurbağanın haberi olmak için ipliğin ucunu çekmesi kıssasına rücû' etmektir

20. bölüm / 31 · 2562 kelime · ~13 dk okuma

2960. O aşkın yoğurulmuşu, reşed sahibi olan kurbağanın vaslı ümîdi üzerine [2941] ipliği çekiyor.

“Reşed”, hayır, rahmet ve hidâyet ma'nâlarınadır. Ya'nî, o kurbağanın aşkıyla yoğurulmuş olan sıçan hayırlı ve hidâyetli olan kurbağaya kavuşmak ümîdi üzerine ipliği çeker. Burada “sıçan”dan murâd, ehl-i dünyâ ve nefsânî olan kimse, “kurbağa”dan murâd, tarîk-ı Hak sâliki olmak münasibdir. “Gönül ipliği”nden murâd, bir kimsenin sûret-i hayâliyyesini muhabbetle kalbinde tutmak demektir. Bu tahayyül-i hubbî o kimseyi kendi tarafına cezb eder.

Eğer bu tahayyül-i hubbî bir insân-ı kâmil hakkında olursa, ona tarîkda “râbıta” derler ki, bu hayal-i hubbî, o kimseyi bilcümle mâsivâ hayallerinden kurtarır. Nitekim 2. cildin 74 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfte bu ma'nâya işâreten şöyle buyurulmuş idi: [Ya'ni] “Vaktaki benim yârimin hayali araya girici geldi veyâhud yârimin hayali Halîl gibi geldi, onun sûreti put ve fakat onun ma'nâsı put kırıcı idi.”

Ve eğer bu hayâl-i hubbî bir nâkıs ve ehl-i dünyâdan birisi hakkında olursa, bu kıssada olduğu gibi, şeytan kargası o nefsânî kimseyi avladığı vakit, ona merbût olan sâliki dahi beraberce hevâ-yı nefsânîye kaldırır. Beytin hülâsa-i ma'nâsı: Ehl-i dünyâdan olduğu hâlde, hidâyetli ve hayırlı bir Hak yolu sâlikinin aşk ve muhabbetine tutulmuş olan kimse, sâlik maarif-i ilâhiyyenin teemmülü ve zevki ile meşgül iken, gönül ipliği ile ya'nî râbıta-i kalbiyye ile, onu kendi tarafına çeker.

2961. "İpliğin ucunu ele getirmişim!" diye gönül ipliği üzerine dembedem teveccüheder.

"Tenîden", burada "teveccüh etmek" demektir. Ya'nî, "Gönül ipliğinin ucunu yakalamışım!" diyerek vakit vakit, o gönül ipliği üzerine ve râbıta-i kalbiyyeye teveccüh eder.

2962. İpliğin ucu bana yüz gösterdikçe, gönül ve cân şühûdda bir iplik gibi oldu.

Ya'nî, ipliğin ucu ve dostun muhabbetle tahayyülü bana yüz gösterdikçe, gönül ve cân o dostun müşâhedesi şevkinde bir iplik gibi ince ve nâzik ve ihtizâz edici oldu.

2963. Vaktaki sıçanın şikârına alaca karga geldi, onu o mekândan götürdü.

2964. Vaktaki kargadan dolayı sıçan hava üzerine geldi, kurbağa dahi suyun dibinden çekilmiş oldu.

"Münsehab", "insihâb"dan ism-i mef'ûldür, "çekilmiş" demektir. Ya'nî, vaktāki karganın yakalayıp götürmesinden dolayı sıçan havaya yükseldi, bir iplik ile sıçana bağlı olan kurbağa dahi suyun dibinden havaya doğru çekilmiş idi.

2965. Sıçan karganın gagasında ve kurbağa dahi havada ayağı hâtıra ipliklerinde asılmış idi.

"Retem", "retîme"nin cem'idir (Sarrâh); ve "retîme", bir şeyi hâtıra getirmek için parmağa bağladıkları iplik ma'nâsınadır. Kurbağanın ayağına bağlanan iplik dahi, mülākāt vakitlerini hatırlamak için takılmış iplik olduğundan cem' hâlinde zikr edilmiştir. Ya'nî sıçan karganın gagasında ve kurbağa dahi havada, mülâkāt vakitlerini ihtâr için bağlanmış olan ipliklerde ayağı asılmış bir hâlde kaldı.

2966. Halk dediler ki: "Karga mekr ve hîle cihetinden suya mensub olan kurbağayı nasıl avladı?"

Halk havada karganın ağzındaki sıçanı ve sıçana bağlı olan kurbağayı görünce dediler ki: "Acîb şey! Şu karga nasıl bir hîle yaptı da, sudaki kurbağayı böyle sıçan ile beraber avladı?"

2967. "Suya nasıl gitti ve onu nasıl kaptı? Suya mensub kurbağa nasıl karganın şikârı oldu?"

Ya'nî, karga suya giremez. Fakat suya nasıl gitti de, o kurbağayı böyle iplik bağlayarak kaptı? Velhâsıl, sudaki kurbağa nasıl oldu da, havadaki karganın avı oldu?

2968. Kurbağa cevaben dedi: "Bu bir kimsenin lâyığıdır ki, o susuzlar gibi bir alçağın arkadaşı olur."

Fakîre lâyih olan ma'nâ budur ki: "Sıçan"dan murâd, sâlikin nefsi, "kurbağa"dan murâd, akl-ı cüz'îsi, "ırmak"tan murâd, tâbi' olduğu insân-ı kâmilin ulûm ve maârifi, "karga"dan murâd, ins ve cinn-i şeytânîdir. Akıl rûhun sıfatı olduğundan, nefsin cinsinden değildir. Nefis rûh ile fa'âl olduğu için rûha ve onun sıfatı olan akl-ı cüz'îye müştâkdır. Aklı daldığı maarif-i ilâhiyye ırmağından kendi tarafına çekmek ister. Akl-ı cüz'î nefsin kendisine bağladığı muhabbet râbıtasıyla ona meyil ettiği vakit, şeytan veyâhud fesâdda nâib-i şeytân olan insan bu nefsi avlayınca, akıl dahi ona tebean beraber avlanır ve hevâ-yı nefsânî içinde asılı bir hâlde kalır.

Ma'nâ-yı beyt: Halkın taaccübüne karşı kurbağa cevâben dedi: “Bu hevâ-yı nefsânîde asılıp kalma hâli bir kimsenin lâyığıdır ki, o kimse bir insân-ı kâmilin sohbetine vâsıl iken, kâmilin ma'rifet ırmağı içinde olmayan susuzlar ve nefsânî kimseler gibi, bir alçağın arkadaşı olmuştur."

2969. Nâ-cins olan dosttan ey figān, ey figān! Ey büyükler, iyi hem-nişîn isteyin!

İnsana kendi cinsi olmayan dosttan gelen zarardan feryâd, feryâd! Ey bir insân-ı kâmilin sohbetinde bulunmak sûretiyle gâfillere nisbeten büyük olan sâlikler! يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) ya'nî “Ey mü'minler! [Allâh'a karşı takvâ sâhibi olun ve] sâdıklar ile beraber olun!" âyet-i kerîmesi mûcibince, iyi ve sâdık arkadaş arayınız!

2970. Akıl için ayıblar dolu olan nefisten efgān vardır. Bir kötü burun güzel yüz üstünde olduğu gibidir.

Aklın birçok ayıblar ve kusûrlar sahibi olan nefsin elinden feryâdı vardır. Akıl ile nefsin insanda ictimâ'ı güzel yüz üzerinde bir kötü ve çirkin burun bulunmasına benzer.

Mesnevîhân Ahmed Remzî Efendi hazretleri tarafından tercüme ve tab' edilip Rehnümâ-yı Ma'rifet ismi verilen, Ebû Sâbit Muhammed b. Abdülmelik et-Tûsî ed-Deylemî nâmındaki ârifler bir risâlesinde nefis şöyle buyurur:

"Nefse bir sûret verilse şekli şudur: Başı kibir, gözü ucüb, ağzı hased, dili yalan ve gıybet, kulağı unutkanlık, göğsü hıkd ve kin, karnı şehvet ve iftirâ, elleri hıyânet ve sirkat, ayakları emel, kalbi gaflet ve rûhu küfürdür."

İşte nefis bu kadar kusûrları ve ayıblarıyla beraber, ahsen-i takvîm üzere mahlûk olan insanda, güzel yüz üstündeki çirkin bir buruna benzer.

2971. Akıl ona dedi ki: "Muhakkak cinsiyet ma'na yolundandır. Su ve çamur yolundan değildir!"

"Akıl"dan murâd, akl-ı kâmildir. “Şîn" zamîr-i gāibi yukarıki beyitte mezkûr olan akl-ı cüz'îye râcî' olmak münasibdir. Ya'nî, akl-ı kâmil akl-ı cüz'îye dedi ki: "Muhakkak cinsiyet ma'nâ yolundandır, su ve çamurdan mahlûk olan cismâniyet ve sûret yolundan değil!"

2972. "Sakın sûret-perest olma ve bunu deme! Cinsiyet sırrını sûrette arama!"

Ya'nî, akl-ı kâmil dedi ki: "Ey akl-ı cüz'î: Sakın sûrete ve cismâniyete tapıcı olma ve bu sûret ve cismâniyetin kıymetinden bahsetme ve insanlar ara- sındaki cinsiyet sırrını onların sûretlerinde arama! Ma'nâdan bî-haber olan sûret-i insâniyyenin duvara dayanmış odundan farkı yoktur. Nitekim sûre-i Münâfikūn'da وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبُ مُسْنَدَةٌ (Münâfikūn, 63/4) ya'nî "Ey Resûlüm! Sen o ma'nâdan bî-haber olan münâfıkları gördüğün vakit, onların cisimlerinin tenâsüb ve intizâmına taaccüb edersin ve eğer söz söyleseler, onların fesâhatli belâgatli olan sözlerini dinlersin. Gûyâ onlar duvara dayanmış odun gibidirler" buyurulur.

2973. Sûret cemâd gibi ve taş gibi geldi. Câmidin cinsiyetten haberi yoktur.

Ya'nî, suver-i cismâniyye cemâd ve taş gibidirler. Binâenaleyh câmid olan cismin cinsiyetten haberi yoktur. Nitekim bu ma'nâ hakkında Hz. Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 13. faslında şöyle buyururlar: "İş fikirlerindir. Sûretlerin kâffesi tâbi' ve âlettirler; ve fikir olmayınca muattaldırlar ve cemâddırlar. Böyle olunca sûreti gören kimse, cemâd demektir. O kimse için ma'nâya yol yoktur. Her ne kadar sûretâ ihtiyar ve yüz yaşında ise de o çocuktur, nâ-bâliğdir... ilh."

2974. Cân karınca ve cisim buğday tanesi gibidir. Her bir dem onu taraf be-taraf çeker.

Ya'nî, cismin cemâd cinsinden olduğu meydandadır. Zîrâ onu kımıldatan cisimdeki rûhtur. Meselâ, cân karınca ve cisim buğday tânesini yakalayıp o tarafa, bu tarafa çektiği gibi, cân dahi irâdesiyle cismi her bir demde o tarafa bu tarafa çeker.

2975. Karınca bilir ki: "O mürtehen olan habbeler benim müstahilim ve cinsim olacaktır.

"Mürtehen", rehin olunmuş ve mahbus ve mukayyed olmuş demektir. "Müstahîl", bir hâlden bir hâle dönücü ve muhâl olan şey ma'nâlarınadır. Ba'zı nüshalarda "müstahîl" ile "cins" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Tercüme bu nüshaya göre yapılmıştır. Bu sûrette ma'nâ: "Karınca yakalayıp hapsettiği habbeler hakkında bunu bilip der ki: "Bu buğday tânesini ben yiyeceğim ve bana tahavvül edecektir ve benim cinsim olacaktır." Ba'zı nüshalarda dahi "müstahîl-i cins", terkîb-i izâfî olarak mezkûrdür. Bu sûrette ma'na: "Karınca yakalayıp hapsettiği ve mukayyed kıldığı tâneler hakkında bunu bilir ve der ki: "Bu tâneler benim cismimin müstahîli olacaktır, ya'nî benim cismim olmak muhâldir. Zîrâ ben canlıyım ve bu cansızdır."

2976. O bir karınca yoldan arpa yakaladı. Diğer karınca bir buğday ve koşma tuttu.

"Dev", "koşmak" ma'nâsınadır. Meselâ o bir karınca yoldan bir arpa tânesi yakaladı. Diğer bir karınca da bir buğday tânesini tuttu ve koşmaya başladı. Her iki karıncadan birisinin ağzında arpa ve diğerinin ağzında buğday tânesi olduğu hâlde birbirlerine doğru yaklaşmaya ve bu tâneler dahi karıncalar ile beraber yürümeye başladı.

2977. Buğday arpa tarafına koşamaz. Fakat karınca karınca tarafına gelir. Evet!

Buğday cemâddir. Bittabi' cemâd olan arpa tarafına koşamaz. Fakat zîrûh olan karınca, ağzındaki buğday ile ağzında arpa olan karınca tarafına gelir. Evet, bu böyle olur!

2978. Arpanın buğday tarafına gitmesi tabi'dir. Karıncayı gör ki, o cinse râci'dir.

Arpanın buğday tarafına gitmesi kendi irâdesiyle değildir. Karıncanın hareketine tâbi'dir. Binâenaleyh arpanın buğday tarafına gitmesini görme! Kendi cinsi tarafına giden karıncayı gör!

2979. Sen, niçin buğday arpa tarafına gitti? Deme! Gözü hasm üzerine koy, mukayyed üzerine değil!

Sen cemâd olan buğday ve arpayı görüp, "Niçin buğday arpa tarafına gitti?" deme! Gözünü bu cemâdların hasmı olan canlı karıncalar üzerine koy! Yoksa bu karıncaların ağızlarında mukayyed ve mahbûs olan buğdaya ve ar- paya değil! Bunun gibi ecsâm-ı beşeriyyeyi taşıyan dahi onların rûhlarıdır. Fâsıkın rûhu kendi cinsi olan fâsıkın rûhuna meyil ettiği için bu âlem-i sûrette cemâd nev'inden olan cisimleri de birbirlerine yaklaşır; ve kezâ sâlihin rûhu da böylece kendi gibi bir sâlihin rûhuna temâyül eder. Binâenaleyh his gözüyle cemâd olan cisimlere bakılmayıp akıl gözüyle onların rûhlarının ahvâli görülmek lazımdır.

2980. Kara karınca kara keçe üzerinde, karınca gizli; tâne yol üzerinde zâhirdir.

"Libd", yünden örülmüş keçe demektir. Meselâ kara karınca kara keçe üzerinde yürüdüğü vakit, his gözü o karıncayı fark edemez. Karınca nazardan gizli kalır. Fakat renkli olan buğday veyâ arpa tânesi kara keçe üzerinde his gözüne zahir olur.

2981. Akıl göze der: "İyi bak! Tâne, tâneyi götürücü olmaksızın hiç nasıl gider?"

Bu manzarayı gören his gözüne akıl der ki: "İyi bak! Bir canlı götürücü olmaksızın, cansız ve câmid olan buğday veyâ arpa tânesi hiç kendi kendine hareket edip yürür mü? Akıl his gözünü dâimâ böyle irşad eder."

2982. Bu sebebden dolayı köpek, Ashab-ı Kehf tarafına geldi. Süretler hubûbât ve kalb karıncadır.

Ya'nî, cansızı canlı nakl etmesi sebebinden dolayı, bir köpek Ashâb-ı Kehf tarafına geldi ve onun sûret-i cismâniyyesi köpek olduğu hâlde, bâtını ve kalbi o Ashâb-ı Kehf'in bâtını ile münasebetdâr idi. İşte bu münasebet-i bâtıniyyeden dolayı Ashâb-ı Kehf o köpeği kovdukları hâlde onlardan ayrılmadı. Zîrâ sûretler hubûbât ve kalb karınca gibidir. Karıncalar hubûbâtı taşıdıkları gibi, kalbler ve bâtınlar dahi cisimleri taşır.

2983. Ondan dolayı İsâ feleğin pâkleri tarafında olur. Kafesler muhtelif, kuşun yavruları bir cinstir.

"Ferh", kuş yavrusu. "Pâkân-i çarh"tan murâd, ervâh-ı âliyedir. Ya'nî sûretin nâkıli ma'nâ olmasından dolayı Îsâ (a.s.) feleğin pâkleri olan ervâh-ı âliyeye tarafındadır. Meselâ, ma'nâları müttehid olan cisimler kafese ve bu ma'nâlar dahi bir cinsten olan kuş yavrularına benzer.

2984. Bu kafes aşikâr ve onun o kuş yavrusu gizlidir. Kafes çekici olmaksızın kafes ne vakit gidici olur?

Bu kafes mesâbesinde olan cisimler zâhir ve âşikârdır; ve onların o kuş mesâbesinde olan rûhları gizlidir. Kafesler câmid olduğu için, onları bir çekip götürücü olmazsa, bittabi' kendiliklerinden hareket edemezler.

2985. Ey ne mutlu bir göze ki, akıl ona beydir, akıbet görücü ve âlim ve nûrlu olur.

"Hıbr", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "âlim ve fâzıl” ma'nâsınadır. “Karîr", "göz nûrlu olmak" ma'nâsına olan "kurre"den müştaktır. Ba'zı nüshalarda "karîr" yerine "münîr" vâki'dir. Ya'nî, ey ne mutlu ve ne saâdet bir his gözüne ki, o göz sahibine onun aklı bey ve hâkimdir; ve bu his gözü o aklın tasarrufu altındadır. Böyle bir göz her şeyin sonunu görücü ve âlim ve nûrlu olur.

2986. Çirkinlik ve güzellik farkını akıldan getiriniz, bir gözden değil ki, karadan ve aktan söyledi.

Ey hakîkati görmek isteyen kimseler! Çirkini ve güzeli akıl vâsıtasıyla ayırt ediniz, ancak beyazı ve karayı ayırt edebilen his gözü vâsıtasıyla değil! Zîrâ his gözü pek âciz ve bîçâredir. Nitekim pek uzakta olan gāyet büyük bir cismi pek küçük görür; ve kalıbı, kıyafeti muntazam ve süslü olan bir kimseyi mu'teber ve makbûl görür. Onun bâtınının ve ma'nâsının boşluğunu fark edemez.

2987. Göz mezbelede biten yeşilliğe aldandı. Akıl der ki: "Onu bizim mihekkimize vur!"

"Hadra", "yeşillik"; "dimen", "mezbele ve gübre yığını" demektir. Bu beyt-i şerifte اياكم وخضراء الدمن yanî "Gübre yığınında biten yeşillikten sakını- nız!" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur ki, bu hadîs-i şerîf sûreti gāyet güzel ve ahlâkı gāyet fenâ olan kadınlardan kinâye olur. Ya'nî, bir his gözü gübre üzerinde biten yeşilliğe aldandı ve onu kıymetli bir şey sandı. Fakat akıl bu aldanan his gözüne der ki: "O gördüğün güzelliği evvelen bizim mihekkimize ve mîzânımıza vur, onun hakkındaki hükmünü sonra ver!"

2988. Murad görücü olan göz kuşun âfetidir. Tuzak görücü olan akıl kuşun mahall-i halâsıdır.

Murâd görücü ve hevâ-yı nefsânîye meyl edici olan his gözü rûh kuşunun âfeti ve belâsıdır. O murâdın altındaki tuzağı gören akıl, rûh kuşunun mahall-i halâsı ve o tuzaktan kurtulmak için sığınacak bir yerdir.

2989. Başka tuzak oldu ki, akıl onu anlamadı. Gaib görücü olan vahy ondan dolayı bu tarafa koştu.

Fakat birtakım başka tuzaklar vardır ki, akıl o tuzağı anlamaz. Meselâ bu keserât-ı eşyayı görür, vücûdda onları müstakil zanneder ve vahdet-i vücûdu idrâkten âciz kalır; ve vücûd-i vâhid-i hakîkînin sıfatlarını o mevhûm olan suver-i fâniyeye isnâd eder. Nitekim şark ve garb feylesoflarının felsefî mesleklerinde birbirlerine karşı olan münâzaraları ve i'tirâzları akl-ı cüz'înin idrâk-i hakāyıktaki acziyetinin açık birer delîlîdir. İşte akl-ı cüz'î idrâk-i hakāyıkta âciz olduğundan dolayı, o akl-ı cüz'înin nazarından gäib olan hakāyıkı göstermek ve anlamak için, bu gāibi görücü olan vahy-i ilâhî bu âlem-i keserât tarafına koşa koşa geldi ve فأينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'nî "Ne tarafa dönerseniz Allah'ın vechi vâki'dir" ve وهو معكم أين ما كنتم (Hadid, 57/4) ya'nî "Hak nerede olursanız sizinle beraberdir" ve وفي أنفسكم أفلا تبصرون (Zâriyât, 51/21) ya'nî "Sizin nefsinizdedir, görmüyor musunuz?" ve emsâli sözler ile aklı îkāz ve irşâd etti.

2990. Cinsi ve cins olmayanı tanımayı akıldan bilirsin. Çabuk sûretler tarafına koşmak lâyık olmaz.

[2971] Ey kimse! Mâdemki his gözü akıl gözüne muhtâçtır, binâenaleyh ma'nâda cinsi ve cins olmayanı tanımayı akıl vâsıtasıyla bilirsin, öyle ise, his gö- züne tâbi' olup, çarçabuk sûretler tarafına koşmak ve akıl gözüyle onun ma'nâsını görmeksizin onu kendine dost ittihâz etmek lâyık olmaz.

2991. Sûrette benim için ve senin için cinsiyet yoktur. Îsâ beşer içinde melek cinsi geldi.

“Lî ve lek” ta'bîr-i Arabî'dir, “benim ve senin için” demektir. Ya'nî, ey sâlik! Bir insan sûretini gördüğün vakit, onda benim ve senin için mutlak cinsiyet olduğunu hükm etme! Zîrâ i'tibâr sûrete değil, ma'nâya ve rûhadır. Nitekim Îsâ (a.s.) beşer sûretinde zâhir oldu. Fakat rûh-ı musavver olduğu için melek cinsinden idi. O hazretin düşmanları onun sûretini görüp kendileri gibi zannederek sû'-i kasd ettiler ve ma'nâsından gâfil oldular.

2992. Feleğe mensûb olan kuş, onu kurbağa gibi, kargaca bu mâvi hisârın üstüne çekti.

“Nîlî hisâr”, “mâvi kal'a" demek olup bundan murâd, âlem-i kesâfet olan küre-i arzın hârici ve âlem-i ulvîdir. “Feleğe mensûb olan kuş"tan murâd, Îsâ (a.s.)ın ma'nâsı veyâhud Hz. Cibrîl (a.s.)dır. Ya'nî, Îsâ (a.s.)ın feleğe mensûb olan kuşu ve rûhu onun sûret-i beşeriyyesini kıssada beyân olunan karganın kurbağayı yukarı çekmesi gibi, bu mâvi hisârın üstüne ve âlem-i ulvîye çekti. Yâhud feleğe mensûb olan kuş, ya'nî Hz. Cibrîl (a.s.) rûh-ı musavver olan Îsâ (a.s.)ı karganın kurbağayı yukarı çekmesi gibi, âlem-i ulvîye çekti. evlâdlarına gelmesinin ve ma'nâ cinsiyeti ve onlar ile hemdemliği hükmüyle tekrar o perilerden sabr edememesinin kıssasıdır

"Peri", "cin tâifesinin latîf kısmı"na derler. Habîs kısmına da "ifrît" derler. Cin tâifesinin mü'mini ve kâfiri vardır. Mü'minlerinin sâlihleri insanların sâlihlerini severler ve onların sohbetlerine rağbet ederler. Nitekim Nefahâtü'l-Üns'te bu ma'nâya dâir menkıbeler mevcûddur; ve Mısır'da 1326 sene-i hicriyyesinde tab' edilmiş olan Akâmü'l-Mercân fi Ahkâmi'l-Cânn ismindeki kitabda cinlerin ahvâli hakkında birçok ma'lûmât vardır. Bu kıssada mezkûr olan Abdülgavs dahi sulehâ-yı ümmetten bir zât olduğundan, cinlerin latîf kısmından olan sâlihleri onu insanlar arasından kapmışlar ve bu zât senelerce onlar ile beraber yaşamıştır. Ailesi nezdine avdet ettikten sonra, periler ile beraber yaşamaya alıştığı ve ma'nen onlar ile cinsiyet husûle geldiği için, o perilerden ayrı yaşamaya sabr edememiş ve yine onlara karışmıştır.