Gecenin ve hırsızların hikâyesidir ki, gece Sultân Mahmûd "Ben sizden biriyim!" diye onların arasına düştü ve onların ahvâline muttali' olması
19. bölüm / 31 · 10127 kelime · ~51 dk okuma
2836. Vaktaki gece Şah Mahmud yalnız olarak dolaşırdı. Hırsızların kavminin güruhuna mülâkî oldu.
"Bâz hûrden”, “mülâkî ve muttasıl olmak" ma'nâsına kinâyât-ı Acem'dendir (Bahâr-ı Acem). Ya'nî, Şâh Mahmûd-ı Gaznevî karanlıkta yalnız başına dolaşırdı. Hırsızlardan bir bölük kimseye tesadüf etti ve mülâkî oldu.
2837. Müteakiben ona dediler ki: "Ey vefâ sahibi sen kimsin?" Şah dedi: "Ben dahi sizden biriyim."
Tesadüfü mütâakıb hırsızlar Sultân Mahmûd'a dediler ki: "Ey vefâlı adam! Sen kimsin ve hâl ve şânın nedir?" Sultân Mahmûd cevâben: "Ben de sizin gibi hırsızlardan biriyim!" dedi.
2838. O birisi dedi: "Ey hîle mezhebli taife! Ta ki her bir kimse ferhengini söylesin!"
Sultân Mahmûd bu cevabı verdikten sonra o hırsızlardan birisi dedi ki: "Ey işi gücü hîleden ibaret olan hırsız tâifesi! Herkes kendi ferhengini ve san'atını ve mahâretini söylesin! Bakalım içimizde bizim san'atımıza yardım edebilecek kimse var mıdır, yok mudur? Bilelim!"
2839. "Tâ ki kendi mahremlerine müsâmerede söyleye ki, hüner cinsinden cibilliyette ne tutar?"
"Semer", gece masalları ve söylenen hikâyeler. Ya'nî, "Arkadaşlarımızdan her birisi hilkatinde ve tabîatinde hüner ve ma'rifet cinsinden neye mâlik ise, bu gece musâhabesi esnâsında onu söylesin!"
2840. O biri dedi: "Ey fen satıcı olan gürûh! Benim hâssıyetim benim iki kulağımdadır."
O hırsızlardan birisi cevâben dedi ki: "Ey fen ve hüner satıcı olan tâife! Benim hâssıyetim ve ma'rifetim iki kulağımdadır."
2841. "Zîrâ köpek sadâ ile ne söylüyor? Ben bilirim." Kavim ona: "Bir altından iki dângtir!" dediler.
Ya'nî, "Köpek havladığı vakit ne söylediğini ben anlarım," dedi. Diğer hırsızlar ona, "Bu senin ma'rifetin o kadar büyük bir şey değildir. Bir altının iki dângi kıymetinde gāyet cüz'î bir şeydir," dediler.
2842. O diğeri dedi: "Ey altına tapan gürüh! Benim bütün hâssıyetim gözümdedir."
2843. "Etrâf-ı âlemde gece her kimi görsem, ben onu şübhesiz gündüz tanırım."
"Kayruvân", etrâf-ı mecmûa-i âlem (Burhân). Ya'nî, "Ben gece karanlığında etrâf-ı âlemde her kimi görsem, gündüz o adama rast geldiğim vakit, derhal tanırım ve aslâ acaba o mudur? demem."
2844. Birisi dedi: "Benim hâssıyetim kolumdadır. Zîrâ ben elimin kuvveti ile delikler açarım."
2845. Birisi dedi: "Benim hâssiyetim burnumdadır. Benim işim topraklarda koku görücülüktür."
2846. “En-Nâs maâdin" sırrı elverdi ki, Resûl onu neden dolayı buyurmuştur?
Bu beyt-i şerîfte الناس كمعادن الذهب والفضة خيارهم في الجاهلية خيارهم في الاسلام ya'ni "Nâs altın ve gümüş ma'denleri gibi ma'denlerdir. Onların câhiliyetteki hayırlıları fakîh oldukları vakit İslâm'ın da hayırlılarıdır" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Bu hadîs-i şerîfe nazaran insanların kıymeti ilm-i ilâhîdeki ma'lûmâtları nisbetindedir. Ve bu ma'nâ 2. cildin 2062 numaralı beytine müsâdif olan ياد الناس معادن هين بيار معدنی باشد فزون از صد هزار ya'ni "Âgâh ol! 'En-nâsü maâdin'i hâtıra getir! Bir ma'den yüz binden fazla olur"] beytinde geçti. Bu beyt-i şerîfte hırsızın lisânından inşân-ı kâmilin lisânına intikāl buyurulur. Ya'nî, "Ben Resûl-i Ekrem hazretlerinin الناس كمعادن yanî "İnsanlar ma'denlerdir..."] ilh. hadîs-i şerîfinin neden dolayı beyân buyurulmuş olduğunu, bu hadis-i şerîfin sırrını idrâk etmek sûretiyle anladım.
2847. "Ben cisim toprağından bilirim ki, onda ne kadar nakd vardır ve o ma'denden ne tutar?"
"Ben topraktan mahlûk olan bir cisimde ne kadar nakd-i ilm ve irfan vardır ve ne cins ma'dene mâliktir? Onda medfûn olan ilim ve ma'rifet bakır mıdır, demir midir? Altın mı, yoksa gümüş müdür? Bilirim."
2848. O bir ma'dende ölçüsüz altın dercdir ve o diğerinin îrâdı masraftan daha azdır.
"Görürüm ki, birisinde ulûm-i ledünniyye altınları ölçüsüz ve hesabsız münderic olmuştur ve o diğerinde de îrâdı masraftan daha azdır. Ya'nî vâridât-ı kalbiyyesi söylediği sözlerden daha azdır. O çok söylediği sözler, ezberlenmiş sözlerdir, vâridât-ı kalbiyyesi değildir.
2849. "Ben Mecnun gibi toprağı koklarım. Hatasız, Leyla'nın toprağını bulurum."
Ya'nî, "Leyla'nın âşığı olan Mecnûn, bir şahsın delâleti olmaksızın toprağı koklayarak Leylâ'nın mekânını bulduğu gibi, Leylâ-yı hakîkî olan Hakk'ın toprağı mesâbesinde olan cism-i beşeri hatâsız bir sûrette koklarım."
2850. "Gerek Yûsuf ve gerek Ehremen olsun, koklarım. Her bir gömlekten bilirim."
"Ahermen", "Ehremen", mecûsîlerin "hâlık-ı şer" dedikleri rabb-i muhayyel olup, burada "şeytan" ma'nâsınadır. Ya'nî, “Ben koklarım. Hz. Yûsuf meşrebinde olan kimse ile, şeytan tabîatinde bulunan kimseyi, gömlekleri mesâbesinde olan cisimlerini koklamak ile bilirim."
2851. "Ahmed gibi ki, Yemen'den koku götürür. Benim bu burnum ondan bir nasib buldu."
Ya'nî, "Ahmed (a.s.v.) Efendimiz Yemen cihetinden Üveys-i Karanî hazretlerinin kokusunu aldığı gibi, benim cânımın burnu dahi, o Nebiyy-i zîşândan bir nasîb ve hisse aldığından, böyle uzaktaki insân-ı kâmilden gelen Hak kokusunu duyar. Bu ma'nâ hakkında 4. cildin 1822 numarasına müsâdif olan که محمد گفت بر دست صبا از یمن می آیدم بوی خدا [ya'nî "Öyle ki, Muhammed 'Sabânın eliyle bana Yemen'den Hudâ'nın kokusu geliyor!' buyurdu"] beyti ile onu müteâkıb olan beyitlerde îzâhı geçti; ve birinci mısra'da işaret buyurulan انى لأجد نفس الرحمن من قبل اليمن ya'nî "Muhakkak ben Yemen tarafından nefes-i Rahmân'ı bulurum" hadîs-i şerîfi dahi yine 4. cildin 1830 numaralı beyt-i şerîfinin baş tarafında mündericdir.
2852. "Ki, hangi komşunun toprağında altın vardır? Yâhud hangi toprak sıfır ve ebterdir?"
"Ben cisim topraklarını kokladığım vakit, bilirim ki hangi komşunun ve musahibin sûret-i cismâniyyesinde hakāyık ve maârif-i ilâhiyye altını vardır?
2853. Birisi dedi: "İşte hâssıyet benim pençemdedir ki, dağ uzunluğu bir kemend atarım."
"Alem", burada "dağ" demektir. Ya'nî, hırsızlardan diğer birisi dahi dedi ki: "İşte hâssıyet ve ma'rifet benim pençemdedir. Zîrâ ben elimdeki kemendi bir dağın zirvesine kadar fırlatabilir ve oraya rabt edebilirim."
2854. "Ahmed gibi ki, onun cânı kemend attı. Nihayet onun kemendi onu âsumân tarafına götürdü."
"Ahmed (a.s.v.) hazretleri gibi ki, onun rûh-ı muazzamı aşk-ı ilâhî kemendini âlem-i ıtlâk semâsına attı. O attığı kemend zât-ı şerîflerini o semâ-i ıtlâk tarafına götürdü ve bilcümle âlem-i mukayyedât ve suverden geçirdi."
2855. Hak ona dedi: "Ey beytin kemend atcısı! Onu benden bil! "Attığın vakit sen atmadın!"
"Beyt"ten murâd, âlem-i sûret ve cismâniyet evi olan dünyâdır. Ya'nî, “Ey dünyâ evinde yükseklere kemend atmak hünerini bilen habîbim! O kemend atmak maharetini وما رميت إذ رميت ولكن الله رمى (Enfâl, 8/17) ya'nî “Attığın vakit sen atmadın, velâkin Allâh Teâlâ attı" âyet-i kerîmesi mûcibince benden bil! Beyt-i şerîfteki âyet-i kerîme de şimdiye kadar birçok mahallerde geçti ki, âtîde numaralarıyla işâret olunur: 2. cilt 1299 numaralı beyit : [Ya'nî “Hak, 'Mâ rameyte iz rameyte' buyurdu; Hakk'ın işi, işlerin üzerine sebk tutar."]
1. cilt 3831 numaralı beyit: [Ya'nî "Bu muhârebede "Mâ rameyte iz rameyt"im; ben kılıç gibiyim ve O vurucu güneştir."]
2. cilt 2521 numaralı: [Ya'nî "Mâ rameyte iz rameyte'yi doğru bil; cânın cânından getirdiği her şey cân olur"]
3. cilt 3644 numarali: ما رميت إِذْ رَميت نسبت است . نفی و اثباتست و هر دو مثبت است [Ya'nî, ““Mâ rameyte iz rameyte' nisbettendir, nefy ve isbât vardır ve her ikisi müsbettir."]
4. cilt 766 numarali: ما رميت إذ رميت خوانده . ليك جسمی در تجزی مانده [Ya'nî “Mâ rameyte iz rameyte'yi okumuşsun; fakat cisimsin, tecezzîde kalmışsın."]
4. cilt 1721 numaral: ما رميت إِذْ رمیت از ابتلاست. بر نبی کم نه گنه کآن از خداست [Ya'nî ““Mâ rameyte iz rameyte' ibtilâdandır; Nebî üzerine kabahati az koy, o Huda'dandır."]
Mesnevî-i Şerîfte mükerrer görünen bu ebyât mükerrer değildir. Bu âyet-i kerîmenin muhtelif nikāt-ı nazardan tefsîridir. İyi dikkat olunmak lâzımdır.
2856. Sonra o şâhtan, "Ey mu'temed, senin hâssıyetin ne şeydedir?" diye sordular.
Sonra hırsızlar o şâhtan, ya'nî Sultân Mahmûd'dan, "Ey i'timâd olunmuş kimse! Senin hâssıyetin ne şeydedir? Ve bizim işimize yarayacak ne hünerin vardır?" diye sordular.
2857. Dedi: "Benim hâssıyetm sakalımdadır. Zîrâ mücrimleri azabdan kurtarırım."
Sultân Mahmûd cevâben dedi: "Benim hâssıyetim dahi sakalımdadır. Zîrâ kabâhatliler zabıta eline geçip cezâ edilecekleri vakit sakalımı oynatınca onları o cezâdan kurtarırım." "Nekam", "nıkmet"in cem'idir, şiddetler ve ukūbetler demektir. Nûn'un fethi ve kāf'ın kesriyle "nikam" ve "nikamât" dahi gelir (Ahteri).
2858. "Vaktaki mücrimleri cellâdlara verirler, benim sakalım kımıldayınca onlardan kurtulurlar."
2859. Vaktaki sakalı merhametle kımıldatırım, o katli ve o teşvîşi tayy ederim.
"Tayy kerden", "dürüp bükmek" ma'nâsınadır. Ya'nî, "Mücrimler cellâd eline geçip öldürülecekleri vakit, ben merhametle sakalımı kımıldatırım. Cellâdlar o katli ve o karışıklığı dürüp bükerler, ya'nî icrâ-yı katlden vazgeçerler."
2860. Kavim ona dediler ki: "Bizim kutbumuz sensin. Zîrâ mihnetler günü- [2840] nün halası olursun."
Hırsızlar Sultân Mahmûd'dan bu hâssıyetini işitince ona dediler ki: "Sen bizim kutbumuz ve reîsimizsin. Zîrâ bizim mesleğimizin âkıbeti böyle bir tehlikeye ma'rûz kalmaktır. Sen ise mihnetlere ve belâlara uğradığımız gün, bizim kurtulmamıza sebeb olursun."
2861. Ondan sona hepsi beraber dışarıya çıktılar. O mes'ûd olan şahın köşkü tarafına gittiler.
2862. Vaktaki sağ taraftan bir köpek bağırdı: "Sultân sizinle beraberdir, diyor" dedi.
Ya'nî, hırsızlardan köpek havladığı vakit, ne söylediğini anlayan kimse, sağ taraftan bir köpeğin bağırdığını işittiği vakit bu köpek: "Sultân sizinle berâberdir, diyor, arkadaşlar," dedi. Bu beyt-i şerifte وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كنتم (Hadid 57/4) ya'nî "Nerede olsanız, o sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, birçok mahallerde dahi îzah olunduğu üzere, Hak abdin hüviyetidir. Binâenaleyh onların bilcümle ahvâlini hıbret, ya'nî zevk-i ilmî ile zâhiren ve bâtınen görür ve bilir. Mü'minlerin bu âyet-i kerîmeye îmânı olduğu hâlde, Hakk'ı gaib farz edip, emrine muhâlif ve nehyine muvâfik işlerde bulunurlar. Bir arif çıkıp onlara bu âyetin ma'nâsını söyleyip îkāz etse, kulak asmazlar. Yine kendi revişlerine devam ederler. Hırsızlar da arkadaşlarından böyle bir söz işittikleri hâlde, kulak asmayıp yine kötü fiillerine devam ettiler. insân-ı kâmilin kalbi ve bâtınıdır. "Koklamak"tan murâd, insân-ı kâmilin yüksek sözlerinden tatmaktır. "Duvarı delmek"ten murâd, insân-ı kâmile intisâb ve mücâhede ve riyâzat tarîkıyla değil, belki onun sözlerinden ulûm ve maârif-i ilâhiyye cevherlerini çalmak sûretiyle şeyhlik ve mürşid[lik] dâiyesinde bulunan kimselerdir. Nitekim Hz. Pîr bu gibiler hakkında 1. cildin 2311 numaralı beytinde şöyle buyurmuş idi: [Ya'ni] "Dervîşlerin birçok sözlerini çalmıştır, tâ ki, onu muhakkak mühim bir kimse zannedeler." Halbuki kâmillerin ulûm ve maârifi zevkî ve vicdânîdir. Onların elfaz kisvelerine bürüdükleri o ma'nâları bir kimse o merâtibe vâsıl olmadıkça, zevkan ve vicdânen anlamak mümkin değildir. Gerçi o ma'nâların ba'zıları zevk-i ilmî ile bir dereceye kadar idrak olunabilir ise de, yine hakkıyla anlaşılamaz. Nitekim 5. cildin 4141 ve 4142 numaralı beytlerinde şöyle buyururlar: [Ya'nî "Bu ene ne vakit tefekkür cihetinden keşf olur? Bu ene fenâdan sonra mekşûf olur. Bu akıllar gāibi aramakta hulûl ve ittihad çukuruna düşer."]
2868. Şah onların menzilgâhlarını, hilyelerini ve adlarını ve sığınacak yerlerini muayyen gördü.
Sultân gece hırsızlar ile beraber bulunduğu için, onların bütün ahvâl-i husûsiyyelerini gözleriyle gördü. Nazarından hiçbir halleri gizli kalmadı.
2869. Onlardan kendisini uğruladı. Avdet etti. Gündüz dîvânda o sergüzeşti söyledi.
Ya'nî, hırsızlar pâdişâhın hazînesini soyduktan sonra eşyayı bir yere sakladılar ve kendileri de müctemian bir yere saklandılar. Sultân Mahmûd onların arasından kendisini çaldı, ya'nî gizlice sıvıştı ve sarayına avdet etti. Gündüz olunca dîvânda vüzerâsını ve vükelâsını topladı. Gece vâki' olan bu hâdisâtı tafsîlâtı ile onlara anlattı. Pâdişâha karşı kendilerini mes'ûliyet mevki'inde gö-ren vükelâ maiyyetlerindeki zâbıta me'mûrlarına şedîd emirler verdiler.
2870. Sonra kızgın çavuşlar revân oldular, tâ ki hırsızları tutalar ve bağlayalar.
“Serhengân-ı mest”, “kızgın ve azgın çavuşlar” demek olur. Ya'nî, âmirleri tarafından vazîfe-i muhâfazada kusûrları yüzlerine çarpılan zâbıta me'mûrları kızgın ve azgın bir hâlde hırsızları tutup bağlamak için yola çıktılar.
2871. Eli bağlanmış olarak dîvân tarafına geldiler ve kendilerinin cânı korkusundan titreyici oldular.
Ya'nî, âkıbet hırsızlar yakalanıp pâdişâhın vezîrleriyle berâber bulunduğu dîvân tarafına elleri bağlanmış olarak geldiler ve canlarının korkusundan titreyici bir hâlde idiler. “Nihîb”, korku demektir.
2872. Vaktâki şâhın tahtı önünde durdular, o şâh onların ay gibi gece yâri idi.
Vaktâki hırsızlar Sultân Mahmûd'un tahtı önünde elleri bağlı olarak durdular, ki o şâh ay nasıl ışığı ile gece yolcularına refâkat ederse, onlara öylece refâkat etmiş ve gece hırsızlığında onların arkadaşı olmuş idi.
2873. O kimse ki, her kime gece göz ata idi, şeksiz olarak gündüz görürdü, tanırdı.
Ya'nî, hırsızların arasında bir kimse var idi ki, “Ben gece etrâf-ı âlemde gece gördüğümü gündüz gördüğüm vakit derhâl tanırım,” demiş idi.
2874. Şâhı taht üzerinde gördü ve dedi: “Bu dün gece bizimle beraber gece gezici ve karîn idi.”
“Şeb-gerd”, “gece gezici” demektir. Ya'nî, o gece gördüğünü gündüz şeksiz tanıyan hırsız, Sultân Mahmûd'u taht üzerinde görünce arkadaşlarına de-
2875. "O kimse ki, bu kadar hâssıyet onun sakalındadır, bizim tutulmamız dahi onun teftîşindendir."
di ki: "Yâhu! Bu zât dün gece bizimle beraber gece hırsızlığında gezici ve bize karîn ve refîk idi!"
Ya'nî, "Bu taht üzerinde oturan bizim o dün geceki refikimizdir ki, bize mücrimler cellâdların eline düştüğü vakit, "Benim sakalımın kımıldaması onları cellâdların elinden kurtarır," demiş idi ve sakalında bu kadar müessir hâssıyet olduğunu söylemiş idi. İşte bizim bugün tutulmamız dahi onun bizi teftîş ve ta'kîb etmesindendir." Ma'lûm olsun ki, "gece"den murâd, zulmet-i tabîat ve "gündüz"den murâd, zulümât-i tabîiyyenin zâil olduğu rûhâniyettir. "Gece gördüğünü gündüz tanıyan"dan murâd, fenâ ve bekā mertebelerini hâiz olan veliyy-i kâmildir. Zîrâ bu mertebede halkın vücûdu Hakk'a ve Hakk'ın vücûdu halka hicâb olmaz. Halkta Hakk'ı ve Hak'ta halkı görür. Avâmmın nazarında Hak gāibdir; ve kâmillerin nazarında Hak her yerde ve her zamanda hâzırdır. Binâenaleyh yukarıki ve aşağıki beyitler böyle bir kâmilin lisânından olur.
2876. Dedi: "Ve hüve maaküm" bu şah idi. Bizim fiilimizi görürdü ve sesimizi işitir idi."
Arif dedi: "Kur'ân-ı Kerîm'de وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) [yanî "Nerede olursanız, o sizinle beraberdir"] kelâmını söyleyen, bize bizim şahdamarımızdan daha yakın olup, bilcümle umûrumuzda bizimle beraber olan o şâh-ı hakîkî idi. Bizim fiilimizi görürdü ve bâtındaki fikrimizi bilirdi. Ve içimizden konuşmamızı işitir idi."
2877. "Benim gözüm yol götürdü. Gece şahı tanıdı. Bütün gece onun ay yüzü ile aşk oynadı."
Ya'nî, "Benim gözüm yolunu buldu. Bu dünyâ zulmeti içinde o şâh-ı hakîkîyi tanıdı. Bu gece ya'nî bu karanlık olan hayât-ı dünya içinde onun ay gibi olan parlak yüzü ile aşk oynadı ve muâşaka etti." Beyt-i Hz. Attâr:
2878. "Ben ondan kendi ümmetimi isterim. Zîra o, âriften hiç yüz çevirmez."
"Ben bu karanlık hayât-ı dünya içinde de şâh-ı hakîkîyi görüyorum. Binâenaleyh ben ümmetimin ve bana tâbi' olanların necâtını isterim. Zîrâ o şâh kendini tanıyandan ve âriften asla yüz çevirmez ve onun şefâatini ve niyâzını kabûl eder." Bu beyt-i şerîfte insân-ı kâmilin Hak indinde kendi mensûblarına şefâatinin nâfiz ve makbûl olduğu tebşîr buyurulur. Beyt-i Abdullah-ı Balyânî (k.s.):
"Ben Hakk'ı başın iki gözü her dem görmedikçe, taleb kasd u azminden her dem oturmam. Derler ki: Huda baş gözüyle görülmek mümkin değildir. Onlar onlardır. Ben ise her dem böyleyim."
2879. Arifin gözünü her iki âlemin emânı bil! Zîrâ her behrâm avni onun sebebiyle buldu.
"Behrâm", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada mutlakan "pâdişâh ve hükümdâr" ma'nâsınadır. Ya'nî, ârif-billâh olan insân-ı kâmilin gözünü ve nazarını her iki âlemin ya'nî dünyanın ve âhiretin necâtı ve emânı bil! Zîrâ sûrî hükümdârlar bile tasarruf-ı sûrîlerindeki yardımı ve inâyet-i Hakk'ı ârifin nazarı sebebiyle buldu. Zîrâ ârif-billah Muhammed (s.a.v.)in vârisidir.
2880. Ondan dolayı Muhammed her dağın şâfi'i oldu ki, onun gözü Hakk'ın [2861] gayrından “Ma-zag" idi.
"Dağ"dan murâd, günâh sâhibi olan kimsedir. Nitekim hadis-i şerîfte شفاعتی لاهل الکبائر من امتی ya'ni "Benim şefaatim ümmetimden ehl-i kebâir içindir" buyurulur. İkinci mısra'da Ve'n-Necm sûresinde vaki مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى (Necm 53/17) ya'nî "Resûlümün basarı mâsivâya meyl etmedi ve emrimi tecavüz etmedi" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî, Server-i enbiyâ Muhammed (a.s.v.) Efendimiz ondan dolayı her günâhkârın şefâat edicisi oldu ki, o hazretin gözü Hakk'ın gayrına meyl etmedi. Onun gözünün meyli ancak her ânda Hakk'a idi.
2881. Dünya gecesindeki güneş mahcûbdur. Nâzır-ı Hak idi ve onun ümîdi ondan idi.
"Şîd", "güneş" ma'nâsına olan "hurşîd" kelimesinin muhaffefidir. Ya'nî, vücûd-i hakîkî-i Hak güneşi dünyâ gecesinde suver-i kesîfe perdeleri arkasında mestûrdur ve halkın nazarından mahcûbdur. Böyle iken Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz, o dünyâ gecesinde Hakk'a nâzır olup, suver-i kesîfe perdelerine karşı göz yummuş idi ve bilcümle umûrunda ümîdi Hak'tan idi.
2882. Onun iki gözü "Elem neşrah"tan sürme buldu. O şeyi gördü ki, Cebrâîl ona takat getirmedi.
Ya'nî, o Resûl-i zîşânın iki gözü ألم نشرح لك صدرك (İnşirâh, 94/1) ya'nî “Biz senin sadrını şerh etmedik mi?" hitâbından sürme buldu ve sadr-ı mübâreği münşerih olup, bâtın gözü açıldı; ve o sürme sebebiyle o şeyi gördü ki, makāmı Sidretü'l-müntehâ olan Hz. Cibril onun gördüğü şeyi görmeye tâkat getiremedi. Nitekim mi'râcda Resûl-i Ekrem Efendimiz Sidre'ye vâsıl olduğu vakit, Hz. Cibrîl'e daha ileriye refakat etmesini teklif etti; ve Hz. Cibrîl dahi لو دنوت انملة لأحترقت ya'ni "Eğer bir parmak ileri geçersem yanarım" dedi.
2883. Muhakkak bir yetîme ki Hak sürmeyi çeker, o rüşdlü dürr-i yetîm olur.
"Yetîm", babası vefât etmiş olan çocuğa derler. "Dürr-i yetîm", "büyük ve vücudu nâdir inci" ma'nâsınadır. "Rüşd", doğru yol ve hidâyet. "Bâ-rüşd", "doğru yol ve hidâyet sahibi" demektir. Bunlardan murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'dir. Ya'nî, muhakkak bir yetîme ki, Hak Teâlâ böyle bir sürme çeker, o yetîm efrâd-ı beşer arasında rüşd ve hidâyet sahibi olan bir dürr-i yetîm ve emsâlsiz bir inci tânesi olur ve efrâd-ı beşer arasında misli bulunmayan bir insan olur.
2884. Onun nûru inciler üzerine galib olur. Öyle matlûbu talib olur.
Hâtem-i Enbiya'nın nûru her biri inci mesâbesinde olan diğer peygamberlerin nûru üzerine gālib olur; ve kezâ kalb-i muhammedî üzere vâki' olan kutb-ı âlemin nûru zamânındaki bilcümle evliyânın nûru üzerine galib olur. O evliyânın her birisi o kâmilin nazarına mazhar olmak için böyle matlûbu tâlib olur.
2885. Kulların makamları onun nazarında oldu. Şübhesiz, Huda onun namini "Şahid" koydu.
"Kulların makamları"ndan murâd, her kulun ayn-ı sâbitesinin isti'dâd ve kābiliyyet-i zâtiyyesidir ki, hakîkat-i muhammediyye bunların cümlesini muhîttir. Binâenaleyh bunların cümlesi, Sultân-ı Enbiyâ Efendimiz'in nazarındadır. Bu ihâtalı olan görüşünden dolayı Hak Teâlâ hazretleri o sultânın ism-i şerîfini "Şahid" koydu. Nitekim sûre-i Ahzab'da يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا (Ahzab, 33/45) ya'nî "Ey resûlüm! Biz seni şâhid ve müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik" buyurulur. Bu âyet-i kerîme 1. cildin 3866 numarasına müsâdif olan گفْت ارسلناك شاهد در نذر زانکه بود از کون او حر بن حر [ya'nî “Hak Kur'ân'da "Erselnâke şâhiden" buyurdu; zîrâ o kevnden hür oğlu hür idi"] beytinde geçti. Ma'lûm olsun ki, Rabbü'l-erbâb olan Hak Teâlâ her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyîzini irâde buyurur. Bu temyîz ise zuhûr-ı ahkâmdan sonra olur; ve zuhûr-ı ahkâm ise, imtihandan sonra mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Muhammed'de وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muhammed, 47/31) ya'nî "Biz sizden mücâhid ve sâbir olanları bilmemiz için sizi imtihan ederiz" buyurur. İmdi mâdemki zuhûr-ı ahkâm bu âlem-i kesâfet olan dünyâda vâki' oluyor, şu hâlde kulların bâtınları olan a'yân-ı sâbitelerine ve bu a'yân-ı sâbitelerinin isti'dâd ve kābiliyyet-i zâtiyyelerine göre onlardan zâhir olan ef'âl ve ahkâma şehâdet için, peygamberlerin zuhûru zarûrîdir. Nitekim Hak Teâlâ فكيف إذا جئنا من كل أمة بشهيد وجئْنَا بِكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيدًا (Nisâ, 4/41) [ya'nî "Biz, her ümmetten bir şâhît getirdiğimizde ve seni de onların üzerine şâhit getirdiğimizde nasıl olur?"] buyurur. İşte rûz-i cezâda لِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/49) ya'nî "Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir" âyet-i kerîmesi mûcibince şühûd ile tevessuk eden hüccet-i bâliğanın ikāmesinden sonra mukbiller ile mücrimler ve ehl-i kurb ile ehl-i bu'd ayrılarak فَرِيق فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ (Şûrâ, 42/7) ya'nî "Bir firka cennette ve bir firka da cehennemdedir" sırrı zuhûra gelir ve marzî olanlar kendi sırât-ı müstakîmlerinin nihâyeti olan cennete ve mağzûb olanlar da kendi müstakîmlerinin nihâyeti olan cehenneme vâsıl olurlar.
2886. Şahidin âleti keskin dil ve gözdür ki, onun şeb-hîzinden sır gürîz tutmaz.
"Şeb-hîz", vasf-ı terkîbîdir. "Gece uyumayıp kalkan" demektir. "Şîn" zamîr-i gāibî Resûl-i Ekrem hazretlerine râci'dir. Ve "şeb-hîz"den murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in zulmet-i dünyâ içinde uyanık olan kalb-i şerîfleridir. Nitekim hadis-i şerifte تنام عينى ولا ينام قلبی ya'nî "Benim gözüm uyur ve kalbim uyumaz" buyurulur. Ya'nî, şâhidin âleti keskin dil ve keskin gözdür. Nitekim hadîs-i şerîfte اذا رايت مثل الشمس فاشهد والا فدع ya'nî "Güneş gibi gördüğün vakit şehadet et ve yoksa o şehadeti terk et!" buyurulmuştur. İmdi mâdemki Hak Teâlâ Resûl-i Ekrem hazretlerini "Şâhid" olarak gönderdi, o hazretin zulmet-i dünya içinde uyanık olan kalb-i şerîfinden hiçbir sır firâr tutmaz. Ya'nî gizli olan hiçbir şey kaçmaz. Kalb-i şerîfinin gözüyle her şeyi görür.
2887. Eğer binlerce müddeî baş kaldırsa, kādı kulağını şahid tarafına eder.
Meselâ dünyâ mahkemelerinde bir mes'ele hakkında eğer binlerce müddeî zâhir olsa, kādı o mes'ele hakkında bir hüküm verebilmek için kulağını şâhid tarafına çevirir. Zîrâ şâhidin keskin gözü ve keskin dili kādının elinde hüccet-i bâliğadır.
2888. Kādılar için hükümette bu fen vardır; şahid, onlar için iki parlak gözdür.
2889. Şahidin sözü ondan dolayı göz yerindedir ki o, garazsız göz ile sır görmüştür.
Şahid-i âdilin sözü ondan dolayı kadının gözü yerinde olmuştur ki, o şâhid-i âdil hiçbir garaza ve maksada müstenid olmayarak gizli olan şeyi ve hakîkati görmüştür. Ma'lûm olsun ki, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ ha- zarâtı bu âlem-i keserâtta Hakk'ın "insânü'l-ayn"ı ya'nî "gözbebeği" mesâbesindedirler. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri meşhûr olan hadîs-i kudside فبى يبصر ya'nî "Benim ile görür" buyurur. Binâenaleyh onların görüşü Hakk'ın görüşü olur; ve görmek husûsunda onlar bu âlem-i keserâtta Hakk'ın âleti olurlar. Bu bahsin hakāyık ve dekāyıkı çoktur ve uzundur. Burada ehl-i irfana bu kadar işaret kâfidir.
2890. Müddeî görmüştür, amma garaz ile. Gönül gözüne garaz perde olur.
Gerçi müddeînin gözü dahi da'vâ ettiği şeyi görmüştür. Fakat onun görüşü garaza ve maksada ve kendinin menfaatine müstenid olduğundan, hâkim onun görüşüne ve sözüne kulak asmaz. Zîrâ garaz ve maksad gönül gözüne perde olur ve hakîkati örter. Görülmez mi ki, mahkemeye giden müddeî ile müddeâ-aleyhin her ikisi de "Hak benimdir" diye da'vâ ederler. Bittabi' hak ikisinin elinde olamaz. Biri haklı ve diğeri haksız olmak lâzımdır. Fakat onların gözlerine kendi garazları perde olmuştur, hakkı göremezler. Garazsız olan şâhid-i âdiller, o mes'elede bildiklerini ve gördüklerini hâkime söyledikleri vakit, kezâlik garazsız olan hâkim-i âdil, hak hangisinin elinde olduğunu anlayıp, birisinin lehine hükm eder.
2891. Hak ister ki, sen zâhid olasın, tâ ki garazı bırakasın ve şâhid olasın!
"Zühd", dünyadan yüz çevirmek demektir. Burada huzûzât-ı dünyeviyye ve uhreviyyeden yüz çevirip Hakk'a teveccüh etmek murâd buyurulur. Zîrâ hadîs-i şerîfte الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا وهما حرامان على اهل الله ya'nî "Dünyâ ehl-i âhirete harâmdır; ve âhiret ehl-i dünyâya harâmdır; ve her ikisi de Allah ehline harâmdır" buyurulur. Ve "garaz"dan murâd, murâdât-ı nefsâniyyedir. Zîrâ dünyâ ehlinin nefsânî olan garazları, huzûzât-ı dünyeviyyeyi elde etmek ve âhiret ehlinin nefsânî garazları dahi huzûzât-ı uhreviyyeye nâil olmaktır. Bunların esâsı insanın kendi nefsinin varlığına olan muhabbetidir. Bu sebebden ehlullah وجودك ذنب لا تقايس عليه ذنب آخر ya'nî "Vücûdun bir günâhtır ki, ona başka bir günâh kıyâs olunmaz" buyururlar. Vaktâki sâlik kendi vücudundan geçer, artık hiçbir garaz-ı nefsânîsi kalmaz. O vakit her şeyin hakîkatini olduğu gibi, garazsız bir hâlde müşâhede eder; ve vâris-i nebevî olup, âdil şâhidler sırasına geçer.
2892. Zîrâ bu garazlar gözün perdesi olur, nazar üzerine perde gibi sarılmış olur.
2893. Binaenaleyh cümleyi tımm u rimm ile görmez. Senin eşyaya muhabbetin kör ve sağır eder.
"Tımm u rimm", "mâl-i kesîr" ma'nâsında kullanılan bir terkîbdir. Burada eşyâda nûr-ı Hakk'ın zuhûrundan kinâyedir. Ya'nî, garazları akıbet gözüne perde olan kimseler, cümle eşyâda nûr-ı Hakk'ın zuhûrunu görmez. Ancak garazına muvâfik olan bir nazar ile eşyayı görür. Zîrâ hadîs-i şerîfte حبك الاشياء يعمى ويصم ya'ni "Senin eşyâya muhabbetin kalbinin gözünü kör ve sağır eder" buyurulmuştur.
2894. Vaktaki güneş onun kalbinde bir nûr dikti, onun önünde yıldızların makādîri kalmadı.
Vaktāki hakîkî güneş olan Hak Teâlâ hazretleri öyle bir kimsenin kalbinde bir nûr dikti veyâhud oturttu, artık onun önünde her biri esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye mazharı olan eşyâ yıldızlarının mikdârları kalmadı. Çünkü o göz hepsini o nûr-ı muhît-i ilâhî içinde mahv ve müstehlek gördü.
2895. Binâenaleyh o kimse hicabsız esrarı, mü'min ve küffâr ruhunun sırrını gördü.
Binâenaleyh o kimse, bu mezâhirin hicabı olmaksızın, Hakk'ın esrân olan hakāyık-ı eşyayı ve mü'min ile kâfirlerin rûhunun sırrını o nûr-ı muhît içinde gördü.
2896. Hakk'ın yeryüzünde ve yüksek felekte âdemînin ruhundan daha gizlisi yoktur.
Hak'ın yeryüzünde ve âlî olan felekte insanın rûhundan daha gizli olan bir şeyi yoktur. Rûh-ı insânî ehl-i dünyânın ve ehl-i semânın idrâkinden gizlidir.
2897. Hak ratb ve yabisten düğümü açtı. Rûha "Min emri Rabbi'yi mühürledi.
"Neverd", büküm demektir. Ya'nî, Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de ولا رطب وَلَا يَأْبِسِ إِلَّا فِي كِتَابِ مُبِينٍ (En'âm, 6/59) ya'nî "Yaş ve kuru yoktur, ancak Kitab'da apaçıktır" âyet-i kerîmesinde kuru ve yaş olan dürülmüş ve bükülmüş esrârı açtığı hâlde, rûh hakkında قل الروح من أمر ربى (İsrâ, 17/85) ya'nî “Ey habîbim! Rûh rabbimin emridir, de!" buyurdu. Ma'lûm olsun ki, Kâmûs'un beyânına göre "emr", "buyruk ve buyruldu" ma'nâsına gelirse, cem'i "evâmir" ve eğer "hâl ve şe'n ve hâdise" ma'nâsına gelirse, cem'i "umûr" gelir. Binâenaleyh "Min emri Rabbi" ibâresinin bu iki ma'nâya da şümûlü vardır. Emir, "buyruk" ma'nâsına geldiğine göre rûh, Hakk'ın "Kün=Ol!" emrinden cevher-i mücerred-i nûrânî olarak zâhir olmuştur; ve cevher-i mücerred-i nûrânînin his gözüyle görülmesi ve elfâz ile ta'rîfi mümkin değildir. "Emr", "şe'n" ma'nâsına geldiğine göre rûh, Zât-ı Hakk'ın sıfât-ı Hayât'ının mazharı olan bir külldür; ve "şe'n" ta'rîfe sığmaz. Ancak bir cisimdeki eseriyle meşhûd olur. Arabça'da rûhun cem'i “ervâh” olduğu hâlde, Kur'ân-ı Kerîm'de cem' kelimesiyle mezkûr değildir. Hep müfred olarak zikri, rûhun bir vahdâniyyet-i külliyyeden ibaret olmasındandır. Onun taaddüdüne sebeb, efrâd-ı beşerin cisimlerinin müteaddid olmasıdır. Nitekim 4. cildin 411 numaralı beytinde مؤمنان معدود ليك ايمان يكي . جسمشان معدود لیکن جان یکی [ya'nî "Mü'minler ma'dûddur, fakat îmân birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat cân birdir"] ve 2. cildin 184 numaralı beytinde dahi مفترق شد آفتاب جانها در درون روزن ابدانها [ya'nî "Canların güneşi bedenlerin penceresinde müfterık oldu"] buyurulmuş idi. Ancak bu rûhun merâtibde zuhûru muhteliftir. İnsanın zâhiri olan cismindeki tecellîsi rûh-ı hayvânîdir. Bu rûh cisimlerin tekevvünü ile hâsıl olur. Efrâd-ı beşer bu rûhta hayvanlar ile müşterektir; ve efrâd-ı beşerin her birinde başka başka tecellîsi vardır ve taaddüd eder. Fakat insanın bâtını olan nefs-i nâtıkasında birdir, asla taaddüd etmez. Nitekim 2. cildin 186 numaralı beytinde تفرقه در روح حیوانی بود. نفس واحد روح انسانی بود [ya'nî "Tefrika ve ayrılık, rûh-ı hayvânîde olur, rûh-ı insânî ise nefs-i vâhid olur"] buyurulmuş idi. İmdi rûh Rabbin bir şe'ni olduğuna göre, Kur'ân-ı Kerîm'deki ta'rîf pek vâzıh ve açıktır; ve bu hiss-i âlemde rûhun bundan başka türlü ta'rîfine de imkân yoktur. Meselâ "akıl" dediğimiz ma'nâ dahi bir şe'ndir. Bu ma'nâ ancak cism-i beşere taalluk eder ve ondan zuhûr eden eserler ile zâhir olur. Efrâd-ı beşerin bu kadar ihtirââtı ve intizâm dâiresinde cem'iyetler teşkîl edip yaşayışları hep aklın âsârı ve îcâbındandır. Binâenaleyh akıl pek zâhir bir şey iken onu his gözüne göstermek mümkin değildir. Zîrâ akıl kendi âsârı arkasında gizlenmiştir. Binâenaleyh zuhûru kendinin zuhûruna perde olmuştur. İşte rûh-ı insânî dahi böyledir. Bütün âsârıyla zâhir ve bâhir ve her ferdin bizzât kendi hâli ve şe'ni iken, Hak Teâlâ zâhir-bîn olan kimselere karşı onu böyle iki ma'nâya gelen "emr" kelimesiyle mühürlemiş ve ma'lûm ve zâhir iken onu meçhûl olarak göstermiştir. Maahâzâ rûh, hiçbir vakitte bâtın-bîn olan enbiyâ ve evliyâ hazarâtına aslâ meçhûl değildir.
2898. İmdi vaktāki o ruhu azîz olan göz gördü, artık onun üzerine hiçbir şey gizli kalmaz.
"Çeşm-i azîz", hem terkîb-i tavsîfî ve hem de terkîb-i izafi olmak ihtimali vardır. Tercüme terkîb-i tavsîfî olduğuna göre yapıldı. Eğer terkîb-i izâfi olursa, tercüme "İmdi vaktāki azîz olan kimsenin gözü o rûhu gördü" sûretinde olur. Her iki vecihte de ma'nâ müttehiddir. Zîrâ azîz olan göz, azîz olan Hakk'ın velîsinde bulunur ve Hakk'ın velîsi de o rûhu görür; ve yukarıda îzah olunduğu üzere rûh, bir vahdet-i külliyyeyi hâiz olup, bilcümle eşyâda onların mertebelerine göre zahir olduğundan, rûhu gören bu azîzin nazarında artık hiçbir şey gizli kalmaz. Zîrâ rûhun îcâbı her bir mertebede her bir şeyin hakîkatine göre zahir olmaktır.
2899. Her niza'da şahid-i mutlak olur. Her baş ağrısının sersemliğini onun sözü kırar.
"Şâhid", hâzır olup, bir şeyi tamâmiyle gör[en]. "Humar", lügatte "sarhoşluğun bakıyyesi"ne derler. Burada sersemlikten kinâyedir. Ya'nî, insân-ı kâmile hakāyık-ı eşya, ya'nî a'yân-ı sâbite âlemi keşf olunmuş ve rûhun her bir mertebede her bir şeyin hakîkatine göre zuhûru dahi meşhûd olmuştur. Binâenaleyh âlem-i keserâtta tekabül ve tezâdd-i esmâ hasebiyle vâki' olan her bir niza'da bu insân-ı kâmil şâhid-i mutlak olur; ve bu görüşüne göre söylediği sözler birtakım ulûm-i akliyye kıyl u kālinden hâsıl olan baş ağrısının sersemliğini kırar ve izâle eder.
2900. Hakk'ın nâmı Adl'dir ve Şahid onun lâyığıdır. Bu yüzden dostun gözü şahid-i adldir.
“Adl”, “her şeyi yerli yerince yapmak”tır ve zulüm ma'nâsının zıddıdır. Ya'nî, “Adl”, esmâ-i hüsnâdan birisidir. “Şahid” dahi, o ism-i şerîfe izâfe olunmaya lâyıktır. İnsân-ı kâmil ise bilcümle esmâyı câmî olan “Allah” ism-i şerîfinin mazharıdır. Şu hâlde bu câmiiyet-i esmâ cihetinden Hakk'ın Habîb'i ve dostu olan Resûl-i Ekrem hazretlerinin ve onların vârisleri olan insân-ı kâmillerin kalb-i şerîflerinin iki gözü, sûret ve keserât âlemi olan dünyâda ve âhirette şâhid-i adldir.
2901. Hakk'ın manzarı iki sarayda da gönül olur. Zîrâ şahın nazarı şâhide gelir.
“Manzar”, “nazar mahalli” demektir. Ya'nî, Hakk'ın nazar mahalli dünyâda da, âhirette de insân-ı kâmilin kalb-i şerîfi olur. Nitekim hadîs-i kudsîde لا يسعنى ارضى ولاسمائى ولكن يسعنى قلب عبد المؤمن التقى النقى ya'nî “Ben yerime ve göğüme sığmadım. Velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım” buyurulur.
2902. Hakk'ın aşkı ve onun şâhidbazlığının sırrı, hep onun perde düzücülüğünün mayası olur.
Buradaki “şâhid”, Fârisî’de “mahbub ve ma'şûka” ma'nâsına gelen şâhid-dir. “Perde düzücülük”ten murâd, vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın vücûd-i izâfî âlemini kendi zâtına perde ve hicâb yapıcılığıdır. Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın zuhûra muhabbeti vardır. Nitekim hadîs-i kudside كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'nî “Ben bir gizli hazîne idim; bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmem için yarattım” buyurulur. Ve âyet-i kerîmede dahi وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ (Zariyat, 51/56) ya'nî “Ben cinni ve insi ancak ibâdet etsinler diye yarattım buyurulur. Sultânü'l-müfessirîn İbn Abbâs hazretleri “liya'büdûn” [:“kulluk etsinler için”] kelimesini “li-ya'rifûn” [“bilsinler için”] ile tefsîr buyurmuşlardır ki, bu hadîs-i kudsî ile âyet-i kerîmenin ma'nâsında tamâmiyle mutabakat vardır. Zîrâ “bilinmeyen” Hâlık'a “ibâdet ve kulluk” da- hi yapılmaz. Binâenaleyh hilkat-i eşyâ ve mezâhir Hakk'ın esmâ ve sıfatının âsârıyla zuhûra olan muhabbetinden ve aşkından dolayı vâki' olmuştur; ve bu eşyâ ise, onun zât-ı latîfinin perdesidir ve Hak cem'iyyet-i esmâiyye ve sıfatiyyesiyle, kendisini ancak insân-ı kâmilin mazharında müşâhede buyurur; ve insân-ı kâmilin kemâl-i zuhûru hasebiyle o insân-ı kâmil Hakk'ın mahbûbu olur. Binâenaleyh Hakk'ın cemâl-i mutlakına perde ve hicâb olan bu âlem-i kesâfeti yapıcılığının mayası ve aslı, Hakk'ın esmâ ve sıfatı ile zuhûra olan aşkı ve bu âlem-i kessâfette endâm aynası mesâbesindeki insân-ı kâmil ile olan muâmelesinin sırrı olur.
2903. Binâenaleyh ondan dolayı bizim şahid-bâzımız likāda mi'râc gecesinde "Levlak" dedi.
Böyle olunca işte yukarıda îzah olunan sebebden dolayı, bizim şâhid-bâzımız, ya'nî mahbub sevicimiz olan Hak Teâlâ hazretleri mi'râc gecesinde mülâkāt vaktinde kendi Habîb-i Ekrem'i olan (s.a.v.) Efendimiz'e لولاك لما خلقت الافلاك ya'nî "Ey habîbim! Sen olmasa idin eflâki yaratmaz idim!" buyurdu.
2904. Bu kazâ iyi ve kötü üzerine hâkim olur. Kazâ üzerine şâhid hâkim olmuyor mu?
“Kazâ”dan murâd, Hakk'ın eşyâ hakkındaki hükm-i küllî-i icmâlîsidir. Bu bâbdaki îzâhât 1. cildin 625 ve 1697 numaralı beyitlerinde geçti. “Şâhid”den murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'dir. “Şâhidin kazâ-yı ilâhî üzerine hâkim olması” budur ki: Hakîkat-i muhammediyye bilcümle eşyayı muhîttir; ve Hakk'ın bir şey üzerine kazâsı ve onu takdîr etmesi, ancak o şeyin Hak'tan lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan talebi üzerinedir; ve bu hüküm ve kazâ-yı ilâhî, iyi ve kötü üzerine hâkim olmuştur. Resûl-i Ekrem hazretleri ise kendi hakîkatinin ihâtası altında bulunan eşyânın isti'dâdât ve kābiliyyatına şâhiddir. Binâenaleyh şâhid kazâ-yı ilâhî üzerine hâkim olur. Zîrâ hiçbir kimse üzerine Hakk'ın cebri yoktur ve istemediğini vermez. Hakk'ın verdiği şeyler abde nazaran iyi olsun, kötü olsun, hep abdin lisân-ı isti'dâdıyla Hak'tan taleb ettiği ve kendisine verilmesine hüküm eylediği şeylerdir. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Üzeyrî'dedir. Nitekim bu ma'nâyı âtîdeki beyt-i şerîfin ma'nâsı daha ziyâde tavzîh buyurur. Bu ma'nâ hükû- met-i zâhirede de böyledir. Meselâ hâkim bir hırsıza "Sen filândan filân şeyi çalmışsın, öyle mi?" diye sorduğu vakit, "Evet çaldım" derse, onun bu ikrârı "Evet, ben hırsızım. Benim üzerime hırsızlara mahsûs olan cezâ ile hükm et!" diye hırsız ma'nâda hâkim üzerine hükm eder; ve bu husûsta hâkim evvelen mahkûmün-aleyh olur. Sonra hırsızın bu isti'dâdına göre hâkim hırsız üzerine hükm eder; ve bu def'a da hırsız mahkûmün-aleyh olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 26. faslında bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Birtakım hayvancıklar vardır ki, yer altında yaşarlar ve zulmet içinde bulunurlar. Onların gözleri ve kulakları lezzet duyduğu o makāmda göze ve kulağa muhtaç değildir. Mademki lüzûmu yoktur, Hak Teâlâ ona niçin göz versin? Yoksa Hakk'ın indinde gözün ve kulağın kıtlığı mı vardır? Yahud buhl mü ediyor? Ancak lüzûmu olan bir şeyi ihsân eder. Bir şeyi lüzûmu olmaksızın verse, o kimseye bir yük olur. Hakk'ın hikmeti ve lutfu ve keremi yükü def' ettiği hâlde, bir kimse üzerine nasıl yük vaz' eyler? Meselâ dülger keser ve testere vesâire gibi âletlerini bir terziye verip, "Al bununla iş gör!" dese, ona yük olur. Binâenaleyh Hak Teâlâ bir şeyi ihtiyaca göre verir... ilh."
2905. Kazanın esîrleri kazânın beyi oldu. Şâd ol, ey makbûl olan keskin göz!
"Esîrân-ı kaza"dan murâd, eşyâdır. "Kazânın beyi"nden murâd, yine eşyâdır. Ya'nî, kazâ-yı ilâhînin esîrleri olan kulların yine kendileri, bu kazânın beyi ve hâkimi oldu. Nitekim Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) efendimiz Fass-ı Üzeyri'de فما حكم القضاء على الاشياء الا بها ya'nî "Kazâ-yı ilâhî eşyâ üzerine ancak eşyâ ile hükm etti"; ve yine o fassın diğer bir cümlesinde de فكل حاكم محكوم عليه بما حكم به وفيه كان الحاكم من كان ya'ni Hâkim, kim olursa olsun her hâkim, hükm eylediği şeyle ve hükm eylediği şeyde mahkûmün-aleyhtir" buyururlar. Ya'nî, hâkim olan Allâh Teâlâ hazretlerinin bir şey üzerine kazâsı ve onu takdîr eylemesi, ancak o şeyin muktezâ-yı kābiliyyetine göredir. Binâenaleyh hâkim hükmünde mahkûmün-aleyh olan şeyin taleb-i isti'dâdına tabi'dir. Ve mahkümün-aleyhin kabiliyet ve isti'dâdı hâkime der ki: Benim kabiliyet ve isti'dâdımın muktezâsı budur. Hakkımda bu kazâya göre hükm isterim. Hâkim dahi ona göre hükm eder. Binâenaleyh kazâ-yı ilâhînin esîrleri olan efrâd-ı beşer bu kazânın beyi ve hâkimi olmuş olur. Ey bu hakîkati böyle gördüğünden dolayı makbûl olan keskin göz! Şâd ol ve sevin! Sana gelen hükm yine sendendir.
2906. Arif ma'ruftan çok niyaz etti. Dedi ki: "Ey germ ü serdde sen bizim Rakib'imizsin!"
"Arif"ten murâd insân-ı kâmil, “ma'rûf"tan murâd Hak Teâlâ hazretleri. "Rakîb", "nâzır” ma'nâsınadır. "Germ ü serd," sıcak ve soğuk demek ise de, burada "iyi ve kötü ahvâlden" kinâyedir. İkinci mısra'da sûre-i Nisa'da vâki' إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا (Nisâ, 4/1) ya'nî "Muhakkak Allâh Teâlâ sizin üzerinize bir Rakîb ve nâzırdır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî, ârif, bilcümle merâtib-i vücûdda ma'rûf olan Hak Teâlâ hazretlerine niyâz edip dedi ki: "Ey ma'rûf! İyi ve kötü ahvâlimiz içinde sen bizim Rakib'imizsin!"
2907. "Ey hayr u şerde sen bizim müşîrimizsin! Senin işaretlerinden bizim kalbimiz bî-haberdir."
"Müşîr", "işaret edici" demektir. Ya'nî, "Ey hayır ve şerde sen bizim işâ-ret edicimizsin. Halbuki senin işaretlerinden bizim kalbimiz bî-haberdir." Meselâ kuldan bir günah ve fenâlık sâdır olur. Halbuki abd o fiilin fenâlığının farkında olmaz. Hak Teâlâ ona bunun fenâlığına ve tövbe ve istiğfâr etmesine işaret olmak üzere kalbine bir kabz ve sıkıntı verir. Veyâhud kuldan rızâ-yı ilâhîye muvâfık bir şey sâdır olur. O bunun farkında olmaz. Hak Teâlâ rı-zâsına ve hamd ve şükr etmesine işaret olmak üzere bir inbisât ve ferahlık verir. Nitekim Hz. Pîr Fihi Mâ Fih'lerinin 16. faslında şöyle buyururlar: "Sana ârız olan bu kabzlar ve kederler ve nâhoşluklar yaptığın âzâr ve ma'siyetin te'sîri olduğunu bilmen için, böyle ceza olarak erişir. Gerçi ne yap-mış olduğun tafsîlâtıyla hâtırında değildir; velâkin cezâdan ef'âl-i zemîme-i kesîre yapmış olduğunu bil! O yaptığın kötü müdür veyâ cehilden ve gaflet-ten midir veyâhud bir dinsize refakat ettiğin vakit, sana günahları teshîl et-miştir de, onun günâh olduğunu mu bilmedin? Bunları bilmezsen, cezâya na-zar et ki, ne kadar bastın ve ne kadar kabzın vardır? Sûret-i kat'iyyede kabz ma'siyetin, bast tâatin cezasıdır."
2908. Ey gece ve gündüz bizi görür ve biz O'nu görmeyiz! Bizim gözümüzün bağı sebebi görmek olmuştur.
Ey Zât-ı Ecell ü A'lâ ki, gece ve gündüz bizi ve ef'âlimizi görür ve biz O'nu görmeyiz! Görmeyişimizin sebebi budur ki: Bizim kalb ve akıl gözümüzün bağı, zulmânî ve nûrânî olan sebebleri görmek olmuştur. Halbuki bilcümle merâtib-i vücûdda zâhir olan ancak Hak'tır. Nitekim âyet-i kerîmede وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadid, 57/4) ya'nî "O nerede olsanız sizinle berâberdir” buyurulur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîri 1. cildde 1534 numaralı beyitten i'tibâren geçti.
2909. Benim gözüm gözlerden güzîde oldu, tâ ki gece güneş bana görülmüş oldu.
Benim gözlerim birçok gözlerden güzîde ve seçilmiş bir göz oldu. Hattâ bu zulmet-i tabîiyye gecesi olan dünyâda vücûd-ı hakîkî-i Hak güneşi bana görülmüş ve zâhir oldu.
2910. O senin lutf-ı ma'rufun olur, ey behî! Binaenaleyh ihsânın kemâli onun [2891] tamamındadır.
"Behî", "güzel" ma'nâsınadır. Ya'nî, o tabîat zulmeti içinde senin vücûd-ı hakîkînin güneşini gören seçilmiş göz, senin Habîb-i Ekrem'ine ihsân buyurduğun ma'rûf ve meşhûd olan bir lutuf idi ve o göz bizlere de mîrâs kaldı. Nitekim hadîs-i şerîfte ان الله اعطا موسى الكلام و اعطانى الرؤية وفضلنى بالمقام المحمود والخوض المورود ya'nî "Muhakkak Allah Teâlâ Mûsa'ya kelâmı verdi ve bana rü'yeti verdi; ve beni makām-ı mahmûd ve havz-ı mevrûd ile tafdîl eyledi" buyurulmuştur. Ve bu ma'nâ 2. cildin 355 ve 356 numaralarına müsâdif olan beyitlerde şöyle buyurulmuş idi: [Ya'nî “Çünkü Mûsâ senin devrinin revnakını gördü ki, onda tecellî sabâhı zâhir oldu. Dedi ki: 'Yâ Rab! O ne devr-i rahmettir.' O rahmetten de geçti; orada rü'yet vardı”]
2911. Ya Rab! Bizim nûrumuzu sâhirede itmâm et! Ve bizi kāhire olan mufzıhattan kurtar.
"Sâhire", "mahşer arsası"na derler. "Uyanıklık" ma'nâsına olan "seher"den müştaktır. Arsa-i mahşerde herkese bâtınlar zâhir olup gaflet uykusundan uyanacaklarından “sâhire" denilmiştir. Ya'nî, yâ Rab! Sen bize bu dünyâ gecesinde gözümüze bir nûr verdin. Biz hakāyık-ı eşyayı ve bâtınları gördük. Bu nûru mahşer arsasında da itmâm buyur ve bizi kahr edici rezâletlerden ve rüsvâylıklardan kurtar! Zîrâ orada herkesin iyi ve kötü olan bâtınları zâhir olur ve kötüler rezîl olurlar.
2912. Gece yârine gündüz mehcûrluk verme! Yakınlık görmüş olan câna uzaklık verme.
Yâ Rab! Dünyâ gecesinde biz Sen'in yârin idik. Ahiret gündüzünde de bize mehcûrluk ve ayrılık verme! Dünyâda yakınlık görmüş olan câna, âhirette uzaklık verme!
2913. Senin uzaklığın dertli ve azablı bir ölümdür. Husûsiyle bir uzaklık ki, visâlden sonra olur.
Sen'in uzaklığın, ya'nî kulun zulmânî ve nûrânî hicablar altında kalması dertli ve azâblı bir ölümdür. Husûsiyle o hicâblar yırtılıp sana vâsıl olduktan sonra kulun tekrar o hicâblar altına düşmesi pek azablı bir ölümdür.
2914. O kimse ki Sen'i görmüştür, onu görmemiş etme! Onun büyümüş olan yeşilliğine su ver!
Yâ Rab! O kimse ki, bu dünyâ gecesinin karanlığı içinde Sen'i görmüştür, onu rûz-i mahşerde birtakım suver-i muhtelife hicabları altına düşürüp, görmemiş etme! Onun büyümüş ve neşv ü nemâ bulmuş olan rûhunun yeşilliğine tecelliyât-ı zâtiyyen suyunu dök!
2915. Ben revişimde kayıdsızlık etmedim. Sen dahi halişde laübâlîlik etme!
“Lâübâlî", fiil-i muzâri'in nefs-i mütekellim vahdesinin menfisi olup "çekinmem ve kayd etmem" demektir. Kayıdsız olan kimseler hakkında sıfat makāmında isti'mâli şâyi' olmuştur. Meselâ "filân kimse lâübâlîdir" derler. "Haliş", "halîden" masdarından ism-i masdardır. "Diken ve emsâli şeylerin batması ve yarayı deşmek" ma'nâsına gelir. Burada kahr-ı ilâhîden kinâyedir. Ya'nî, Yâ Rab! Ben "Elestü bi-Rabbiküm" [ya'nî "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?] hitâbı vâki' olan, rubûbiyetin ve abdiyetin zâhir olduğu ikilik âleminden beri revişte ve seferlerimde seni taleb etmek hususunda kayıdsızlık etmedim. Sen dahi bundan sonraki ya'nî bu hayât-ı dünyeviyyemden sonraki seferlerimde sûret-i cismâniyyemin kahrında kayıdsızlık etme! Ve bizi keserât âleminin ve ahkâm-ı tabîatin tasarrufu altında zebûn kılma!
2916. O kimse ki, bir kere Sen'in yüzünü gördü, sakın onu kendi yüzünden uzak sürme!
Ya'nî, bu dünyâ gecesinde bir kere Sen'in yüzünü gören kulunu, sakın, vech-i zâtından birtakım hicablar ve perdeler arkasına atıp uzaklara sürme!
2917. Sen'den gayrını görmek, boğazın zinciri oldu. Allah'ın gayrı olan her şey bâtıldır.
"Gull", eski zamanlarda “mücrimlerin boyunlarına bağladıkları zincir” demektir. İkinci mısra'da Müslim ve Buhârî'de sıhhatinde ittifak olunan hadîs-i şerîfe işaret buyurulur. Hadis-i şerif şudur: اصدق كلمة قالها الشاعر كلمة لبيد الاكل شيء ما خلا الله باطل ya'ni Sözün en doğrusunu şair dedi ki -Lebîd'in sözüdür-: Âgâh ol! Allah'ın gayrı olan her şey bâtıldır." Bu hadîs-i şerîf hakkındaki îzâhât 1. cildin 3965 numarasına müsâdif olan كل شيء ما خلا الله باطل . إن فضل الله غيم هاطل [ya'nî "Allah'tan hâlî olan her şey bâtıldır; muhakkak Allah'ın fazlı yağdırıcı bir buluttur"] beytinde geçti. Ya'nî, Hakk'ın gayrı olarak tevehhüm edip gördüğün şey, senin boğazının zinciri oldu. Zîrâ Allâh'ın gayrı olan her şey bâtıldır. Ma'lûm olsun ki, hakîkatte Hakk'ın zâtından hâlî hiçbir şey yoktur ki, bâtıl-ı hakîkî olsun. Suver-i eşyâ hep hakîkate muzâf olan birer hayâldir ve bâtıl-ı izâfidir; ve onları müstakil ve Hakk'ın gayri görmek ise rûhun boğazına takılmış bir zincirdir. Zîrâ âlem-i vücûdda Hakk'ın gayrı farz olunan ve görülen her şey bâtıldır; ve insanın vücûdu ve cismi ise suver-i eşyâdan bir şeydir.
2918. Bâtıldırlar; bana reşed gösterirler. Zîrâ ki batıl bâtılları çeker.
"Reşed", doğru yol demektir. Ya'nî, evet, suver-i eşyâ bâtıldır ve bâtıl-ı izâfidir; bana doğru yolu gösterirler, "Doğru yol benim tarafımdadır, benim tarafıma gel!" derler. Zîrâ benim cismâniyetim bâtıl-ı izâfidir. O suver-i eşyâ dahi bâtıl-ı izâfidir. Binâenaleyh bâtıl olan bâtılları çeker.
2919. Bu yerde ve gökte olan zerre zerre kendi cinsi için her birisi kehrübâ gibidir.
Bu yerde ve gökte zerre zerre olan eşyâdan her birisi kendi cinsini kehrübâ çöpü gibi kendi tarafına çektiği gibi çeker. Taâmülât-ı kimyeviyye bu ma'nânın bir misâl-i mahsûsüdür. Eczâ arasında münasebetler olmadıkça onların birleşmelerinde aslâ taâmül-i kimyevî husûle gelmez. Efrâd-ı insâniyye arasındaki incizablar dahi böyledir. Ahlâkan ve meşreben ve zevken birbirlerine benzeyenler müncezib olurlar. Benzemeyenler arasında münâferet ve firâr vâki' olur.
2920. Mi'de ekmeği müstakarrına kadar çeker. Muhakkak ciğerin harâreti [2901] suyu çeker.
"Müstekar", "râhat mahalli" demektir. Burada "hazm sâhası" murâd buyurulur. Meselâ mi'de, ekmeği ağızdan hazm sâhasına kadar çeker. Zîrâ aralarında münasebet vardır. Hazm etmeyeceği şeye karşı mi'de yabancıdır; ve ciğerin harâreti dahi suyu çeker. Zîrâ harâret ile su arasında taâmül cihetinden münasebet vardır. Fakat harâreti olan kimse mâyi' cinsinden olan pekmezi ve zeytin yağını çekmez. Çünkü taâmül cihetinden bunlar ile harâret arasında münasebet yoktur.
2921. Göz bu mahallelerden mahbûbların cezzabıdır. Dimağ gülistandan kokular isteyicidir.
His gözü, bu sûret köyleri ve mahalleleri olan dünyâdan mahbûbları ve güzel sûretleri çekicidir. Zîrâ gözün nûrunda letâfet vardır. Bu letâfet ve gü- zellik güzel sûretlerin cezbine sebebdir. Göz çirkin şeyleri gördüğü vakit onları temâşâ etmek istemez; ve kezâ dimâğ ve burun dahi gülistândaki güllerin ve çiçeklerin güzel kokularını isteyicidir. Çünkü aralarında münasebet vardır.
2922. Zîra ki gözün hissi renk çekici geldi. Dimâğ ve burun güzel kokuları çeker.
Zîrâ ki his gözü güneşin ziyâsındaki renkleri çekici geldi. Hikmet-i tabîiyye erbâbı indinde ma'lûmdur ki, güneşin ziyâsının ma'lûm olan rengi beyazdır. Halbuki bu beyaz renk birbirinden farklı ve havâss-ı mahsûsayı hâvî yedi muhtelif hutût-ı şuâiyyeden mürekkeb olup, bunlar da, menekşe, çivîdî, mâî, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızıdır. Bu renkleri tefrîk için kullanılan usûle "tahlîl-i tayfi" derler. Bu hakîkati görmek için şöyle bir tecrübe yapmak mümkindir. Dâire şeklinde kesilmiş mukavva veyâ tahta almalı ve bu dâireyi birtakım kutrlar ile bi'l-hendese yedi kısma taksîm etmeli. Bu yedi kısmın her birini yukarıda zikr olunan renklere sırasıyla boyamalı. Dâirenin merkezine bir mihver geçirip hızlı hızlı çevirmeli. Bu dönüş esnâsında o yedi renk kaybolup dâire beyaz bir tekerlek şeklinde görünür. İşte eşyanın türlü türlü renklerde görünmesi onlardan her birinin isti'dâdı nisbetinde ziyâdan aldığı bir rengi kabûl edip diğer renkleri kabûl etmemesindendir. Bizim his gözümüz dahi eşyânın ziyadan çektiği bu renkleri çekici geldi. Çünkü gözün nûrunun ziyâ ile münasebeti vardır. Dimâğ ve burun dahi rûh-ı insânînin letâfetine mebnî, latîf olan güzel kokuları çeker. Cismâniyetin müstekreh kokularından kaçar. Çünkü aralarında münasebet yoktur.
2923. Ey sır bilici Huda! Bu çekişlerden sen kendi lutfunun cezbi ile emân ver!
Ey eşyâ arasındaki münasebâtın sırrını bilici olan Hudâ! Âlem-i sûret ve kesâfetteki bu çekişlerden sen kendi lutfunun cezbi ile bize hifz ve emân ver ki, biz o bâtıl-ı izâfî olan sûretlerin meczûbu ve çekilmişi olmayalım!
2924. Ey müşterî! Câzibler üzerine galibsin. Eğer acizleri satın alırsan layıktır. Bu beyt-i şerîfte "müşterî" ta'bîri ile sûre-i Tevbe'de olan إِنَّ اللَّهَ اشترى من الْمُؤمِنِينَ أنفسهم وأموالهم بأن لهم الجنة (Tevbe, 9/111) ya'nî “Allâh Teâlâ cennet mukābilinde mü'minlerden onların nefislerini ve mallarını iştirâ etti" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Bu âyet-i kerîme 1. cildin 2752 ve 2. cildin 2427 ve 5. cildin [1461] ve 1463 numaralı beyitlerinde de geçti. Ya'nî, ey mü'minlerin nefislerini ve mallarını satın alıcı olan Hak Teâlâ hazretleri! Sen bu âlem-i sûret ve kesâfetteki çekiciler üzerine gālibsin. Nitekim âyet-i kerîmede وَالله غَالِب عَلَى أَمْرِه (Yûsuf, 12/21) ya'nî “Allâh Teâlâ emri üzerine gālibdir" buyurulur. Eğer bizim gibi her taraftan çekilmekte olan âcizleri bu çekenlerin elinden kurtarır isen, şân ve merhametine lâyıktır.
2925. O kimse ki, Kadir gecesinde bedrin lâyığı idi, susamışın buluta dönmesi gibi, yüzünü şaha getirdi.
"Kadir gecesi"nden murâd, şeref sahibi olan gecedir. "Bedr"den murâd, şâhtır. Bu ve aşağıdaki beyitler zâhirde hırsızın Sultân Mahmûd'a olan hitâbıdır. Fakat bâtında ârifin rûz-i cezâda şâh-ı hakîkî olan Hakk'a hitâbıdır. Ya'nî, gece karanlığında Sultân Mahmûd'u görüp, gündüz tahtında otururken tanıyan hırsızlardan birisi, şeref sahibi olan gecede bedrin lâyığı idi ve pâdişâhı görmüş idi. Susamış olan kimsenin buluta teveccüh edip yağmur beklemesi gibi, yüzünü tanımış olduğu şâha çevirdi ve söz söylemeye başladı.
2926. Mâdemki, onun dili ve cânı onun lâyığı idi. Onun lâyığı ona güstah-gu olur.
"Güstâh gû", "cesûrâne söz söyleyici" demektir. Ya'nî, mâdemki o ârifin dili ve cânı o şâh-ı hakîkîye lâyık idi, binâenaleyh öyle bir kimsenin lâyığı ve münasibi olan şey, o şâha karşı cesâretle söz söyleyici olmak olur. Ya'nî ârif-billâh olan kimsenin Hakk'a olan hitâbâtı başkalarının hitâbâtına ve münâcâtına benzemez, cesûrâne olur. Evliyâullâhın bu kabîlden sözleri çoktur. Bu Mesnevî-i Şerîf'te birçokları geçmiştir. Gāfiller onları kendi hallerine kıyâs edip, Hakk'a karşı hiç böyle söz söylenir mi? diye i'tirâz ederler. Meselâ Yûnus Emre hazretleri de bir gazelinde şöyle buyurur. Beyit:
2927. Dedi: "Biz cân gibi çamurun bendi olduk. Yeum-i dînde cânın güneşi sensin!"
O şâhı tanıyan ârif dedi ki: "Biz rûhun çamurdan ve topraktan mahlûk olan cisme bağlanması gibi, bu topraktan yaratılan sûretlere bağlandık ve onlar tarafından cezb edildik. Yevm-i dîn olan rûz-i cezâda bizim rûhlarımızın güneşi sensin. Zîrâ rûhlarımızın kıvamı ve hayâtı senin sıfat-ı Hayat'ındandır."
2928. "Ey seyri gizli olan şah! O vakit oldu ki, kereminden hayır ile bir sakal kımıldatasın!"
"Ey suver-i eşyâ perdeleri arkasında seyri ve tasarrufu olan şâh-ı hakîkî! Keremini ızhâr ederek hayır ve lutuf ile sakalını kımıldatmak zamânı geldi."
2929. "Her biri kendi hâssıyetini gösterdi. O hünerler hep bedbahtlık artırdı."
"Kullarının her biri كُلِّ يَعْمَلُ عَلَى شاكلته (İsrâ, 17/84) ya'nî "Her kimse cibiliyeti ve hilkati üzerine amel eder" âyet-i kerîmesi ve كل ميسر لما خلق له ya'ni "Her bir kimse ne için yaratıldı ise ona kolay gelir" hadîs-i şerîfi mûcibince bu âlem-i sûrette ve ef'âl sahasında kendi hâssıyetini gösterdi. Fakat o hâssıyetler ve hünerler onların bedbahtlığını artırdı."
2930. "O hünerler bizim boynumuzu bağladı. O mansıblardan pek baş aşağıyız [2911] ve alçağız."
"Ser-nigûn", baş aşağı ve "sâr", mübâlağa ma'nâsını ifade eden bir edattır. "Ser-nigûn-sâr", pek baş aşağı demek olur. Ya'nî, “Bu âlem-i sûrette gösterdiğimiz o hünerlerden her birisi bizi mücrim hâline getirip boynumuzu zincirler gibi bağladı. Birer mansıb ve mertebe addedip mağrûr olduğumuz o ulûm ve fünûn-i zâhireden dolayı bugün pek baş aşağı düştük ve alçak ve zelîl bir hâle geldik."
2931. O hüner boyunlarda liften örülmüş bir iptir. Ölmek gününde o fenlerden meded yoktur.
"O taklîdî olan ulûm ve fünûn-ı zâhire ve eser-i zekâ addolunan türlü türlü dolaplar ve hîleler bu dünyâ gecesinde boyunlarda في جيدها حبل من مسد (Tebbet, 111/5)dir, ya'nî "Hurma lifinden örülmüş ve bükülmüş bir ip" mâhiyetindedir. Bize verdiği gurûr-ı nefsânî ile bizi hakikatten gaflet tarafına çekip durur. Halbuki ölüm gününde o fenlerden meded ve yardım yoktur. Zîrâ ölüm günü rûhâniyet günüdür. Cismâniyet âlemine aid olan o fenlerin âlem-i rûhânîde hiçbir fâidesi yoktur."
2932. Ancak o hoş havassın hâssıyetten gayrı ki, gecede onun gözü sultan tanıyıcı oldu.
"Hoş havâs"ten murâd, eşyâda Hakk'ı müşâhede eden ârif-billâhtır. Ya'nî, hırsızlardan her birinin bir hüneri vardı. O hünerlerin her birisi fâidesiz oldu. Ancak gözünde hâssıyeti olan hırsızın bu hâssıyeti fâideli oldu. Zîrâ gece vakti onun gözü gördüğü sultânı gündüz tanıdı. Kıssanın mevzûu hırsızlık üzerine olmasının sırrı budur ki: Halkın varlığı ve vücûdu ve sıfatları hazîne-i ilâhiyyeden me'hûzdür. Beyt-i Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.): "Âdeme şâhı tanıyıcı olmak gerektir, tâ ki şâhı her libâs içinde tanısın!"
2933. O hünerler hep yolun gûlu idi. Bir gözün gayrı ki, o şâhtan âgâh idi.
Hırsızların o hünerleri hep hakikat ve insanlık yolunun gülyabânîsi idi. İçlerinde şâhtan âgâh olan kimsenin gözündeki hüner ve ma'rifet müstesnâdır. O gözdeki hüner hakikat yolunun gülyabânîsi değil idi.
2934. Bâr gününde ondan şaha haya geldi ki, gecede şâhın yüzüne onun bakması oldu.
"Bâr", kelimesinin on altı kadar ma'nâsı vardır. Burada "yük" ma'nâsı münasibdir. Ve "rûz-i bâr"dan murâd, "hüküm ve ceza yükü yükletildiği gün" demek olur. Nitekim وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَىٰ (En'âm, 6/164) [ya'nî “Hiç kimse başkasının yükünü çekmez”] âyet-i kerîmesi dahi, yük ve ağırlık ma'nâsına olan "vizr" kelimesi isti'mâl buyurulmuştur. "Nazâr", "bakmak" ma'nâsına olan "nazâre" kelimesinin muhaffefidir. Fârisîler bu kelimeyi "nazzâre" sûretinde teşdîd ile telaffuz ederler. Ya'nî, geceleyin yüzüne bakıp, gündüz kendisini tanıyan hırsızlardan şâha hayâ ve utanma geldi. Bunun gibi bu dünyâ gecesinde فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'nî "Ne tarafa dönerseniz Hakk'ın vechî vâki'dir" âyet-i kerîmesi mûcibince Zât-ı Hakk'ın vechi ve bilcümle eşyâda beraberliğini gören ârif-billâhdan rûz-i cezâda Hak Teâlâ hazretleri istihyâ muamelesini buyurur. Zîrâ hayâ ahlâk-ı hesenedendir ve ahlâk-ı hasene kullarda ahlâk-ı ilâhiyyenin aks-i pertevidir. Ve Hak Teâlâ إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً (Bakara, 12/26) ya'nî “Allâh Teâlâ sivrisineği darb-ı mesel olarak getirmekten istihyâ etmez" âyet-i kerîmesinde zât-ı şerîfine istihyâ muamelesini izâfe buyurdu. Zîrâ burada nefy-i istihyâ, ahvâlde istihyânın vukūu'una delâlet eder.
2935. Şah-ı vidâddan âgâh olan o köpek, muhakkak ona Ashâb-ı Kehf'in köpeği lakabını koymak gerektir.
Muhabbet ve dostluk şâhının gece beraber olduğuna vakıf olup bu berâberliği haber veren o köpeğe gelince, muhakkak o köpeğe Ashâb-ı Kehf'in köpeği lakabını koymak gerektir. Bu beyt-i şerîfte sıfât-ı hayvaniyyeden korkulmamak ve fakat Kur'ân ve ahâdîs-i şerîfenin ve ehl-i hakîkatin Hakk'ın beraberliği hakkındaki ihbârına îmân edip, ehl-i gaflete bunu haber veren sâlikin mertebesine işaret buyurulur ki, "Ashâb-ı Kehf"ten murâd, ehl-i keşf olan evliyâ ve "Ashâb-ı Kehf'in köpeği"nden murâd dahi, bu mertebedeki sâlik olmuş olur.
2936. Hâssıyet kulakta dahi iyi olur. Zîrâ o köpeğin sesi sebebiyle arslandan âgah olur.
Hâssıyetin kulakta olması ve işittiği sözlerin ma'nâsını tefekkür etmesi dahi iyi olur. Ankaravî (k.s.) hazretleri bu beyitlerdeki hünerleri üç kısma taksîm edip buyururlar ki: Hünerlerin en yükseği bu dünyâ gecesi içinde Hakk'ı müşâhede etmektir. Vasat derecedeki hüner dahi, bir kimsenin sıfât-ı nefsâniyyesi bâkî ve üzerinde hâkim iken evliyâullâha hizmet etmek ve onların kapısında Ashâb-ı Kehf'in köpeği gibi onlara mutî' olmaktır. En aşağı hüner dahi, evliyâya hizmet eden kimselerin sözlerini dinlemek ve Hakk'ın beraberliğini bilip îmân etmek ve onları inkâr etmemektir. Bu beyt-i şerîfte bu üçüncü mertebeye işaret buyurulur.
2937. Köpek mâdemki bekçi gibi gece uyanıktır, şahların gece kalkıcılığından habersiz olmaz.
Sıfât-ı nefsâniyye ve hayvâniyyesi sebebiyle henüz köpek meşreb ve tabîatinde olan tarîk-ı Hak sâliki hizmet ettiği evliyânın kapısında bekçi gibi gece uyanıktır ve mürşidinin emri ve ta'lîmi mûcibince geceleri tâat ve ibâdet ile meşgüldür. Binâenaleyh o sâlik her birisi ma'nâ şâhı olan velîlerin gece kalkıcılığından ve geziciliğnden habersiz olmaz.
2938. Agah ol! Kötü adlılardan âr tutmamalıdır. [Onların esrarına aklı havâle etmek gerektir.]
Ya'nî, biz sıfât-ı nefsâniyye sahibi olan sâlikler hakkında "köpek" ta'bîrini kullandık. Gerçi halk indinde bu kötü bir addır, fakat iyi kimse, sakın sen kötü adlılardan âr tutup onlardan yüz çevirme! Aklını onların esrârına ve iç yüzüne havâle et! Köpeğin zâhiri halkın menfürudur, fakat bâtınını tefekkür edersen, ehl-i hakîkat indinde makbûl olan birtakım ahlâk-ı hasene olduğunu görürsün. Nitekim hadîs-i şerîfte طوبى لمن كان عيشه كعيش الكلاب عشر خصال عيب كلها عند المؤمن اولها ليس له امال والثانى ليس له قدر بين الخلايق والثالث الارض كلها بساط والرابع اكثر اوقاته جائع والخامس ان ضرب صاحبه لا يترك بابه والسادس يأخذ العدو ويترك الصديق والسابع يحفظ باب صاحبه بالليل والنهار لا ينام والثامن اكثر عمله السكوت والتاسع بما يدفعه صاحبه راضيا قليلا وكثيرا والعاشر اذا امات لم يبق له ميراث ya'ni "Köpeğin yaşayışı gibi yaşayan kim- seye ne mutlu! On ahlâkı vardır ki, hepsi mü'minin indinde ayıp ve kusûrdur. Birincisi: Malı yoktur. İkincisi: Halâyık arasında kadri yoktur. Üçüncüsü: Yeryüzünün hepsi döşeğidir. Dördüncüsü: Çok vakti aç geçer. Beşincisi: Eğer sahibi döverse kapısını terk etmez. Altıncısı: Düşmana hücum eder ve dostu bırakır. Yedincisi: Sâhibinin kapısını gece ve gündüz muhafaza eder, uyumaz. Sekizincisi: Amelinin en çoğu sükûttur. Dokuzuncusu: Az çok sahibinin verdiği şeye râzıdır. Onuncusu: Öldüğü vakit mîrâs bırakmaz." Bunun gibi zâhirde halkın menfûru olan birtakım velîler vardır ki, onların esrârı ve iç yüzü pek âlî ve makbûl-i ilâhîdir. Bunlara Melâmiyye tâifesi derler. Binâenaleyh halkın nazarında kötü ad kazanmış kimselerden sûret-i mutlakada yüz çevirme! Onların esrârını tefahhus ve tecessüs et!
2939. Her kim ki, o bir uğurdan bed-nâm oldu, muhakkak ona nâm istemek ve hâm olmak gerekmez.
Ma'lum olsun ki, halk nazarında kötü adlı olmak, onların tâbi' oldukları kuyûd ve rüsûm hâricine çıkmaktan neş'et eder. Evliyâ-yı Hak ise, sûret ve rüsûm kaydından kurtulup kendi ezvâk-ı ma'neviyyeleri dâiresinde hür bir hâlde yaşarlar ve halkın dedikodularına asla kulak asmazlar. Zîrâ sıfât-ı nefsâniyyelerinden kurtuldukları için, halkın medhine ve zemmine karşı lâkayd bir hâldedirler. Beyit: Açıldı defter-i ehl-i melâmet, kayd olan gelsin. Çekenler âr-ı kaydı gelmesin, lâkayd olan gelsin.
Binâenaleyh her kim sıfât-ı nefsâniyyesinden bir uğurdan kurtulup halk nazarında bed-nâm oldu ise, artık ona nâm istemek ve tekrar sıfât-ı nefsâniyyelerinin esîri olan hamlar arasına girmek lâyık olmaz.
2940. Ey ne çok altın ki, onu siyeh-tâb ederler, nihayet târâc ve zarardan emîn [2921] olur.
"Besâ"daki elif, taaccüb içindir. "Siyeh-tâb" vasf-ı terkîbî olup, "kara parlayıcı" demektir. "Târâc", yağma demektir. Ya'nî, ey ne çok altın vardır ki, o altını boyayıp kara parlayıcı bir hâle getirirler. Nihayet o altın yağmadan ve zarardan emîn olur. Bunun gibi, bâtını nûr-ı ilâhî ile parlayan altın gibi olan ehl-i hakîkat, halkın ayıp ve kusûr gördüğü ahvâl ile zâhirlerini ayıplandırır- lar. Altın mesâbesinde olan bâtınlarının nefis ve şeytan ve ehl-i gaflet taraflarından yağma edilmesinden ve zarar verilmesinden emîn olurlar.
“Gevher-i Kâviyân”, “Kâvîler'e mensûb gevher" demektir. "Kâve", Acem şâhlarından Dahhâk'in aleyhine kıyâm eden bir demircinin adıdır. İş gördüğü vakitlerde önlük olarak kullandığı kaplan postundan esnâ-yı kıyâmda bayrak yapmış idi. Muzaffer olunca o bayrağı kıymetli mücevherât ile tezyîn ettiler. Binâenaleyh "Kâvîler'e mensûb cevher," kıymetli cevherden kinâye olur. "Lecem", Fârisî'dir, "havuz dibindeki tortu ve çamur" ma'nâsınadır.
2941. Suya mensub olan sığır gevheri denizden getirir. Mer'âya koyar ve onun etrafında otlar.
Su sığırı denizin dibinden bir gevher çıkanır ki o gevher, kendi zâtından ziyâ ve aydınlık neşr eder. Nitekim zamânımızda keşf olunan radyum ma'deninde bu hâssa vardır. Sığır bu gevheri mer'âya koyar ve onun etrafında otlamaya başlar.
2942. Su sığırı gevherin nûrunun şua'ında acele sünbülden ve sûsenden otlar.
Buradaki "sünbül", siyah renkli ve güzel kokulu bir çiçektir ki, tıp kitâblarında ona "sünbül-i tayyib" derler. "Sûsen", mâî renkli bir çiçeğin adıdır. Arabî'de sînin fethi ile "sevsen" derler. Ya'nî, su sığırı gevherin zâtında mevcûd olan nûrdan etrafına saçtığı ziyâ ve şuâ' içinde böyle güzel kokulu çiçekleri otlar.
2943. Ondan dolayı su sığırının fegendesi anberdir. Zîrâ ki onun gıdâsı nergis ve nilüferdir.
"Fegende-i gâv-i âbî", "su sığırının bıraktığı" demektir ki, bundan murâd, onun gübresidir. "Anber", güzel kokulu balmumu gibi bir maddedir. Ateşte mum gibi erir. Sûret-i tekevvünü hakkında muhtelif rivâyetler vardır. Meşhûr olan rivâyet, su sığırının gübresi olmasıdır. Hz. Pîr efendimiz bu kavl-i meşhûrü almıştır. "Nilüfer", bir çiçeğin ismi olup iki kısımdır. Afitâbî ve mâhitâbî olur. "Afitâbî", kırmızı olup, güneş doğduğu vakit açılır; ve “mâhitâbî" iki nevi'dir. Birisi beyaz ve diğeri mâviye mâildir; ve bu iki nevi'akşam vakti açılırlar.
2944. Her kim ki onun gıdası nûr-ı celâl olur, onun dudağından nasıl sihr-i helâl tutmaz?
"Sihr-i helâl", sihir derecesinde fasîh ve belîğ olan müessir söz. Gıdânın nûr-ı celâl olması ile ابیت عند ربي يطعمنى ويسقيني ya'nî "Ben Rabbimin indinde gecelerim. Bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ya'nî, her kimin gıdâsı nûr-ı celâl-i ilâhî olan gıdâ-yı ma'nevî olursa, onun dudağından sihir derecesinde müessir sözler doğmaz mı?
2945. Her kim ki arı gibi ona vahy nukllerdir, onun hanesi nasıl bal dolu olmaz?
"Nukl", içki mezesi demek olup, "nukal" onun cem'idir. Burada mutlak gıdâlar ma'nâsınadır. Birinci mısra'da sûre-i Nahl'de olan وأوحى ربك إلى النحل (Nahl, 16/68) ya'nî "Senin Rabb'in bal arısına vahy etti" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, Hak Teâlâ bal yapması için bal arısına vahy ettiği gi- bi, her kime vahy-i ilâhî gıdalar olursa, onun kalbinin evi nasıl bal mesâbesinde olan ulûm-i ledünniyye ile dolmaz?
2946. O sığır gevherin nûrunda otlar. Ansızın gevherden ziyâde uzakta olur.
O su sığırı mer'âya bıraktığı gevherin nûrunda ve ziyâsında otlamaya daldığı vakit, o parlak cevherden ziyâdece uzaklaşır.
2947. Bir tacir, mer'â ve yeşillik karanlık olmak için inci üzerine kara çamur koyar.
Pusuda bekleyen bir tâcir, sığırın denizden çıkardığı ziyâdâr cevher ve inci üzerine kara çamur döker ve cevherin aydınlık neşr etmesine mâni' olur.
2948. Sonra tacir olan adam ağaç üzerine kaçar. Sığır sert boynuzu ile adamı arayıcı olur.
2949. Sığır o hasmı boynuzuna derc etmek için yirmi kere o mer'ânın etrafında koşar.
“Derc”, müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “bir şeyin içine dâhil etmek” demektir. “Yirmi kere” ta'bîri, tahdîd için değildir, kesret ma'nâsı beyân içindir. Ya'nî, mer'ânın karardığını gören sığır, bu karanlığa sebeb olan düşmanı boynuzları arasına dâhil edip öldürmek için, o mer'ânın etrafında birçok def'a koşar. Fakat tâcir ağaç üzerine kaçmış olduğu için bulamaz.
2950. Vaktaki o erkek sığır ondan nevmîd olur, gevheri koymuş olduğu o ma-[2931] halle gelir.
2951. Şaha lâyık olan incinin üstünde kara çamur görür. Binâenaleyh o İblîs gibi çamurdan kaçar.
Sığır, şâh-ı hakîkîye lâyık olan cevher-i nûrânînin üstünde kara çamuru görünce, İblîs Adem'in topraktan mahlûk olan cismini görüp rûh-ı nûrânîsini göremeyerek kaçtığı gibi, o çamurdan kaçar.
2952. Zîra o İblîs çamurun metninden kör ve sağırdır. Sığır ne vakit bilir ki, çamurda gevher vardır?
"Metn", muhkem ve yüksek ve mürtefi' yer; ve her şeyin vechi ve a'lâsı ve arkası ve ortası. Burada "arka ve bâtın" ma'nâsınadır. Zîrâ İblîs, çamurdan mahlûk olan cism-i beşerin arkasından ve bâtınından kördür ve sağırdır. Cismânî olan sığır, çamurda gevher-i nûrânî olan rûh bulunduğunu ne bilir?
2953. Cânı hazîza "İhbitu!" bıraktı. O mahîz onu namazdan mahrum etti.
"Hazîz", "alçak yer" demek olup bundan murâd, esfel-i sâfilîn mertebesi olan âlem-i cismâniyettir. “Mahîz”, hayız görmek. اهبطوا (Bakara, 2/36) [Ya'nî] “İniniz!" emr-i ilâhîsidir; ve "namâz"dan murâd, huzûr-ı Hak'tır. Ya'nî, rûh-ı insânîyi bu alçak yer olan âlem-i cismâniyete "İniniz!" emr-i ilâhîsi bıraktı. O rûhun hayız görmesi, onu huzûr-ı ilâhîden ve namazdan mahrum etti. "Hayız görmek"ten murâd, rûhun âlem-i ef'âlde zuhûra olan meyli ve muhabbetidir. Ma'lûm olsun ki, 5. cildin 3116 numarasına müsâdif olan بازگونه زین سخن کاهل شدى . منعكس ادراك و خاطر آمدی [ya'nî "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrâki ve hatırı mün'akis geldin"] beytinde tafsîl ve îzâh olunduğu üzere, âlem-i ma'nâda taleb ve istek evvelâ Zât-ı ahadiyyede mahfi olan sıfatlarındır. Bunlar Zât-ı ahadiyyeden lisân-ı isti'dâd ile zuhûr taleb ederler. Zât-ı Hak dahi mertebe-i ulûhiyette ancak o sıfatların ve isimlerin isteklerinin zuhûrunu murâd eder. Âlem-i sıfatta irâde ve istek olunca, bu irâdenin ve isteğin ervâh ve misâl ve şehadet mertebelerine irtibâtı tabîî olur. İmdi rûhtaki bu hevâ ve zuhûra meyil ve muhabbet kadınların hayzı mesâbesinde olur. Zîrâ kadınları hayız namazdan men' ettiği gibi, rûhun bu meyil ve hevâsı dahi, onun namazdan ve huzûr-ı ilâhîden men' etti; ve onun âlem-i süflîde zuhûra meyli ve isteği olunca, Hak Teâlâ dahi onların talebini is'âf için o rûhlara اهبطوا [ya'nî] “Pekâlâ, mâdemki istiyorsunuz, âlem-i cismâniyete ininiz!” diye emir buyurdu. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîfte bu ma'nâya işaret buyurulur.
2954. Ey refîkler! Bu makîlden ve o makālden sakının. Zîra heva ricâlin hayzıdır.
"Makîl", gün yarısında uyunan mahal ve mahall-i istirahat. Bundan murâd, gaflet uykusuna sebeb olan cismâniyet âlemidir. "Makāl", söz ve kelâm ma'nâsına olup, burada delâil-i akliyye ile îrâd edilmiş sözler ve da'vâlardır. Ya'nî, ey cismâniyet âleminin arkadaşları! Bu cismin mahall-i istirahati âlem-i sûret ve kesâfetten ve havâssın verdiği birtakım delâil-i akliyye ile söylenecek sözler ki, onlar nefsin istekleri ve arzûlarıdır. Bu hevâdan ve meyil ve muhabbetten sakınınız! Zîrâ bu hevâ ve arzû erkeklerin hayzıdır ki, onları namazdan ve huzûr-ı Hak'tan mahrûm eder. Nitekim bu hevâ ve meyil, rûhu “İhbitû!" emriyle âlem-i süflîye indirdi.
2955. Cânı bedene "İhbitû!" emri bıraktı, tâ ki Aden incisi çamura gizli ola!
"Aden", Bahr-i Ahmer'in cenûbunda vâki' bir şehrin ismidir ki, orada makbûl inciler çıkarılır. Ya'nî, rûhu cisme Hak Teâlâ'nın “İhbitû” emri bağladı; ve bu emrin sudûrunun sırrı, rûhun âlem-i sûrete meyli ve isteği olmasından dolayı idi. Fakat bunda diğer bir sır daha vardır ki, bu da Aden şehrinin incisi gibi makbûl olan rûhun cisim çamurunda gizlenmesi idi; ve bu gizlenme dahi imtihân-ı ilâhî sebebiyle bâkî oldu.
2956. Onu tacir bilir, velâkin sığır değil! Ehl-i dil olanlar bilir, her çamur kazıcı değil!
"Tâcir"den murâd, إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنْ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) ya'nî "Hak Teâlâ cennet mukābilinde mü'minlerden nefislerini ve mallarını satın aldı" âyet-i kerîmesi mûcibince, cismâniyetini fedâ edip rûhâniyete teveccüh eden mü'mindir. Bu âyet-i kerîme 1. cildin 2752 ve 2. cildin 2427 ve 5. cildin [1461] ve 1463 numaralı beyitlerinde de geçti. "Sığır"dan murâd, cismânî olan kimsedir. İkinci mısra'daki "gil-kâv", vasf-ı terkîbî olup “çamur kazıcı" demektir ki bundan murâd, ulûm-i cismâniyye tahsîline hasr-ı efkâr edenlerdir. Ya'nî, cisimde gizli olan cevher-i rûhu ancak rûhâniyete teveccüh eden mü'min bilir, sığır meşrebinde olan cismânî değil. O cevheri gönül sahibi olan mü'min bilir, ulûm-i cismâniyyeyi tefahhus eden ve onların tahsîline hasr-ı efkâr eden her bir kimse değil.
2957. Her bir çamur ki, onun içinde bir gevher vardır, onun gevheri diğer çamurun gammâzıdır.
Ya'nî, her bir çamurdan mahlûk olan cismin içindeki gevher-i rûh, diğer bir cismin gammâzıdır. Ya'nî diğer bir cismin hâlini tanıyıp haber vericidir; ve o gevher-i rûh, diğer bir cisim sahibini gördüğü vakit, onun üzerinde rûh-ı hayvânî mi gālibdir yoksa rûh-ı insânî mi gālibdir bunu anlar. Bu hâssa rûhânî olan zâtlarındır. Cismanî olan kimselerde bu hâssa yoktur. Zîrâ onlar ahvâl-i rûhtan bî-haberdirler.
2958. Ve o bir çamur ki Hakk'ın saçışından bir nûr bulmadı, inci dolu olan çamurların sohbetine tâkat getiremedi.
Bu beyt-i şerîfte ان الله تعلى خلق خلقه في ظلمة ثم رش عليهم نوره فمن اصابه من ذلك النور يومئذ اهتدى ومن اخطأه ضل ya'nî “Muhakkak Allâh Teâlâ mahlûkātını zulmet içinde yarattı. Sonra onların üzerine nûrunu saçtı. Bu nûrdan kime isâbet etti ise bugün doğru yolu buldu; ve kime isâbet etmedi ise yolunu şaşırdı” hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî, o cisim ki, Hakk'ın nûrunu saçışından bir nûr bulmadı, içerisi ulûm-i rûhâniyye incileriyle dolu olan cisimlerin sohbetine tâkat getiremedi. Ya'nî cismânî olan kimseler rûhânî olan kimselerin sohbetine tâkat getiremedi. Meselâ bir cismânî ve nefsânî olan kimseye hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeden söz söylense, sıkılıp esnemeye başlar ve nihâyet kaçar. Fakat huzûzât-ı nefsâniyyeden bahs olunduğu vakit, harâretle dinler ve bahse de karışır.
2959. Bu sözün nihayeti yoktur. Bizim sıçanımız ırmağın kenarlarında bizim güşümüz üzeredir.
Bu rûhun ve cismin ahvâline âid sözlerin nihâyeti yoktur. Sıçan ve kurbağa kıssasına rücû' edelim! Zîrâ bizim sıçanımız ırmak kenarlarında bizim güşümüz üzeredir; ya'nî bizi dinlemek üzeredir.