Sıçanın ve suya mensûb olan kurbağanın hikâyesine dönüş
18. bölüm / 31 · 7315 kelime · ~37 dk okuma
2746. "Ey kardeş! Ben toprağa mensubum. Sen suya mensubsun. Fakat rahmetin şahısın. Bir vehhabîsin!" dedi.
Sıçan kurbağaya, ya'nî sâlik insân-ı kâmile: "Ey kardeş! Ben hâkî ve nefsânîyim. Sen ise âbî ve rûhânîsin. Fakat rahmet-i ilâhiyyenin şâhısın ve bu rahmet-i ilâhiyyeyi vehb etmeye vâsıtasın!" dedi.
2447. "Atâdan ve kısmetlerden öyle yap ki, vakitli vakitsiz hizmete erişeyim!"
"Kısem", "kısmet"in cem'idir. Ya'nî, "Ey insân-ı kâmil! Maarif ve hakāyık-ı ilâhiyyeden yapacağın atâyı ve kısmetleri öyle yap ki ben, senin huzûruna vakitli vakitsiz gelip istifade edeyim!"
2748. "Ben ırmak kenarında seni cân ile çağırıyorum. İcabetten merhamet görmüyorum."
2749. "Suya gelmek benim üzerime bağlanmıştır. Zîrâ ki terkîbim bir topraktan bitmiştir."
"Irmak kenarı"ndan murâd, cismâniyet âlemidir. "Su"dan murâd, rûhâniyet âlemidir. "Hâk"ten murâd, kesâfet-i cismâniyyedir. Ya'nî, "Ey kâmil! Ben seni cismâniyet âlemi içinde çağırıyorum. Fakat sen rûhâniyet âleminde müstağrak olduğun için benim da'vetime icâbet cihetinden senden merhamet görmüyorum."
2750. "Ya bir resulü yahud bir nişanı meded et, tâ ki, seni benim sesimden âgâh etsin!"
"Resûl"den murâd, insân-ı kâmilin müntehî olan sâlikleridir ki, o mürşid-i kâmilin ahvâline vâkıf olur ve ona göre muâmele eder. "Nişân"dan murâd, mürşidin sâlike beyân edeceği hâl-i sahvıdır. Ya'nî, "Benim seni çağırdığıma seni âgâh etmek için araya ya bir râbıta koy veyâhud bana bir nişan ver!"
2751. Bu işte o iki yâr bahsettiler. Bu bahsin sonu o karara geldi.
2752. Ki, bir uzun ipliği ele getireler, tâ ki, ipliği çekişten râzın keşfi ola!
Ya'nî, sıçan ile kurbağa karar verdiler ki, bir uzun iplik bulup bu ipliği birbirlerine bağlayalar. Bu ipliği çekmek sûretiyle birbirlerini haberdâr edeler.
2753. "Bir tarafı bu iki kat olan bendenin ayağına, diğerini de senin ayağına bağlamak gerektir."
Bu karârda fâre kurbağaya dedi ki: "Bu ipliğin bir ucunu bu beli bükülüp iki kat olan bendenin ayağına, diğer ucunu da senin ayağına bağlamak gerektir."
2754. "Tâ ki, bu fenden biz iki kimse birbirimize gelelim! Beden ile cân gibi karışalım!"
“Tâ ki, bu ipliği ayaklarımıza bağlamak fen ve hünerinden dolayı istediğimiz vakit birbirimize gelelim ve cisim ile rûh gibi birbirimiz ile imtizâc edelim!"
2755. Cisim cân ayağına ip gibidir. Onu gökten yeryüzüne çeker.
Bu ve âtîdeki beyitlerde rûh kurbağaya ve cisim gâh ipe ve gâh sıçana teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, cisim cânın ayağına bağlanmış ip gibidir. Fezâ-yı bî-nihâyede serbest bir sûrette cevelân eden rûhu yeryüzüne çeker. Beyt-i Mısrî-i Niyâzî (k.s.): Gökte uçarken seni indirdiler, Çâr unsur bendlerine vurdular. Nûr iken adın Niyâzî verdiler, Şol ezelki i'tibârın nerdedir?
2756. Cân kurbağası bî-hûşluk uykusunun suyunda, ten sıçanından kurtulup hoşluğa gelir.
"Bî-hûşluk", kendinden geçmek demektir. Beyt-i şerîfte bu bî-hûşluk uykuya ve uyku hâli de kurbağanın dolaştığı suya teşbîh buyurulmuştur. Ma'lûmdur ki, bütün efrâd-ı beşer uyku hâli içinde âlem-i cismâniyyetten bî-haber bir hâle gelirler ve bunlardan safvet-i kalb sâhiblerinin rûhları âlem-i ervâhın zevkleri ve hoşlukları içine dalarlar. Nitekim 1. cildin 2121 numaralı beytinde ihtiyar çalgıcının uyku içindeki hâlini beyânen گشت آزاد از تن و رنج جهان در جهان ساده و صحرای جان ya'nî "Sâf âlemde ve cân sahrâsında tenden ve dünyanın meşakkatinden âzâd oldu" buyurulmuş idi. Fakat bu bî-hûşluk kâmillere uyanıklık hâli içinde de vâki' olur ve halkı irşad için cisimleri onları cismâniyet âlemine çeker.
2757. Ten sıçanı onu ondan tekrar çeker. Bu çekişten cân ne kadar acılık duyar?
Ya'nî, ten sıçanı o rûh kurbağasını dalmış olduğu rûhâniyet âleminden tekrâr cismâniyet âlemine geri çeker. Rûh, cismin bu çekmesinden ne kadar acılık duyar ve o zevk ve hoşluk âleminden ayrıldığı için ne kadar müteessif olur?
2758. Eğer beyni kokmuş sıçanın çekmesi olmaya idi, kurbağa su içinde ayşlar ederdi.
Eğer beyni kokmuş sıçan mesâbesinde olan cismin çekmesi olmaya idi, rûh kurbağası rûhaniyet suyu içinde ayşlar ve zevkli yaşayışlar yapardı.
2759. Onun bâkîsini, vaktaki gündüz uykudan kalkarsın, güneşin nûr bahşinden dinlersin.
"Nûr-bahş", vasf-ı terkîbîdir, "nûr bahş edici" demektir. "Nûr-bahş-ı âfitâb" terkîb-i izâfidir. Ya'nî “güneşin nûr bahş edicisi" demek olur ki, bundan murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. "Uyku"dan murâd, gaflet. "Gündüz"den murâd, nûr-ı ma'rifet olur. Ya'nî, ey sâlik! Vaktâki kalbinde nûr-ı ma'rifet hâsıl olur ve gaflet uykusundan uyanırsın, bu cisim ve rûhun birbirine bağlanması kıssasının bâkîsini güneşe nûr bahşedici olan Hak Teâlâ'dan ilhâm tarîkıyla dinlersin; ve eğer bu âlemde gafletten uyanıp ma'rifet nûrunu tahsîl edemez isen, ba's gününde ölüm uykusundan uyandığın vakit, cismin rûhu nasıl çektiğini Hak Teâlâ'dan dinlersin.
2760. İpliğin bir ucunu benim ayağıma düğüm ve diğer ucunu sen ayağın üzerine ukde vur!
Ya'nî, sıçan kurbağaya dedi ki: "İpliğin bir ucunu benim ayağıma düğüm vur ve diğer ucunu dahi senin ayağın üzerine düğümle!"
2761. Ta ki ben bu karalığa çekebileyim! İşte sana muhakkak iplik zahir oldu.
Ya'nî, “Bu ipliği birbirimize böyle bağlar isek, ben seni istediğim vakit su içinde kara tarafına çekebilirim. İşte üflet ve musâhabet hususunda benim rişte-i murâdım ve maksûdum bu idi. Bu maksad dahi bu iplik bağlamak hüneriyle sana zahir oldu.”
2762. Kurbağanın gönlüne bu söz acı geldi. Dedi ki: "Bu habîs beni düğüme getirir."
Burada "kurbağa"dan murâd, rûhânî ve sâf olan şahıs ve "sıçan"dan murâd, cismânî ve nefsânî olan şahıstır.
2763. Vaktaki iyi adamın gönlüne her kerâhet gelir, bir âfetten hâlî olmaz.
"Behî", güzel ve iyi ma'nâsınadır. Burada "merd-i behî"den murâd, safvet-i kalb sahibi olan velîdir. Ya'nî, bir velînin kalbine musâhabetten aks eden her kerâhet ve nefret bir âfetten ve fenâlıktan hâlî olmaz.
2764. O firâseti Hakk'ın vasfı bil; vehim değil! Gönlün nuru levh-i küllden fehm etmiştir.
اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden hazer ediniz, zî-râ o Allâh'ın nûru ile bakar" hadîs-i şerîfi mûcibince o velînin musahibini anlamak hususundaki firâsetini Hakk'ın vasfı bil! Onun kalbinde hâsıl olan o nefret firâsettendir, vehimden münbais değildir. Zîrâ kalbinde safvet olmayan kimselerin kalbine de musâhibi hakkında türlü türlü düşünceler gelir. Halbuki bunların aslı yoktur [ve] vehminden münbaistir. Zîrâ vehim varı yok ve yoku da var gösterir. Velînin gönlünün nûru o ma'nâyı levh-ı küllden ya'nî levh-ı mahfûzdan idrâk etmiştir.
2765. O filcilerin ciddi ve "Gel!", sadasıyla beraber filin Beyt'e seyrandan imtina'ı oldu.
Ya'nî, Yemen hükümdarı Ebrehe'nin halkın teveccühünü Yemen'de yapacağı ma'bede çevirmek için Ka'be'yi yıkmak üzere getirdiği fil, o filcilerin ciddine ve sa'yine ve "Gel!" diye bağırmalarına rağmen Beyt-i Muazzam'a karşı yürümekten imtina' etti.
2766. Filin ayağı ne çok ne de az, bütün dövmek ile beraber Ka'be tarafına gitmezdi.
"Let", dövmek, darb etmek. Ya'nî, filciler fili yürütmek için az ve çok her ne kadar dövdüler ise de Ka'be tarafına doğru gitmezdi.
2767. Derdin ki: "Muhakkak onun ayakları kurudu. Yahud onun hücum artırıcı olan cânı öldü."
Ya'nî, filin bu hâlini görsen derdin ki: "Muhakkak ayakları kurudu da, bir adım atamaz oldu. Yâhud onun cisminin hücumlarını çoğaltan cânı öldü de, böyle hareketsiz kaldı." Ba'zı nüshalarda "savl" yerine "hevl" vâki'dir. "Hevl-efza", "korku artırıcı" demek olur.
2768. Vaktaki onun başını Yemen tarafına çevirirler idi, erkek fil yüz at kadar adım atıcı olurdu.
"Esb", at; nihayetindeki “hâ”, hâ-yı mikdârdır. "Sad esbe", "yüz at kadar" demektir. "Gâm", adım, “gâm-zen", vasf-ı terkîbîdir. Ya'nî fil Ka'be tarafına gitmezdi. Fakat başını Yemen tarafına çevirince sür'atle koşardı.
2769. Filin hissi gaybın zahmından âgâh idi. Vâridat sahibi olan velînin hissi nasıl olur?!
"Vürûd", nüzûl etmek ve dâhil olmak ve hâzır olmak demektir. Burada vâridât-ı ilâhiyye demektir. Ya'nî, filin hiss-i zâhirîsi âlem-i gaybın zahmından ve dürtmesinden ve darbesinden âgâh olup, Kâ'be-i Muazzama'yı tahrîb tarafına gitmedi. Acabâ vâridât-ı ilâhiyye sahibi olan velînin hissi nasıl olur? Var kıyâs et!
2770. O temiz huylu Ya'kūb nebî değil mi ki, Yûsuf için bütün kardeşlerine, [2750]
2771. Bir zaman onu sahra tarafına götürmek için kardeşleri babadan istedikleri vakit
2772. Hepsi ona dediler ki: "Onu zarar cihetinden düşünme! Ey baba! Bir iki gün mühlet ver!"
2773. "Ki, niçin kendi Yûsuf'unu seyrâna ve sefere bizi emîn tutmazsın?" "Zaîn", göç ve sefer demektir.
2774. "Ta ki otlaklarda beraber oynayalım! Biz bu da'vette muhsin olan emîniz."
2775. Dedi: "Bunu bilirim ki, benim indimden onun nakli, benim gönlümde derd ve sekam artırır."
"Dedi" fiili yukarıdaki 2770 numaralı beytin ikinci mısrâ'ına merbûttur. Ya'nî, Hz. Ya'kūb Yûsuf (a.s.) için bütün kardeşlerine cevâben dedi, demek olur. Aradaki beyitler Yûsuf (a.s.)ın kardeşleri lisânındandır ki, bu kıssa sû- re-i Yûsuf'ta mufassalen îzâh buyurulmuştur.
2776. "Bu gönlüm asla yalan söylemez. Zîrâ gönül arşın nûrundan füruğ tutar."
Ya'nî, "Ey oğullarım! Yûsuf'u benim yanımdan ayırıp gezmeye götürmek istiyorsunuz. Halbuki onun bu sûretle benim yanımdan ayrılmasından gön- lüm mahzûn oluyor ve kerâhet ediyor; ve benim gönlüm duygusunda aslâ yalan söylemez. Onun bu hüznünün ve kerâhetinin elbette bir aslı vardır. Zî- râ bu gönül arş-ı ilâhînin nûrundan ziyâ ve parlaklık tutar."
2777. O fesâda bir delîl-i katı' idi. Halbuki kazâdan dolayı o onu saymadı.
Ya'nî Ya'kūb (a.s.)ın kalb-i şerîfine gelen o kerâhet ve hüzün hudûsü, ka- zâ-yı ilâhî olan fesâda bir delîl-i kātı' idi. Fakat kazâ-yı ilâhînin infâzı lâzım geldiğinden dolayı o hazretin kalbine gelen bu kerâhete i'tibâr edip, Yûsuf (a.s.)ı kardeşleriyle beraber göndermemek hususunda ısrar edemedi. Hz. Enes ve Alî (r.a.)dan rivâyet buyurulan hadîs-i şerifte اذا اراد الله انفاذ قضائه وقدره سلب عن ذوى العقول عقولهم حتى ينفذ فيهم قضائه وقدره فاذا امضى امره رد اليهم عقولهم ووقعت الندامة ya'nî "Allâh Teâlâ kazâsının ve kudretinin infâzını ve icrâsını murâd ettiği vakit, onlar hakkındaki kazâsını ve kaderini infâz ve icrâ edinceye kadar, akıl sâhiblerinden onların akıllarını selb eder. Emrini icrâ ettiği vakit, onların akıl- larını yine onlara geri verir; ve nedâmet vâki' olur" buyurulur. Beyit:
Hâkim-i hükm-i kazâ tenfiz için takdîrini Selbeder erbâb-ı aklın re'yini tedbîrini.
2778. Ondan öyle bir nişan geçti ki, o zaman kaza felsefede idi.
"Nişân”dan murâd, Ya'kūb (a.s.)ın kalb-i şerîfinde olan hüzün ve kerâ- het; ve "felsefe"den murâd, muhâkemât-ı akliyyedir. Ya'nî, kardeşleri Yûsuf (a.s.)'ı gezmeye götürmek için Hz. Ya'kūb'dan istedikleri vakit o hazretin kalbinde âtîde hâdis olacak bir kazâ-yı ilâhîye nişân olmak üzere hüzün ve kerâhet zuhûr etti. Fakat bu esnâda bu kazâ Hz. Ya'kūb'un muhâkemât-ı akliyyesine ve felsefeye dâhil oldu ve Hz. Ya'küb aklen bir muhakeme yürütüp "Bu Yusuf benim oğlumdur, bunlar da benim oğlumdur. Nihâyet Yûsuf'u gezmeye ve teferrüce götürecekler; ve bana da muhafaza edeceklerini va'd ettiler. Binâenaleyh Yûsuf'u onlar ile göndermek münasib olur" diye karar verdi. Nitekim avâmma da ba'zı kazalar hakkında hiss-i kable'l-vuku' hâsıl olur ve düşündüğü işe kalben mübâşeret etmek istemez. Fakat muhâkemât-ı akliyyesi kendisini ister istemez o işe sevk eder; ve kazâ dahi zuhûra gelir. Fakat avâmmın vehmi galib olduğundan kalblerine gelen korku yalan olur. Enbiyâ ve evliyânın kulûb-i şerîfeleri ise, duygularında asla yalan söylemez. Zîrâ şeytân-ı vehmin onların kalbleri üzerine tasallutu yoktur.
2779. Bu aceb olmaz ki, kör kuyuya düşe! Çok aceb olan şey, yol görücü olanın düşmesidir.
"Kör"den murâd, avâmdır. "Görücü olan"dan murâd, enbiyâ ve evliyâdır. Ya'nî, kalb gözleri kör olan avâmmın kazâ-yı ilâhî kuyusuna düşmesine taaccüb olunmaz. Çok taaccüb olunacak şey, kalb gözleri görücü olan enbiyâ ve evliyâ hazarâtının bu kazâ-yı ilâhî kuyusuna düşmeleridir. Bunun sebebi budur ki: Bu bâbdaki müşâhede tecellî ile istitâr arasındadır. Binâenaleyh müşâhede dâimî olmaz. Beyt-i Şeyh Sa'dî (k.s.): "Birisi oğlunu kaybetmiş olan Hz. Ya'kub'dan sordu ki: "Ey parlak gevherli, âkıl ihtiyâr! Mısır'dan o Hz. Yûsuf'un gömleğinin kokusunu duyardın; niçin onu Ken'ân'ın kuyusunda görmedin?" Cevâben dedi ki: "Bizim ahvâlimiz dünyânın şimşeğidir. Bir demde zâhir ve diğer demde gizlidir. Ba'zan yüksek dam olan gök üzerinde otururuz, ba'zan ayağımızın dibini görmeyiz."
2780. Bu kazanın türlü türlü tasrifleri vardır. Onun göz bağı "Allah dilediğini işlerdir.
Bu kazâ-yı ilâhînin türlü türlü tasrîfleri ve tarz-ı cereyânları vardır. Meselâ Hz. Mûsâ'nın zuhûrunu müneccimlerden haber alan Fir'avn, Benî-İsrâîl'in çocuklarını öldürttüğü hâlde, kazâ-yı ilâhînin infâzına hizmet ederek, Hz. Mûsâ'yı sarayında besleyip büyüttü. Velhâsıl bu kazâ-yı ilâhîyi görmekten men' eden şey يَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ (İbrahim, 14/27) ve يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (Mâide, 5/1) ya'nî “Allâh Teâlâ dilediğini işler” ve “Dilediği şeye hükm eder” âyet-i kerîmeleri mûcibince Allâh Teâlâ'nın kendi murâdına müstenid olan fiilidir.
2781. Gönül onun fennini hem bilir, hem bilmez. Onun demiri bu mühür için mum olur.
Kazânın fennini hem bilmek ve hem bilmemek, hem havâssa ve hem de avâmma şamil olur. Havâssın bilişi müşâhedeye ve avâmmın bilişi hiss-i mübheme müsteniddir. Havâssın bilişine vehim karışmaz. Fakat avâmmın hiss-i mübhemine vehim karışır. Meselâ Ya'kūb (a.s.)ın Yûsuf (a.s.) hakkında cârî olacak kazâ-yı ilâhîye vukūfu kalbindeki müşâhedeye mebnî idi ve âlem-i sûrette de tamâmen vâki' oldu. Fakat avâmmın korktuğu birtakım ahvâl olur ki, bunlardan ba'zısı vâki' olur ve ba'zısı vâki' olmaz. Vâki' olanlar hiss-i kable'l-vukū' hâlidir ve vâki' olmayanlar ise sırf vehimdir. Bu kazâ fenninin bilinmemesi cihetine gelince, bunun türlü türlü tarzı olur. Hak Teâlâ bu kazâsını infâz için öyle vaz'iyetler ihdâs buyurur ki, kul o kazânın üzerine kendi irâdesiyle gitmekten başka çâre bulamaz; ve kul bu husûsta bir sarhoş gibi hareket eder. Nitekim 1. cildin 1218 numaralı beytinde چون قضا آید نبینی غیر پوست. دشمنان را باز نشناسی ز دوست [ya'nî "Kaza geldiği vakit postun gayrısını göremezsin; düşmanları dahi dosttan anlıyamazsın"] ve 1257 numaralı beytinde dahi چون قضا آید شود دانش بخواب. مه سیه گردد بگیرد آفتاب [ya'ni Kazâ-yı ilâhî geldiği vakit ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur"] ve 5. cildin 1707 numarasına müsâdif olan beyitte چون قضا آید طبیب ابله شود و آن دوا در نفع هم گمره شود [ya'nî "Kazâ geldiği vakit tabîb ahmak olur; ve o ilâç dahi nefi'de azgın olur"] buyurulmuş idi. Ya'nî gönül o kazânın fennini hem bilir, hem de bilmez. O kalbin demir gibi kuvvetli olan re'yi ve tedbîri bu kazâ-yı ilâhî mührü için mum gibi yumuşak olur; ve o kuvvetli re'y ve tedbîrin hükmü kalmaz.
2782. Gûyâ gönül derdi ki: "Mâdemki onun meyli bunda oldu, her ne vâki' olursa, "Ol!" de!"
Ya'nî, gönül kendisinin sahibine derdi ki: "Mâdem o kazânın meyli bu işin böyle olması cihetine vâki' oldu, "Artık her ne olacaksa olsun!" de!" Avâm bu hâle "işi cereyân-ı tabîîsine bırakmak" derler.
2783. Kendini de bundan gafletlenmiş eder. Onun bağında cânı muakkal eder.
"Mugaffel", gāfil kılınmış ve gafletlenmiş demektir. "Ikal", devenin dizine bağladıkları ip. "Muakkal", "bağ" ma'nâsına olan "akl"dan me'hûz olup "bağlanmış" demektir. Ya'nî, gönül kendisini "Her ne olacaksa olsun" demekten dahi gafil kılar ve o kazânın bağında cânı bağlanmış eder. Ya'nî uyku içinde yürüyüp gezen ve kendisinden haberi olmayan "sâir fi'l-menâm" [=uyur gezer] dedikleri bir kimse gibi kazâ-yı ilâhîye doğru yürür.
2784. Eğer bunda bü'l-ulâ mât olursa, o mât olmaz, ibtila olur.
"Bü'l-ulâ", "ulüv ve kadr ve menzilet sâhibi" demek olup, bundan murâd, ârif-billâh olur. Ya'nî, ârif-i ilâhî bu kazâda zâhiren mât ve mağlûb olursa, bâtinen mât ve mağlûb değildir. Onun bu hâli bir ibtilâ-yı ilâhîdir ve imtihan-ı rabbânîdir. Nitekim sûre-i Muhammed'de وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجاهدينَ مِنْكُمْ وَالصَّابرين (Muhammed, 47/31) ya'nî "Sizden mücahid ve sabir olanları bilmemiz için sizi imtihân ederiz" buyurulur.
2785. Bir belâ onu yüz belâdan kurtarır. Onun bir hübūtu taârücler üzerine görünür.
"Hübût", aşağıya inmek; “taârüc", yukarıya çıkmak demektir. Bir belâ ve imtihân-ı ilâhî o ârifi yüz belâdan kurtarır. Onun bulunduğu hâlden bir def'a aşağıya inişi, daha yüksek haller üzerine çıkışlara götürür. Ba'zı nüshalarda "taârüc-hâ" yerine "maâric-hâ” vâki'dir. "Mi'râclar" demek olur.
2786. Bir hâm şûhî ki, müdâm onu ham, çirkin olan yüz binlerce humardan kurtarır.
"Şûh”, cesûr, lâübâlî, açık meşreb olan kimse. "Hâm şûh"tan murâd, cezbe sâhibi sâlik olmak münasibdir. "Müdâm”, şarâb ma'nâsına olup burada im- tihân ve ibtilâ-yı ilâhî şarabıdır. "Hâm ve çirkin humâr"dan murâd, hayâle ve evhâma mensûb olan fikirlerdir. Ya'nî, henüz Hak yolunda pişmemiş ve cezbeler içinde lâübâlî hareket etmekte bulunmuş olan sâliki, bu belâ-yı ilâhî müdâmı ve şarabı, hayâle ve evhâma mensûb olan ham ve çirkin fikirlerden kurtarır. Ma'lûm olsun ki, sâliklerden ba'zılarına öyle cezbeler ârız olur ki, bu cezebât sâikasıyla kendisini kâmil ve kâmilleri nâkıs görmeye başlar. Eğer mürşidi kâmil olursa, onu birtakım ibtilâlar ile o vartadan geçirir; ve eğer kâmil değilse, o hâl içinde kalır. “Hâm şûh"tan murâd, bir medrese softası olmak dahi câizdir. Zîrâ bunlar ulûm-i evliyâya karşı i'tirâzda cesûr ve bî-edebdirler.
2787. Akıbet o pişmiş ve üstad oldu. Cihânın köleliğinden sıçradı ve âzâd oldu.
Ya'nî, o hâm olan şûh, kendisine isâbet eden ibtila netîcesinde pişti ve çiğlikten kurtuldu ve kâmil ve üstâd oldu. Cihânın köleliğinden, ya'nî bu hayâle mensûb olan efkâra bağlanmaktan ve esîr olmaktan sıçradı ve âzâd oldu.
2788. Lâ-yezâlî olan şarabdan mest oldu. Mümeyyiz oldu. Artık halayıktan kurtuldu.
Ya'nî, evvelce hayâl şarabından sarhoş olan o hâm, bu defa lâ-yezâlî olan hakikat şarabından sarhoş oldu. Hak ile halkı temyîz edici ve ayırıcı oldu. Ya'nî nazarında halkın vücûdu Hakk'a ve Hakk'ın vücûdu da halka hicâb olmadı; ve Hakk'ın varlığından başka bir varlık görmez oldu ve halâyıkın i'tibârî olan varlığı hükmünden kurtuldu. Bu ma'nâ "mümeyyiz" kelimesi ism-i fâil olduğuna göredir. "Mümeyyez", ism-i mef'ûl olduğuna göre, beytin ma'nâsı şöyle olur: "O hâm olan şûh, şarâb-ı lâ-yezâlîden sarhoş oldu; ve halâyıktan ayrılmış oldu ve onların arasından çıkıp kurtuldu." Ya'nî onun hâli bu şarâb-ı lâ-yezâlîden sonra halâyıkın hâline benzemez oldu. Burada "halâik"dan murâd, avâmm-ı halktır.
2789. Onların taklid dolu olan gevşek itikadından ve onların görgüsüz olan hayal gözünden kurtuldu.
O şarâb-ı lâ-yezâlîden sarhoş olan kimse, hâl cihetinden avâmm-ı halktan ayrıldığı gibi, i'tikād cihetinden dahi ayrıldı ve onların ulemâ-i zâhireden tak- lîd tarîkıyla aldıkları delâil-i akliyyeye müstenid gevşek i'tikādlarından ve onların hakîkati göremeyen hayal gözünden kurtuldu. Ma'lûm olsun ki, avâmmın Hak hakkındaki taklîde müstenid olan gevşek i'tikādları budur ki: Onlar, Hakk'ı tenzîh edeceğiz, diye Hakk'ın varlığına bir had ta'yîn edip, âlemin varlığının haddinden ayırırlar; ve "Zât-ı Hakk'ın bu âlem-i kesîf ile hâlıkıyyet ve mahlûkıyyet nisbetinden başka hiç münasebeti yoktur. Hak, âlemi zâtıyla değil, ilmi ile muhîttir" derler. `هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ` (Hadîd, 57/3) [ya'nî "O Evvel'dir, O Ahir'dir, O Zâhir'dir ve O Bâtın'dır"] ve `فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ` (Bakara, 2/115) ya'nî "Ne tarafa teveccüh ederseniz Hakk'ın vechi ve zâtı vâki'dir" ve `وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطًا` (Nisâ, 4/26) ya'nî “Allâh Teâlâ her şeyi kuşatıcıdır" ve emsali âyetleri te'vîl ederler. Binâenaleyh onlar, birisi Hakk'ın ve diğeri halkın olmak üzere iki varlık isbât ederler. Bu ise varlıkta ve vücûdda Hakk'ın vücuduna ve varlığına halkın vücûdunu ortak yapmak ve şirk koşmak olur. Onların hakîkati göremeyen hayal gözleri bu şirkin farkına varamaz.
2790. Ey aceb! Onların idraki nişansız olan denizin cezri ve meddi önünde ne [2770] fen vurur?
Ya'nî, avâmm-ı halkın pür-taklîd olan gevşek i'tikādları budur. Acabâ, nişânsız olan adem-i izâfi deryâsının cezri ve meddi, ya'nî suver-i âlemin bir taraftan mevcûd ve diğer taraftan ma'dûm olması hakkında onların idrâkleri ne fen vurur ve anlayışları ne merkezdedir ve nasıl te'vîl bulur? Zîrâ onlar bu âleme Hakk'ın vücudundan hâriç bir vücûd vermişler idi. Halbuki evvelce mevcûd olmayan bir sûret bu âlemde yeniden peyda olur ve bir müddet sonra da yeniden yok olur. Bu iki yokluk hâli arasında görünen bir varlık ise yok hükmündedir; ve âlemin hey'et-i mecmuasının hâli budur. Acabâ, âlemin vücûduna bir istiklâl veren bu gevşek i'tikādlıların idrâki, bu adem-i izâfî deryasının cezr ve meddinden ibaret olan bu nümâyişleri nasıl te'vîl ederler; ve bu sûretler hangi sâhada zâhir olup, kaybolur?
2791. O sahradan bu imaretler erişti. Mulk ve şahlıklar ve vezirlikler erişti.
Bu âlemin türlü türlü sûretleri ve ma'mûr bağlar ve bostanlar ve şehir ve mülkler ve şahlıklar ve vezîrlikler hep o adem-i izâfi sahrâsından erişti ve zâhir oldu.
2792. O adem sahrâsından şehadete bölük bölük şevkin sarhoşları erişirler.
Beyt-i şerîfteki "adem"den murâd, adem-i izâfidir, adem-i mutlak değildir. Zîrâ adem-i mutlaktan hiçbir şey çıkmaz. Adem-i izâfî çekirdeğin içindeki ağacın ve sulb-i pederdeki veledin sûretleri gibidir. Ya'nî bilkuvve mevcûd ve bilfiil ma'dûm olan eşyâ adem-i izâfidedir. Binâenaleyh adem-i izâfî vücûd-i mahz ve mutlak ile, adem-i mahz ve mutlak arasında bir berzahtan ibârettir. Ya'nî bu ma'mûreler o adem-i izâfi sahrâsından bu mertebe-i şehâdete ve bu âlem-i sûrete zuhûr şevkinin sarhoşları olarak erişip gelirler. Zîrâ vücûd ayn-ı rahmettir ve adem ise ayn-ı azâbdır. Binâenaleyh zât-ı ahâdiyyette mahfi va mahbus ve adem-i izâfî hâlinde olan sıfât ve sıfâta müstenid olan esma zuhûra ve vücûda müştâktırlar; ve Hakk'ın "Kün!" [Ol!]" emrine muntazırdırlar. Bu emri alır almaz âlem-i şehadete ve cihân-ı sûrete fırlayıp her birisi geniş nefes alırlar. Bizim her birerlerimizin varlığımız ve vücûdât-ı izâfiyyemiz dahi bu şevk ile zâhir olmuş ve adem-i izâfî azabından yakasını kurtarmıştır; ve o vücûd-i hakîkî sâhibi olan Hakk'a nihâyetsiz hamd ve senâ olsun ki, bizim izâfî olan varlıklarımıza dünyâca ve âhiretçe ebedü'l-âbâd kendi varlığından imdâd buyurur.
2793. Bu bâdiyeden her akşam ve her sabah kervân kervân üzerine erişir.
"Bâdiye", sahrâ. "Gādiye", sabahleyin bulutun semâda toplanması; ve sabahleyin gelen ve giden kimseye "gādî" derler. Müennesinde "gādiye"dir. Arabî'de "nefis" müennes olduğu için, nüfûs-ı beşeriyye kervânları hakkında müennes olarak "gādiye" kelimesini isti'mâl buyurmuşlardır. Ya'nî, bu adem-i izâfî bâdiye ve sahrâsından her akşam ve her sabâh nüfüs-ı beşeriyye ve suver-i eşyâ kervânları ve kāfileleri birbirlerini ta'kîb ederek erişir.
2794. Gelir ve "Eriş[dim]. Bizim nöbetimizdir, sen git!" diye bizim evimizi rehin tutar.
"Ayed", "gelir" fiili yukarıki beyte merbûttur. "Vüsâk", "ev" demektir. "Girev", "rehin ve hapis" ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte teceddüd-i emsâle işâret buyurulur. Ya'nî, bu âlemin hey'et-i mecmûası Hakk'ın her ân-ı gayr-ı mün- kasim içinde vâki' olan tecelliyâtı ile mevcûd ve ma'dûm olmaktadır. Ma'dûm olmak bir nevi' mevt ve kıyamettir; ve tekrar mevcûd olmak dahi bir nevi' ba's ve haşr ve neşr hâlidir. Fakat bu îcâd ve i'dâm ihtizâzât-ı elektrikıyye ile sâbit olan sür'at-i şedîd dâiresinde vâki' olduğundan aslâ âfâkta ve nefislerde his olunamaz ve eşyâ sâbit bir hâlde durur zannolunur. Nitekim bu bâbdaki îzâhât 1. cildin 2066 numaralı beytinde geçti. Binâenaleyh yeni tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyye geldiği vakit evvelki tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyeye "Haydi, biz geldik, bizim nöbetimizdir, sen git!" der ve bizim cismimizin evini hapis ve zabt eder. Bu teceddüd-i emsâl mes'elesi ahîren keşf olunan elektron nazariyesiyle bir dereceye kadar erbâb-ı fen nazarında tavazzuh etmiştir.
2795. Vaktaki oğul akıl gözünü açtı, baba yükünü hemen araba üzerine koydu.
"Raht ber gerdûn nihâden", ya'nî "yükü arabaya koymak", göç etmek ve intikāl etmekten kinâyedir. Bu beyit yukarıki beytin ma'nâsını te'yîd için bir temsîldir. Ya'nî, tecelliyât-ı Hak gelince eski tecelliyât intikal eder. Meselâ oğul bâliğ olup akıl gözünü açar ve tasarrufa ehliyet kesb ederse, artık baba yükünü arabaya yükleyip göç eder ve tasarrufâtı akıl ve bâliğ olan oğlunun eline bırakır.
2796. Büyük caddedir, o bu taraftan gidici ve o, o taraftan sudûr ediciler ve gelicilerdir.
Bu âlem-i şehâdet ve cismâniyet büyük bir caddedir. O tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyenin bir gürûhu bu cismâniyet âleminde gidici ve öbür gürûhu dahi o adem-i izâfî âleminden sudûr edici ve gelicilerdir.
2797. İyi bak! Biz oturmuş olarak gidiyoruz. Görmüyor musun, bir yeni yerin kāsıdıyız?
Ey hakîkat tâlibi! İyi bak! Biz oturmuş olarak gidiyoruz. Ya'nî, biz cismimizi sâbit bir hâlde görüyoruz. Halbuki her ân-ı gayr-i münkasim içinde cismimiz bir halk-ı cedîddedir; ve akıl gözüyle görmüyor musun, her ân bir yeni yerin müteveccihiyiz? Nitekim sûre-i Kafta da أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلق جديد (Kaf, 50/15) ya'nî "Halk-ı evvel ile bize yorgunluk mu geldi? Belki onlar yeni yaratılıştan lebs ve şübhe içindedirler" buyurulur. Bu halk-ı cedîd his gözüyle de zâhiridir. Nitekim cisim evvelen çocuk, sonra delikanlı, sonra ihtiyar olur. Hz. Pîr efendimiz bu ma'nâlara işâreten Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: "Ey koşarak gitmiş olan uyumuş! Ve ey cânını vermemiş olan ölü! Kalk, kervân gitmiştir. Ey gönül! Bir dem uyan!"
2798. Re's-i mâli hal için tutmazsın. Belki meâlde garazlardan dolayı tutarsın.
"Re's-i mâl", tâcirin sermâyesi. "Meâl", "zübde ve muhassal ve nihâyet" ma'nâlarınadır. Ya'nî, ey sâlik! Senin cismin tecelliyât-ı Hakk'ın büyük caddesidir; ve bu tecelliyâtın gelip gitmesi hâl-i hâzır içinde sana vücûd bahş eder. İmdi senin bu hâl-i hâzırdaki vücûdun bir tâcirin re's-i mâli ve sermâyesi mesâbesindedir; ve sen ticarette sermâyeyi hâl-i hâzır için saklamazsın. Nihâyette ve intikālde garazlar ve maksadlar için saklar ve tutarsın. İmdi mâdemki sen dâimâ yeni bir yere doğru müteveccihsin, bu hâl-i hâzırdaki vücûdunun sermâyesini nihayetteki ve müstakbeldeki fâide ve kâr için kullan, ya'nî amel-i sâlihe hasret!
2799. İmdi, ey yola tapan! Misafir bu olur ki, onun mesîri ve yüzü müstakbeledir.
"Mesîr", seyr etmek ve yürümek. "Reh-perest", vasf-ı terkîbî olup, "yola tapan" demektir. "Yola tapmak"tan murâd, dâimâ işi gücü yolculuk olan kimsedir. Ya'nî, ey dâimâ işi gücü yolculuk olan kimse! Misafir demek, gitmesi ve yüzü müstakbele olan kimse demektir.
2800. Öyleki, gönül perdesinden kelâlsiz dembedem hayal askeri erişir.
Ya'nî, adem-i izâfiî âleminden her ân-ı gayr-ı münkasimde bu âlem-i şehâdete tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyye vâki' olup, evvelki tecelliyât zâil oldu- ğu gibi, kalb perdesinden dahi öylece yorgunluksuz ve tekellüfsüz dembedem hayâl askeri erişir; ve kalbe hayâllerin bir takımı gelir ve bir takımı gider.
2801. Eğer tasvîrât bir mağresten olmasa idiler, birbiri akabinde gönül tarafına nasıl erişirler?
"Mağres", "ağaç dikilen yer" demektir ki, bundan murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin suver-i ilmiyyeleri mertebesi olan a'yân-ı sâbite âlemidir. "Tasvîrât"tan murâd, suver-i zihniyye ve hayaliyyedir ki, bu suver-i zihniyye her ferde kendi ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına göre kalblerinde zâhir olur; ve bu suver-i hayâliyye askeri peyderpey a'yân-ı sâbite mağresinden gelir ve her ferdin suver-i hayâliyyesi diğerine benzemez. Çünkü bir mazhara iki aynı tecellî vâki' olmaz.
2802. Bizim tasvîrâtımızın askeri susuzluktan dolayı bölük bölük gönül çeşmesine şitâbândırlar.
Bizim hayâlât-ı zihniyyemizin ve fikirlerimizin askeri zuhûra olan susamışlıklarından dolayı, bölük bölük kalbimizin çeşmesine ve pınarına koşucudurlar ki, bunlar lafız ve sadâ ile yahud kalem ve mürekkeb ile kâğıtlar üzerinde menküş olarak zâhir olurlar. "Zama”, susuzluk ve susamak demektir.
2803. Testilerini doldururlar ve giderler. Dâima zâhir ve gizli olurlar.
"Cerre", testi demektir. Ya'nî, bu suver-i zihniyye ve hayâliyye a'yân-ı sâbite mağresinden zuhûra susamış bir hâlde kalb çeşmesine gelirler ve testilerini doldurup giderler; ve bunlar dâimâ kalb âlemine gelip zâhir olurlar ve yine gizlenirler. Ya'nî bunların zuhûrları rûhâniyet ve ma'nâ âleminde olur. Zîrâ a'yân-ı sâbite âlemi rûhâniyet âleminin bâtını ve rûhâniyet âlemi a'yân-ı sâbite âleminin zâhiridir.
2804. Fikirleri feleğin yıldızları bil! Başka göğün feleğinde dönücüdür.
Ey sâlik! Sen o kalbe vârid olan fikirleri bu zâhirî feleğin yıldızlarına müşâbih bil! Onlar başka göğün, ya'nî rûhâniyet göğünün feleğinde dönücüdür ler. Nitekim 1. cilddin 2065 numaralı beytinin baş tarafındaki sürh-i şerîfte Hakîm Senâî hazretlerinin beyt-i şerîfinde şöyle buyurulmuş idi: "Cân vilâyetinde gökler vardır ki, cihânın göğüne iş buyurucudur. Rûh yolunda aşağılar ve yukarılar vardır. Yüksek dağlar ve denizler vardır."
2805. Sa'd gördün, şükür et ve îsâr et! Nahs gördün, sadaka ve istiğfâr et!
Ya'nî, zâhirî göğün yıldızlarında sa'd ve nahs, ya'nî mübâreklik ve uğursuzluk olduğu gibi, rûhâniyet göğünde ma'nevî yıldızlardan ibaret olan bu fikirlerin dahi sa'di ve nahsi vardır. Eğer kalbe vârid olan bu fikirlerden sa'd ve mübarek olanlarını gördüğün vakit, Hakk'a şükr et! Efkârı elfâz ve sadâ ile ızhâr ve ihvân-ı dîne îsâr et! Ve eğer nahs ve uğursuz olanlarını görürsen, fukarâya sadaka ver ve istiğfâr et! Ve o fikirleri elfâz ve sadâ ile aslâ ızhâr etme! Ma'lûm olsun ki, kalbe gelen havâtır ve efkâr dört nevi'dir: Rahmânî, melekî, nefsânî ve şeytânîdir. Rahmânî ve melekî olan efkâr sa'ddir ve mübârektir ve hayırdır; ve nefsânî ve şeytânî olan havâtır ve efkâr, nahsdir ve uğursuzdur ve şer'dir; ve bunların mîzânı şerîattir. Nefsânî ve şeytânî olan efkâr kalbde takarrur edip fiile gelmemek için sadaka ve istiğfâr lâzımdır; ve bu havâtırın kalbe vürûdunda insanın ihtiyârı olmadığı için muâhaze olunmaz. Nitekim hadîs-i şerifte عفى عن امتى ما حدثت به انفسها ya'nî "Benim ümmetimden nefislerinin tahdîs ettiği şey afv olunmuştur" buyurulur. Fakat kalbe vârid olan bu nefsânî ve şeytânî hâtıralar ve fikirler, kalbde tesbît ve hattâ fiile kasd ve teveccüh olunursa, esbâb-ı mânia haylûletiyle fiile gelmese bile bir kimse bundan dolayı muâhaze olunur. Nitekim sûre-i Bakara'nın nihâyetindeki âyet-i kerîmede وَإِن تُبْدُوا مَا فِي أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُم بِهِ اللَّهُ (Bakara, 2/284) ya'nî "Eğer siz nefislerinizde olan şeye niyet ve azm ve kasdı izhâr veyâ ihfâ ederseniz, Allâh Teâlâ onunla sizi muhasebe eder" buyurulur.
2806. Biz kimiz bunun için? Ey benim şahım gel! Tali'imi mukbil kıl! Ve bir çarh vur!
"Çarh zeden", burada "döndürmek" demektir. Ya'nî, gerçi biz nahs olan fikirlerden dolayı sadaka ve istiğfârdan bahsettik. Fakat biz kim oluyoruz ki, vârid olan bu menhûs fikirler için tasarrufa kādir olalım? Gel ey benim şâhım, benim nahs olan yıldızlar mesâbesindeki efkârımı mukbil kıl ve onu "sa'd"e ve mübarek fikirlere döndür!
2807. Ruhu ayın nurlarından tâbân et! Zîra zenebin âsîbinden cân siyah oldu.
"Ay"dan murâd, hakîkat-i muhammediyyedir. Nitekim hadîs-i şerîfte `انا من الله والمؤمنون من نورى` ya'nî "Ben Allah'tanım ve mü'minler benim nûrumdandır" buyurulur. "Zeneb", ehl-i hey'et ıstılâhından olup, ay bedir hâlinde bulunduğu vakit arzın zıllı bu zeneb noktasında ayın üzerine düşmesiyle husûf vâki' olur. Bundan murâd, kesâfet-i beşeriyyedir. Ya'nî, ey şâh-ı hakîkî! Rûhu ay mesâbesinde olan hakîkat-i muhammediyyenin nûrlarından parlat! Zîrâ rûh kesâfet-i beşeriyye isâbetinden dolayı karardı. Bu beyitler Hz. Pîr tarafından sâliklere ta'lîm için münâcâttır.
2808. Hayâlden ve vehimden ve zandan dahi onu kurtar! Kuyudan ve ip oynatıcının cevrinden onu kurtar!
Rûhu kesâfet-i beşeriyyenin îcâbı olan hayâlden ve vehimden ve zandan kurtar! Ve bu âlem-i tabîat kuyusundan ve bu kuyudan yukarıya çıkmak için bu kuyunun ipini oynatıcı olan akl-ı maâşın cevrinden o rûhu kurtar! Zîrâ bu akl-ı maâş, âlem-i hakîkate hayâl ve vehim ve zan vâsıtasıyla çıkmak ister. Ve netîcede her hükmünün fesâdı zahir olduğu için rûhu yorar ve bîtâb bırakır.
2809. Tâ ki senin güzel olan gönül tutuculuğundan bir gönül kanat getirsin, bir âb ve gilden uçşun!
Ey şâh-ı hakîkî! Tâ ki senin güzel olan gönül tutuculuğundan ve gönül senin aşkına giriftârlığından kanatlansın, bu âb u gilden, ya'nî bu kesâfet-i cismâniyyeden âlem-i hakîkate doğru uçsun!
2810. Ey Mısır'ın azîzi ve peymânda dürüst! Mazlûm olan Yûsuf senin [2790] zindanındadır.
Bu beyt-i şerîf sâlik tarafından insân-ı kâmile hitâb olmak münasibdir. "Azîz"den murâd, mürşid-i kâmil. "Mısır"dan murâd, âlem-i sûret ve mertebe-i şehadet. "Peymân", ahid ma'nâsınadır. Ya'nî, ey âlem-i şehadet Mısr'ının azîzi ve ahde sağlam ve doğru olan insân-ı kâmil! Sıfât-ı nefsâniyyemin zulmü altında mazlûm olan rûhumun Yûsuf'u senin tertib ettiğin mücâhedât ve riyâzât zindanı içindedir.
2811. Onun halâsında bir rü'yâ gör! Çabuk, zîra Allah muhsinleri sever.
"Rü'yâ"dan murâd, insân-ı kâmilin sâlikin ayn-ı sâbitesini müşâhede etmesidir. Zîrâ rü'yâ hayâldir ve ayn-ı sâbite dahi vücûd-i hakîkî-i Hak'tan mütekevvin olan zılâl-ı sıfat ve esmâdır ve hayâldir. Nitekim 1. cildin 72 numarasına müsâdif olan beyitte آن خیالاتی که دام اولیاست. عکس مهرویان بستان خداست [ya'nî "O hayaller ki, evliyânın tuzağıdır; Hudâ'nın bostanı meh-rûlarının aksidir"] buyurulmuş ve orada bu beytin ma'nâsı îzâh edilmiş idi. Bu ve âtîdeki beyitler Yûsuf (a.s.)ın kıssasına teşbîhen îrâd buyurulmuştur. Ma'lumdur ki, Yûsuf (a.s.) azîz-i Mısr'ın karısı Züleyha'nın iftirâsı üzerine zindana atılıp habsedildi. Sonra Mısır pâdişahı bir rü'yâ gördü. Gördüğü rü'yâ şu idi: Yedi semiz öküzü yedi zayıf öküz yedi; ve yedi yeşil başağı da yedi kuru başak yedi. Zamânın ta'bîrcileri pâdişâhın bu rü'yâsını ta'bîr edemediler. Zindandan Yûsuf (a.s.)ı çağırdı. Hz. Yûsuf, evvelen yedi sene kıtlık ve yedi sene bolluk olacaktır, diye ta'bîr etti; ve bu rü'yâ cenâb-ı Yûsuf'un zindandan kurtulmasına sebeb oldu. Kıssanın tafsîli sûre-i Yûsuf'da tefsîr kitablarındadır; ve sûre-i Yusuf'ta vaki إنى أرى سبع بقرات سمان يأكلهن سبع عجاف (Yusuf, 12/43) [ya'nî "Muhakkak ben yedi semiz öküzü yedi zayıf öküzün yediğini görüyorum"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan rü'yânın ta'bîrine aid birtakım hakāyık dahi 5. cildin 930 numaralı beytinden i'tibâren geçti. Burada "yedi semiz öküz"den ve "yedi yeşil başak"tan murâd, rûhun yedi evsâf-ı hamîdesi ve "yedi zayıf öküz" ve "yedi kuru başak"tan murâd dahi, nefsin yedi sıfat-ı zemîmesidir. Nefsin bu kötü sıfatları rûhun iyi sıfatlarını yuttuğu vakit, cisim Mısr'ında ve şehrinde füyûzât-ı ilâhiyye kıtlığı vâki' olur. Ya'nî ey mürşid-i kâmil! Benim ayn-ı sâbiteme nazar et! Rûhumun Yûsuf'unu bu zindandan kurtarmak emrinde îcâb eden terbiye ne ise, çabuk onu yap! Bu benim hakkımda bir ihsândır. Zira Allah Teâlâ والله يحب المحسنين (Âl-i İmrân, 3/134) ya'nî "Allah ihsân edenleri sever" buyurur.
2812. Zarar dolu olan yedi zayıf öküz, yedi semiz öküzü yiyorlar.
Yedi zayıf öküz mesâbesindeki nefsimin zararlı ve kötü olan gazab, şehvet, ucüb, hased, kibir, hırs ve tûl-i emel gibi sıfât-ı esâsiyyesi, rûhumun hilim ve iffet ve acz ve gıbta ve tevâzu' ve kanâat ve kasr-ı emel gibi yedi sıfât-ı esâsiyyesini yeyip mahv ediyorlar.
2813. Nâ-pesend olan yedi çirkin kuru başak onun tâze başaklarını otluyorlar.
Ve kezâ nâ-makbûl olan yedi çirkin kuru başak mesâbesindeki nefsimin kötü sıfatları rûhumun tâze başaklar mesâbesindeki sıfatlarını otlayıp mahv ediyorlar.
2814. Ey azîz! Onun Mısr'ından kıtlık zahir oldu. Ey şah! Sakın bunu müstecîz olma!
Ey âlem-i sûret ve şehadetin azîzi olan insân-ı kâmil! Rûh Yûsuf'unun Mısr'ından füyûzât-ı ilâhiyye kıtlığı zâhir oldu. Ey şâh! Sakın sâlikin bu hâline icâzet verme ve onu bu hâl içinde bırakma!
2815. Ey şâh! Ben Yûsuf'um, sen habsinde oturt! Agah ol, beni, kadınların mekrinden kurtar!
Bu tercüme "nişân" kelimesi "nişânden" masdarının emr-i hâzırı olduğuna göredir. Bu ma'nâya göre bu beyt-i şerîfte sûre-i Yûsufta olan قَال رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ وَإِلَّا تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَ (Yûsuf, 12/33) ya'nî "Hz. Yûsuf dedi: Ey habsin Rabbi! Bu kadınların çağırmalarından bana zindan daha sevgilidir. Eğer onların şerrini benden döndürmez isen, ben onlara meyl eder de câhillerden olurum" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.
Ya'nî, ey şâh ve ey mürşid-i kâmil! Ben Yûsuf mesâbesindeyim. Sen beni mücâhedât ve riyâzât içinde oturt! Agâh ol! Beni Hz. Yûsuf'a musallat olan kadınlar mesâbesindeki sıfât-ı nefsâniyyemin mekrinden ve hîlesinden kurtar! Birinci mısra'daki "nişân" kelimesi "alâmet" ma'nâsına geldiğine göre beyt-i şerîfin tercümesi şöyle olur: "Ey şâh alâmetli mürşid-i kâmil! Ben senin habsinde Yûsuf'um. Âgâh ol! Beni kadınlar mesâbesindeki sıfât-ı nefsâniyyemin mekrinden kurtar!"
2816. Bir arş tarafından ki, o bana merbat idi, ananın şehveti beni "İhbitû!" diye aşağıya bıraktı.
"Merbat", "bağlanacak mahal" demektir. Ya'nî, zîrâ bu âlem-i sûrette kadınların vazîfesi pek müessirdir. Nitekim bana bağlanacak yer olan rûhâniyet arşı tarafından ananın şehveti beni "İhbitû!" ya'nî "Âlem-i süflîye ininiz!" diye bu cismâniyet âlemine düşürdü.
2817. Binâenaleyh tamamlık taleb edici olan kemâlden dolayı, bir Zâl'in fenni yüzünden rahim zindanına düştüm.
"Müstetim", tamâmlık taleb edici. "Kemâl"den murâd, âlem-i ef'âlde zuhûrdur. Zîrâ mertebe-i rûhâniyyet âlem-i sıfattır. Âlem-i sıfât, âlem-i ef'âl olan cismâniyet âleminde zâhir olmadıkça kemâl-i celâ ve isticlâ hâsıl olmaz. Nitekim rûh, cisimde mahsüs olur. Zîrâ rûh bir şe'n-i ilâhîdir; ve şuûnât ancak âlem-i ecsâmda âsârını gösterir; ve kezâ akıl bir şe'ndir. Onun tavrı cismâniyet âleminde zâhir olur. Zâl, Îrân pehlivânlarından birinin ismi olduğu gibi, "kadın" ma'nâsına da gelir. "Pehlivân" ma'nâsına geldiğine göre "baba"dan ve "kadın" ma'nâsına geldiğine göre de “ana”dan kinâye olur. Ya'nî, ben âlem-i ervâhta idim ve âlem-i ef'âle gelmediğim için zuhûrum nâ-tamâm idi. Binâenaleyh kemâl-i celâ ve isticlâ husûlü için babanın veya ananın fenn-i cimâ'ından dolayı ana rahmi zindanına düştüm.
2818. Rûhu arştan hatîme getirir. Şübhesiz kadınların mekri azîm olur.
"Hatîm", lügatte Ka'be duvarının hâricine derler. Burada vücûd-i hakîkî-i latîf Ka'be'sinin hârici olan âlem-i kesâfete işâret buyurulur. Ya'nî, kadın rûhun cisme taalluku sûretiyle âlem-i süflîye nüzülünü takrîr için en mühim vâsıtadır. Zîrâ kadın olmasa babanın nutfesi mahv olur gider ve şehvetinin tenâsül husûsunda aslâ fâidesi olmaz. Binâenaleyh o kadın, rûhu rûhâniyet ar- şından âlem-i kesâfet hatîmine getirir. Şübhesiz bu cihetle kadınların rûh Yûsuf'una karşı mekri azîm olur.
2819. Evvel ve âhir benim hübutum kadındandır. Vaktaki ruh idim ve nasıl beden oldum?
"Evvel"den murâd, sâlikin ecdâdı ve "âhir"den murâd, sâlikin cismânî olan şahsiyetidir. Ya'nî, gerek ecdâdımın ve gerek benim rûhlarımızın âlem-i süflîye nüzülü ve hübûtu hep kadın yüzündendir. Bir vakitler rûh idim. Görmez misin, şimdi nasıl cisim oldum?
2820. Sukūtta Yûsuf'un bu nâlesini işit! Yahud bî-dil olan Ya'kūb üzerine [2800] rahm getir.
"İsâr", kaymak, düşmek demektir. Bu beyt-i şerîf, sâlik tarafından kutb-ı zamândan istimdâda işaret olmak münasibdir. Bu sûrette "Ya'kūb"dan murâd, sâlikin mürşidi olur. Zîrâ bilcümle füyûzât-ı ilâhiyye kutb-ı zamânın kalb-i şerîfinden ehl-i âleme tevzî' buyurulur. Binâenaleyh sâliklerini terbiye eden her bir mürşid-i kâmil dahi, kutb-ı zamânın füyûzâtına muntazırdır; ve her sâlikin rûhunun imâmı tâbi' olduğu mürşid-i kâmildir. Nitekim 1. cildin 2967 numaralı beytinde خود جهان آن يك كسست او ابلهست. هر ستاره بر فلك جزو مهست [ya'nî “Cihân muhakkak o bir kimsedir; o eblehtir; her yıldız felek üzerinde ayın cüz'üdür"] buyurulmuş idi ki, orada bu ma'nâya dâir îzâhât vardır. Ya'ni, ey kutb-ı zamân! Âlem-i rûhâniyyetten âlem-i süflîye sukūtta benim Yûsuf mesâbesinde olan rûhumun feryâdını işit! Yahud o rûhumu terbiye eden tâbi' olduğum Hz. Ya'kūb mesâbesindeki mürşidimin sa'yine merhamet et ve onun himmetine yardım et!
2821. Kardeşlerden mi yahud kadınlardan mı nâle edeyim? Zîrâ beni Adem gibi cennetlerden düşürdüler.
"Kardeşler"den murâd, rüfakā-yı sülüktür ki, bunlar henüz sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulamamış oldukları için aralarında muhâsede vardır. "Kadınlar"dan murâd dahi, sâlikin kendi sıfât-ı nefsâniyyesidir. "Cennetler"den mu- râd, cennât-i a'mâldir ki, sâlik amellerinin derecelerine göre bu cennetlere nâil olur ve kezâ cennât-ı sıfattır ki sâlik, sıfat-ı ilâhiyye ile ittisâf ve ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olduğu vakit, kendi sıfatlarının ve huylarının derecelerine göre bu cennetlere nâil olur. Ya'nî, ihvân-ı tarîkın muhâsedesinden mi, yâhud kendi sıfât-ı nefsâniyyem kadınlarından mı feryad edeyim? Zîrâ beni Hz. Adem gibi cennât-i a'mâlden ve cennât-i sıfattan esfel-i sâfilîne düşürdüler.
2822. Ondan dolayı sonbaharın yaprağı gibi pejmürdeyim. Zîrâ vasl cennetinden buğday yemişim.
"Cennet"ten murâd, burada vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i sıfatı olan âlem-i ervâhtır. "Buğday yemek"ten murâd, âlem-i kesâfete teveccüh etmektir. Ya'nî, âlem-i sıfât cenneti ki, zâta muttasıldır, ben bu vasl cennetinden buğday yemiş, ya'nî âlem-i kesâfete teveccüh etmiş olduğum için, firâk ve ayrılık âlemine düştüm. Ondan dolayı böyle sonbaharda solan yaprak gibi pejmürde ve solmuş bir hâldeyim.
2823. Vaktaki senin lutfunu ve ikramını ve selâmını ve sulhunu ve haberini gördüm.
Ey insân-ı kâmil ve mürşid! Vaktâki bu âlem-i kesâfet içinde senin lutfunu ve ikrâmını ve selâmını ve sulhunu ve haberini ya'nî beni aslıma îsâl için beni da'vetini ve haberini gördüm.
2824. Ben kötü gözden dolayı üzerlik tohumunu zahir kıldım. Benim üzerlik tohumuma da kötü göz erişti.
Nazar değmesin diye kötü gözden dolayı üzerlik tohumunu hazırlayıp tütsülendim. Fakat benim üzerlik tohumuma da kötü göz erişti. Senin benim hakkımdaki lutfuna ve ikramına nazar değdi.
2825. Ancak senin pür-humâr olan gözlerin her kötü gözün önden ve arkadan dafi'idir.
Ey mürşid-i kâmil! Anladım ki, senin aşk-ı ilâhî şarabı ile pür-humâr ve mahmûr olan gözlerin her kötü gözü önden ve arkadan def' edici ve beni tarîk-ı Hak'ta ve sülûkte muhafaza edicidir.
2826. Ey şah! Senin iyi gözün kötü gözü mât ve müste'sal eder. Ne güzel ilacdır!.
"Müste'sal", "kökünden koparılmış" demektir. Ya'nî, ey şâh ve ey mürşid-i kâmil! Nazar değdiren kötü gözü, senin müessir olan iyi gözün mağlûb eder ve kökünden koparılmış bir hâle getirir. Binâenaleyh kötü gözlere karşı senin o mahmûr gözlerin ne güzel ilacdır!
2827. Belki senin gözünden kimyalar erişir. Kötü gözü iyi göz yapar.
Ya'nî, senin o latîf gözün ve nazarın kötü gözün te'sîrini def' etmek değil, belki kimyâ ve iksîr gibi o kötü gözün aslını değiştirir ve o kötü gözü iyi göz yapar. Beyt-i Hafız-ı Şîrâzî (k.s.): آنانکه خاكرا بنظر کیمیا کنند آیا بود که گوشه چشمی بما کنند "Onlar ki nazar ile toprağı kimyâ ve iksîr yaparlar, acaba, olabilir mi ki, bize de göz ucu ile baksınlar?!"
2828. Şahın gözü gönül doğanının üzerine vurmuştur. Onun doğanının gözü pek himmetli olmuştur.
Şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın inâyet gözü insân-ı kâmilin doğan kuşu mesâbesindeki kalbi üzerine vâki' olmuştur. Binâenaleyh onun bu doğan kuşu olan kalbinin bakışı pek himmetli olmuştur. Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'lerinin [11]. faslında şöyle buyururlar:
"Azîzin birisi maksûdunu taleb için halvette oturmuş idi. Ona "Böyle bir maksûd-ı âlî halvette hâsıl olmaz. Halvetten dışarıya çık, sana bir azîzin nazarı vâki' olduğu vakit, o maksûdun hâsıl olur" diye nidâ geldi. "O azîzi nerede bulayım?" dedi. "Git, o seni tanır ve sana nazar eyler; ve alâmeti odur ki, nazarı senin üzerine vâki' olunca elinden ibrik düşer ve bîhûş olursun. Onun nazarı senin üzerine vâki' olduğunu bundan bilirsin" dediler. Su dolu ibriği eline aldı. Mescidin cemaatine su dağıtır ve safların arasını dolaşırdı. Nâgehân onda bir hâl zâhir oldu ve na'ra vurup, ibrik elinden düştü ve bîhûş olarak bir köşede kaldı. Halkın kâffesi gittiler. Vaktâki kendine geldi, kendisini yalnız gördü. Ona nazar eden o şâhı orada görmedi. Velâkin maksûduna vâsıl oldu. Hakk'ın öyle adamları vardır ki, gâyet-i azîmetten ve gayret-i Hak'tan yüzlerini göstermezler. Fakat halkı maksûd-ı azîmlerine îsâl ve bezl-i âtıfet eylerler; ve herkesin işlerini Hakk'ın bildiği kubbelerin üstünden aşırırlar. Ne kerîm ve cevâddırlar! Böyle padişahlar nâdir ve nâzenîndirler."
2829. Doğan nazardan himmet buldu ki, şâhın doğanı erkek arslanın gayrını tutmaz.
Doğan kuşu, ya'nî insân-ı kâmilin kalbi Hakk'ın nazar-ı inâyetinden o kadar çok himmet buldu ki, şâh-ı hakîkînin doğan kuşu olan insân-ı kâmilin kalbi erkek arslandan başkasını tutmaz ve avlamaz. Ya'nî ancak mürşid ve insân-ı kâmil olmaya müstaid ve lâyık olanları avlar. Bu beyt-i şerîften husûsiyet-i ma'nâ i'tibariyle şu da anlaşılabilir: "Doğan"dan murâd, Hz. Pîr efendimizin kalb-i şerîfleri ve "erkek arslan"dan murâd dahi, Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretleridir. Ya'nî, benim kalb-i latîfim Hakk'ın nazar-ı inâyetinden o kadar çok himmet buldu ki, Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri gibi erkek arslandan başkasını avlamaz. Gerçi Hz. Pîr efendimizin zamân-ı şerîflerinde pek çok mensûbları var idi. Fakat Çelebi Hüsâmeddîn efendimize olan nazarları onlara olan nazarlardan pek başka idi. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîfin muhtelif mahallerinde o hazret hakkındaki medh ve sitâyişlerden bu nazarın derecesi zâhir olur.
2830. Arslan nedir ki! O ma'nevî olan şahbaz hem senin şikârındır ve hem [2810] de onun avı sensin.
Bu beyt-i şerîfte kesretten vahdete rücû' buyurulur. Ey şâh-ı hakîkî! Ben arslan avlar diyorum, bu keserât âlemine mahsûs bir sözdür. Âlem-i vahdet-te arslan ne demektir? Çünkü القلب بين الاصبعين من اصابع الرحمن يقلبها كيف يشاء ya'nî "Kalb Rahman'ın parmaklarından iki parmak arasındadır. Onu istediği gibi döndürür" hadîs-i şerîfi mûcibince o ma'nevî şâhbâz olan kalb dahi Sen'in avındır. Ve لا يسعنى ارضى ولاسمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى ya'ni "Ben yerime ve göğüme sığmadım. Velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" hadîs-i kudsîsi mûcibince onun avı dahi Sen'sin ve o kalb Sen azîmü'ş-şânı avlamıştır.
2831. Cân doğanının safiri dîn mer'âsında "Ben kaybolanları sevmem!" na'raları oldu.
"Safîr", kuş sadâsı. Ya'nî, cân doğan kuşunun sadâsı ve ötüşü dîn mer'âsında ve otlağında لَا أُحِبُّ الآفلين (En'âm, 6/76) ya'nî "Ben kayıp ve zâil olanları sevmem!" na'raları oldu; ve âlem-i keserât ise, kayıp ve zâil olan sûretler ile doludur. Binâenaleyh benim kalbim ancak zevâl şânından olmayan zât-ı latîfine av olur ve aynı zamanda da seni avlamış olur. Nitekim hadîs-i Şerîfte من كان لله كان الله له ya'ni "O kimse ki Allah için oldu, Allah dahi onun için oldu" buyurulur; ve bu hâl netîcesinde de vahdete müstağrak olur.
2832. Senin için uçan gönül doğanına senin hadsiz atândan bir göz erişti.
Ey şâh-ı hakîkî! Sana vâsıl olmak için uçan ve himmeti sana vusûlden ibâret olan gönül doğanına, senin haddi ve nihâyeti olmayan atâlarından ve inâyetlerinden bir göz erişti ki, o göz ile âlem-i gaybı müşâhede eder.
2833. Senden burun koku ve kulak sema' buldu. Her bir hisse (حسه), müşa' olarak hisse (حصہ) geldi.
“Müşa", bir mülkün hissedârân arasında taksîmi hâlinde her birinin hakkı, diğer hisselerin her cüz'üne sârî ve şâyi' olmak hâlidir. Binâenaleyh bu mülk hem taksîm olunmuş ve hem de taksîm olunmamış hükmündedir. Ya'nî o kâmilin cânının burnu senden koku aldı ve cânının kulağı senden işitmek buldu. Velhâsıl onun havâss-i zâhire ve bâtınesine müşterek bir hisse geldi. Ya'nî, evvelce havâss-i hamseden her birinin ayrı ayrı vazîfesi var idi. Birinin vazîfesine diğeri karışmaz idi. Şimdi böyle değildir. Gördüğü vakit bütün a'zâsıyla görür ve kokladığı vakit kezâlik bütün a'zâsıyla koklar ve işittiği vakit dahi kezâlik bütün a'zâsıyla işitir. Bu hâl kesâfet-i cismiyyenin letâfet kesb ettiğine işaret olur.
2834. Vaktaki her bir hisse gayb tarafına yol veresin, o his için ölüm ve ihtiyarlık fütūru olmaz.
Ey şâh-ı hakîkî! Vaktaki her bir hisse âlem-i gaybı idrak etmek üzere yol veresin, artık o his için ölüm ve ihtiyarlık fütūru ve aczi vâki' olmaz. Zîrâ ölüm ve ihtiyarlık ancak kesâfet-i cismâniyyeye ârız olan hallerdir. Cisim rûhun reng-i latîfine boyandıktan sonra bu gibi fütûrlar ve aczler vâki' olmaz.
2835. Mülkün malikisin. Hisse bir şey verirsin, tâ ki o his, hisler üzerine şahlık eder.
Ey şâh-ı hakîkî! Sen zâhir ve bâtın olan mülkün mâliki ve sahibisin. İnsân-ı kâmilin hissine öyle bir hâssa verirsin ki, artık onun o hissi sâir insanların hisleri üzerine şâhlık ve hükm eder.
Menkıbe: Reşahâťta yazılmıştır ki: "Ulemâ-i zâhirden Molla Cemâleddîn isminde bir adam var idi. Fenn-i mantıkda ve ulûm-i riyaziyyede pek mâhir idi; ve kalenderler hey'etinde gezer ve namaz kılmaz ve ahkâm-ı şer'iyyeye karşı lâkayd idi. Kendi asrında bulunan Ubeydullah-ı Ahrar (k.s.) hazretleri aleyhinde dâimâ birtakım sözler söyler ve evliyâyı inkâr ederdi. Hz. Ubeydullâh'ın şâkirdânından Nâsıruddin isminde bir zât nakl eder ki: "Bir gün Cemâleddîn'in meclisinde bulundum. Benim o hazrete mensûbiyetimi anlayınca, cenâb-ı Ubeydullah hakkında itâle-i lisâna başladı ve dedi ki: "Siz bir kimseye mu'tekid olmuşsunuz ki, ne ilmi, ne hâli, ne zikri ve ne halveti vardır. Ben bugün onun meclisine gideyim ve ondan gizli esrar yiyeyim; ve ona filân taâmı ve filân helvayı benim için hazırla, diye hükmedeyim. Size de onun hiç bâtını ve hâli olmadığı ma'lûm olsun." Ben onun hezeyânından muztarib oldum. Lâkin mukābele etmeyi münasib görmedim. Derhâl kalkıp mahzûn bir hâlde o cemiyeti terk ettim ve Ubeydullâh hazretlerinin huzûruna geldim. O herîf dahi kendine benzeyen üç arkadaşı ile beraber oraya geldiler. Cemâleddîn elinde gizlediği esrarı gizlice ağzına attı ve yutmak istedi. Bir türlü yutamadı. Her ne kadar hâlini belli etmemek istedi ise de mümkin olmadı. Esrar boğazında kaldı ve yüzü morardı. Çırpınmaya başladı. Ubeydullâh hazretleri: "Ensesine bir yumruk vurun!" buyurdu. Birisi kalktı, herîfin kafasına şiddetli bir yumruk indirdi. Boğazındaki esrar odanın ortasına fırladı. Herkes gülüşmeye başladılar. Herîf bir derece rezîl oldu ki, ta'rîfe sığmaz. Arkadaşlarıyla berâber meclisten def' olup gittiler. Bu vak'a Taşkend'de şâyi' oldu. Orada da duramadı, çıkıp gitti. İmdi Hz. Ubeydullah'ın hissi Cemâleddîn'in hissinde şâhlık etti ve onun hissine hükmetti. Menâkıb-ı evliyâ'da bu kabîl hâdisât çoktur.