İçeriğe atla

Sıçanın yalvarmada ve nâle etmekte suya mensûb kurbağadan vuslat istemekte mübâlağa etmesi

17. bölüm / 31 · 3382 kelime · ~17 dk okuma

2705. Dedi ki: "Ey şefkatli olan azîz yâr! Ben senin yüzün olmaksızın bir dem karâr tutmam."

Sıçan kurbağaya dedi ki: "Ey benim şefkatli ve muhabbetli azîz dostum! Senin yüzünü görmedikçe benim bir ân bir karârım ve râhatım yoktur."

2706. "Gündüz nurum ve meksebim ve kuvvetim sensin. Gece kararım ve ni'metim ve uykum sensin."

"Mekseb", kâr, kazanç. "Selvet", ni'met demektir. Ya'nî, "Gündüz bana güneş gibi nûr verirsin ve kalbim senden revh ve râhat kazanır ve vücudumda kuvvet hâsıl olur. Gece vakti ise, seni tefekkür ile karâr ederim ve ni'metim ve uykum sen olursun."

2707. "Beni irşad edersen, vakitli vakitsiz beni kerem cihetinden yad edersen mürüvvetten olur."

2708. "Ey dost! Visâlini gece ve gündüzde, kuşluk hizmeti olarak vazîfe yaptın."

“Nîk hâh”, iyilik isteyen, ya'nî "dost" demektir. "Çâşengâh", kuşluk vakti. "Râtibe”, ta'yîn, me'mûriyet, hizmet, maâş. Ya'nî, "Ey dostum! Gece ve gündüz içinde vuslat ve görüşmek vaktini ancak kuşluk zamânına hasr ettin ve bu vakti vazîfe-i vuslat olarak gösterdin."

2709. "Ben bu bir def'aya kāni' değilim. Ben senin muhabbetinde acib bir insanım."

Kıssa, hilkatleri muhtelif iki kimsenin birbiriyle dost olmasını musavvir olduğundan, beyt-i şerîfte "ben acîb bir insanım" buyurulması mahall-i i'tirâz değildir. Ya'nî, "Sen bizim görüşmemizi yirmi dört sâat zarfında ancak kuşluk vaktine hasr ettin, ben ise böyle bir def'a görüşmeye kanâat edemem. Zîrâ seni çok seviyorum ve benim seni sevişim başka insanların seni sevmelerine benzemez."

2710. "Ciğerimde beş yüz susuzluk vardır. Her susuzluğa sığır açlığı karîn- [2690] dir."

"Cûu'l-bakar", doymak bilmez olan açlıktır. Ya'nî, "Ciğerimde senin muhabbetinden dolayı beş yüz susuzluk vardır. Her bir susuzluk cûu'l-bakar mertebesine karîndir ki, seninle her dakîka beraber olsam bu susuzluk benden geçmez."

2711. "Ey emîr! Sen benim gamımdan bî-niyazsın. Mertebenin zekâtını ver ve fakîre bak!"

Bu ve âtîdeki beyitler sâlik tarafından insân-ı kâmile hitâb olmak münasibdir. Nitekim yukarıda 2667 numaralı beyitte چون شد آدم مظهر وحی و و داد. ناطقه او علم الاسما گشاد ]ya'nî "Vaktaki Adem vahyin ve vidâdın mazharı oldu, onun nâtıkası "Alleme'l-esmâ"yı açtı."] buyurulmuş idi. Ve kezâ 1. cildin 1259 numaralı beytinde de بو البشر كو علم الاسما بگست . صد هزاران علمش اندر هر رگست ]ya'nî "Alleme'l-esmâ'nın beyi olan beşerin babasının her bir damarında, yüz binlerce O'nun ilmi vardır"] buyurulmuş idi. Ya'nî, "Alleme'l-esma"nın beyi olan insân-ı kâmil, sen benim gamımdan bî-niyâzsın ve müstağnîsin ve senin bana ihtiyacın yoktur. Ben ise senin irşâdlarına muhtâcım. Binâenaleyh mertebenin zekâtını ver! Nazar-ı merhamet ile bu fakîre bak!"

2712. Bu edebsiz fakîr layık değildir. Fakat senin umûmî olan lutfun ondan pek yüksektir.

Ya'nî, "Gerçi edeb-i bâtınîden bî-haber olan bu fakîr senin lutfuna lâyık değildir. Fakat senin umûmî olan lutfun lâyık olanı ve olmayanı seçmekten pek yüksektir."

2713. Senin umumî olan lutfun sened istemez. Bir güneş pislikler üzerine çarpar.

"Hades", pislik ve necâset demektir. "Sened", dayanacak yer ve sebeb ma'nâsınadır. Ya'nî, "Senin muhtâçlar hakkında umûmî olan lutfun bir dayanacak yer istemez, güneş gibidir. Nitekim güneş pislikler üzerine de çarpar."

2714. Onun nûruna ondan bir ziyân gelmemiştir. Halbuki o pislik kuruluktan odun olmuştur.

Ya'nî, o güneşin nûruna o pisliğe çarptığı için, bir ziyân ve noksan gelmemiştir. Bilakis o güneşin ziyâsı pisliği kurutur ve ocakta yanacak bir odun hâline getirir ve halk ondan istifade ederler.

2715. Hatta pislik bir külhana gitti, nûr buldu. Bir hamamın kapısını ve duvarını kızdırdı.

Hatta bu pislik güneşin ziyâsı ile kuruyup odun olduktan sonra bir külhâna gider ve orada iştiâl edip nûr bulur ve hamamın her tarafını kızdırır.

2716. Bulaşık idi, şimdi zînet oldu. Vaktaki güneş onun üzerine efsûn okudu.

Ya'nî, bu pislik evvelce bulaşık ve cıvık bir murdâr idi. Güneş ziyasıyla onun üzerine efsûn okuduğu vakit kurudu ve külhanın zîneti ve levâzımı oldu.

2717. Güneş yeryüzünün mi'desini dahi sıcak yaptı. Nihayet yeryüzü bâkî pislikleri yedi.

O güneş yeryüzünün mi'desini ve içini de ısıttı. Nihâyet bu harâret sebebiyle külhana gitmeyen çürümüş hayvan cesedleri gibi bâkî pislikleri de yedi ve onları hazm edip kuvve-i inbâtiyyesi çoğaldı.

2718. Toprağa mensub cüz oldu ve ondan nebat bitti. İşte İlâh seyyiâtı böyle mahv eder.

O pislik güneşin te'sîri ve yeryüzünün hazmı ile toprağın cüz'ü oldu ve ondan türlü türlü nebâtât bitti. İşte bunun gibi, Hak Teâlâ hazretleri seyyiâtı mahv edip hasenâta tebdîl eder. Nitekim ayet-i kerîmede فَأُوْلَئِكَ يُبَدِّلُ الله سيئاتهم حسنات (Furkan, 25/70) ya'nî “Allâh Teâlâ onların fenâlıklarını iyiliğe tebdîl eder" buyurulur.

2719. Pek aşağı olan pisliğe bunu yapar ki, onu nebât ve nergis ve nesrîn eder.

“Nesrîn”, ma'rûf bir gülün adıdır. İki nevi'dir. Birisine "gül-i müşkîn" ve diğerine "gül-i nesrîn" derler ki Arapçası "verdü's-Sînî"dir, ya'nî “Çin gülü" demektir. Ya'nî, mevcûdâtın en aşağısı olan ve halk indinde müstekreh bulunan pisliği "Mübeddilü'l-ahvâl" olan Hak Teâlâ hazretleri halk indinde mu'teber olan türlü türlü nebâtât ve nergis çiçeği ve nesrîn gülü yapar.

2720. Acaba, vefâda menâsik nesrînine Hak cezâda ve atâda ne bahş eder? [2700]

“Menâsik”, "mensek" kelimesinin cem'idir; ve "mensek,” ibâdet mahalli ve kurbân yeri demek olup, "nüsük"den me'hûzdür; ve "nüsük,” ibâdet etmek ma'nâsınadır. "Nesrîn-i menâsik", ibâdet fiillerinden kinâye olur. Zîrâ zâhirde teklîf, bâtında tekvîn içindir. Ya'nî, kul teklîf-i ilâhîye itâat edip amel-i sâlih işlerse, o amellerin sûretlerinden bâtında güzel güzel sûretler peydâ olur ve onları, ehl-i keşf olanlar bu dünyâda görür; ve ehl-i keşf olmayanlar dahi, ölüm vâsıtasıyla kesâfet perdesi kalkıp âlem-i bâtına intikāl ettiği vakit görür. Ce-

2721. Vaktaki habîslere böyle hil'at verir; acaba tayyiblere rasadda ne bahş eder?

nâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte bu a'mâl-i zâhire sûretlerinin tebeddülüne işaret buyururlar. Ya'nî kul ahdine vefâ edip a'mâl-i sâliha işlerse, o ibadet fiillerine mükâfât ve ihsân hususunda acabâ Hak Teâlâ ne bahş eder? Var kıyâs et!.

"Rasad", "muntazır olmak ve beklemek" ma'nâsına masdardır. Ya'nî, Hak Teâlâ vaktâki habîslere ve pisliklere böyle latîf hil'atler ve libâslar verir, ya acabâ mükâfât beklemekte olan tayyiblere ve iyilere ve temizlere ne ihsânlar yapar?

2722. Onlara onu verir ki, bir göz görmedi, zîrâ dile ve lügate sığmaz.

Ya'nî, o tayyiblere ve temizlere Hak Teâlâ gözler görmedik şeyleri verir ki, o verilen ihsânları dil ile ve lügat ile ta'rîf etmek mümkin değildir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخفى لَهُم من قرة أعين جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (Secde, 32/17) ya'nî "Amel ettikleri şeye mükâfât olarak gözün aydın olması cihetinden Hak Teâlâ'nın o amel sahibleri için gizlediği şeyi bir nefis bilemez" buyurulur. Ve bu âyet-i kerîmeyi müeyyid olan hadîs-i kudsîde dahi اعددت العبادی الصالحين مالاعين رأت ولا أذن سمعت ولا خطر على قلب بشر ya'nî "Ben sâlih kullarım için göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeyler hazırladım" buyurulur. İmdi mâdemki o ihsânlar gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği ve hayallerin erişemediği şeyler olacaktır, şu hâlde bunları dil ile söylemek ve ta'rîf etmek için elbette lügat bulmak imkânı yoktur. Beşer ancak gördüğü ve işittiği ve hayal ettiği şeylere lügat vaz' etmiştir. Ma'lûm olsun ki, âlem-i bâtının mezâhir-i esmâiyye ve sıfâtiyyesi bu âlem-i sûretin taayyünâtına sığmaz. Halbuki esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye nâmütenâhîdir. Âlem-i kesâfette zâhir olanlardan başka, âlem-i bâtında da bî-nihâye mezâhir-i ilâhiyye vardır ki, bunlar akl-ı beşer hâricindedir.

2723. Biz bunun için kimiz? Gel ey benim yârim, güzel huydan benim günümü aydın et!

Bu ve âtîdeki beyitlerin sâlik tarafından insân-ı kâmile hitâb olması münâsib görünür. Ya'nî, biz kim oluyoruz ve yaptığımız a'mâl-i sâlihanın ne kıymeti vardır ki, Hakk'ın bu derece âlî olan ni'metlerine lâyık olalım! Bu ni'metlere nâiliyet bizim istihkākımızdan değildir. Zîrâ biz esâsen kendi varlığımızı ve vücudumuzu istihkākımız olduğundan dolayı bulmadık. Kerem-i ilâhî bize vücûd bahş etti. Binâenaleyh gel ey benim yâr-i kâmilim, sen تخلقوا باخلاق الله ya'nî "Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanınız!" hadîs-i şerîfi mûcibince ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallıksın. Benim gündüzümü o güzel ahlâkın ile aydın et!

2724. Benim çirkinliğime ve mekrûhluğuma bakma ki, dağa mensub zehir dolu yılan gibiyim.

Ey mürşid-i kâmil! Benim bâtınımın çirkinliğine ve mekrûh olan ahvâl-i zâhireme bakma! Zîrâ ben dağ gibi olan nefsimin enâniyeti üzerinde zehir dolu yılan gibiyim.

2725. Ey yâr! Ben çirkinim ve benim huyum da çirkindir. Nasıl gül olurum? O beni diken dikti.

Ey mürşid-i kâmil! Benim zahir olan ef'âlim çirkindir ve bâtın olan huyum ve ahlâkım dahi çirkindir. Zîrâ ben henüz nefsânîyim. Ben bu sıfât-ı nefsâniyyemde müstağrak oldukça ne vakit rûhânî bir gül olurum? Zîrâ Hakk'ın kudret eli benim nefsimi bu âlem-i sûrette diken olarak dikti. Bu beyt-i şerîfte şahsın şekāvetine değil, nefsin şekāvet-i ezeliyyesine işaret buyurulur. Zîrâ şekāvet-i ezeliyyesi sabit olan şahsın saîd olması mümkin değildir. Çünkü kalb-i hakāyık lâzım gelir. Kalb-i hakāyık ise mümkin değildir. Ve şakî-i ezelî ancak şekāvet-i ezeliyyesi sabit olan nefsin sıfatlarından ayrılmadığı için şakî olur. 5. cildin 1537 ve 1538 numaralı beyitlerinde bu husûsta îzâhât vardır. İmdi bu âlem-i sûrete gelen her bir insan evvelen sıfât-ı nefsâniyye ile muttasıftır. Saâdet-i ezeliyyesi olanların nefsi insân-ı kâmilin terbiyesiyle müeddeb olup onda sıfât-ı rûhâniyye hâsıl olur. Nitekim aşağıdaki beyt-i şerîfte bu terbiyeye işaret buyurulur.

2726. Dikene gül güzelliği nev-baharını ver! Bu yılana tâvûs zînetini ver!

Ya'nî, ey mürşid-i kâmil! Beni terbiye et! Bu diken gibi olan nefsime füyûzât-ı rûhâniyyen ile güle güzellik veren bir nev-bahâr ver! Ve bu yılan gibi olan nefsimin kötü sıfatlarını izâle et ki, ona tâvûsun parlak tüyleri mesâbesinde olan sıfât-ı rûhâniyyeyi ver!

2727. Çirkinliğin kemâlinde ben müntehâyım. Senin lutfun fazlda ve fende müntehadır.

Ben nefsimin hükmü altında bulundukça çirkinliğin son mertebesindeyim. Ey insân-ı kâmil! Senin lutfun fazlda ve taşkınlıkta ve terbiye fenninde son dereceye vâsıldır.

2728. Ey serv-i sehînin hasreti! O müntehadan bu müntehânın hâcetini yukarı getir!

“Serv-i sehî”, doğru ve müstakîm olan servi ağacı demektir. Sûre-i Şûrâ'da vâki' وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ (Şûrâ, 42/15) ya'nî “Emrolunduğun şey üzere istikāmet et!” âyet-i kerîmesi mûcibince insân-ı kâmilin emr-i ilâhîye tebaiyyette dosdoğru olduğuna işâret buyurulur. Ya'nî, ey istikāmette ve doğrulukta müstakîm olan servi ağacı! Kendisine hasret çekilen ve gıbta edilen insân-ı kâmil! Ben çirkinlikte müntehâyım ve son mertebedeyim; ve sen de fazl ve keremde son mertebedesin. Binâenaleyh sen son mertebedeki fazlından benim son mertebedeki çirkinliğimin iyiliğe olan ihtiyacını yukarı getir!

2729. Öldüğüm vakit senin fazlın ağlayacaktır. Gerçi o kerem cihetinden hâcetten berîdir.

Ben bu sıfât-ı nefsâniyyemde müstağrak bir hâlde olarak öldüğüm vakit, senin fazl ve keremin her ne kadar ibzâl-i lutf ve kerem etmek hâcetinden berî ise de, merhametinden dolayı benim hâlime ağlayacaktır. Zîrâ kâmillerin vücûdu ayn-ı rahmet-i ilâhiyyedir.

2730. Mezârımın başı üzerinde birçok oturacak, onun latîf gözünden su sıçrayacaktır.

Bu beyitlerde [insân-1] kâmilin fazl u keremi şahsa teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, senin fazlın öldüğüm vakit mezârımın başı üzerinde birçok zaman oturacak ve onun latîf gözünden yaş akacaktır. Zîrâ benim gibi bir müflisin hâlini görüp son derece merhamet edecektir.

Menkıbe: "Bir gün Hz. Mevlânâ efendimizin ehl-i dünyâdan bulunan müridlerinden birisi hâl-i ihtizârında "Hz. Mevlânâ'nın üç gün kabrimin başında bulunmalarını arzû ederim" diye vasiyet etti. Mûmâileyhin vefâtından sonra bir gün kâmilen onun kabri üzerinde oturdular. Gece müteveffânın oğullarından birkaçı rü'yâlarında pederlerinin temiz elbiseler giyip salına salına geldiğini gördüler ve "Hâlin nedir?" diye sordular. Cevab verdi ki: "Kabre vaz'ımı müteâkıb bana azâb etmek için zebânîlerden birkaçı hazır oldular. Velâkin Hz. Mevlânâ'ya riâyeten yakına gelmediler. Nâgâh rahmet meleği bir köşeden zuhûr edip melâike-i azâba dedi ki: "Haydi siz gidiniz ki, Hak (celle ve alâ) hazretleri bu şahsı dergâh-ı Mevlânâ'ya koyup afv u mağfiret eyledi." Mesnevî:

Nazmen tercüme: "Getirdi evliyâyı Hak zemîne, Ki, rahmet olsun onlar âlemîne." (Menâkıb-ı Sipehsâlâr'dan mütercemdir.)

2731. Benim mahrumluğuma nevha edecektir. Benim mazlumluğumdan dolayı göz kapayacaktır.

"Mazlûmluk"tan murâd, nefsin zulmü altında makhûr olmaktır. Zîrâ insan nefis ile rûhtan mürekkebdir; ve nefis bu âlem-i tabîat ve kesâfetten olup rûhu kendi âlemine çekmeye çalışır ve huzûzât-ı âcileyi gösterir. Binâenaleyh bu nefis beşer için büyük fitne ve imtihân-ı ilâhîdir. Ya'nî, hayât-ı dünyeviyyemde nefsimin zulmü yüzünden rûhâniyet âleminden mahrûm kaldığıma senin fazlın nevha edecek ve nefsimin mazlûmu olduğundan dolayı acıyıp, kötülüklerime karşı göz kapayacaktır.

2732. O lutuflardan şimdi biraz yap! O sözden benim kulağıma halka yap!

Ya'nî, mezârımın başında benim rûhuma yapacağı lutuflardan birazını şimdi hayât-ı dünyeviyyemde yap! Ben öldükten sonra rûhumun kulağına söyleyeceğin sözden şimdi benim zâhir ve bâtın kulağıma halka yap! Ba'zı nüshalarda "zân suhan" yerine "bî-suhan" vâki'dir. Bu sûrette beyt-i şerîfin tercümesi şöyle olur: "Şimdi o lutuflardan birazını hayât-ı dünyeviyyemde yap ve o lutufların birazını harfsiz ve sadâsız olarak rûhumun kulağına halka yap!" demektir.

2733. O şeyi ki benim toprağıma söyleyeceksin, benim gamlı olan mahall-i idrakime saç!

"Medrek", ism-i mekândır, "mahall-i idrak" demek olur ki murâd, rûhtur. Ya'nî, mezârımda benim toprak olan şahsiyetime söyleyeceğin hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi benim gamlı olan mahall-i idrâkime, ya'nî rûhumun kulağına saç ve ibzâl et! muhtaç etmez. Onu kendisinin serîu'l-hisâb olan gülzârında o kadar müstağrak tutar ki, avâm gibi müstakbelin muntazırı olmaz. Dehrî değil nehrî olur. Zîrâ Allah'ın indinde sabâh ve akşam yoktur. Orada geçmiş ve gelecek ve ezel ve ebed olmaz. Adem ileride ve Deccâl geride olmaz. Zîrâ bu rüsûm akl-ı cüz'î ve rûh-ı hayvânî hittasındadır. Mekân ve zamân olmayan âlemde bu rüsûm olmaz. Binâenaleyh o vaktin oğludur. Ondan ancak zamanların tefrikasının nefyi anlaşılır. Nitekim "Muhakkak Allah birdir," sözünden ikiliğin nefyi anlaşılır. Yoksa birliğin hakîkati değil.

"Nüsye", veresiye ve te'hîr, demektir. "İncâh", iş bitirmek ve hâcetini kazâ etmek. "Nigeriş", "nigirîsten" masdarından ism-i masdardır, "intizâr ve beklemek" ma'nâsınadır. "Nehr", ırmak ve her çok akan şey ve kelâm-ı galîz ile men' etmek, ma'nâlarınadır. Burada vücud-i izafi aleminde كل يوم هو في شأن (Rahmân, 55/29) ya'nî "Her ânda bir şe'ndedir" âyet-i kerîmesi mûcibince Hakk'ın sıfat ve esmâsıyla tecelliyât-ı dâimesi murâd buyurulur. "Dehr", zaman ma'nâsınadır. "Hıtta", çizgi çekilip hudūdu ta'yîn edilmiş olan mahal, demektir. "Ezel”, ibtidâsı olmamak, "ebed", nihâyeti olmamak ma'nâlarınadır.

Burada "fâre"den murâd, nefsi cîfe-i dünyâdan kurtulmamış olan sâliktir; ve "kurbağa"dan murâd, nefsi hakāyık ve maârif-i ilâhiyye suları içinde deverân eden insân-ı kâmildir. Ya'nî, sâlik insân-ı kâmile yalvarıp der ki: "Benim sohbet istediğime karşı özür ve bahâne düşünme ve bu sohbeti sonraya atma! Benim senin sohbetine olan hâcetimi kazâ et! Zîrâ bir işi sonraya atmakta âfetler vardır." Çünkü bu âlem-i kevnde gelecek meçhûldür. Bunun için sûfînin i'tibârı bulunduğu hâle ve vaktedir. O sûfi vaktin oğludur. Nitekim oğul yürürken dâimâ babasının eteğine yapışır, Aslâ elinden bırakmaz; ve sûfînin şefkatli olan babası vakittir ve içinde bulunduğu ân ve sâattir ki, o vakit Hakk'ın ona bir tecellîsidir; ve o vakit ve tecellî o sûfiyi intizar sebebiyle ferdâya ve yarına muhtâç etmez. O sûfiyi o vakit kendisinin serîu'l-hisâb olan tecellî-i Hak gülzârında o kadar müstağrak tutar ki, sûfî mü'minlerin avâmmı gibi müstakbelin ve gelecek olan ölüm ve âhiretin muntazırı ve bekleyicisi olmaz. Binâenaleyh o sûfî zamâna mensub değil كل يوم هو في شأن (Rahmân, 55/29) [ya'nî "Her ânda bir şe'ndedir"] âyet-i kerîmesi mûcibince Hakk'ın tecelliyâtı nehrine mensûb olur. Zîrâ Allâh Teâlâ indinde sabâh ve akşam yoktur; ve âlem-i hakîkatte geçmiş ve gelecek ve ezel ve ebed olmaz. Binâenaleyh o hakîkat âleminde Adem'in vücûdu evvel ve Deccâl'in vücûdu sonra olmaz. Zîrâ Hz. Âdem'in evvel gelmesi ve âhir zamanda gelecek olan Deccâl'in böyle sonraya kalması rüsûm ve i'tibârları âlem-i hakîkatten hududu ayrılmış olan âlem-i kesâfetteki akl-ı cüz'î ve rûh-ı hayvânîye göredir. Binâenaleyh mekân ve zamân olmayan âlem-i hakîkatte bu resimler ve i'tibârlar olmaz. İmdi, mâdemki sûfi âlem-i hakîkate nâzırdır, binâenaleyh o vaktin oğludur. Bizim bu “sûfî vaktin oğludur" sözümüzden ancak mâzî, hâl ve müstakbelden ibaret olan üç nevi' zamânın hakîkat cihetinden birbirinden ayrı görülmesinin nefyi anlaşılır. Yoksa bu âlem-i kevn ve kesâfette bu üç nevi' zamânın nefyi değil. Zîrâ bu üç zamandan her birinin hakîkatleri ilm-i ilâhîde sâbittir. Bunun gibi, biz "Muhakkak Allâh Teâlâ birdir" deriz; bu sözümüzden Allâh Teâlâ'nın varlığından ikiliği nefy ettiğimiz anlaşılır. Yoksa, âlem-i kesâfette mu'teber olan adedlerin menşei bulunan birliğin hakîkatinin nefyi anlaşılmaz. Ya'nî birliğin hakîkati sabit olmasa âlem-i keserât vücûda gelmezdi. Meselâ iki adedi vücûda gelmek için 1+1=2 ve üç adedi vücûda gelmek için 1+1+1=3 deriz. İşte bütün adedler dahi böyle birlik hakîkatinden sudûr eder.

2734. Bir sufîye gümüş saçıcı efendi dedi: "Ey kimse! Senin ayaklarına cânım döşeme olsun!"

"Sîm-pâş", vasf-1 terkîbî olup muhtâclara para dağıtan cömerd kimse demektir. Ya'nî, bir sûfiye cömerd olan bir efendi dedi ki: "Ey kimse! Benim sana çok muhabbetim vardır. Senin rûhunun yürüyüşüne benim rûhum döşek ve yaygı olsun!"

2735. "Ey benim şahım! Bugün sen bir direm mi istersin? Yahud kuşluk vakti üç direm mi?"

"Direm", dirhem, akçe, para ma'nâsına olup zamanlara göre mikdârı değişen para ve vâhid-i kıyâsîsidir. Nitekim zamânımıza göre "kuruş" diye tercüme edilmek münasib olur. Ya'nî, efendi, sûfiye: "Ey benim şâhım! Bugün sen bir kuruş mu istersin, yâhud yarın kuşluk vakti üç kuruş mu istersin?" dedi.

2736. Dedi: "Dün yarım direme pek râzıyım. Ondan ki, bugün bir ve yarın yüz direm ola!"

Sûfî efendiye cevâben dedi: "Bugün elime geçecek bir kuruştan veyâhud yarınki yüz kuruştan dün elime geçen yarım kuruşa daha râzıyım." Bu beytin birinci mısrâ'ı ba'zı nüshalarda dört vecih ile yazılmıştır: Dedi: Bugün bir direme pek râzıyım. Dedi: Hayır, yarım direme pek râzıyım. Dedi: Yarım diremden pek râzıyım. Dedi: Ver, yarım direme pek râzıyım. Bu beyit sürh-i şerîfteki "Te'hîrde âfetler vardır; ve sûfî ibnü'l-vakittir" ibâresine merbûttur. Binâenaleyh sûfînin hulâsa-i cevabı "Ben ibn-i vaktim. Dün yarım kuruş olsa idi, peşin olduğu için râzı idim. Nitekim yarın verilecek olan yüz kuruştan bugün verilen bir kuruş daha makbûldür" demek olur.

2737. Peşin olan tokat veresiye olan atâdan iyidir. İşte kafayı senin önüne çektim, peşin ver!

2738. Hususiyle o tokat ki senin elindendir. Kafa ve onun tokadı senin mestindir.

Sürh-i şerîfin îzâhında beyân olunduğu üzere bu sözler, sâlik tarafından insân-ı kâmiledir. Zîrâ insân-ı kâmilin sâlike kahır ile olan muamelesinin zımmında lutf-ı azîm vardır. Nitekim Nefahâtü'l-Üns'te Mevlânâ Câmî (k.s.) hazretleri şu menkıbeyi beyân buyurur:

"Bir kocakarı Gavs-i A'zam Abdülkadir-i Geylânî (k.s.) hazretlerinin huzûruna geldi ve oğlunu da beraber getirdi ve dedi ki: "Oğlumun gönlünü sana ziyâde muallak görüyorum. Ben kendi analık hakkımdan onun zimmetini ibrâ eyledim." O Pîr-i a'zam Allah rızâsı için onu kabûl etti ve riyazat ve mücâhede emretti. Birkaç gün sonra o kocakarı oğlunu görmeye geldi. Arpa ekmeği yemekten ve uykusuzluktan zayıf olduğunu gördü. Kalkıp Hz. Pîr'in huzûruna geldi. Üzerinde Hz. şeyhin yiyip çıkardığı kuş kemikleri bulunan bir tabağı gördü. Hz. Pîr'e dedi ki: "Efendim, sen kuş etlerini yiyorsun ve benim oğlum arpa ekmeği yiyor ve zayıf düşmüştür. Gavs-i A'zam hazretleri elini o kemiklerin üzerine koyup قومى باذن الله تعالى الذى يحيى العظام وهى رميم ya'ni "Çürümüş kemikleri dirilten Allâh Teâlâ'nın izni ile kalkınız!" dedi. O kuşlar dirilip ötmeye başladılar. Sonra Hz. Pîr o kocakarıya: "Vaktâki senin oğlun da böyle olur, her ne isterse yesin!" buyurdular."

2739. Haydi gel, ey cânın ve cihanın sürûru! Bu zamanın peşînini hoş ganîmet tut!

2740. O ayın yüzünü gece gidicilerden çalma! Ey akan su! Irmaktan baş çekme! [2720]

"Şeb-revân", vasf-ı terkîbî olup, "gece gidiciler" demektir. "Ab-ı revân", akıcı su ma'nâsınadır. "Gece gidiciler"den murâd, henüz zulmet-i tabîat ve nefsâniyet içinde vakit geçiren sâliklerdir. "Ayın yüzü"nden murâd, insân-ı kâmilin kalb-i şerîfidir. "Akan su"dan murâd, hakāyık ve maârif-i ilâhiyyedir. "Irmak"tan murâd, ale'd-devâm insân-ı kâmillerin kalblerine cârî olan tecelliyât-ı ilmiyye-i ilâhiyyedir. Ya'nî, ey insân-ı kâmil! O kalb-i şerîfinin yüzünü bizim gibi tabîat ve nefsâniyet karanlığı içinde yürüyen kimselerden çalma ve gizleme! Ey tecelliyât-ı ilmiyye-i Hak ırmağının akan suyu! Bize karşı bu ırmaktan baş çekme! Ya'nî ibzâl-i maâriften imtina' etme!

2741. Irmağın kenarı akan sudan güldükçe, ırmağın lebinin lebinde yasemin baş kaldırır.

"Irmağın kenarı"ndan murâd, insân-ı kâmilin cism-i şerîfi. "Akan su"dan murâd, maârif-i ilâhiyyedir. "Gülmek", hakāyık ve maârif ibzâli hususunda insân-ı kâmile şevk gelmektir. İkinci mısra'da birinci "leb"den murâd, rûhun dudağı ve ikinci "leb"den murâd dahi, cisminin ağzı. "Yasemin"den murâd, maârif-i latîfedir. Ya'nî, insân-ı kâmilin cism-i şerîfi vâridât-ı ilâhiyyeden şevke geldikçe rûhun dudağının dudağı olan insân-ı kâmilin zâhirî ağzında maârif-i latîfe zâhir olur. Beytin ma'nâ-yı zâhirîsini îzâha hâcet yoktur.

2742. Mâdemki ırmak kenarında yeşilliği mest görürsün, binâenaleyh uzaktan bil ki, orada su vardır.

Ma'nâ-yı zâhirîsi ma'lumdur. Ma'nâ-yı bâtınîsi şudur: Mâdemki insân-ı kâmilin cism-i şerîfinde mestâne şevk görürsün, binâenaleyh uzaktan o hâle bak da bil ki, orada vâridât-ı ilâhiyye vardır.

2743. Fâil-i hakîkî "Yüzlerde onların alâmetleri vardır" buyurdu. Zîrâ yeşillik yağmurun gammâzı olur.

Sûre-i Fetih'te سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ (Fetih, 48/29) ya'nî "Onların yüzlerinde secdeler eserinden onların alâmetleri vardır" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, zâhir hâl, bâtın olan hâlin gammâzı ve haber vericisidir. Nitekim bir arzda yeşillik görülürse, oraya yağmur yağdığını haber verir.

2744. Eğer yağmur gece yağsa, hiç kimse görmez. Zîrâ her nefis ve nefes uykudadır.

Ma'nâ-yı zâhirîsi kezâlik ma'lûmdur. Ma'nâ-yı bâtınîsi budur: Ya'nî, füyûzât-ı ilâhiyye yağmuru insân-ı kâmilin kalb-i şerîfine yağsa, bu sebeble onun zâhirinde olan şevki hiç kimse görmez. Zîrâ her nefs-i insânî ve onun nefes-i idrâki uykudadır. Uyurken nefes alır, fakat bu nefesin hârici idrâk ile alâkası yoktur. Nitekim Dîvân-ı Kebîr'lerinde Hz. Pîr buyururlar. Beyit:

Nazmen tercüme: "Cümle halk uykuda, ben dil-şüde dâim bîdâr; Gözlerim rûy-ı felekte gece istâre sayar. Öyle bir gitti ki, gözden ebedî gelmez hâb; Öldü uykum, içerek zehr-i firâkın ey yâr!"

2745. Her güzel gülistânın tâzeliği gizli olan yağmura delildir.

Maârif-i ilâhiyyenin her güzel gülistânı olan insân-ı kâmilin tâze tâze hakāyıktan ve maâriften gündüzler bahş etmesi, onlara gecelerde halk uykuda iken yağan feyz yağmurunun delilidir.