İçeriğe atla

Müslümânın o yahûdî ve hıristiyân olan arkadaşlarına gördüğü şeyi söylemesi ve onların hasret yemesi

16. bölüm / 31 · 15731 kelime · ~79 dk okuma

2504. İmdi müslüman dedi: "Ey benim arkadaşlarım! Benim sultanım Mustafa benim önüme geldi."

Ya'nî, yahûdîden ve hıristiyândan sonra rü'yâ söylemek nöbeti müslümâna geldi ve müslümân dedi ki: "Ey benim arkadaşlarım! Rü'yâmda benim sultânım Mustafa (s.a.v.) hazretleri benim önüme geldi."

2505. Müteakiben bana dedi: "O biri Tür üzerine koştu. Kelîm ve Hak ile aşk oyununu oynadı."

"O sultân-ı enbiyâ zuhûrunu müteâkıb bana dedi ki: "O yahûdî Tûr-i Sînâ tarafına doğru koştu. Mûsâ (a.s.) ile ve Hz. Hak ile orada aşk oyununu oynadı ve nâil-i füyûzât-ı ilâhiyye oldu."

2506. "Ve o diğerini sahib-kıran olan Isa dördüncü göğün ucu üzerine götürdü."

"Sahib-kırân", ehl-i nücûm ıstılâhında doğumu ve ana rahmine düşmesi Zühal ve Müşterî seyyârelerinin kırânına müsâdif olan kimsedir ki, böyle bir kimse pek ziyâde saâdetli olur. Ya'nî, Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Ve o hıristiyânı dahi sâhib-kırân olan Îsâ Rûhullâh hazretleri alıp dördüncü göğün üzerine ve yukarısına götürdü."

2507. "Ey zarar görmüş olan geride kalmış! Kalk, bâri, o helvayı ve yahniyi ye!"

Yukarılarda dahi îzah olunduğu üzere "yahûdî"den murâd, tenzîh-i sırf ve "Îsevî"den murâd dahi, teşbîh-i sırf erbâbı olan kimselerdir ki, bunlar mütekellimîn sınıfındandırlar. Zîrâ mütekellimînden olan fırak-ı islâmiyyenin asılları sekiz tâifedir ki, bunlar da, Havâric, Mu'tezile, Şîa, Mürcie, Neccâriyye, Cebriyye, Müşebbihe ve Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'tir. Bunların fürûâtı hadis-i şerîfi mûcibince yetmiş üç fırkadır ki, her birinin i'tikādâtı ve getirdikleri delîller Milel ve Nihal ismindeki ve sâir akāid kitablarında münderictir; ve bu fırkaların hepsi hükümlerini delâil-i akliyye ve nakliyyeye müsteniden verirler ve hükümlerinde ifrât ve tefrîte meyil ederler. Bunlardan Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat tâifesine Hanâbile, Eşâire ve Mâtürîdiyye derler. Bu üç tâifenin delîlleri mehmâ-emken ifrât ve tefrîtten ârî ve vasat ve i'tidal dâiresinde olduğundan ulemâ-i zâhire arasında mu'teberdir; ve avâmm-ı mü'minîn için tevessül edilecek akāid-i sahîhadır. Ancak bu üç tâife arasında dahi fürûâtta ihtilaf vardır. Zîrâ ilm-i kelâm, ilm-i tecellî olmayıp, delâil-i akliyyeye müsteniddir ve ashâb-ı ukülün tarîkıdır; ve ukül ise hadd-i zâtında mütefavit olduğu gibi, dâire-i hakāyıka nüfüz etmekten âcizdir. Binâenaleyh ilm-i kelâm ile Hakk'a ve hakîkate vusûl mümkin değildir. Hak ve hakîkat ancak riyazat ve mücâhedât ile tasfiye-i bâtın eden evliyâullâha vâki' olan ulûm-i ledünniyyeyi idrâk ile mümkindir. Ulemâ-i zâhire ise kendi akıllarına ve delîllerine muhâlif gördükleri ulûm-i evliyâyı inkâr ederler ki, onların noksanları ve kabahatleri buradadır. İşte bu beyt-i şerîfte "mü'min" ile tenzîh ve teşbîh beynini câmi' olan "mü'nin-i muhakkık"a işâret buyurulur; ve "helva ve yahni"den murâd dahi, ulûm-i enbiyâ ve evliyâdır. Zîrâ ilm-i kelâm erbâbı keşf-i hakāyıkı âhirete ta'lîk ederler; ve muhakkıklar ise o hakāyıkı acilen burada görürler. Ya'nî, "Ey hayâl âlemine dalan Mûsevî ve Îsevî'den geri kalmış olan ve hayâlâta dalamayıp zarar görmüş olan müslümân! Onların âtîye ta'lîk ettikleri hakāyıkı kalk da, bâri bu âlemde gör ve hakîkat helva ve yahnisini ye!"

2508. "O pür-fen olan hünerliler sürdüler. İkbal ve mansıb nâmesini okudular."

"O ulûm-i nazariyye fenni ile dolu olan hüner sâhibleri getirdikleri delîller ile da'vâlarını ileriye sürdüler. Âleme karşı kendilerinin ikbâl ve mansıb nâmesini ve fermânını okudular. "Biz ilimde ve akılda üstâdız!" dediler."

2509. "O iki fâzıl kendi fazllarını buldular. Hüner cihetinden meleklere karıştılar."

"Der bâften", karışmak ve şerîk olmaktan kinâyedir. Ya'nî, "O iki fâzıl olan Mûsevî ve Îsevî kendilerinde fazl buldular ve kendilerinde gördükleri ve anladıkları hünerlerden dolayı mertebede meleklere şerîk oldular."

2510. "Ey geride kalmış olan safdil ve ahmak! Haydi, sıçra ve helva kâsesi [2492] nezdine otur!"

"Selîm", safdil ve aptal; ve "gûl", ahmak demektir. Bu kelimeler burada âkıl geçinen ulûm-i zâhiriyye erbâbının bir insân-ı kâmilin hizmetine teslîm-i nefs eden sâlikler hakkında kullandıkları ta'bîrâta telmîhen mezkûrdür. Zîrâ onların nazarında kemâl-i hulûs ile bir insân-ı kâmilin tarîkıne intisâb ve hizmetine şitâb eden bir dervîş aptal ve ahmaktır. Fakat vâris-i ulûm-i nebevî olan o insân-ı kâmil dahi, onlara rağmen "Al, benim aptalcığım ve ahmakçığım, bu hakîkat helvasını ve yahniyi ye!" der.

2511. Sonra ona o vakit dediler ki: "Acib şey! Sen harîs bal helvasını yedin, ha?"

"Habîs", "hurma ve yağdan ma'mûl bir nevi' helva" ismidir. Bu diyârlarda un ve bal ile yaptıkları helvadır ki, Türkler "un helvası" derler (Kāmûs). Ya'nî, müslümân helvayı ve yahniyi yediğini söyledikten sonra Mûsevî ve Îsevî o vakit ona dediler ki: "Acîb şey! Buğdaya harîs olan sen bal helvasını yedin, ha?" Ma'lûmdur ki, Mûsevîler ve Îsevîler "Hak Teâlâ eşyayı yarattı; zâtı bu eşyâdan hâriçtir. Fakat yeryüzünde cereyân eden ahvâli bilir" derler. Mütekellimînden olan ulemâ-i zâhir dahi أَلَا إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussilet, 41/54) ya'nî "Âgâh ol! Hak Teâlâ her şeyi muhîttir" âyet-i kerîmesini te'vîl ederek وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا (Talâk, 65/12) ya'nî "Allâh Teâlâ muhakkak her şeyi ilmen muhîttir" âyet-i kerîmesi mûcibince yalnız ihâta-i ilmiyye isbât ederler; ve eşyâda sereyân-ı zâtîyi nefy ederler. Binâenaleyh onların Hak hakkındaki ma'rifetleri nâkıs ve hayâle müsteniddir. Ma'rifet-i tâmme sâhibi olanlar âyet-i kerîmeyi te'vîl etmeyip Hakk'ın zâtı ve ilmi ile eşyayı ihâta buyurduğuna kāil olanlar ve zevkan bu ma'rifet helvasını yiyenlerdir. İmdi bu zevkan ma'rifet helvasını yiyenlerin ahvâl-i acîbeleri zâhir olduğu vakit hayâlde kalan tâife taaccüb edip onların hâllerine hasret çekerler.

2512. Dedi: "Mâdemki muta' olan o şâh buyurdu, ben kim olurum, tâ ki ondan imtina' edeyim?"

Ya'nî, onların taaccüb ve hasret içinde vâki' olan i'tirâzlarına cevâben mü'min dedi: "Ben kim oluyorum ki, o Sultân-ı enbiyâ'nın mutâ' olan emrini icrâdan imtina' edeyim ve ona karşı muhalefet edeyim?"

2513. "Eğer seni hoşluğa ve nahoşluğa da'vet etse, sen yahûdî, Mûsâ'nın emrinden baş çeker misin?"

Ya'nî, "Sen yahûdî olduğun hâlde Mûsâ (a.s.) eğer seni hoşluğa veyâhud nâhoşluğa, hoşlandığın veyâhud hoşlanmadığın bir şeye da'vet etse, onun emrine karşı muhalefet eder misin?"

2514. "Sen Mesîhî, hayırda ve şerde hiç Mesîh'in emrinden baş bükebilir misin?"

"Sen Mesîhî olduğun hâlde, gerek hayır olan ve gerek zâhirde şer görünen bir şeyde hiç Mesîh Îsâ (a.s.)ın emrinden baş büküp muhalefet edebilir misin?"

2515. Ben enbiyânın fahrinden nasıl baş çekerim? Helvayı yemişim ve bu demde sarhoşum!

"Binâenaleyh ben müslüman olduğum hâlde, vücûduyla peygamberlerin iftihâr ettiği Muhammed Mustafa (s.a.v.)in emrine karşı nasıl muhalefet ederim? Emr-i risâletpenâhî mûcibince hakîkat helvasını yemişim ve imdi o hakîkatin verdiği neşve içinde sarhoşum!"

2516. Sonra ona dediler ki: "Vallâhi, doğru rüyayı sen gördün ve bu bizim yüz rüyamızdan iyidir.

Bu beyt-i şerîfte rü'yânın "keşf-i mücerred" kısmına işâret buyurulur. Zîrâ rü'yâ üç nevi'dir: Keşf-i mücerred, keşf-i muhayyel ve hayâl-i mücerred-dir. Eğer âlem-i misâlden nâzil olan sûretler ta'bîre muhtaç olmayıp, âlem-i histe aynı ile zuhûr ederse buna "keşf-i mücerred" derler. Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri rü'yâlarında Ka'be- Şerîfe'yi tavaf ettiğini gördü ve bu rü'yâ aynen vâki' oldu. Ve Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de beyân buyurulduğu üzere, Resûl-i Ekrem hazretleri Takî b. Mahled ismindeki bir velîye süt içirdi ve o uyandığı vakit kayy edip mi'desinden süt çıktı. Ve eğer rü'yâda görülen suver-i hayâliyye kendisine münasebeti olan suver-i hissiyye ile ta'bîre muhtâç olursa, buna da "keşf-i muhayyel" derler. Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri rü'yâlarında "süt" gördü ve "ilim" ile ta'bîr buyurdu. Hayâl-i insânîye cihet-i süfliyyeden mün'akis olan sûretlere de "hayâl-i mücerred" ve "adgās-i ahlâm" derler. Nitekim tuzlu yemekler yeyip uyuyan kimse rü'yâsında çeşmeler ve pınarlar görür. Doktorların bahsettikleri rü'yâlar âlemi bu nevi'dendir. Bu rü'yâ bahsinin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî ve Yûsufi'dedir. Burada onların zikri uzundur. Ya'nî, Mûsevî ve Îsevî Muhammedî'ye dediler ki: "Vallâhi doğru rü'yâyı sen gördün ve senin rü'yân keşf-i mücerred nev'indendir ve ta'bîre muhtaç değildir. Bu bizim rü'yâmız ise, “keşf-i muhayyel" nev'inden olduğundan ta'bîre muhtâçtır. Binâenaleyh senin rü'yân bu bizim rü'yâlarımızın fevkındedir ve daha iyidir."

2517. Ey sürûrun babası! Senin rü'yân uyanıklıktır. Zîrâ onun eseri uyanıklıkta ayandır.

"Batar", çok sevinmek, şiddet-i ferah, hayret, dehşet ve tekebbür ma'nâsınadır. Burada "sevinç" ma'nâsı münasibdir. "Bû batar", "sevinç babası" ve şiddet-i ferah sahibi demek olur. Ya'nî, "Ey şiddet-i ferah sâhibi! Senin rü'yân uyanıklık hâlidir. Zîrâ o rü'yâ keşf-i mücerred nev'inden olduğundan, onun eseri aynen uyanıklıkta zuhûr eder."

2518. Fazldan ve celâdetten ve fenden geç! İşi hizmet ve güzel huy tutar.

"Celdî", "celâdet, zor, kuvvet, şiddet" demek olup burada "münâzara ve cedelde şiddet göstermek"ten kinâyedir. Ya'nî, ey âlim ve feylesof efendi! Halka karşı fazîlet göstermekten ve münâzarada ve mübâhasede şiddetten ve hüner ızhârından geç! Hakk'a karşı işe yarayan hâl, emr-i ilâhîye itâat ve sünen-i peygamberîye riâyet ve nefsin kötü sıfatlarını terk edip güzel ahlâk sâhibi olmaktır. Cenâb-ı Pîr Fîhi Mâ Fîh'lerinin 38. faslında şöyle buyururlar: "Hüsâmeddîn-i Erzincânî, hizmet-i fukarâya vusûlden mukaddem, onlar ile sohbet eder ve azîm bir bahhâs idi. Her nereye giderse, cidd ile bahs ve münâzara eyler idi. Hoş söyler idi. Ammâ, vaktâki dervîşler ile mücâleset etti, o bahis ve münâzara gönlünde soğudu نبرد عشق را جز عشق دیگر ya'nî "Aşkı ancak bir başka aşk izâle eder." من اراد ان يجلس مع الله فليجلس مع اهل التصوف ile oturmak isteyen ehl-i tasavvuf ile beraber otursun." Bu ilimler ahvâl-i fukarâya nisbeten bir oyundur ve ömrü zâyi' etmektir. Nitekim Kur'ân-ı Mecid'de أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ (Hadîd, 57/20) ya'nî "Dünyâ [hayâtı bir] oyundur" buyurulmuştur.... ilh."

Ve 2. cildin 805 numaralı beytinde من ندیدم در جهان جست و جو. هیچ اهلیت به از خوی نکو [ya'nî "Ben cüst u cû âleminde, hiç iyi huydan iyi ehliyet görmedim"] buyurulmuş olduğu gibi, 806 numaralı beyt-i şerîf dahi bu beytin nazîri olarak şöyle buyurulmuş idi: در گذر از فضل و گستاخی و فن کار خدمت دارد و خلق حسن [Ya'nî "Fazldan ve küstahlıktan ve fenden geç; hizmet ve hüsn-i hulk iş tutar."]

2519. Hâlık onları bunun için dışarıya getirdi: "İnsanı ancak ibadet etsinler diye yarattım" buyurdu.

Hâlık Teâlâ hazretleri o kullarını sûre-i Zâriyât'ta وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ (Zâriyât, 51/56) ya'nî "Ben cin ve ins tâifesini ancak bana ibâdet ve kulluk etmeleri için yarattım" âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğu vech ile ancak kendisini bilip ibâdet ve kuluk etsinler diye bâtından zâhire çıkardı. Binâenaleyh ma'rifet-i ilâhiyyeyi bırakıp bu âlem-i kesâfet ve tabîate âid ilim ve hünerler ile iştigāl gāye-i hilkate muhâlif olur. Nitekim 3. cildin 2978 numarasına müsâdif olan ما خلقت الجن والإنس اين بخوان جز عبادت نیست مقصود از جهان [ya'nî "Bu 'mâ halaktü'l-cinn ve'l-ins'i [ya'nî "Ben ins ve cinni ancak bana ibâdet etmeleri için yarattım" (Zâriyât, 51/56) âyetini oku, cihandan maksûd ibâdetin gayrı değildir "] beytinde bu ma'nâ beyân buyurulmuş idi.

2520. Sâmirî'ye o hüner ne fâide etti? O fen onu Allah'ın kapısından merdûd etti.

Mûsâ (a.s.)ın ümmeti efrâdından bulunan Sâmirî, Benî-İsrâîl'i taptırmak için ses veren bir buzağı heykeli yaptı. Bu husûsta gösterdiği hüner ve ma'rifet kendisine ne fâide verdi? Hak kapısından kovulup hem hayât-ı dünyeviyyede ve hem hayât-ı uhreviyyede zilletine sebeb oldu.

2521. Kārûn kîmyâdan ne çekti? Gör ki, onu yerin dibine, aşağıya çekti.

“Kîmya”, burada "ma'denleri altına kalbetmek usûlünü gösteren ilim"dir. Ya'nî, Kārûn kîmyâ ilminden ne çekti? Bu ilim onu yerin dibine kadar götürdü. Kārûn'un İbrânîce ismi Kārûh'tur. Mûsâ (a.s.)a karâbet-i nesebiyyesi var idi; ve dâimâ Tevrât okur ve Mûsâ (a.s.)dan ulûm-i garîbe ve fünûn-i acîbe tahsîl ederdi. O ilimlerden birisi kîmyâ ilmi idi. Bu ilim sâyesinde çok zengin oldu. Mûsâ (a.s.) ona malının zekâtını vermesini emr etti. Merkūm muhâlefet etti; ve servetine tama'an birçok kimseler onun başına toplandı. Kārûn, Mûsâ (a.s.)ı halkın nazarından düşürmek için bir fahişe kadına para ve mücevherât va'd edip Hz. Mûsâ'nın kendisi ile zinâ ettiğini halk müvâcehesinde söylemesini teklif etti. Hz. Mûsâ Benî-İsrâîl'e va'z u nasîhat buyurduğu esnâda o kadın o meclise geldi. Fakat Kārûn'un tezvîrini açıkça söyledi ve kendisi o mecliste fuhşiyâttan tövbe etti. Bunun üzerine Mûsâ (a.s.) Kārûn'un kahrı için Cenâb-ı Hakk'a yalvardı. Kārûn'un sarayının bulunduğu mahal çöktü ve orada bulunanlar ile beraber Kārûn ve sarayı ve malı ve mülkü ve tevâbi'i ile beraber yere battı (Ravzatü's-Safa'dan hülâsa.)

2522. Bü'l-Hikem nihayet hünerden ne bağladı? O küfrândan dolayı Sakar'a baş aşağıya gitti.

"Bü'l-Hikem", Ebû Cehil'in lakabıdır. Müşrikler arasında merkūmun zekâveti ve fetâneti hasebiyle lakabı evvelce Bü'l-Hikem idi; ve müşkil işlerini Ebû Cehil'e sorarlar idi. Resûl-i Ekrem hazretleri onu putlardan Hâlık-ı hakîkîye ibâdete da'vet buyurduğu vakit nefsindeki hırs-ı riyâset dumanı gözlerini bürüdü. Bu hakîkati görmeye mâni' oldu ve mu'cizât-ı nebeviyyeyi sihire haml edip, cehil vâdîsine düştü; ve akıller arasında "Ebû Cehil" lakabını ihrâz etti. Binâenaleyh onun bu akıl ve zekâsı basar-ı basîretini bağladı. Tabakāt-ı cehennemden birisi olan Sakar'a baş aşağı düştü.

2523. Muhakkak hüner onu bil ki, ateşi ayân görmedir. Duman ateşe delâlet etti, lafı değildir.

"Gep", söz ve lâf demektir (Burhân). "Dîd", masdar-ı tahfifidir, "görme" ma'nâsınadır. "Ateş"ten murâd, hakîkat-i vücûddur. "Duhân"dan murâd, vücûd-i hakîkînin delîli olan vücûdât-ı izâfiyyedir. Ya'nî, ey kimse! Hüner ve ma'rifet "duman ateşin vücûduna delalet eder" sözünü söylemek değildir. Belki ateşi açıktan açığa görmektir. Ya'nî hüner ve ma'rifet bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde hakîkat-i vücûdu zevkan ve vicdânen açıktan açığa müşâhede etmektir.Yoksa "bu eşyanın vücûdu elbet bir sâni'in vücuduna delâlet eder" demek ve o vücûd-i hakîkîye bu delîli perde ve hicâb etmek değildir. Zîra هُوَ الظاهر (Hadid, 57/3) [ya'nî "O Zâhir'dir"] âyet-i kerîmesi mûcibince bilcümle eşyâda zâhir olan o vücûd-i hakîkîdir. Onu te'vîlât ile ve birtakım delîller ile örtmeye hâcet yoktur. Nitekim Fihi Mâ Fih'in 22. faslında Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Bir kimse Sultân-ı mahbubîn Mevlânâ Şemseddîn-i Tebrîzî hazretlerinin huzûrunda "Ben delîl-i katı' ile Hakk'ın mevcûdiyetini isbât ederim," dedi. Ertesi sabâh Mevlânâ Şemseddîn hazretleri buyurdular ki: "Dün gece melâike gelmişler idi ve o adam hakkında, "Elhamdü lillah, bizim Hudâ'mızı sabit kıldı, Allah ona ömürler versin, âlemiyân hakkında taksîr etmedi," diye duâ ettiler." Ey âdemcik! Hak sâbittir. O'nun delîl nesine lâzım? Eğer bir iş görmek istersen, O'nun huzûrunda kendine bir mertebe ve makām isbât et! Ve yoksa O senin delîlin olmaksızın sâbittir. Nitekim işaret buyurulur: وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسبِّحْ بِحَمْدِهِ (İs- râ, 17/44) ya'nî "Mahlûkāttan hiçbir şey yoktur illâ ki Allâh Teâlâ'yı hamd ile tesbih ederler." Şek yoktur ki, bu fakîhler hüşyâr ve sahib-i zekâvettirler ve on kimse hükmündedirler. Müntesib oldukları fende on görürler. Velâkin bu ilim ile onların arasına "yecûz, lâ-yecûz" kāidesinin muhafazası için bir duvar çekilmiştir. Eğer o duvar onların hicabı olmasa onu hiç okumazlar ve o iş muattal kalır... ilh."

2524. Ey kimse! Senin delîlin lebîbin önünde, hakîkatte o tabibin delîlinden daha kokmuştur.

Ey âlim-i zâhirî! Veyâ feylesof efendi! Sen varlığı, birisi Hakk'ın ve diğeri halkın olmak üzere iki müstakil kısma taksîm ettin; ve Hakk'ın varlığını halkın varlığından uzaklaştırıp, Hak, eşyayı zâtıyla değil, ilmi ile muhîttir, dedin. Halkın vücudunu [Hakk'ın] varlığına perde yaptın. Sonra da Hakk'ın varlığına ortak ve şerîk yaptığın bu halkın varlığını Hakk'ın varlığına delîl getirdin ve dedin ki: "Ben, eserden müessir olan Hakk'ın vücûdunu isbât ettim. Bu senin delîlin âriflerin nazarında tabîbin teşhîs-i maraz husûsunda delîl olarak kullandığı hastanın idrârından ve necâsetinden ve kanından ve cerâhatinden daha kokmuş oldu. Zîrâ zâhirî olan idrâr ve necâset ve kan ve cerâhat su ile temizlenir ve kokusu da gider. Velâkin senin Hakk'ın zâtının varlığına şirk koşmak sûretiyle getirdiğin delîl neces-i bâtınî olduğu için Bahr-i Muhît'in suyu ile bile temizlenemez. Görmez misin ki, âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ (Tevbe, 9/28) ya'nî "Müşrikler ancak necestir" buyuruyor. Halbuki müşrikler cisimleri yıkanmış ve temiz ve elbiseleri de yepyeni ve süslüdür. Binâenaleyh âyet-i kerîmede neces-i bâtınîye işaret buyurulur; ve bu necislik müşriklerin celîsine de hafîsine de âmdır.

2525. Ey oğul! Mâdemki senin bundan başka delîlin yoktur, necâset ye ve sidiğe nazar et!

"Gûh", b... ve neces; ve "gemîz", hayvânâtın sidiği. "Püser" ta'bîri ile âlim ve zekî geçinen böyle kimselerin çocuk mesâbesinde olduğuna işâret buyurulur. Ya'nî, ey oğul! Mâdemki senin ma'rifet-i Hak husûsunda bundan başka delîlin ve hünerin yoktur ve bu delîlin ise ancak neces-i bâtınîden ibârettir, binâenaleyh var git rûhunun ağzıyla bu neces-i bâtınî olan şirki yeme- ye devam et! Ve dâimâ da ruhunun ve aklının gözü bu neces-i bâtınîye bakıp dursun. Zîrâ bu delîline ve hünerine i'timâd edip insân-ı kâmil kapısına mürâcaattan kendini müstağnî addetmektesin. Sana lâyık olan şey ancak budur. Bu beyt-i şerîfte bir incelik daha vardır. O da budur ki, ulemâ-i zâhire; "eşyada necâset ve bevl ve sâir eşyâ-yı hasîse vardır, binâenaleyh Hakk'ın zâtı eşyâya sârî olmak lâzım gelse, hâşâ ki Hakk'ın bunlara da sereyânı lâzım gelir" deyip, muhakkıkların mu'tekadı olan vahdet-i vücûdu inkâr ederler; ve eser olan bu eşyâdan tenzîh ettikleri Hakk'ın zât-ı müessiresini isbât ederler. Hz. Pîr burada işaret buyururlar ki: "Ey âlim-i zâhirî! Mâdemki eser-i ilâhî olan bu eşyânın vücudunu onun varlığına delîl ittihâz ediyorsun, âsâr arasında senin i'tikādına göre necâset ve sidik gibi eşyâ-yı hasîse de vardır, binâenaleyh Hakk'ın varlığına bu gibi murdâr ve kokmuş şeyler dahi senin delîlin oluyor. Halbuki muhakkıkların nazarında eşyâ arasında hakîkatte senin gördüğün neces yoktur. Binâenaleyh onlar sereyân-ı zâtîyi isbât ederlerse, edeb hâricine çıkmış olmazlar. Senin nazarında ise bu murdâr eşyâ sâbittir. Eğer sen onları vücûd-i Hakk'a delîl getirir isen, edeb hâricine çıkmış olursun ve ârifler nazarında senin bu delîlin kokmuş bir şey olur.

2526. Ey kimse! Senin delîlin o deyneğin misalidir. Senin elinde körlük ayıbına delalet etti.

Ya'nî, ey delîl-i aklî sahibi! Ma'rifet-i Hak için senin ikāme ettiğin delîl, körün elindeki değnek gibidir. Zîrâ kör, görmediği için deyneği kendisine rehber ve delîl olarak kullanır ve bu deynek onun elinde körlük ayıp ve kusûruna delalet eder; ve onu gören dahi "Bu zavallı kördür" diye hükmeder. Hakk'ın varlığını isbât için senin getirdiğin âsâr delîlleri de sende körlük ayıbı olduğunu isbât eder. Zîrâ insan gözünü açtığı vakit ilk gördüğü şey varlıktır. O varlıklar hep Hakk'ın varlığıdır. Eşyanın varlığını da Hakk'ın nûr-ı vücûdu ile görür. Nitekim gündüz gözünü açan bir kimse evvelâ ziyâyı görür. Sonra o ziyâ vâsıtasıyla eşyayı görür. Ziyânın vücûdunu isbâta kıyâm etmek ne kadar abes ise, senin Hakk'ın varlığını isbâta kıyâm etmen dahi öylece abestir ve körlük alâmetidir.

2527. Gulgul ve tâk [u turum] ve cenk: “Görmüyorum, beni ma'zûr tut!" demektir.

"Gulgul", insanların gürültüsü ve şamatası olup burada kıyâsât-ı mantıkıyye dedikoduları murâd buyurulur. “Tâk u turum", tumturâk, hodnümâlık, gösteriş, debdebe ve tantana, ma'nâlarınadır. Ya'nî, ma'rifet-i Hak bahsinde kıyâsât-ı mantıkıyye gulgulesi ve gürültüsü ve senin birtakım mustalahâne sözler ile gösteriş yapman ve kendini halka gösterip hüner satman ve mübâhaselerin ve münâzaraların: "Beni ma'zûr tut, ben körüm, Hakk'ın varlığını görmüyorum, isbâta çalışıyorum!" demek olur.

Tirmîz Şâhı Seyyid'in, "Filân-ı mühim için her kim Semerkand'a üç yâ dört günde giderse, hil'at ve at ve köle ve câriye ve bu kadar altın veririm!" diye nidâ ettirmesidir. Ve Delkak'in köyde münâdînin bu haberini işitmesi ve ulak ile beraber, "Bir kere ben oraya gidemem, bu benim işim değildir!" diye şâhın nezdine gelmesi

"Delkak", pâdişâhı eğlendiren ve güldüren bir maskaranın ismidir. "Ulak", bu kelime Türkçe "ulaşmak" masdarından müştak olup, sür'at-i seyr için istihdâm olunan "posta tatarı" demektir. Bunlar eski zamanlarda bindikleri hayvanı pek hızlı sürerler ve eğer yolda menzilhâneler olup değiştirilecek hayvan bulunmazsa, hayvan çatlar idi. Nitekim Delkak köyden ulakla beraber gelirken iki hayvanın yolda sakatlandığı âtîde beyân buyurulmuştur. Bu kıssanın yukarıki bahse rabtı budur ki: Vücûd-ı Hakk'ı isbât için ulemâ-i zâhire ve ehl-i tarîkat geçinen meşâyıh-ı rüsûm, kürsüler üzerinde birçok delîller gösterirler ve meclislerde birçok mübâhaseler ve münâzaralar yaparlar ve sâmi'lerin zihinlerini teşvîş ederler. Halbuki bunların bu tekellüflerinden "Ben Hakk'ı anlamıyorum ve göremiyorum, beni ma'zûr tut!" ma'nâsı çıkar. İşte bu hâl bu kıssada beyân buyurulan Delkak'in telâşına ve latîfesine benzer ki, bu latîfe ve telâş onu sonunda belâya düşürdü.

2528. Tirmid'in Seyyid'i ki, orada şâh idi, onun maskarası dil-hah olan Delkak idi.

"Tirmid", Asya'da bir yerin ismidir. Oradaki sâdât sahîhü'n-nesebdirler. "Zâl", harfiyle de "Tirmiz" telaffuz olunur. "Dil-hâh", gönlün matlûbu ma'nâsınadır. Ya'nî Tirmiz şehrinin sahîhü'n-neseb olan seyyidi orada şâh olmuş idi; ve onun maskarası da onun gönlünün matlûbu olan "Delkak" isminde bir komik ve bir nekre adam idi.

2529. O Semerkand'da mühim bir iş tutardı. O bir ulak aradı, tâ ki, o müstetim ola!

Ya'nî, şâhın Semerkand'da görülecek mühim bir işi var idi. Bu işi tamâmlayıcı olmak için bir ulak aradı.

2530. "Her kim beş günde bana oradan haber getirirse, hazîneler veririm!" di-[2512]ye münâdî bağırttı.

"Zeden", masdarı aslında "vurmak" demektir. Fakat Burhân'ın beyânına göre bir isim ile mürekkeb olarak isti'mâl olunduğu vakit birçok ma'nâya gelir. Burada "münâdî zeden”, “münâdî bağırtmak" ma'nâsı münasibdir. Türkçe'de "dellâl çağırtmak" demek olur. Eski zamanlarda Türkiye'de dahi pâdişâhların vefâtı ve yerine diğerinin cülûsu, mahallelerde böyle dellâl çağırtılarak i'lân olunur idi. Ya'nî şâh, "Her kim Semerkand'a beş günde gidip gelir ve oradan bana haber getirirse, ona hazîneler veririm!" diye dellâl çağırttı.

2531. Delkak köyde idi ve onu işitti. Bindi ve Tirmiz'e kadar koştu.

Ya'nî, dellâl çağırılırken Delkak pâdişâhın nezdinde değil idi. Köyde idi ve köyde dellâlı işitti. Hemen ata bindi ve Tirmiz'e kadar koştu.

2532. Atı o nevi'den koşturmaktan dolayı, iki hayvân o yolda sakat oldu.

"Nemat", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "nevi" demektir. Ya'nî, Delkak Tirmiz'e bir ân evvel yetişmek için bindiği atı sür'at nev'iyle koşturmaktan dolayı o yolda iki hayvân sakat oldu.

2533. Yol tozundan dîvâna koştu. Münasebetsiz vakitte o şâha yol istedi.

"Dîvân", burada pâdişâhın ve vezirlerin ve hükümet adamlarının büyük meclisi demektir. Ya'nî Delkak, köyden tozu dumana katarak koşa koşa geldi ve üstünün başının tozuyla beraber dîvâna koştu. Pâdişâhın vüzerâsıyla beraber mühim bir işi müzakere ile meşgül olduğu bir sırada ve münasebetsiz bir vakitte pâdişâhın huzûruna girmek için yol ve izin istedi.

2534. Dîvânın cümlesine fısıltı düştü. O sultanın vehmine bir karışıklık düştü.

Ya'nî, Delkak'in bu sür'at ve acelesinden meclis ehlinin hepsine "Acabâ ne var?" diye bir fısıltı düştü. Sultânın vehmine de "Acabâ memlekete düşman mı musallat oldu?" diye karışıklık ârız oldu.

2535. "Acaba ne teşvîş ve belâ hâdis olmuştur?" diye şehirde hâs ve âmmın gönlü elden gitti.

2536. "Yahud, bir kāhir düşman bizim kasdımızda mıdır? Yahud, bir mühlik belâ mı gaybdan kalktı?"

2537. "Ki, Delkak sert seyrâna çarpmıştır! Birkaç Arab atını yolda öldürdü."

2538. "Acaba Delk niçin böyle acele geldi?" diye halk padişahın sarayına cem'olmuş idi.

"Delk", Delkak'in muhaffefidir. Ya'nî, Delkak'in bu telâşı şehir halkını da telâşa düşürdü. “Acabâ ne var ki Delkak böyle acele bir haber ile koşup sa- raya geldi? Ne olduğunu biz de anlayalım!" diye halk padişahın sarayına toplandılar.

2539. Onun acelesinden ve ictihadının fahşından Tirmiz'e gulgul ve teşvîş düştü.

Ya'nî, Delkak'ın böyle köyden acele gelmesinden ve latîfesindeki ictihâdının kötülüğünden Tirmiz şehri halkına gulgule ve teşvîş ve karışıklık düştü ve onun bu latîfesi bir hükümet ve inzibât mes'elesi vücûda getirdi.

2540. O biri iki elini dizine vurucu ve o biri vehimden nâşî vâveyla edici idi. [2522]

Halkın kimi "Eyvah! Başımıza ne belâ gelecek?" diye ellerini dizine vurur idi ve bir kısmı da şehre umûmî bir âfet geleceği vehminden nâşî, feryâd ve vâveylâ edici idi.

2541. Feryaddan ve fitneden ve azab korkusundan her bir gönül yüz türlü hayale gitmiş idi.

2542. Her bir kimse "Acabâ, pelasa ne ateş düştü?" diye kıyas canibinden bir fal vurdu.

"Pelâs", sahrâda oturan göçebelerin çadır yaptıkları ve giydikleri kilim ve giyecek demektir. "Ateş üftâden der pelâs", pelâsa ateş düşmek, hâdise-i azîme vuku'undan kinâyedir. "Fal", burada hükm-i gāibâneden kinâyedir. Ya'nî, her bir kimse "Acaba ne gibi bir hadise-i azîme vâki' oldu?" diye kıyâs cihetinden birbirinden başka gāibâne bir hüküm verdi.

2543. Yol istedi ve şah ona çabuk yol verdi. Vaktaki yer öptü, ona dedi: "Hey, ne oldu?"

Ya'nî, Delkak huzûr-ı şâha girmek için yol ve izin istedi ve şâh ona derhâl izin verdi. Vaktâki o zamanlara mahsûs olan merâsim-i hürmet mûcibince Delkak yer öptü, pâdişâh ona: "Hey, ne oldu?" diye sordu.

2544. Her kim o ekşiden bir hal sordu ise o "Sus!" diye elini dudağı üstüne koyardı.

Ya'nî, o şâhın huzûruna girinceye kadar, o ekşi yüzlü Delkak'den her kim "Ne var? Ne oldu?" diye bir hâl sordu ise, “Sus!" diye işaretle elini dudağı üstüne koyar ve onları büsbütün merâka düşürür idi.

2545. Onun o ferhenginden vehim ziyade olurdu. Cümle teşvîş içinde onun hayranı olmuş idi.

"Ferheng", hüner ve ma'rifet ve ilim ve edeb demektir. Ya'nî, Delkak'in gösterdiği o latîfe hünerinden halkın vehmi artardı. Bütün şehir halkı fikir karışıklığı içinde onun o hünerinin hayrânı olmuş idi.

2546. Delkak işaret etti de dedi ki: "Ey kerem şâhı! Bir dem bırak, tâ ki nefes vurayım!"

Ya'nî, Delkak şâhın huzûruna girdiği vakit şâh ona "Söyle, ne oldu?" dedi. Delkak dahi pek yorgunluk hâli göstererek işaret edip dedi ki: "Ey kerem şâhı! Biraz müsâade et, tâ ki nefes alayım ve söyleyeyim!" "Dem zeden", söylemek demektir.

2547. “Tâ ki aklım bana geri gelsin! Zîrâ acaib bir âleme düştüm."

Ya'nî, Delkak latîfesini yaldızlamak için aslı olmayan vaz'iyetler gösterip dedi ki: "Aman şâhım bana biraz müsaade et, tâ ki aklım başıma gelsin! Zîrâ ben acâib bir âleme düştüm ve kendimden geçtim."

2548. Bir saat sonra ki şâh vehim ve zandan onun hem boğazı ve hem de ağzı acı oldu.

Şâh Delkak'e müsaade edip bir müddet bekledi ve bu intizâr esnasında "Acabâ ne felâket vardır?" diye vehmi ve zannı daha ziyâdeleşti. Fakat bu vehim ve zandan ağzında tükrüğü kurudu, hem boğazı ve hem de ağzı acı oldu.

2549. Zîrâ Delkak'i böyle görmemiş idi ki, ondan daha hoş onun hem-nîşini olmasın!

Ya'nî, Delkak komik ve maskara bir adam idi. Pâdişâhın her huzûruna girişinde evvelki girişinden daha hoş bir maskaralık yapar ve pâdişâhı güldürür idi. Binâenaleyh Delkak'i hiçbir vakit böyle ciddî ve telâşlı bir hâl içinde görmemiş idi. Bu sebebden pâdişâha ziyâde vehim müstevlî oldu.

2550. Dâima hikâye ve latîfe kaldırırdı. Şahı o şâdân ve handân tutardı. [2532]

Ya'nî, şâh dâimâ meclisinde o Delkak'i hikâye ve latîfe îrâd eder bir hâlde görürdü ve o şâh dâimâ mesrûr ve gülme içinde vakit geçirir idi. Aslâ şimdiki hâli gibi abûsü'l-vech görünmez idi.

2551. Oturmak vaktinde onu öyle gülücü ederdi ki, şah iki eliyle karnını tutardı.

Delkak şâhı oturduğu yerde öyle güldürür idi ki, şâh gülmenin şiddetinden iki eli ile karnını tutardı. Zîrâ karnının içi çok gülmekten pek ziyâde sarsılır idi.

2552. Zîra gülmenin kuvvetinden onun cismi terler idi. O gülmekten yüz üstü düşerdi.

"Hûy kerden", ter yapmak demektir. Ya'nî, gülmenin kuvvetinden ve şiddetinden şâhın cismi ter yapardı ve şâh hande etmekten dolayı kendisini tutamayıp yüz üstü düşerdi.

2553. Bugün başka, böyle sarı ve ekşi. "Ey şâh! Sus!" diye elini dudağına vuruyor.

"Bâz", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "başka" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, Delkak her zaman böyle komik olduğu hâlde, bugün başka olmuştur; ve böyle sarı ve ekşi yüzlüdür. Sonra "Ey şâh, sus, biraz müsâade et!" diye ciddiyet gösteriyor ve elini dudağına götürüyor.

2554. "Acabâ, azab cihetinden ne gelecek? diye şâhın vehmi vehim içinde ve hayali hayal içinde idi.

Ya'nî, şâhın vehmi kat kat oldu ve hayali birbirini ta'kîb etti.

2555. Zîra şahın gönlü gamlı ve perhîzli idi. Çünkü Hârezmşâh çok kan dökücü idi.

Ya'nî, o tarafın şâhlarından bulunan Muhammed Hârezmşâh çok kan dökücü bir şâh olduğundan, Tirmiz şâhının gönlü onun bir gün kendisine tecâvüz edeceğini düşünerek gamlı idi ve Hârezmşâh'tan sakınmak üzere idi.

2556. O inadçı ya hîle ya satvet ile o tarafın çok şahlarını öldürmüş idi.

Kendi maksadına nail olmak husûsunda inâdçı olan o Muhammed Hârezmşâh o tarafın şâhlarının çoğunu ya hîle ve tedbîr ile yâhud kuvvet ve satvet ile harb edip öldürmüş idi. Hatta merküm, Nefahâtü'l-Üns'te kıssası tafsîlen beyân olunduğu üzere evliyâullâhtan Mecdeddîn-i Bağdâdî (k.s.) hazretlerini dahi bî-günâh olarak nehirde boğdurmuş idi.

2557. Bu Tirmiz şâhı ondan vehim içinde idi. Delkak'in fenninden muhakkak onun vehmi ziyade oldu.

Bu Tirmiz şâhı Seyyid, Muhammed Hârezmşâh'ın tecavüzünden vehim içinde idi. Delkak'in yaptığı bu latîfe fenninden "Acabâ Hârezmşâh mı tecavüz edecektir? Delkak alelacele bu haber ile mi geldi?" diye şâhın bu vehmi arttı.

2558. Dedi: "Pek çabuk açık söyle! Acabâ hâl nedir? Senin böyle fitnen ve gürültün kimdendir?"

2559. Dedi: "Ben köyden onu işittim ki, şâh her cadde başında dellal çağırttı."

2560. "Böyle diye ki: "Üç günde Semarkand'a koşan bir kimse isterim ve ona hazîneler veririm!""

2561. "Onun haberinden garaz hâsıl olduğu vakit, wazda ona hazîneler veririm!"

Ya'nî, "Semarkand'a acele gidip gelen kimsenin getireceği haberden maksad hâsıl olduğu vakit, o kimseye ıvaz ve mükâfât olarak hazîneler ve birçok paralar veririm!" Dellâl bağırıp bunları söylüyor idi.

2562. "Ben senin nezdine onun için koştum ki, diyeyim ki: O kuvveti tutmam!"

"Ey şâh! Ben senin huzûruna, bende o kadar zamanda Semarkand'a gidip gelmek kuvveti yoktur, demem için koşa koşa geldim."

2563. "Benim gibiden böyle çabukluk gelmez. Bâri bu ümid için bana teveccüh etme!"

"Çustî", çabukluk ve çeviklik. "Me-ten", "tenîden" masdarından emr-i hâzır olup, burada "teveccüh etme!" demek olur. Ya'nî, "Ey şâh! Benim gibi bir adamın elinden bu kadar çabukluk ve çeviklik gelmez. Bâri Semarkand'a sür'atle gidip gelmek ümîdi için bana teveccüh etme ve bu işi benden bekleme! İşte huzûr-ı şâhânene bunu haber vermek için acele ve telâş ile geldim!" dedi.

2564. Şah dedi: "Senin bu çabukluğuna la'net olsun! Zîrâ şehir içine yüz teşvîş düştü."

Şâh Delkak'e cevâben dedi: "Senin bu çabukluğuna ve köyden böyle acele gelişine la'net olsun! Zîrâ şehir halkı içine birçok karışıklık düştü ve herkesi ayağa kaldırdın. Senin acelenin bir ma'nâsı var zannettik."

2565. Ey maskara! Bu kadardan dolayı sen otlağıma ve ota ateş bıraktın.

"Hâm-rîş”, lügatte "ham sakallı" demek olup, maskara ma'nâsından kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ya'nî, "Ey maskara! Bu kadar aceleden dolayı sen otlak mesâbesinde olan şehre ve ot mesâbesinde olan halka vehim ateşini bıraktın." Herkes "Acabâ ne felâket var?" diye vehme ve ıztırâba düştü.

2566. Biz fakrda ve ademde ulaklarız, diye davullu ve bayraklı bu hamlar gibi...

Bu ve âtîdeki beytlerde Hz. Pîr efendimiz Delkak kıssasından alınacak hisseyi beyân buyururlar. "Hâmlar"dan murâd, nefsin sıfatlarından tamâmiyle geçip fânî-fillâh ve bâkî-billâh olmadan mürşidlik da'vâsına kıyâm eden kimselerdir. "Davul"dan murâd, böyle bir kimse[nin] başına topladığı birtakım ahmakların "Bizim mürşidimiz şöyle kâmildir ve böyle âriftir ve ehl-i hâldir!" diye halka i'lânâtta bulunmasıdır; ve "bayrak"tan murâd kâzibin kâmillerin ahvâlini taklîd etmesidir. Ya'nî, Delkak'in hâli, hakîkatte keyfiyyet-i irşâddan bî-haber olan müddeîlere benzer ki, onlar başına topladıkları birtakım ahmaklar vâsıtasıyla halka karşı kemâl ve irşâd davulunu çalarlar ve ehl-i kemâle taklîd bayrağını açarlar ve derler ki: "Biz fakr ve yokluk yolunun ulaklarıyız. Bize tâbi' olanları çarçabuk Hakk'a vâsıl ederiz. Halbuki hakîkî bir mürşid ve insân-ı kâmil herkesi başına toplamaktan kaçar ve kimseyi kendisine da'vet etmez; ve kendisine müracaat edenlerin isti'dâdına ve ayn-ı sâbitelerine nazar edip, müstaid olmayanları ba'zı vasâyâ-yı şer'iyye ile başından savar. Bu yalancı mürşidlerin ahvâli 3. cildin 680 numaralı beytinden 722 numaralı beytine kadar tasvîr buyurulmuştur. Ve ehl-i zekâ ve irfân bunlardan ibret alıp bu yalancı mürşidlerin tuzağına tutulmaz.

2567. Şeyhlik lafını cihana atmış, kendini bir Bâyezîd yapmıştır.

Bu maskaralar şeyhlik ve mürşidlik lafını ve övünmesini halka karşı i'lân etmişler ve kendilerini birer Bâyezîd-i Bestâmî hazretleri gibi kâmil göstermiş-

2863. Bir yüksek yerden o diğeri toprağı kokladı. "Bu bir dul kadının evidir!" dedi.

Ya'nî, hâssıyeti burnunda olan hırsızlardan birisi, bir yüksek yere çıkıp, toprağı kokladı. "Bu önlerine gelen ev bir dul kadının evidir. Buradan altın kokusu gelmiyor," dedi. "Rebve", yüksek yer ma'nâsınadır.

2864. Sonra kemend üstadı kemend attı. O yüksek duvar tarafına gittiler.

Ya'nî, kemend atmak hünerini bilen üstâd, kemend atıp önlerine gelen dul kadının evini aştılar ve sarayın yüksek tarafına geldiler.

2865. Vaktaki diğer yerde toprağı kokladı, "Ferd olan şahın hazînesinin toprağıdır" dedi.

Koklamakta mahâreti olan hırsız, vaktāki o yüksek duvar civârında başka bir yerde toprağı kokladı, "Ve işte saltanatta ferd olan şâhın hazînesinin toprağı budur!" dedi.

2866. Delik delici delik deldi ve hazîneye erişti. Her birisi hazîneden bir esbâb çekti.

"Esbab", burada "eşya" ma'nâsınadır. Duvarları delmekte mâhir olan hırsız, sarayın duvarını deldi ve o delikten hazîneye kadar yol açtı. Hırsızlar içeriye girdiler ve her birisi oradaki eşyâdan bir şey yakaladı ve yağmaya başladı.

2867. Kavim, çok altın ve sırmalı kumaş ve azîm gevherleri götürdüler ve acele sakladılar.

Hırsız tâifesi, hazîneden birçok altın ve sırmalı kumaşları ve mühim cevherleri çalıp götürdüler ve acele sakladılar. "Zerbeft", sırmalı kumaş demektir. Ma'lum olsun ki, bu beyitlerde "pâdişâhın hazînesi"nden murâd, lerdir. Nüfûz-i nazar sahibi olmayan birtakım humekā dahi. Başına toplanıp bunu öyle göründüğü gibi zannetmişlerdir.

2568. Hem kendi salik olmuş, vâsıl olmuş; da'vet mahallinde bir mahfil açmış.

"Mahfil", meclis ve cem'iyet-gâh demektir. Ya'nî, böyle bir maskara hem kendinden sâlik olmuş ve hem de kendi kendine Hakk'a vâsıl olmuştur. Ya'nî birkaç rü'ya görüp kendisini kâmil ve makām-ı irşâda vâsıl zannederek Hak yoluna hem kendi kendine sülûk etmiş ve hem de kendi kendine vâsıl olmuş- tur; ve Hakk'a vusûlü bu kadar kolay bir şey zannederek da'vet mahallinde halkı toplamak için bir mahfil açmıştır. Şairin birisi bu gibiler hakkında ne gü- zel söylemiştir: Beyit: Şeyhimiz kendisini bilmede kalmış âciz Nerede kaldı ki keyfiyyet-i irşadı bile! Ömer Hayyâm dahi bu gibi müddeîleri tezyîfen bir rubâîsinde şöyle söy- ler: Rubâî: "Şeyhin birisi bir fahişe kadına dedi ki: "Sarhoşsun, her lahza başka bir kim- senin tuzağına bağlandın." Fâhişe kadın cevâben dedi: "Ey şeyh! Sen her ne söylersen ben oyum. Fakat insâf et; sen de göründüğün gibi misin ya?"

2569. Dâmâdın evi âşûb ve şer doludur. Kızın kavminin bundan haberi yoktur.

Bu yalancı mürşidin hâli kendi kendine güveyi olan kimsenin hâline ben- zer. Meselâ dâmâdın evi âşûb ve şerden, ya'nî düğün îcâbı olan gürültü ve patırtı ve çalgı çağanak ile doludur. Halbuki nikâh edeceği kızın kavim ve ka- bîlesinin bu düğünden haberi bile yoktur.

2570. Velvele ki, işin yarısı doğru oldu, bizim tarafımızdan olan şartlar oldu. [2550]

Ya'nî, alacağı kız için dâmâdın kendi evinde yaptığı velvele ve gürültü dü- ğün için yapılması lâzım gelen bir iş idi. Onun dâmâd tarafından yapılması doğru oldu. Bizim dâmâdımız tarafından yapılması îcâb eden şartlar hâsıl ol-du ve yerini buldu. Bunun gibi mürşid-i nâkısın tekye açıp başına adamlar toplaması ve cem'iyetle zikirler ve hây u hûylar yapması ve kürsülere çıkıp va'z u nasîhat etmek irşad işinin yarısıdır. Bu yarı iş o mürşid-i nâkıs tara-fından yapılmış ve hâsıl olmuştur.

2571. Evleri süpürdük, süsledik. Bu hevesten dolayı sermest ve hoş olarak kalktık.

Düğün evini süpürdük ve süsledik. Bu zâhirî hazırlık hevesinden dolayı sermest ve mesrûr olarak ayağa kalktık; ve kezâ mürşid-i nâkıs dahi tekye-sini usûl-i zâhirîsi vechi ile tertîb edip süsledi ve bu zâhirî tertîbât hevesinden dolayı kendinden geçti ve "tertîbâtım yerinde oldu" diye mesrûr ve sarhoş olarak irşada kalktı.

2572. "O taraftan bir haber geldi mi?" Hayır! "O damdan bu tarafa bir kuş geldi mi?" Hayır!

Bunlar pek a'lâ. Fakat işin yansıdır. "Bu iş tamâm olmak için, ey mür-şid efendi! Sana Hak tarafından irşâda me'zûniyet haberi geldi mi? Ve o âlî damdan, ya'nî hakîkat-i muhammediyyeden bir mürg, ya'nî bir insân-ı kâ-mil gelip seni irşâda me'zûn kıldı mı?" diye sorarsan, eğer lisânen doğru söyler bir adam ise zâhiren ve eğer yalancı ise bâtınen ve hâlen "hayır" di-ye cevab verir.

2573. "Bu mezîd ender mezîd olan risaletler cinsinden o havâlîden size bir ce-vâb geldi mi?"

"Mezîd ender mezîd risâlet"ten murâd, Zât-ı Hak'tan hakikat-i muham-mediyyeye ve hakikat-i muhammediyyeden insân-ı kâmile gelen, vârid olan tebliğlerdir. Ya'nî, "Size vazîfe-i irşadı îfâ için Zât-ı Hak'tan hakîkat-i mu-hammediyyeye ve hakîkat-i muhammediyyeden sahib-i irşad olan bir in-sân-ı kâmile olan tebliğ ve risâlet cinsinden, o âlem-i ma'nâ havâlîsinden bir cevâb geldi mi?" diye sorarsan:

2574. "Hayır! Velâkin bizim yarimiz bundan âgahtır. Zîrâ ki gönülden gönül tarafına la-büd yol vardır."

"Hayır, böyle bir şey vâki' olmadı. Fakat tarîkına mensûb olduğumuz yârimiz ve pîrimiz bizim irşâda teşebbüsümüzden âgâhtır. Biz bu işi onun âgâhlığına istinaden yaparız. Zîrâ ki elbette kalbden kalbe yol vardır."

2575. "Binaenaleyh öbür yardan, ki sizin ümîdiniz vardır, nâmenin cevabından niçin yol hâlîdir?"

"Ey mürşid efendiler! Mâdemki sizin pîr-i tarîkatinizin sizden âgâhlığına ümîdiniz vardır, kalbinizden pîrinize gönderdiğiniz nâme-i teveccühe niçin cevâb gelmiyor? Ve bu kalb yolu niçin gönderdiğiniz nâmenin cevabından hâlîdir?" Ma'lûm olsun ki, irşâd keyfiyeti sülükünü itmâm edip fenâ ve bekā mertebelerini hâiz olduktan sonra mensûb olduğu kâmilin izniyle olur; ve fenâ ve bekā mertebelerini hâiz olan bir kimse terbiye edeceği bir sâlikin ahlâkını, meşrebini kendisi söylemeye hâcet olmaksızın kalbine nazar etmek sûretiyle görür ve bilir; ve ona göre ma'nevî ilaçlar ve tedaviler yapar. Nitekim 4. cildin 1795 ve 1796 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'ni] "Kâmiller senin adını uzaktan işitirler. Senin târ ve pûdunun ya'nî ayn-ı sâbitenin ka'rına kadar giderler. Belki sen doğmadan senelerce evvel seni hallerin ile görmüş olurlar."

Binâenaleyh bir sâlikin ahvâl-i bâtınesini görmeyen ve bilmeyen bir kimse mürşid değildir; Ve bir pîrin tarîkına intisâb edip bir müddet mücâhede ve riyâzattan sonra bila-me'zûniyet irşâda teşebbüs câiz değildir.

2576. Gizlilerden ve aşikârlardan yüz nişan vardır. Fakat iktifâ et, bu kapıdan perdeyi kaldırma!

Ya'nî, bu mukallid mürşidlerin bâtınlarından ve zâhirlerinden bizim indimizde birçok nişanları ve sıfatları vardır; fakat ey Mevlânâ, bu kadar söz yeter! Bu tezvîrât kapısından perdeyi kaldırma ve esrârı ifşa etme!

2577. O ahmak Delkak kıssasına kadar geri git ki, fuzûlden dolayı kendi üzerine belâ getirdi.

Ey Mevlânâ! Ahmak Delkak'in kıssasına geri dön ki, o Delkak latîfede haddi tecavüz eylediği ve fuzûlluk ettiği için kendi üzerine belâ getirdi. İmdi ey kimse! Bu kıssadan ibret al! Böyle bilâ-me'zûniyet haddi tecavüz edip fuzûlî olarak mürşidliğe kıyâm edenlerin başlarına Hak tarafından bir belâ geleceğini de anla! Nitekim zamânımızda böyle fuzûlî olarak şeyhlik edenlerin başlarına gelen belâlar şâyân-ı ibrettir.

2578. Sonra vezîr ona dedi: "Ey hakkın direği! Bu hakîr bendeden bir söz dinle!"

Pâdişâh Delkak'in köyden böyle bir latîfe kasdiyle acele gelmesini tel'în ettikten sonra orada bulunan vezîr pâdişâha dedi: "Ey hakkın ve adâletin sütunu ve direği olan şâh! Bu hakîr bendenin dahi bir sözünü dinle!"

2579. "Delkak köyden bir iş için gelmiştir. Onun re'yi döndü ve ona pişman olmuştur."

"Delkak köyden şehre kadar bu derece sür'atle mutlaka hayır bir iş için gelmiştir ve bir fikr-i mahsûsu vardır. Fakat şehre geldiği vakit re'y ve fikrini değiştirdi ve o fikrinden pişman olup vazgeçti."

2580. "Sudan ve yağdan eskiyi yeni yapıyor. O maskaralık ile hâric olucu ediyor.' [2561]

"Tûl müddet kalmış ve eskimiş yağı yeni yapmak,” başka türlü düşünüp başka türlü söylemekten kinâyedir. "Birûn-şev", vasf-ı terkîbî olduğuna göre "hâric olucu" demektir. "Birûn-şev kerden", "hâric olucu etmek" demek olur. Ya'nî "Delkak başka türlü düşünüp başka türlü söylüyor ve maksadını saklıyor; ve o maskaralık ile kendini bu sakladığı düşünceden hâric olucu ediyor."

2581. "O kını gösterdi, bıçağı gizledi. Şübhesiz onu sıkıştırmak gerektir."

"Meselâ o kını gösterdi, fakat bıçağı sakladı ve göstermedi. Binâenaleyh o asıl maksadını ızhâr etmek için onu sıkıştırmak gerektir."

2582. "Fıstığı yahud cevizi kırmadıkça ne içini gösterir, ne bir yağ verir."

"Nitekim fıstığı yâhud cevizi kırmayınca içi meydana çıkmaz ve bunların içlerinde gizli olan yağlar alınmaz. Bunun gibi Delkak'i de sıkıştırmalıdır ki, bu husûstaki fikri ve maksadı meydana çıksın!"

2583. "Onun bu ferhenginden onun bu def'ini dinleme! Onun titremesine ve rengine bak!"

"Ferheng", "ilim ve hüner" demek olup burada "hîle ile tedbîr-i idârî" murâd buyurulur. Ya'nî, "Ey şâh! Sen Delkak'in kendisine vâki' olacak tazyîki def' için hîle ile yapacağı tedbîr-i idârîsine kulak asma! Ve onun bu tedbîrini def' et! Onun zâhirinde görülen titremesine ve renginin bozulmasına bak! Eğer bâtınında gizlediği bir hâl olmasa zâhiri böyle mütegayyir olmazdı."

2584. "Hak, "Onların yüzlerinde onların alâmetleri vardır" buyurdu. Zîra ki alâmet gammâz ve münimmdir."

“Münimm", ifâl bâbından ism-i fâil olup "birinin sözünü diğerine götüren nemmâm ve gammâz" demektir. “Şîma", alâmet ve eser ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Feth'te olan `سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ` (Feth, 48/29) ya'nî "Onların yüzlerinde onların eseri ve alâmeti vardır" âyet-i kerîmesine ve sûre-i Rahmân'da olan `يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ` (Rahmân, 55/41) ya'nî “Mücrimler alâmetleri ile tanınır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî, “Zîrâ ki eser-i zâhirî gammâzdır ve nemmâmdır. Bunun için Hak Teâlâ hazretleri sâlihler ve âsîler yüzlerindeki alâmetlerinden tanınır buyurdu."

Nitekim 1. cildin 1291 numarasında da: `حق چو سیما را معرف خوانده است / چشم عارف سوی سیما مانده است` [Ya'ni] "Hak sîmâya muarrif ta'bîr etmiştir. Ârifin gözü sîmâ tarafında kalmıştır."

Ve 4. cildin 1790 numaralı beytinin başındaki sürh-i şerîfte de bu ma'nâ beyân buyurulmuştur.

2585. Bu muâyin o haberin zıddıdır. Zîra ki bu beşer şarabla yoğurulmuştur.

"Muâyin", müfâale bâbından ism-i fâildir. "Ta'yîn edici ve gösterici" demektir. Bundan murâd, Delkak'ın titremesi ve yüzünün sararmasıdır. Ya'nî, "Delkak'ın yüzünde görülen ve zamîrini gösterici olan titremesi ve yüzünün sararması, lisânen verdiği haberin ve sözün zıddını beyân ediyor. Binâenaleyh o her ne kadar lisânen ben bu hareketimi sizi güldürmek için yaptım, diyor ise de yüzünde görülen alâmet bu hareketinin iç yüzü böyle olmadığını gösteriyor.

2586. Delkak figan ve hurûş ile dedi: "Ey musahib! Bu miskînin kanına sa'y etme!"

Delkak vezîrin pâdişâha karşı bu sözleri söylediğini işitince pek müteessirâne bir sûrette vezîre hitâben dedi ki: "Ey pâdişâhın vezîri olan musâhib-i muhterem! Bu gibi sözler ile pâdişâhı öfkelendirip, bu benim gibi fakîrin kanına ve i'dâmına çalışma!"

2587. Ey emîr! Zamîre çok vehim ve gümân gelir ki, o hak ve sâdık olmaz.

Ya'nî, "Ey vezîr olan bey! İnsanın kalbine birçok vehimler ve zanlar gelir. Fakat o vehim ve zan hadd-i zâtında doğru değildir. Zîrâ vehim insanın vücûdunda, âfâkta olan şeytanın nazîridir. Şeytan insanları nasıl yanlış yollara sevk ederse, vehim de varı yok, yoğu var gösterir ve insanı ıdlâl eder."

2588. Muhakkak zannın ba'zısı günahtır, ey vezîr! Husûsiyle bir fakîr üzerine zulüm doğru değildir.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Hucurât'ta olan يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ (Hucurât, 49/12) ya'nî “Ey îmân eden kimseler! Zannın çoğundan sakınınız! Muhakkak zannın ba'zısı günâhtır” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Buradaki "zan"dan murâd, kötü zandır. Binâenaleyh zan iki nevi' olur. Birisi kötü zan ve diğeri iyi zandır. Âyet-i kerîmede "Zannın ba'zısı günâhtır" kaydıyla kötü zanna işâret ve iyi zan istisnâ buyurulmuş olur. Ef'âl ve ahvâlinde fiskı ve zulmü zâhir olmayan mü'minler hakkında sû'-i zan câiz değil- dir ve onları gıybet dahi harâmdır. Fıskını ve zulmünü enzâr-ı nâsta ızhâr eden kimselerin gıybeti ve onlar ile muamelede hazm ve ihtiyat lâzımdır. Nitekim hadîs-i şerifte من القى جلباب الحياء فلا غيبة له ya'nî "Hayâ gömleğini kaldırıp atmış olan kimse için gıybet yoktur" buyurulur. Ve hazm ve ihtiyat ise sû'-i zandır. Nitekim 3. cildin 270 ve 271 numaralı beyitlerinde حزم آن باشد که ظن بد بری تا گریزی و شوی از بد بری ya'nî "Hazm o olur ki, sû'-i zan edesin, tâ ki kaçasın ve kötüden berî olasın!" ve حزم سوء الظن گفته است آن رسول. هر قدم را دام میدان ای فضول ya'nî Resûl "Hazm sû'-i zandır" buyurdu. Ey fuzûl! Her adım için tuzak bil!" Ya'nî, Delkak sözüne devâm ile dedi ki: "Ey vezîr! Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de "Zannın ba'zısı günâhtır" buyurdu. Binâenaleyh zulmetmek iş başında bulunanlara lâyık değildir. Hele benim gibi bir fakîr hakkında hiç câiz değildir."

2589. Şah onu inciten kimseyi muahaze etmez. Onu güldüren kimseyi neden muahaze etsin?

Ya'nî, “Şâh halîm ve kerîmdir. Kendisini inciten ve müteessir eden kimseyi afv edip muâhaze etmez. Ben ise onu dâimâ güldürürüm ve bu yaptığım hareketi dahi gülünç bir hâl olmak üzere yaptım. Binâenaleyh beni neden muâhaze etsin?"

2590. Sahibin sözü şahın indinde yer tutucu oldu. Bu mekrin ve tezvîrin kâşifi oldu.

Delkak şâhın fikrini kendi aleyhinden çevirmek için bu sözleri söyledi amma, vezîrin sözü pâdişâha daha mu'teber ve makbûl göründü. Binâenaleyh vezîrin tevehhümüne tebean Delkak'ın bu hareketinde mestûr olması lâzım gelen mekr ve tezvîrin keşfi tarafına meyil edici oldu.

2591. "Delkak'i zindan tarafına götürünüz. Onun yaltaklanmasını ve riyasını az satın alınız!"

"Câblûs", aldatıcı ve yaltaklanıcı ve tatlı dilli. "Zerk", riyâ ve nifâk demektir. Ya'nî, pâdişâh Delkak'i tazyîke karar verip dedi ki: "Delkak'i alın, zindâna götürün! Gerçi o maskaralık ile sizi güldürmeye ve yapacağınız tazyîkātı tahfi- fe çabalar ve sizin tab'ınız dahi ona mülâyemet göstermek cihetine meyl eder. Onun maskaralıklarına az gülünüz ve ona karşı dâimâ ekşi yüzlü olunuz!"

2592. Ona karnı boş davul gibi vurunuz, ta ki o bize davul gibi âgâhlık versin!

"Delkak'e merhamet etmeyip, içi boş davula vurur gibi vurunuz! Davul nasıl ses çıkarırsa, o da bâtınında gizlediği fikri bize ızhâr etsin!" Nitekim "biz fenâ makāmındayız" diye kemâl da'vâsında bulunan yalancı mürşidler, başlarına bir belâ-yı ilâhî geldiği vakit, bâtınlarında sakladıkları sıfât-ı beşeriyyelerini ızhâr ederler.

2593. Davul yaş ve kuru ve dolu ve boş olsa, onun sesi bizi hepsinden âgâh eder.

"Davulun derisi yaş mıdır, kuru mudur ve içi dolu mudur, boş mudur? Çomak vurulduğu vakit bizi tamâmiyle kendi hâlinden âgâh eder. Zîrâ yaş derinin sesi başka ve kuru derinin sesi başkadır; ve kezâ içi dolu olan davul ile boş davulun sesi başka başka çıkar." Bunun gibi belâ vaktinde cismi sıfât-ı beşeriyyeden kurumuş ve içi boşalmış olan insân-ı kâmilin ef'âli ve akvali başkadır; ve cismi sıfât-ı beşeriyye ile yaş ve bâtını bu sıfatlar ile dolu olan nâkısın ef'âli ve akvâli dahi başkadır.

2594. Nihayet ıztırârdan dolayı kendi sırrını söyler. Öyle ki, bu gönüller karâr tutar.

"Delkak nihâyet, dayak ıztırârından dolayı bâtınında sakladığı sır ne ise, onu dosdoğru olarak meydana çıkarmaya mecbûr olur; ve onun bu doğru sözüne karşı gönüllerde bir karâr ve inanmak hâsıl olur."

2595. Mâdemki sıdk fürûğlu olan tuma'nînettir, gönül yalan söz ile rahat etmez.

"Tuma'nînet", bir şeye i'timâd ve rabt-ı kalb edip onunla râhat ve sükûnet bulmak demektir. Bu beyt-i şerîfte ان الصدق طمأنينة وان الكذب ريبة ya'ni “Mu- hakkak sıdk tuma'nînet ve kizb reybettir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî, “Mâdemki bu hadîs-i şerîf mûcibince nûrlu olan doğru söz kalbe inanmak duygusu ve sükûnet verir, binâenaleyh gönül yalan söze inanmaya meyil etmez ve sükûnet bulmaz.

2596. Yalan, çöp gibi ve gönül ağız gibi olur. Çöp asla ağızda gizli olmaz.

Ya'nî, yalan söz ağıza giren bir çöp gibidir. Bu ağıza giren çöp nasıl ağızda gizli kalmaz ve hissolunur ise, ağız mesâbesinde olan kalbe giren çöp mesâbesindeki yalan söz dahi öylece kalbde hissolunur.

2597. Onda oldukça, ilim ile ağızdan çıkarmak için, bir dil vurur.

Ya'nî, insân, o çöp ağızda durdukça dilini o çöpe temâs ettirerek ilim ve usûl ile boğazına kaçırmadan dışarıya çıkarıp atar.

2598. Hususiyle ki, göze rüzgârdan çöp düşer; göz, yaşa ve kapama ve açmaya düşer.

Hele rüzgârdan göze çöp kaçarsa, gözün hiç tahammülü yoktur. Derhal yaşarır ve o çöpü dışarıya atmak için açılıp kapanmak ile meşgûl olur. Evvelki beyt-i şerîfte kalbin ağıza teşbîhi kulûb-i âmmeye ve bu beyitte göze teşbîhi kalb-i kâmile nazaran vâki' olmuştur. Zîrâ kâmilin kalbi göz mesâbesindedir.

2599. İmdi biz şimdi bu çöpe tekme vuralım, tâ ki ağız ve göz bu çöpten kurtulsun!

İmdi biz çöp gibi olan yalan sözlere karşı, firâset ayağı ile bir tekme vuralım, tâ ki kalbimizin ağzı ve gözü bu çöpten kurtulsun!

2600. Delkak dedi: "Ey şah, yavaş ol! Hilmin ve mağfiretin yüzünü az tırmala!"

Delkak pâdişâhın bu sözlerine karşı dedi: "Ey şâh, yavaş ol! O ahlâk-ı hamîdeden olan hilmin ve afv ve mağfiretin yüzünü, sıfat-ı gazabın tırnakları ile az tırmala!" "Kem harâş", "az tırmala" ta'bîriyle ba'zan sıfat-ı gazabın dahi ızhân lâzım geleceğine işaret buyurulur. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Zât-ı azîmü'ş-şânın وَغَضِبَ اللهُ عَلَيْهِمْ (Fetih, 48/6) [ya'nî "Allah onlara gazablandı"] âyet-i kerîmesinde gazab ve رَضِىَ اللهُ عَنْهُمْ (Beyyine, 98/8) [ya'nî "Allah onlardan râzı oldu"] âyet-i kerîmesinde dahi rızâ sıfatlarıyla tavsîf buyurdu. Ve insan ise cemî'-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharıdır. Binâenaleyh iktizâ-yı hâle göre kendisinden gazab sıfatının zuhûru dahi tabîîdir. Şu kadar ki, bu gazab nefsin feverânı ile olursa mezmûmdur; Hak için olursa makbûldür. Nitekim âtîde îzâh buyurulur.

2601. Bu hadde kadar nikmetleri ta'cîl nedendir? Ben uçmuyorum. Senin elindeyim; beni yırt!

"Nikam", ukūbet ile mükâfât etmek ma'nâsına olan "nıkmet"in cem'idir, "azablar ve gazablar" demek olur. Ba'zı şârihler "derem" kelimesindeki "der"in zâid olduğunu beyân etmişlerdir. Fakat "derîden" masdarının emr-i hâzırı olmak münasib görünür. Şu hâlde "der-em", "beni yırt ve kahr et!" ma'nâsına gelir. Ya'nî, "Ey şâh! Benim hakkımda bu derece gazabları ve azâbları ta'cîl etmenin sebebi nedir? Ben uçup kaçmıyorum. Senin elindeyim. Teennî et; eğer îcâb ederse beni yırt ve kahret!"

2602. O te'dîb ki Allah için olur, onda müsta'cillik caiz değildir.

Ya'nî, bir hâkim bir kimseyi Allah için te'dîb etmek isterse, bu te'dîb ve cezâ hususunda hâkimin müsta'cilliği ve âcil olması câiz değildir. Bilakis teennî ile hareketi adle muvâfik olur.

2603. Ve o şey ki, tab' ve arızî olan hışm ola ve murtaza olmamak için acele eder.

Ve fakat bir kimsenin te'dîb ve cezâsı tab'-ı nefsânî ve ârızî olan öfkeden dolayı olursa bu öfkenin hükmü geçip kendisinde sıfat-ı rızâ hâsıl olmamak için acele eder ve nefsindeki intikām zevkine mağlûb olur.

2604. Korkar ki eğer rıza gelirse onun öfkesi gider. İntikām ve onun zevki fait olur.

Zîrâ o kimse korkar ki, eğer kendisinde sıfat-ı rızâ hâsıl olursa, bu sıfatın zıddı olan gazabı ve öfkesi gider. İntikām duygusu ve nefsinin intikām alma zevki fevt olur. Zîrâ rıza sıfatı su ve gazab sıfatı ateş gibidir. Rıza sıfatı gelince gazab ateşi söner.

Menkibe: "İmâm-ı Hüseyin (a.s.) hazretleri bir sofrada bulundukları esnâda sofraya yemek getiren köleleri dikkatsizlik sebebiyle yemeği hazretin üzerine döker. Hz. İmâm nazar-ı infiâl ile köleye baktığı vakit köle وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ (Al-i İmrân, 3/134) ya'nî “Allâh Teâlâ cenneti öfkesini yutanlar için hazırlamıştır" âyet-i kerîmesini okur. Hz. İmâm cevâben: “Öfkemi hazm ettim" buyururlar. Köle âyet-i kerîmenin alt tarafı olan وَالْعَافِينَ عَنْ النَّاسِ (Al-i İmrân, 3/134) ya'nî "Nâsdan afv ediciler(e dahi cenneti hazırlamıştır)" cümlesini okur. Hz. İmâm cevâben: "Seni afv ettim" buyurur. Köle yine bu cümlenin maba'di olan وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (Al-i İmrân, 3/134) ya'nî “Allâh Teâlâ ihsân edenleri sever" âyet-i kerîmesini dahi okur. Hz. İmâm: “Seni Allah rızâsı için âzâd ettim!" buyurur."

2605. Kâzib olan şehvet taâmda acele eder. Zevkin fevti korkusu vardır; o ise marazdır.

Ya'nî, mi'dede yalancı bir şehvet ve istek olduğu vakit, bu şehvet yemek tarafına acele eder. Zîrâ biraz yemeğe sabretse, yemek yemek zevki gidecek ve yerine isteksizlik gelecektir. Binâenaleyh "Aman bu zevk gitmesin de taâmın lezzetini duyayım!" diye yemeğe acele eder. Halbuki iştihâ-yı kâzib mi'denin bir hastalığıdır. Atş-ı kâzib ve susamak dahi böyledir. İşte zevk-ı intikām dahi böyle şehvet-i kâzibe gibidir. Sabır ile zâil olur.

2606. İştihâ-yı sadık olur, tehîr iyidir, tâ ki o kerihsiz hazm olmuş ola!

"Girih", "kerîh" ma'nâsınadır, “nâhoş olan ve iğrenme veren" demektir. Ya'nî, iştihâ-yı kâzibde sabr olunursa iştihâ sâdık olur. Binâenaleyh yemeğe acele etmeyip te'hîr etmek evlâdır. Tâ ki bu iştihâ-yı sâdık sebebiyle yenilen yemek mi'dede nâhoş olmayarak hazm olmuş olur. Ya'nî gazab hâlinde hük- mü terk edip teemmül etmelidir. Tâ ki o gazabın nefsânî mi yoksa Hakkānî mi olduğu bu teemmül neticesinde zâhir olsun!

2607. Sen beni def'-i belâ için dövüyorsun, tâ ki rahneyi göresin, onu bağlayasın!

"Rahne", "yırtık ve yıkık" demektir. Burada murâd, Delkak'in telâş ile şehre gelmesi üzerine erbâb-ı hükümet ve halk arasında teşevvüş-i fikr ve karışıklık husûle gelmesidir. Ya'nî, "Ey şâh! Benim hareketimden dolayı şehrin âsâyişi ve emr-i idârede rahne husûle geldiğini görüyorsun ve o rahneyi bağlamak istiyorsun ve beni bu belânın def'i için dövüyorsun."

2608. Tâ ki o rahneden hârice belâ gelmeye! Onun gayrı kazanın birçok rahnesi vardır.

"İstersin ki, o intizâm-ı idârede hâsıl olan o rahneden dışarıya bir belâ-yı idârî çıkmasın! Halbuki hâdisât-ı kevniyyenin kâffesi kazâ-yı ilâhîye bağlıdır. Binâenaleyh onları bu gibi zevk-i intikām tedbîrleriyle def' etmek mümkin değildir."

2609. Zulüm def'-i belânın çaresi olmaz. Çâre ihsân ve afv ve kerem olur.

Ya'nî, "Nefsin hazzına mağlûb olup zevk-i intikāma meyletmek bir zulümdür; ve zulüm işe def'-i belânın çâresi olamaz. Eğer şâhlar memleketlerindeki belâ-yı idârîlerin çâresini isterlerse, o çâre ve tedbîr halka ihsân ve mücrimleri afvetmek ve izhâr-ı kerem etmektir."

2610. "Sadaka belâyı redd eder" buyurdu. Ey delikanlı! Sen hastalarına sada- [2591] ka ile ilaç et!

Ya'nî, ihsân ve afv ve kerem sadakadır. Resûl-i Ekrem Efendimiz الصدقة ترد البلاء وتزيد العمر ya'nî "Sadaka belâyı def' eder ve ömrü ziyâde eder" buyurdu. Ya'nî, ey âlem-i hayâtta tecrübesiz olan delikanlı! Sen hastalarını, muhtâclara ihtiyacları olan şeyleri vermekle tedavî et! Ma'lum olsun ki "sadaka" riyâ- sız ve süm'asız, sıdk ve ihlâs ile, Allah rızâsı için verilen maldan ibârettir. Fakat Sahîhayn'da mezkûr صدقة معروف كل ya'nî "Her bir emr-i ma'rûf sadakadır" hadîs-i şerîfi mûcibince zulümden ve şer'den tevakkî dahi sadaka hükmündedir. Zîrâ bunlardan tevakkî etmek emr-i ma'rûftur. Binâenaleyh beyt-i şerîfte sadaka ile bu ma'nâya da işâret buyurulur. İkinci mısrâ' dahi bu ma'nâyı müeyyiddir. Zîrâ paraya muhtâç olanlar fakr ile ma'lûldür, onların tedâvîsi para vermekle olur; ve kabâhatliler hakkında lâhık olacak cezâ korkusuyla ma'lûldür. Onların tedâvîsi dahi afv ile olur. Velhâsıl her bir kimse bir ihtiyâç illeti ile ma'lûldür. Onların tedâvîsi dahi bu ihtiyâçlarının te'mîni ile olur.

2611. "Fakîri yakmak, hilim düşüncü olan gözü kör etmek sadaka olmaz."

"Ey şâh! Senin hilim sıfatını düşüncü olan kabâhatlinin ümîd gözünü, sıfat-ı gazab ile kör etmek ve benim gibi bir fakîri gazab ateşiyle yakmak, Resûl-i Ekrem hazretlerinin vesâyâsına muhâlif olduğundan sadaka olmaz."

2612. Şâh dedi: "Bir hayrı eğer kendi mevzi'inde yapar isen, hayır ve onun mevki'i iyidir."

Şâh Delkak'ın bu sözlerine cevâben dedi: "Fakat bir hayrı eğer yerinde yaparsan o hayır iyidir ve onun yeri de iyidir. Yerine masrûf olmayan hayır, ayn-ı şer' olur ve onun konulduğu yer dahi fenâ olur.

2613. "Ruhun mevzi'ine şâhı koyarsan vîrânlıktır. Şâhın mevzi'i at dahi nâdânlıktır."

"Ruh" ve "şâh" ve "esb", satranç oyununda kullanılan mührelerin isimleridir. Ya'nî, "Meselâ satranç oyununda "ruh" taşının yerine "şâh" taşını koyarsak ters olur ve oyun berbâd olur. Ve kezâ "şâh" taşının konacağı hâneye "esb" taşını koyarsak câhillik olur; ve satranç oyununu bilmediğine hükmolunur."

2614. "Şerîatte hem atâ hem zecr vardır. Şâh için sadr ve at için dergâh vardır."

Şer'-i ilâhîde atâ ve ihsân etmek vardır. Nitekim Hak Teâlâ وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (Âl-i İmrân, 3/134) ya'nî “Allâh Teâlâ ihsân edicileri sever” buyurur. Ve kezâ zecr ve men'etmek dahi vardır. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ (Nûr, 24/2) ya'nî "Zinâ eden kadın ile erkeği dövünüz. Allah'ın dîninde onlara merhamet etmeyiniz!" buyurulur. Ve muâmelât-ı nâs arasında da her şeyin bir münasib yeri vardır. Meselâ padişah için sadr ve yüksek makām vardır; ve at için dahi pâdişâhın kapısı vardır. Pâdişâhın kapıda oturması ve atın sadrda durması ters ve zulüm olur."

2615. Adl ne olur? Onu mevzi'ine koymaktır. Zulüm ne olur? Onu mevki'inin gayrına koymaktır.

Ya'nî, "Adl ne demektir? Bir şeyi lâyık olduğu mahalle koymaktır. Zulüm ne demektir? Bir şeyi lâyık olduğu yerden başka yere koymaktır."

2616. Hâlık gazabdan ve hilimden ve nasihatten ve mekrden her neyi yarattı ise, bâtıl değildir.

"Nush", nasîhat etmek. "Mekîd", mekr ve hubs ma'nâsınadır. Ya'nî, "Hâlık Teâlâ hazretleri bu âlem-i sûrette gazabdan ve hilimden ve nasîhatten ve mekr ve hubsten her neyi yarattı ise, hiçbirisi bâtıl değildir. Nitekim âyet-i kerîmede وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا (Sâd, 38/27) ya'nî "Biz göğü ve yeri ve onların arasında olan şeyleri bâtıl olarak yaratmadık" buyurulur. Binâenaleyh gazab ve hilim sıfatları yerlerinde masrûf olmak şartıyla makbûldür; ve bu âlem-i sûrette esmâ-i ilâhiyye muktezâsı olarak sâlihin ve fâsıkın vücûdu zarûrîdir. Binâenaleyh nasîhat etmek sâlihlerin ve mekr ve hubs fâsıkların işidir.

2617. Bunlardan hiçbir şey hayr-ı mutlak değildir. Bunlardan hiçbir şey şerr-i mutlak değildir.

Ya'nî, "Gazab ve hilim gibi ahlâkın hiçbirisi sûret-i mutlakada hayır değildir ve mutlak şer dahi değildir. Zîrâ her birisi mevzi'ine göre değişir. Meselâ sıfat-ı hilmi, tasavvur ve tasmîm ile bir kimseyi öldüren adam hakkında isti'mâl edip onu kısâs etmemek şer olur. Hayır olan hâl, onu kısâs etmektir; ve nefsini ve ırzını müdafaa için bir kimseyi öldüren adama da gazab edip kısâs etmek dahi şer olur. Binâenaleyh ona karşı halîmâne davranıp kısâs etmemek hayır olur. Nitekim cezâ kānûnlarındaki hükümler dahi buna göredir. Velhâsıl âlemde hayır ve şerr-i mutlak yoktur. Hayriyet ve şerriyet mukayyeddir."

2618. Nef' ve zarar her biri yerindedir. İlim bu yüzden vacib ve nafi'dir.

Bu âlem-i sûrette nef ve zararın herbiri yerindedir. Zîrâ "nef", Nâfi' ism-i ilâhîsinin ve "zarar" "Dârr" ism-i şerîfinin iktizâsıdır. Binâenaleyh ilm-i esmâî ve sıfatî kullar üzerine vâcibdir ve fâidelidir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz طلب العلم فريضة لكل مسلم ومسلمة ya'nî "ilim talebi herbir müslim erkek ve kadın için farzdır" buyurulur ve diğer bir hadîs-i şerîflerinde dahi تفكروا في آلاء الله ya'nî “Allâh Teâlâ'nın âlâsında ya'nî esmâ ve sıfatında tefekkür ediniz!" buyururlar. Zîrâ bu ilim vâsıtasıyla insan hayır ile şerri tefrîk edebilir; ve bu ilim sâyesinde sıfât-ı celâliyyeyi ehl-i celâle ve sıfât-ı cemâliyyeyi de ehl-i cemâle tahsîs edebilir.

2619. Ey, ne çok bir zecr vardır ki, miskîn üzerine gider; sevâbda ekmekten ve helvadan iyi olur.

Ey kimse! Miskîn ve fakîr üzerine vâki' olan ne çok bir zecr ve cezâ vardır ki, bu zecr ve cezâ sevâb hususunda o fakîre ekmek ve helva vermekten daha fâideli ve iyi olur. Zîrâ o zecr ve cezâ yerinde vâki' olduğu için adl olur.

2620. Zîra ki vakitsiz helva safrâ yapar. Tokat onu hubsten temiz yapar.

[2601] "Evân", vakit ve hîn; "müstenkā", temizlenmiş demektir. Ya'nî, meselâ tab'ında harâret galib olan bir hastaya, o harâret geçmeden, vakitsiz helva ve tatlı verilirse, onda safrâ yapar. Bunun gibi ba'zı kimseye hiddet ve şiddet göstermek îcâb ettiği vakit, ona helva mesâbesinde olan hilim ile muâmele etmek, onun safrâ mesâbesinde olan kötü ahlâkının büsbütün kararmasına sebeb olur. Bilakis tokat vurmak ahlâk-ı mezmûme hubsünden ve fenâlığından o fakîri temizler.

2621. Bir tokadı vaktinde miskîne vur ki, onu boynu vurulmaktan kurtarasın!

Bir tokadı vaktinde miskîne vur ki, o kötü ahlâkına revâç vererek büsbütün azgın olmasın! O bir tokat daha büyük fenâlığa cür'et etmesine mâni' olarak onu boynu vurulmaktan kurtarsın!

2622. Zahm ma'nâda kötü huy üzerine vâki' olur. Sopa kilim üzerine değil, toz üzerine vâki' olur.

Ya'nî, zahm ve darbe her ne kadar sûrette fakîrin cismine vâki' olur ise de, ma'nâda onun kötü huyu üzerine müteveccihtir. Nitekim sopa her ne kadar sûrette kilim ve halı üzerine vurulur ise de, ma'nâda toz üzerine düşer ve sopa kilime ancak tozu çıksın diye vurulur. Bunun gibi sülükte riyazat ve mücâhede sopaları da her ne kadar cisme müteveccih görünür ise de hakîkatte sıfât-ı nefsâniyyenin kuvvetlerini kırmak içindir.

2623. Her Behrâm'ın bezmi ve zindanı vardır. Bezm muhlise ve zindan hamadır.

"Behrâm", Acem şâhlarından birinin ismidir ve Merih yıldızına da derler. Fakat burada mutlak "şâh" ma'nâsınadır. Ya'nî, her şâhın huzûrunda bir meclis-i hâs olduğu gibi bir de huzûrundan uzak zindanı ve hapishanesi vardır. O meclis-i hâs şâhın kendi muhlis bendeleri ve musâhibleri içindir; ve zindan dahi insanlıktan bî-behre olup hayvan tabîatında kalmış olan hamlar içindir.

2624. Yarayı yarmak gerektir ki merhem yapasın; cerâhati yarada müstahkem edersin.

Ya'nî, meselâ bir yaraya merhem koymak için duyacağı evcâ'ı düşünmeksizin, behemehâl onun yarasını yarmak ve içindeki cerâhetleri yıkayıp temizlemek lâzımdır. Eğer yarmadan ve temizlemeden merhem koyar isen, yara içindeki cerâhati kuvvetlendirmiş olursun.

2625. Nihayet onun altındaki eti yer. Yarım bir fâide ve elli ziyân olur.

Nihâyet o cerâhat yaranın altındaki eti yer ve tahrîb eder. O merhem ya-raya bir fâide etse bile elli zarar vermiş olur ve acımak yüzünden hastanın yarası kangren olur. Bunun gibi kötü ahlâklıların te'dîbi emrinde erbâb-ı hü-kûmet tarafından müsâmaha edilmemek îcâb eder.

2626. Delkak dedi: "Ben "Bırak!" demiyorum. Ben "Bir taharrî getir!" di-yorum."

Delkak bu sözleri şâhtan dinledikten sonra cevâben dedi: "Ey şâh! Ben sa-na, benim yaptığım hareketi nazar-ı i'tibâra almaktan vazgeç, demiyorum. Belki şunun bunun sözüne kapılarak hakkımda vereceğin hükümde acele et-me, vicdânında en doğru ve lâyık olan fikri araştır, diyorum."

2627. "Agâh ol! Sabır ve teennî yolunu bağlama! Sabr et ve birkaç gün endî-şe et!"

"Hükümde müteyakkız ol! Sabır ve teennî yolunu fikrin üzerine bağlama! Sabr et, vereceğin hükmü birkaç gün düşün! Binâenaleyh hükmün en doğru-sunu ver!"

2628. "Teennîde bir yakîn üzerine vurasın! Benim te'dîbimi îkān ile yapasın!"

"Îkān”, tahkîk üzerine şübhesiz bilmek. "Gûşmâl", tokat, şamar, te'dîb, tekdîr demektir. Ya'nî, "Teennî neticesinde hükmünde adle isabet edesin ve benim te'dîbimi şübhesiz bir bilgi üzerine yapmış olasın!"

2629. "Mâdemki istivâda gitmek lâyık olur, gidişte "Yemşî mükibben" ne için olur?"

"İstivâ", beraberlik, karâr, sübût, kasd etmek, galebe etmek ma'nâlarınadır. Burada "istikāmet" demektir. Birinci mısra'da sûre-i Mülk'de olan أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّنْ يَمْشِي سَوِيًّا عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (Mülk, 67/22) ya'nî "Acabâ yüz üzerine sürünerek yürüyen kimse mi, yoksa doğru yol üzerinde kāimen ve seviyyen yürüyen kimse mi daha doğru yolu görücüdür?" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, "Mâdemki emr-i idârede ve hükümette istikāmet dâiresinde gitmek ve yürümek lâyık ve münasib olur; etrafı görmeksizin yüz üstü sürünerek yürümek ne içindir?"

2630. Salihler gürûhu ile meşveret et! Peygamber üzerine "Şavirhüm!" emrini bil!

Binâenaleyh işleri, kalbleri sâf olan sâlihler ile meşveret et! Ve Peygamber üzerine Hak Teâlâ'nın وَشَاوِرْهُم فِي الْأَمْرِ (Al-i İmran, 159) ya'ni "Emrde onlar ile meşveret et!" emrini bil ve bu emirden gafil olma ki, hükmünde yüzüstü sürünerek yürüyenler ve etrafını göremeyenler gürûhuna dâhil olmayasın!

2631. "Emruhüm şûra" bunun için olur. Zîrâ teşâvürden sehv ve eğri pek az gider.

Sûre-i Şûrâ'da olan وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ (Sura 42/38) ya'nî "Emrlerinde o sâlihler meşveret ederler" âyet-i kerîmesi, doğru yolda seviyyen ve kāimen yürümek içindir. Zîrâ erbâb-ı akl ile müşâvereden hükümde sehv etmek ve yanlış karârlar vermek pek az vâki' olur.

2632. Bu akıllar kandiller gibi enverdir. Yirmi kandil birden daha aydınlıktır.

Bu akıllar nûrlu ve ziyâlı kandillere benzer. Bir kandilin ziyâsı başka ve yirmi kandilin ziyâsı başkadır. Binâenaleyh bir mes'ele hakkında bir aklın düşünüp vereceği hüküm ile yirmi aklın beraberce düşünüp vereceği hüküm arasında isâbet i'tibariyle çok fark vardır.

2633. Ola ki, arada âsumânın nûrundan müşteil olmuş bir kandil olsun!

Ya'nî, “Câiz ki, bu müşâvere olunan akıllar arasında hakikat güneşinin ya'nî hakîkat-i muhammediyyenin nûrundan parlamış ve nûrlanmış bir akıl kandili ya'nî bir insân-ı kâmil de bulunmuş olsun!"

2634. Hakk'ın gayreti bir perde yapmıştır. Süflî ve ulvî birbirine karışmıştır.

"Engîhten", masdarının müteaddid ma'nâları vardır. Burada "peydâ etmek ve düzmek ve inşa etmek" ma'nâları münasibdir. "Gayret", burada "Hak Teâlâ'nın kendi sevdiğini yabancıların gözünden saklaması" demektir. Nitekim hadis-i şerifte اولیائی تحت قبابی لا یعرفهم غيرى ya'nî "Benim dostlarım benim kubbelerimin altındadır. Onları benden başkası tanımaz" buyurulur. Ya'nî Hakk'ın gayreti bu sûret âleminde bir sûret perdesi koymuştur. O sûret perdesi içinde süflî olan nâkıslar ile ulvî olan kâmiller birbirine karışmıştır. Kâmil ile nâkısın ikisi dahi sûrette insandır; fakat ma'nâda birbirine pek uzaktır. Nitekim 1. cildin 1033 numarasında گر بصورت آدمی انسان بدی احمد و بو جهل خود یکسان بدی ya'nî "Âdemî sûret ile insan olaydı, Ahmed ve Ebû Cehil elbet müsâvî olurdu” buyurulmuştur.

2635. "Sîrû!” buyurdu, cihanda taleb et! Bahtı ve nasibi imtihan et!

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Rûmda olan سيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذينَ (Rûm, 30/42) ya'nî "Yeryüzünde geziniz! Evvelden gelenlerin akıbeti nasıl olduğuna bakınız!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ve "gezmek"ten murâd, ne olduğu dahi sûre-i Hac'da vâki' olan أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قلوب يعقلون بها أَوْ آذَان يسمعون بها (Hac, 22/46) ya'nî "Acabâ yeryüzünde gezmezler mi ki, onlar için taakkul edecek kalbler yâhud işitecek kulaklar hâsıl olsun!" âyet-i kerîmesinde îzâh buyurulmuştur. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte dahi yeryüzünde gezmek ve kemâlât-ı akliyye tahsîli için gezmek olur. "Baht", tâli', kader, kısmet, izzet, saâdet. "Rûzî”, rızık ve nasîb ma'nâlarınadır; ve bunlardan murâd akl-ı kâmildir. İkinci mısra'daki "baht ve rûzîrâ” ibâresi hem birinci mısrâ'a ve hem de ikinci mısra'daki "hemî kün imtihân" ibâresine merbûttur. Ya'nî, Hak Teâlâ "Yeryüzünde geziniz!" buyurdu. Binâenaleyh cihanda gez; ve saâdet ve rızık ve nasîb-i ma'nevî olan akl-ı kâmili taleb et! Ve gezip yürüdüğün yerlerde insanlar arasında bu akl-ı kâmili araştır ve tecrübe et! Veyâhud kendi tâli'ini ve nasîbini tecrübe et! Zîrâ sahte ve nâkıs mürşidler arasında insân-ı kâmili bulup tanımak güçtür ve tâli' işidir.

2636. Meclislerde akıllar içinde Resûl'de olan öyle bir aklı taleb et!

Ya'nî, gezip yürüdüğün yerlerde ve insan meclislerinde akıllar ve akıllar içinde Resûl-i Ekrem hazretlerinde olan öyle bir akla vâris olan insân-ı kâmili taleb et!

2637. Zîra ki Resûl'den mîrâs ancak odur ki, önden ve arkadan ayıbları gö- rür.

Zîrâ ki Resûl-i Ekrem hazretlerinden ümmetine mîrâs kalan şey ancak o akıldır; ve o akıl his gözünden kaybolan ma'nâları önden ve arkadan görür; ve o aklın gözü her tarafa nâzırdır. Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri hadîs-i şerîflerinde ان الانبياء ما ورثوا درهما ولا دينارا وانما ورثوا العلم فمن اخذه اخذ حظا وافرا ya'ni "Muhakkak peygamberler altın ve gümüş ve para mîrâs bırakmadılar; ve an- cak ilmi mîrâs bıraktılar. Binâenaleyh kim ki o ilmi aldı, çok haz aldı" buyu- rurlar. Ulûm-i ledünniyye ve hikemiyyât-ı ilâhiyyenin tahsîline sebeb akıl ol- duğundan, Resûl-i Ekrem hazretleri hadîs-i şerîflerinde zikr-i müsebbib ve irâde-i sebeb kabîlinden ilmi beyân buyurmuşlardır. Ve diğer bir hadîs-i şerîf- te العاقل صديقى والاحمق عدوى ya'ni "Akıl benim dostumdur ve ahmak düşma- nımdır" buyurmuşlardır. Zîrâ ahmak zâhirde mü'min olsa bile bu hamâkati onu îmândan uzaklaştırır; ve akıl zâhirde münkir bile [olsa] o akıl onu bila- hire îmâna takrîb eder.

2638. Basarlar içinde de o basarı taleb et ki, onun şerhine bu muhtasar takat getiremez.

Gözler içinde de öyle bir insân-ı kâmilin gözünü ve görüşünü taleb et ki, o görüşün yanında bu Mesnevî kitâbı muhtasar bir şey kalır. Binâenaleyh bu muhtasar olan Mesnevî o gözün ve görüşün şerhine kifayet edemez.

2639. O azametli bundan dolayı terehhübden ve dağda yalnız olmaktan men' etmiştir.

"Şükûh”, mehabet, azamet, şân ve şevket. "Terehhüb", ruhbanlaşmak. Ya'nî, o azametli ve şevketli olan Resûl-i Kibriyâ hazretleri o insân-ı kâmili arayıp bulmak ve sohbetinde olmak maksadından dolayı لا رهبانية في الاسلام ya'ni "İslâm'da ruhbâniyet yoktur" buyurdu; ve ruhbanlıktan ve dağlarda tenhâ yerlere çekilip ancak kendi ictihâdıyla riyâzât ve mücâhedât ile meşgül olmak- tan men' buyurdu. Ve 5. cildin 574 numaralı beytinin başındaki sürh-i şerîf- te لارهبانية في الاسلام hadis-i şerifi hakkında îzâhât geçmiştir.

2640. Tâ ki bu nevi' iltikā fevt olmaya! Zîrâ o nazar bahttır ve iksîr-i bekādır.

Tâ ki bu nevi' iltikā ya'nî akl-ı kâmile mülâkî olmak imkânı fevt olmaya! Zîrâ insân-ı kâmilin o gayb görücü olan nazarı baht ve saâdettir. Ve bekā-billâh mertebesine vusûlün iksîri ve müessiridir. Nitekim Ferîdüddîn-i Attâr hazretleri buyururlar. Beyit:

"Bir ân merdân-ı Hudâ olan insân-ı kâmiller ile beraber olmak, yüz yıl takvâda olmaktan daha iyidir."

Ve Hâfız-ı Şîrâzî hazretleri de şöyle buyururlar. Beyit:

"O kâmiller ki toprak olan cismi nazar ile kimyâ yaparlar. Acabâ olabilir mi ki, bize de göz ucu ile baksınlar."

Ve 2. cildin 2149 ve 2150 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'ni] "Her kim Hudâ ile beraber oturmak isterse, evliyâ huzûrunda otursun, de! Eğer huzûr-ı evliyâdan munkatı' olur isen, sen helâke mensûbsun; zîrâ ki cüzsün, küll değilsin."

2641. Salihler arasında bir aslah vardır. Onun [sultandan] fermanının başı üzerinde bir sahh vardır.

"Sahh", fermânların mu'teber ve sahîh olduğunu tasdîkan baş taraflarına konulan nişan ve işarettir. Ya'nî, Hakk'ın sâlih kulları ve velîleri arasında bir aslah ve mümtâz olan velî vardır ki, onun irşad fermânının başı üzerinde sultân-ı hakîkî olan Hak tarafından bir "sahh" işareti vardır. Bu beyt-i şerîfte velîlerin merâtibine işâret buyurulur. Zîrâ bir velî vardır ki, nefsinde kâmildir fakat başkasını kemâle getiremez. Diğer bir velî dahi vardır ki, başkasını ancak sülûkte bir mertebeye kadar terakkî ettirebilir. Daha ilerisine geçiremez. Onu kendinden daha yüksek bir velîye gönderir. Ve bir velî dahi vardır ki, kâmil ve mükemmildir. Müstaid olan sâliki her türlü makāmlardan geçirip Hakk'a vâsıl kılar. Bu beyt-i şerîfte "aslah" ta'bîriyle bu kâmil ve mükemmile işaret buyurulur. "Tevkî'", berât ve fermân ma'nâsınadır.

2642. Zîra o icâbete mukterin dua oldu. İnsin ve cinnin büyükleri onun küfüvü olamaz.

Ya'nî, sâlihler arasında en salih olan velî, kabûle yakın olan duânın ve talebin aynı ve kendisi oldu. Duânın kendisi olmak budur ki: Ehassu'l-havâssin zübdesinin süzülmüşü olan evliyâ, niyâbet ve hilâfeti hasebiyle murâdât-ı ibâdâtı is'af ve muhtâcların hâcetlerini tevzî' edicidir. Binâenaleyh bir kulun Hak'tan olan mutâlebâtı için insân-ı kâmile teveccühü kifayet eder. Nitekim Hz. Pîr Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar, Beyit:

"Ben çok duâ etmekten hep ayn-ı duâ olmuşumdur. Zîrâ her kim benim yüzümü görürse benden duâ ister."

İmdi insanların ve cinlerin büyükleri ve velîleri bu derece-i kemâlde olan velînin küfüvü ve nazîri olmaz.

2643. Onun mücadelesinde o kimse ki tatlı ve ekşidir, onların hücceti Hak indinde bâtıldır.

"Mirî", mücadele ve inâd; "hulv", tatlı; “hâmız", ekşi; “dâhız", bâtıl olan ma'nâlarınadır. "Hulv"dan murâd, tatlı dil ile münâzara ve mücadele edenler ve "hâmız"dan murâd, ekşi yüz ile ve sert lisân ile münâzara ve mücadele edenlerdir. Ya'nî, berâtına Hak tarafından "sahh" işareti çekilmiş olan kâmil ve mükemmilin huzûrunda tatlı dil yâhud sert lisân kullanmak sûretiyle ilimde münâzara ve mücadele edenlerin o kâmili ilzâm için getirdikleri hüccet ve burhân Hak indinde bâtıldır. Zîrâ kâmilin ilmi ilm-i Hak'tır ve ulûm-i zâhiriyye erbâbının getirdikleri hüccetler vehim ile karışık olan aklın îcâd ettiği delîllerdir.

2644. Der ki: "Biz onu zâtımız ile yükselttik. Özrü ve hücceti ortadan kaldırdık."

Ya'nî, Hak Teâlâ o mücadele edenlere hitâben buyurur ki: "Biz kulları en ziyâde ıslâh edici olan kâmil kulumuzu zâtımız ve vücûd-i Hakkānîmiz ile yükselttik. İkilik perdesini yırttık. Binâenaleyh ikilik ve hicâb âlemine mahsûs olan özrü ve hücceti ve delîli onun nazarından kaldırdık. Onun ilmi hüccete ve delâile müstenid bir ilim değildir ki, bu ilmin ibtâli için hüccet ve delîl ikāme olunabilsin. Binâenaleyh ilm-i ledünnîyi ibtâl için ulûm-i akliyye erbâbının getirdikleri delâil-i akliyye Hak indinde bâtıl olur. Bu beyitlerde sûre-i Şûrâ'da وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ (Şûrâ, 42/16) ya'nî "Kendisine cevâb verildikten sonra Allâh Teâlâ hakkında cidâl eden kimselerin hüccetleri Rablerinin indinde bâtıldır" âyet-i kerîmesine telmîh buyurulur.

2645. Hakk'ın eli vaktâki kıbleyi ayân etti, binaenaleyh bundan sonra taharrîyi merdûd bil!

Hakk'ın kudret eli vaktâki o aslah olan kulunu vücûd-i Hakkānîsi ile kāim kıldı, hakîkatin kıblesi olan o insân-ı kâmili bu âlem-i sûrette âşikâr etti. Bundan sonra sen "Hakîkati bulacağım!" diye o hakîkat kıblesini aramayı merdûd bil!

2646. Agâh ol! Taharrîden yüzü ve başı çevir! Maâd ve müstekar zâhir geldi.

"Maâd", avdet mahalli, “müstekarr", istirahat ve karâr edecek yer demektir. Ya'nî, ey delîl-i aklî sâhibi efendi! Agâh ol! Hakîkat kıblesini aramaktan sarf-ı nazar et! Zîrâ senin dönüp dolaşıp nihâyet avdet edeceğin ve avdetten sonra fikrinin istirahat ve karâr edeceği yer olan insân-ı kâmilin huzûru zâhir ve âşikâr oldu. Zîrâ delâil-i akliyye ashâbı bir mes'elede âciz kaldıkları vakit bizzarûre insân-ı kâmile müracaat ederler. Nitekim şimendifer yeni îcâd olunduğu vakit İngiliz mu'teberânından birisi o zamanki Mısır hidîvine: Sizin kitâbınız olan Kur'ân'da وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (En'âm, 6/59) ya'nî “Yaş ve kuru yoktur; illaki Kitab'da zâhirdir" âyeti vardır. Bu yeni îcâd olunan şimendifer dahi var mıdır? diye sorar. Hidîv: "Ulemâmıza soralım!" der. Ule- mâ-i zâhir: “Kur'ân'da böyle bir şeye tesadüf etmedik," deyip cevâbdan âciz kalırlar. Bununla beraber o civârda ma'rûf ve münzevî bir velî varmış. Ona müracaat edip sorarlar. O zât buyurur ki: "Evet, şimendifer olduğu gibi, bundan sonra zuhûr edecek daha bizim bilmediğimiz birçok merâkib vardır. Hak Teâlâ sûre-i Nahl'de وَالْخَيْلَ وَالْبغال والحمير لتركبوها وزينة ويخلق ما لا تعلمون (Nahl, 16/8) ya'nî “Allâh Teâlâ binmeniz ve zînetiniz için atları ve katırları ve eşekleri yarattı ve daha sizin bilmediğiniz merâkibi yaratacaktır" buyurur. Ve filhakîka zamânımızda gördük ki, şimendiferden sonra elektrik tramvayları ve otomobiller, zeplinler, tayyâreler yaratıldı ki, beşer bunlara binip seyahat etmektedirler; ve ihtimâl ki, bundan sonra daha bilmediğimiz birtakım binilip gezilecek şeyler zuhûr edecektir. İşte şu vak'a ulemâ-i zâhirin ilmi ve anlayışı ile bir veliyy-i kâmilin ilmi ve anlayışı arasındaki farkı gösterir. Menâkıb-ı evliyâda bu gibi hâdisât ve vakāyi' çoktur, zikri uzun olur.

2647. Eğer bir zaman bu kıbleden zâhil olur isen, her batıl kıblenin mağlûbu olursun.

"Zâhil", unutucu ve gāfil; "suhre", zebûn ve mağlûb demektir. Ya'nî, eğer sen bir zaman bu hakîkat kıblesi olan kâmilden zâhil ve gāfil olursan, birer bâtıl kıbleden ibaret olan her müddeînin mağlûbu ve esîri olursun. "Hakāyık budur" diye o müddeî senin fikrini ve i'tikādını zehirleyip durur.

2648. Vaktaki temyîz vericiye şükürsüz olasın, senden kible tanıyıcı hatırası sıçrar.

"Hatre", fikre ve akla gelen sûret ve hayâl demektir. Ya'nî, vaktāki senin aklına temyîz verici olan insân-ı kâmile karşı mücadele etmek sûretiyle “nâ-sipâs" ya'nî şükürsüz olasın ve onun kadrini bilmeyesin, kıble tanıyıcı olmak fikri ve hatresi senden sıçrar ve kaçar. O insân-ı kâmili sâir nâkıs insanlar mertebesinde görürsün ve ta'zîm etmek lüzûmunu hissetmez olursun. Zîrâ ta'zîm o kâmilin kadrini anlamak sebebiyle hâsıl olur.

2649. Eğer bu anbardan ihsan ve buğday istersen, hem-derdlerden yarım saat munkatı' olma!

"Birr", ihsân; "bürr", buğday demektir. Ya'nî, eğer bu ilm-i ledünnî anbarı olan insân-ı kâmilden ihsân ve ilim ve ma'rifet buğdayını ve zahîresini istersen, idrâk-i hakāyık derdinde olan o kâmilin sâliklerinden yarım sâat bile munkatı' olma ki, bunlar vâsıtasıyla o kâmile mülâkî olmak ve onun anbâr-ı ma'rifetinden nasîb almak imkânını bulasın!

2650. Zîrâ o demde ki, bu muînden munkatı' olasın, sen bi'se'l-karîne mübtelâ olursun.

Zîrâ sen yardımcı olan hem-derd kimseden yüz çevirip munkatı' olduğun demde kötü arkadaşa ve fenâ musahibe mübtelâ olursun. Fikrin ve i'tikādın perîşân olur. Nitekim bu ma'nâyı gösteren âtîdeki hikâyeden ibret al!

2651. Kazâdan bir sıçan ve vefâlı kurbağa ırmak kenarında âşinâ oldular.

Ya'nî, kazâ-yı ilâhîden dolayı birbirlerinin cinsi olmayan bir sıçan ile bir vefâlı kurbağa ırmak kenarında birbirlerine tesadüf edip dost ve âşinâ oldular.

2652. Her iki kimse bir mikātın merbûtu oldular. Her bir sabah bir köşeye gelirler idi.

Ya'nî, her iki şahıs ve vücûd, musâhabet için bir vakt-i muayyen tahsîs etmiş idiler. Her bir sabah bir köşeye gelip birbirlerine mülâkî olur ve sohbet ederler idi.

2653. Gönül oyununu birbiriyle oynadılar. Vesveselerden sîneyi hâlî kıldılar.

Muhabbetten ibâret olan gönül oyununu birbiriyle oynadılar ve seviştiler. Birbirlerine karşı her türlü vesveselerden sînelerini ve kalblerini hâlî kıldılar. Zîrâ dostluğun ve musâhabetin îcâbı birbirlerine karşı şübheli fikirlerden ve vesveselerden kalbin âzâde olmasıdır.

2654. Her ikisinin gönlü telâkîden müttesi' birbirine kıssahân ve müstemi' idi.

Her ikisinin kalbi birbirlerine mülâkî oldukları vakit geniş ve ferâh olur idi. Birbirlerine kıssalar ve hadiseler söylerler ve biri söylediği vakit diğeri dinler idi.

2655. Dil ile ve dilsiz sır söyleyicidirler. "Cemâat rahmettir"in te'vîl bilicisidirler.

"Dil ile söz söylemek"ten murâd, bâtında mestûr olan fikri lafız ile ızhâr etmektir. "Dilsiz söz söylemek"ten murâd, evzâ' ve harekât ile bâtında mestûr olan muhabbeti ızhâr etmektir. "Sıçan"dan murâd, ehl-i sûret ve "kurbağa"dan murâd, ehl-i ma'nâdır; ve "ırmak"tan murâd, âlem-i ma'nâdır. Ya'nî bu iki şahsiyet duygularını birbirlerine gâh dil ve lafız ile ve gâh söz söylemeksizin evzâ' ve harekât ile bildiricidirler. Böyle bir yerde toplanmak ile "Cemâat rahmettir" hadîs-i şerîfinin te'vîlini bilici idiler. Cemâatin rahmet olması sohbetten dolayı akılların tenevvür etmesindendir. Maahâzâ hayvanların dahi birbirine dilleriyle ve dilsizce sırlarını ızhâr etmesi müsteb'ad değildir. Çünkü sûre-i En'âm'da وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا طَائِر يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلَّا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ (En'âm, 6/38) ya'nî "Yeryüzünde yürüyen hiçbir zî-rûh hayvân ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur, illâki sizin emsâliniz [topluluklar]dır" buyurulur. Binâenaleyh insanlardaki hâlâtın emsâli onlarda da olmak îcâb eder.

2656. O bağlar vaktaki o çiftin sürûru geldi, beş senelik kıssa onların hatırına gelir idi.

"Üsür", kitâb vezninde "isâr" kelimesinin cem'idir, "bağlar ve sargılar" demektir (Kāmûs). Ya'nî, sıçan ile kurbağa arasında bağlar vaktâki o bir çift arkadaşın sebeb-i sürûru olurdu, onların her birinin başından beş sene zarfında geçmiş olan kıssa ve sergüzeşt hâtırlarına gelirdi de, bu kıssaları birbirlerine söylerler idi.

2657. Gönülden nutkun kaynaması dostluk nişanıdır. Nutkun bağlanması ülfetsizliktendir.

Ya'nî, gönülde söylemek iştihâsı iki kimse arasında dostluk alâmetidir. Sözün bağlanması ve istek hâsıl olmaması iki kimse arasında ülfet arzusu olmamaktandır. Ya'nî birbirini seven iki kimse biraraya geldikleri vakit zevk ve şevk ile konuşurlar; ve birbirlerini sevmeyen kimseler biraraya geldikleri vakit cebr-i tabîat ile pek az konuşurlar.

2658. Gönül ki, dilberi gördü, ne vakit ekşi kalır! Bir bülbül gülü gördü, ne vakit sakit kalır!

Ya'nî, bir gönül kendi dilberini ve mahbûbunu gördüğü vakit ekşi yüzlü olur mu? Bilakis, beşâşetle tatlı tatlı konuşur. Bir bülbül gülü gördüğü vakit hiç ötmez mi?

2659. Kızarmış balık Hızır'ın mülakatından diri oldu. O, denize firar edici oldu.

Bu beyt-i şerîf, sûre-i Kehf'de olan kıssaya müşteniddir. Hulâsası budur ki: Mûsâ (a.s.) cenâb-ı Hakk'a: "Ya Rab! Bu zamanda senin benden daha âlim bir kulun var mıdır?" Dedi. Hak Teâlâ dahi: "Benim kendi tarafımdan ilim öğrettiğim Hızır isminde bir kulum vardır. İki denizin birleştiği yerdeki kayada sâkindir," buyurdu. Hz. Mûsâ: “Yâ Rab! Ben orasını nasıl bulurum? Ve o kuluna vâsıl olmamın alâmeti nedir?" Dedi. Hak Teâlâ dahi cevâben: "Bir kızarmış balık al ve dağarcığına koy! O kızarmış balık nerede dirilirse, o kulum oradadır, buyurdu." Hz. Mûsâ bir kızarmış balık aldı ve dağarcığına koydu ve refîki olan Hz. Yûşa' ile yola çıktı. Birçok vakit yürüdükten sonra bir kayaya tesadüf ettiler ki, o kayadan su fışkırıp denize doğru akar giderdi. Hz. Mûsâ'ya orada yorgunluktan uyku galebe etti ve Hz. Yûşa'a: "Sen otur, ben biraz uyuyayım!" dedi. Vaktâki Hz. Mûsâ uykuya daldı, dağarcıktaki kızarmış balık dirildi ve akan su içine sıçradı ve akıntı ile denize gitti. Hz. Yûşa' bu hadiseyi gördü. Fakat Hz. Mûsâ'ya söylemeyi unuttu. Mûsâ (a.s.) uyandıktan sonra tekrar yola devam ettiler. Mûsâ (a.s.) Yûşa'a: "Biraz yemek yiyelim!" dedi. Yûşa' dağarcığı açınca hâtırına balığın dirilme hadisesi geldi ve Mûsâ (a.s.)a söyledi. Mûsâ (a.s.): "Bizim maksûdumuz balığın dirildiği yeri bulmak idi," dedi. Tekrar geri döndüler ve o kaya tarafına geldiler ve Hızır (a.s.)ı orada buldular. Bu beyt-i şerîften murâd, ilm-i ledün sahibi olan Hızır'a mülâkāttan kızarmış ve ölmüş balık dirildi ve kendinin devâm-ı hayatına sebeb olan deryâya kaçtı. Eğer kalbi ölü olan bir insan böyle bir insân-ı kâmile mülâkî olursa, onun da kalbi hayât bulur ve vücûd-i hakîkî deryâsına sıçrar, demek olur.

2660. Yâr vaktaki latîf yâr ile oturmuş ola, yüz binlerce sır levhini bilmiş olur.

[2641] "Hoş" kelimesi, hem "yâr"in ve hem de "nîşeste"nin sıfatı olabilir. Tercüme yârin sıfatı olduğuna göredir. Eğer "nîşeste"nin sıfatı olursa, tercüme "Yâr vaktâki yâr ile latîf bir sûrette oturmuş ise" tarzında olur. Birinci "yâr"dan murâd sâlik ve ikinci "hoş yâr"dan murâd, onun mürebbîsi olan insân-ı kâmil olur. Ya'nî, vaktāki sâlik latîf olan insân-ı kâmil ile oturmuş oldu, birçok esrâr-ı ilâhiyye levhini bilmiş oldu. Zîrâ insân-ı kâmil sâlike ulûm-i ledünniyyeyi ve esrâr-ı rabbaniyyeyi ta'lîm buyurur ve sâlik evvelce hiç bilmediği ve anlamadığı şeylere muttali' olur.

2661. Yârin alnı bir levh-i mahfuzdur. Ona iki günün sırrını açık gösterir.

Yârin ya'nî insân-ı kâmilin alnı bir levh-i mahfûzdur. Onun alnı sâlike dünyânın ve âhiretin ve zâhirin ve bâtının sırlarını apaçık bir sûrette gösterir. Zîrâ ulûm-i ledünniyyenin idrâkiyle dünyanın ve âhiretin sırları sâlike ma'lûm olur.

2662. Yâr kudûmde yolun hâdîsidir. Bundan dolayı Mustafa "Benim ashabım yıldızlardır" buyurdu.

"Kudûm", "seferden gelmek" ma'nâsınadır. Burada âlem-i ervâhtan âlem-i sûrete gelmek murâd buyurulur. Ya'nî, yâr olan insân-ı kâmil âlem-i ervâhtan tabîat karanlığındaki âlem-i sûrete gelmiş olan yolculara doğru yolu göstericidir. Bundan dolayı Mustafa (s.a.v.) Efendimiz اصحابي كالنجوم بأيهم اقتديتم اهتديتم ya'nî "Benim ashâbım yıldızlar gibidir; hangisine iktidâ ederseniz doğru yolu bulursunuz" buyurdu.

2663. Yıldızlar kumda ve denizde yol göstericidir. Gözü yıldıza koy ki, o muktedadır.

Ya'nî, yıldızlar kum çölünde ve denizde gece karanlıklarında yol göstericidir. Nitekim âyet-i kerîmede وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ النُّجُومَ لِتَهْتَدُوا بِهَا فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ (En'âm, 6/97) ya'nî "O Allâh Teâlâ sizin için yıldızlar yarattı ki, karanın ve denizin karanlıklarında onlar ile doğru yolu bulursunuz" buyurulur. Bunun gibi bu âlem-i sûretin tabîat ve kesâfet karanlıklarında gözünü yıldızlar gibi yol gösteren insân-ı kâmile dik! Zîrâ o kâmil kendisine uyulacak bir şahsiyettir. Seni yanlış yola gitmekten ve helâk olmaktan hifz eder.

2664. Gözü onun yüzü ile çift tut! Bahs ve söz cihetinden toz koparma!

Ya'nî, ey sâlik! Gözünü insân-ı kâmilin yüzünden ayırma! Söylediği sözlere dikkat et! Ondan işittiğin sözler, şâyet senin havsalana sığmaz ise, onunla bahis ve münâzaraya girişme ve i'tirâz etme! Zîrâ insân-ı kâmil senin görmediklerini görür ve gördüğünü söyler.

2665. Zîrâ ki yıldız o tozdan gizli olur. Göz, kaymalı olan dilden daha iyidir.

"İsâr", kaymak demektir. Ya'nî, eğer sen hidâyet yıldızı olan insân-ı kâmilin sözlerine i'tirâz edersen, o yıldızdan senin kalbine gelecek olan nûr ve aydınlık senin kaldırdığın o i'tirâz ve mübâhase tozlarıyla örtülür ve sen o nûr-ı ilâhîden mahrûm kalırsın. Zîrâ o kâmilin sözleri müşâhedeye müsteniddir ve görgü üzerine söylenen sözler, ezberlenip söylenen sözlere benzemez. Çünkü o sözler gözden ve bu sözler dilden çıkar. Halbuki dilin sözlerinde çok kaymalar ve yanlışlıklar vardır.

2666. Tâ ki o söylesin. Zîrâ ona vahy şiardır ki tozu oturtur ve toz koparmaz.

"Şiâr", alâmet ve cisme muttasıl olan libâs demektir. Ya'nî, ey sâlik! Sen o kâmilin huzurunda bahis ve münâzarayı bırak ki, o söylesin ve sen dinle! Zîrâ vahy-i ilâhî onun cismine muttasıl olan libâs gibidir ki, senin kalbine gelen toz mesâbesindeki i'tirâz fikirlerini o oturtur ve senin kalbine gelen o i'tirâz tozlarını ayağa kaldırmaz. Zîrâ o kâmil senin i'tirâzlarının cevabını sen söylemeksizin birer birer verir ve sen de hayrette kalırsın.

2667. Vaktaki Adem vahyin ve vidâdın mazharı oldu, onun nâtıkası "Alle-me'l-esma"yı açtı.

Vaktāki Hz. Adem Hakk'ın vahyine ve muhabbetine mazhar oldu, onun nefs-i nâtıkası ve ruh-1 insanîsi عَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا (Bakara, 2/31) ya'nî “Allâh Teâlâ Adem'e isimlerin hepsini öğretti" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı şerîfini açtı ve her bir şeyin hakîkatini bilerek ismini söyledi. Bu ma'nâ 2. cildin 3257 ve 3258 numaralarına müsâdif:

[Ya'nî "Adem'in dersine melek müşterîdir, onun dersinin mahremi şeytan ve perî değildir. Ey Adem! 'Enbi'hüm bi-esmâihim' dersini söyle; esrâr-1 Hakk'ı mû-be-mû şerh ver!"] olan beyitlerinde geçti ve orada her bir insân-ı kâmilin Hz. Adem gibi olduğu îzah olundu.

2668. Her bir şeyin adını olduğu gibi gönül sahîfesinden onun dili rivayet edici oldu.

"Revî", burada "rivâyet edici" demektir. "Her şeyin adı"ndan murâd, taş ve toprak ve ağaç gibi na'tlar değildir. Belki her bir şeyi esmâ-i ilâhiyyeden hangisinin mazharı ise o ismin hâssıyyetine ve hakîkatine göre o şeyin ismini ta'yîn etmektir. Ya'nî, Hz. Adem eşyâda esmâ-i ilâhiyyeyi gördü ve o isimlerin hâssıyyeti ve hakîkati ne ise onu kalbinin sahîfesinden okuyup dili ile de rivâyet etti.

2669. Dil onun rü'yetinden cümlenin hâssıyetini ve onun mahiyetini açık söylerdi.

Ya'nî, Hz. Adem'in dili kalbinin sahîfesinde gördüğü her şeyin hakîkatini açık söyledi ve o şeyin mazharı olduğu ismin hâsıyetini ve te'sîrini bildirir idi. Beyt-i Mısrî-i Niyazî (k.s.): Arife eşyâda esmâ görünür Cümle esmâda müsemmâ görünür Bu Niyâzî'den de Mevlâ görünür Adem isen "semme vechullâh"ı bul! Kande baksan ol güzel Allah'ı bul!

2670. Öyle bir adı ki eşyaya lâyık olur. Öyle değil ki, korkağa arslan ta'bîr ede!

"Hîz", nâmerd, muhannes, korkak, kadın tabîatli kimse ve mef'ûl ma'nâlarına gelir. Burada "korkak" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, Hz. Adem'in eşyâya taktığı isimler o eşyanın her birine lâyık olan isimler olurdu. Meselâ korkak olan bir kimsede şecâat ve cesâret olmadığı için, o kimseye cesaret ve şecâatin mümessili olan "arslan"ın adını vermezdi.

2671. Nûh dokuz yüz yıl doğru yolda her gün ona bir yeni tezkîr oldu.

İnsân-ı kâmillerin kalblerinin sahîfesinde gördüklerini söylediklerinin bir numûnesi dahi budur ki: Nûh (a.s.) dokuz yüz yıl doğru yolda ya'nî Hak yolunda kavmine her gün birbirine benzemeyen, yeni yeni va'z u nasîhat buyurur idi ve kavmini tarîk-ı hidâyete da'vet ederdi. Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Ankebût'ta وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحاً إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا (Ankebût, 29/14) ya'nî “Biz Nuh'u kavmine gönderdik. Onların arasında elli yıl müstesnâ olmak üzere bin sene kaldı" âyet-i kerîmesi mûcibince Nûh (a.s.)ın kavmini 950 sene da'vet ettiği anlaşılır. Binâenaleyh beyt-i şerîfteki dokuz yüz adedi hasr ve tahdîd için değildir. Nûh (a.s.) kavmi arasında çok müddet kalıp, onları da'vet ettiğine ve her gün yeni yeni hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeden bahsettiğine işaret buyurulur.

2672. Onun la'li kalblerin yakūtundan söyleyici idi. Ne Risale ne de Kütü'l-Kulûb okumuştur.

“La'l”den murâd, kırmızı olan dildir. “Yakut”tan murâd, maârif-i ilâhiyyedir. “Risale”den murâd, İmâm Kuşeyrî'nin Risale-i Kuşeyriyye'sidir. Kutü'l-Kulûb Ebû Tâlib-i Mekkî (k.s.) hazretlerinin te'lîfi olan bir kitabın ismidir ki, ehl-i tasavvuf indinde pek mu'teberdir. Ya'nî, Nûh (a.s.) tasavvufa müteallık kitablardan hiçbirini okumamış olduğu hâlde, kalblerin yâkūtu olan maârif-i ilâhiyyeden la'l mesâbesindeki dilinin kelâmı her zaman tâze idi.

2673. Hiçbir şerhlerden va'zı öğrenmemiş idi. Belki keşifler pınarından ve rûhun şerhinden...

Ya'nî, Hz. Nûh, kitâb şerhlerinin hiçbirinden va'z mevzû'larını öğrenmiş değil idi. Belki onun va'z u nasîhatleri kalbin keşifleri pınarından ve kendi rûh-ı latîfinin şerhinden idi.

2674. Bir meyden ki, o mey içilmiş olduğu vakit, söz her dilsizden kaynamış olur.

Hz. Nûh'un sözleri bir meyin sarhoşluğundan gelirdi ki, o mey içilmiş olduğu vakit söz her dilsizden ve söz bilmezden kaynamış olur ve bu şarâb-ı ilâhîyi içen gāyet fasîh ve belîğ sözler söylemeyi başlar.

2675. Yeni doğmuş olan çocuk fasîh âlim olur. Mesîh gibi hikmet-i bâliği okur.

“Hibr”, âlim ve fâzıl kimse demektir. “Bâliğ”, burada kâmil demektir. Ya'nî, o şarâb-ı ilâhîyi yeni doğmuş olan bir çocuk içmiş olsa, fasîh bir âlim ve fâzıl olur. Îsâ Mesîh (a.s.) gibi kâmil olan kimselerin hikmetini okur. Nitekim Îsâ (a.s.) beşikte bir çocuk iken sûre-i Meryem'de beyân buyurulduğu üzere إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِى الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا . وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا (Meryem, 19/30-31) ya'nî “Ben Allah'ın kuluyum. Bana İncîl kitabını verdi ve beni peygamber yaptı ve beni mübarek kıldı” buyurdu.

2676. Latif bir dudak bulan bir dağdan Dâvûd-ı Nebî yüz gazel öğrendi.

"Gazel", aşk ve muhabbete ve şarâba ve hicr ve visâle ve ma'şûkun senâsına dair olan şiirdir ki, beş beyitten az ve yirmi beyitten çok olamaz. "Öğrenmek"ten murâd, Dâvûd (a.s.)ın münâcâtını dağlardan ve kuşlardan dinlemesidir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Sebe'de vâki' يا جبال أوبى معه والطير وألنا له الحديد (Sebe, 34/10) ya'nî "Ey dağlar ve kuşlar! Münâcâtında Dâvûd'a beraber uyun ve onunla beraber söyleyin! Ve biz ona demiri yumuşak yaptık" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîri 3. cildin 4254 numaralı beytinin başındaki sürh-i şerîfte ve onu müteâkıb olan beyitlerdedir. Ya'nî o şarâb-ı ilâhîden bir latîf dudak bulan bir dağdan Dâvûd peygamber (a.s.) Hakk'ın senâsına dair birçok gazel öğrendi ve dinledi.

2677. Bütün kuşlar, melîk olan Dâvûd'un hem-zebânı ve yâri olarak cik ciki terk etmiştir.

"Melîk", sâhib-i mülk demektir. Dâvûd (a.s.)ın tasarruf-ı sûrî sâhibi olduğuna işâret buyurulur. Ya'nî, bütün kuşlar kendi dilleri olan cik cik diye ötmeyi terk edip, tasarruf-ı sûrî sâhibi olan Dâvûd (a.s.) ile hem-zebân ve ona yâr ve refik oldular.

2678. Mâdemki demir onun elinin sadasını işitti, kuş onun mesti olursa ne acibdir?

Bu beyt-i şerifte وَأَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe, 3/10) ya'ni "Biz onun için demiri yumuşattık" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, mâdemki cemâd cinsinden olan demir o Hz. Dâvûd'un elinin nidâsını işitti ve emr-i ilâhî mûcibince onun elinde balmumu gibi yumuşadı ve o Hz. Dâvûd'un eli o demirden zırh halkaları yaptı, eğer cemâdın fevkınde hayvan cinsinden olan kuş onun sadâsını işitip sarhoş olursa acîb bir şey değildir.

2679. Bir sarsar Ad üzerine bir kattal olmuştur. Süleyman'a bir hammal gibi olmuştur.

"Sarsar", sert rüzgâr ve fırtına demektir. Ya'nî, emr-i ilâhî olunca bir şeyin aynından iki zıd şey zuhûr eder. Nasıl ki el-Hakka sûresindeki وَأَمَّا عَادٌ فَأَهْلَكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍ (Hakka, 69/6) ya'ni "Ad kavmine gelince, haddi mütecâvíz bir fırtına ile ihlâk olundular" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere sert rüzgâr Âd kavmini helâk etmiş ve öldürücü olmuştur. Fakat yine o fırtına Süleymân (a.s.)a bir hamâl gibi olmuş idi. Nitekim sûre-i Sebe'de وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ (Sebe, 34/12) ya'nî "Biz Süleymân'a rüzgârı teshîr ettik ki, sabâhtan öğleye kadar bir aylık ve akşama kadar da bir aylık yol giderdi" buyurulur.

2680. Bir sarsar şâhın tahtını baş üzerinde her sabah ve her akşam bir aylık yol götürür idi.

Bir sert rüzgâr zamânının hem şâhı ve hem de peygamberi olan Süleymân (a.s.)ın tahtını başı üzerinde her sabâh ve her akşam bir aylık yol götürürdü.

2681. Hem hammal ve hem de onun câsusu olup gāibin sözünü onun mahsûsü edici idi.

O rüzgâr Hz. Süleymân'ın hem hammâlı ve hem de câsusu olup, nazar-ı hissinden kaybolan kimselerin sözünü onun his kulağına getirici idi.

2682. Rüzgâr gāibin sözü olan demi bulaydı, o şahın kulağı tarafına koşardı.

"Bâd dem ki", ibâresinde "bâd" kelimesinin izafetle değil, kat' ile okunması münasib olur. Ya'nî, esen rüzgâr huzûr-ı Süleymân'dan kaybolan kimsenin sözü olan demi ve nefesi bulaydı, o rüzgâr o sözü hâmil olan nefes ve haber ile o şâhın ya'nî Hz. Süleymân'ın tarafına koşardı. Bu beyt-i şerîfte nâkıl-i sadânın hava olduğuna işâret buyurulur. Ba'zı nüshalarda birinci mısrâ' باد چون گفتار غائب یافتی suretindedir. Ma'nâsı “Rüzgâr vaktāki gāibin sözünü bulaydı" demek olur.

2683. Derdi ki: "Ey sahib-kırân olan büyük Süleymân! Bir filân şimdi böyle söyledi."

"Sâhib-kırân", iyi tâli'li. "Mih”, büyük demektir. Ya'nî, o rüzgâr derdi ki: Ey iyi tâli'li büyük Süleymân! Bir filân kimse şimdi böyle söyledi. Rüzgârın söylemesi söyleyen kimsenin sadâsını nakl etmesinden kinâyedir. Ba'zı nüshalarda "mih" yerine "şeh" vâki'dir.

2684. Bu sözün nihayeti yoktur. Sıçan bir gün kurbağaya dedi ki: "Ey aklın kandili!"

Ya'nî, insân-ı kâmilin mazhariyetine dâir sözlerin nihâyeti yoktur. Sıçan ve kurbağa kıssasına dönelim. Sıçan bir gün kurbağaya dedi ki: "Ey aklı nûrlandıran kandil!"

2685. "Sana sır söyleyeceğim vakitler sen su içinde türktâz tutarsın."

"Türk-tâz", habersiz cevelân ederek yağmaya koşan demektir. Burada "koşup cevelân etmek" ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ey kurbağa! Ben sana sır söyleyeceğim vakitlerde sen su içinde oraya buraya koşup cevelân edersin."

2686. "Ben ırmak kenarında sana na'ra vurucuyum. Su içinde âşıkların na'rasını işitmezsin."

2687. "Ey cesûr! Ben bu muayyen vakitte senin muhakâtından tok olmuyorum.”

Ya'nî, "Ey su içinde cevelân etmekte cesûr olan kurbağa! Benim seninle olan mülākāt zamânım muayyendir. Ben bu muayyen zamân içinde senin musâhabetine ve hikâye söylemelerine doymuyorum."

2688. Reh-nümunun namazı beş vakit geldi. Aşıklar için salatta daimun olmak vardır.

"Reh-nümûn", vasf-ı terkîbî olup, "yol gösterici" demektir. Bundan murâd, yalnız zâhir-i şerîat ile iktifâ edip, ahvâl-i evliyâdan bî-haber bulunan ulemâ-i zâhiredir ki, onlar avâmma şerîat yolunu göstericidirler. Binâenaleyh onların reh-nümûnluğu, sûre-i Nisa'da vaki إِنَّ الصَّلَاةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا (Nisâ, 4/103) ya'nî "Namaz mü'minler üzerine vakit ile mahdûd bir farz oldu" âyet-i kerîmesi mûcibince beş vakte tahsîs olunan namazı kıldırmaya münhasırdır; ve namaz şerîatte zâhiren ve bâtınen Hakk'a teveccüh etmekten ibarettir.

Nitekim hadîs-i şerîfte الصلاة معراج المؤمن ya'ni "Namaz mü'minin mi'râcıdır" buyurulur. Binâenaleyh bir kimse zâhiren namaz ile fakat kalben Hakk'ın gayrı efkâr ile meşgül olursa, o kimsenin namazı kâmil olmaz. Zîrâ hadis-i şerifte لا صلاة الا بحضور القلب ya'ni "Namaz ancak huzûr-ı kalb ile olandır" buyurulur.

Hakk'ın âşıkları ise bu beş vakit namazı zâhiren ve bâtınen Hak'la meşgül olarak huzûr-ı tâm ile kıldıktan sonra sûre-i Nisa'da vâki' فَإِذَا قَضَيْتُمْ الصَّلَاةَ فَاذْكُرُوا اللَّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِكُمْ (Nisâ, 4/103) ya'nî "Namaz bittikte Allah'ı ayakta dururken ve oturur iken ve yanınız üzerine yatarken zikr ediniz!" âyet-i kerîmesi mûcibince ale'd-devâm Hakk'ı tefekkürden gafil olmazlar. Binâenaleyh âşıklar namazda dâim olurlar.

Nitekim sûre-i Meâric'de إِنَّ الْإِنسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا . إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا . وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا . إِلَّا الْمُصَلِّينَ . الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ (Meâric, 70/19-23)ya'nî "İnsan harîs olarak yaratıldı. Şer isabet ederse feryâd edicidir. Hayır isabet ederse buhl ve imsâk edicidir. Ancak namazlarında dâim olanlar müstesnâdır" buyurulur. Bu âyet-i kerîme mûcibince ancak aleddevâm Hakk'a müteveccih olan âşıklar zikr olunan sıfat-ı nefsâniyyeden pâk olurlar.

2689. O humâr ki, o başlarda vardır, ne beş ile ne de beş yüz ile ârâm tutmaz.

"Humâr", lügatte "sarhoşluktan sonra âız olan baş ağrısı ve sersemlik" ma'nâsınadır. Burada "mahmûrluk ve sarhoşluk" demektir. Ya'nî, aşk-ı ilâhî şarabından başlarda olan humâr ve sarhoşluk ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'a teveccühte ne beş vaktin namazı ile, ne de beş yüz bin vaktin namazı ile kanâat edip ârâm ve râhat tutmaz. Belki her ân-ı gayr-i münkasim içinde ma'şûktan ayrılmak istemez.

2690. Aşıkların vazifesi "Zür gibben!" değildir. Sadıkların cânı pek müsteskîdir.

[2671] Bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Peygamber'in Ebû Hüreyre hazretlerine buyurdu-ğu زرنی غبا تردد حبا ya'ni "Beni ara sıra ziyaret et ki, muhabbet ziyâde olsun!" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Zîrâ çok görünmek lâübâlîliğe ve hürmette kusûra sebeb olur. Türkçe'de buna "yüz göz olmak" derler. Ve bu hadîs-i şerîf sûret âleminin te'sîri altında olanlara göredir. Zîrâ sûret âleminde sûretlerden doymak ve usanmak vardır. Fakat ma'nâ âleminde ma'nâdan doymak ve bıkmak yoktur. Binâenaleyh ehl-i ma'nâ olan âşıkların vazîfesi "Zür gıbben!" hadîs-i şerîfiyle âmil olmak değildir. Çünkü aşkında sâdık olanların cânı ma'şûka karşı susamıştır.

2691. Balıkların vazîfesi "Zür gibben" değildir. Zîrâ ki deryasız üns-i cân tutmaz.

Nitekim balıkların vazîfesi kendilerinin sebeb-i hayâtı olan suya karşı o suyu vakit vakit ziyaret etmek değildir. Zîrâ balıklar deniz olmaksızın cân ünsiyetini tutmazlar ya'nî canları tenleriyle ünsiyet tutmaz. Sudan çıkınca derhal terk-i hayât ederler.

2692. Bu deryanın suyu ki, korkunç bir mekândır, balıkların humârına muhakkak bir cür'adır.

"Buk'a", yer, mekân demektir. Ya'nî, vücûd-i hakîkî deryâsının suyu olan bu vücûd-i izâfî âlemi korkunç bir yer ve bir mekândır. Balık mesâbesinde olan kâmillerin sarhoşluğuna muhakkak bir cür'a ve bir katredir. Ya'nî bu vücûd-i izâfî âleminde suver-i eşyâda sıfât ve esmâsı ile zâhir olan gerçi Hak'tır; fakat gayriyyet-i i'tibâriyyeyi hâiz bir mekân ve bir mevtındır; ve kesâfet-i vücûdiyye cihetinden ma'şûktan ayrılığa sebeb olduğundan korkunç bir mekândır. Binâenaleyh balık mesâbesinde olan kâmillerin cemâl-i Hak sarhoşluğuna karşı bu âlem-i sûretteki müşâhede bir yudum şarâb mesâbesindedir. Onlar bu müşâhedeye kāni' olmazlar. Nitekim Sadreddîn-i Konevî hazretleri Hz. Pîr'in hastalıklarında ziyaretine geldi ve "Allâh Teâlâ size acele şifâ ihsân etsin!" dedi. Hz. Pîr Efendimiz cevaben: "Bundan sonra "Allah şifâ versin!" duâsı sizin olsun! Aşık ile ma'şûk arasında kıldan bir gömlekten ziyâde bir şey kalmamıştır. İstemez misiniz ki o gömlek dahi kalkıp nûr nûra ulaşsın!" buyurmuştur. Ya'nî “Bu vücûd-i izâfî âleminden çıkıp, vücûd-i hakîkî deryâsında müstağrak olayım!" demektir.

2693. Âşığa bir dem hicrân yıl gibidir. Muttasıl bir yılın vaslı onun önünde hayâldir.

Ya'nî, âşığa bir ân hicrân ve ayrılık bir yıl kadar uzun gelir; ve aleddevâm bir yıl visâl dahi o âşığın önünde hayâldir. Zîrâ o bir yıl devam eden vuslata doymaz.

2694. Aşk susamıştır ve susamış isteyicidir. Bu ve o dahi teâkubda gündüz ve gece gibidir.

"Müsteski", susamış; "müsteskî-taleb", vasf-ı terkîbî olup "susamış isteyici" demektir. "Pey", burada "teâkub" ma'nâsınadır. Ya'nî, aşk denilen ma'nâ âşığın vücûduyla zahir olacağından aşk âşığa susamıştır ve aşka susamış âşık isteyicidir. Ya'nî aşk, âşığın tâlibidir ve âşık dahi aşkın tâlibidir. Bunların ikisi birbirinden ayrılmazlar ve birbirini ta'kîb etmek hususunda gündüz ile gece gibidirler.

2695. Gündüz geceye âşıktır ve muztardır. Vaktaki bakasın, gece ona daha âşıktır.

Ya'nî, bu âlem-i keserâtta zıd zıd ile inkişaf ettiğinden, gündüz, kendisini izhâr etmek için geceye âşıktır; ve onun vücuduna intizarda muztardır. Eğer dikkatle bakar isen, gece dahi kendisini göstermek için gündüze daha âşıktır. Binâenaleyh gündüz ile gecenin hâli âşık ile ma'şûkun hâline benzer.

2696. Ona cüst u cûdan bir lahza tevakkuf yoktur. Onların birbirinin teâkubundan bir dem tevakkuf yoktur.

“Îst”, “tevakkuf” demektir. Ya'nî, aşka ve ma'şûka âşık aramakta durmak ve tevakkuf etmek yoktur; ve âşık dahi aşkı ve ma'şûku arar. Binâenaleyh bunlar birbirinin teâkubünden bir ân tevakkuf etmezler.

2697. Bu onun ayağını, o bunun kulağını tutmuştur. Bu onun üzerinde medhûş ve o bunun bî-hûşudur.

Bu âşık o ma'şûkun iki ayağını tutmuş, kendi tarafına cezb eder; ve o ma'şûk dahi bu âşığın kulağını tutmuştur. Kulağına ma'şûkundan başkasının sözleri girmez. Bu âşık ma'şûkunun aşkı üzerinde medhûş ve o ma'şûk dahi bu âşığının bî-hûşudur.

2698. Âşığın kalbinde ma'şûkun gayrı yoktur. Onların arasında fârık ve fârûk yoktur.

“Fârık”, fark edici; “fârûk”, ziyâde fark edici demektir. Ba'zı nüshalarda “fârûk” yerine ism-i mefûl sîgasıyla “mefrûk” vâki'dir; “fark olunmuş” demektir. Ya'nî, âşığın kalbinde kendi ma'şûkunun gayrı olan bir fikir ve düşünce yoktur. Âşık ile ma'şûk arasında onları birbirinden az veyâ çok ayırıcı bir fikir ve düşünce olmaz.

2699. Ma'şuğun kalbinde hep âşık vardır. Azra'nın kalbinde dâimâ Vâmık vardır.

"Azra", bir ma'şûkanın ismidir. "Vâmık", onun âşığının adıdır. Ya'nî, ma'şûğun kalbinde hep âşık vardır. Çünkü dâimâ onu düşünür. Nasıl ki, Azrâ'nın kalbinde dâimâ kendi âşığı olan Vâmık vardır.

2700. Bu iki çıngırak bir devede olur. Binâenaleyh "Zür gibben!" bu ikiye nasıl çıkar?

"Dirâ", çıngırak demektir. Ya'nî, ma'şûğun ve âşığın vücûdları deve mesâbesinde olan aşkın üzerinde iki çıngırak gibidir ki, onlar aşk denilen ma'nânın vücudunu i'lân ederler. Binâenaleyh bu iki çıngırağa ya'nî âşık ve ma'şûğa "Birbirinizi ara sıra ziyâret ediniz!" emri nasıl sığar? Zîrâ birbirinden ayrılmak imkânı yoktur ki, vakit vakit ziyaret hâli bahs olunabilsin.

2701. Hiçbir kimse kendisine "Zür gibben'i gösterdi mi? Hiçbir kimse kendisine nöbet ile yâr oldu mu?

Ya'nî, aşk dediğimiz hâl mâdemki hem âşığa ve hem de ma'şûğa müstevlîdir, onların cisimleri her ne kadar ayrı ise de, hâlde ve ma'nâda müttehid ve birdirler. Binâenaleyh ma'nâ cihetinden âşık ma'şûktur ve ma'şûk dahi âşıktır. Böyle olunca âşığa va ma'şûğa "Birbirinizi vakit vakit ziyaret ediniz!" demek "Kendinizi vakit vakit ziyaret ediniz!" demekten başka bir şey olmaz. Hiçbir kimse kendisine vakit vakit ziyaret etmek hâlini gösterir mi? Ve hiçbir kimse kendi nefsine nöbet ile yâr ve dost olur mu?

2702. O birlik değildir ki, akıl onu anladı. Bunun fehmi Adem'in ölümüne mevkûf oldu.

Bu beyitlerde Hak ile kul arasındaki aşkı beyân hususunda misâller îrâd buyurulmuştur; ve matlûb olan ma'nâ يحبهم ويحبونه (Mâide, 5/54) ya'nî “Allâh Teâlâ onları sever ve onlar da Allah'ı severler" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan muhabbettir. Kul şiddet-i aşk ile kendi varlığını Hakk'ın hakikati olan varlığında mahv edip kendi nefsinden ve vehminden fânî olur; ve ikilik ma'nâsını mutazammın olan "Ene'l-abd" [Ben kulum] da'vâsı için kendisinde varlık göremez. Nazarında Hak'tan gayrı bir mevcûd kalmaz. "Ene'l-

Hak!" der. Bu hâl akıl ve tefekkür ile anlaşılır şey değildir. Nitekim 5. cildin 4141 ve 4142 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'ni] "Bu "ene" tefekkür cihetinden ne vakit keşf olur? Bu "ene" fenâ-dan sonra mekşûf olur. Bu akıllar nazarlardan gäib olan Hakk'ı aramakta hu-lûl ve ittihâd çukuruna düşer."

İmdi bu âtîdeki beyitler, bu zikr olunan beyitlerin te'kîdi olur. Ya'nî, bu bi-zim söylediğimiz birlik ve ittihâd, aklın anladığı ittihad değildir. Zîrâ akıl evve-len iki şey tasavvur eder, sonra onları birleştirir. Bunu anlamak موتوا قبل ان تموتوا ya'nî "Ölmezden evvel ölünüz" emr-i peygamberîsi mûcibince insanın dâimâ ikilik gösteren nefsinin ölümüne ve nefsin sıfatlarından kurtulup sıfât-ı Hakkānî ile kıyâmına mevkūftur.

2703. Eğer bunu akıl ile idrak mümkin olaydı, neden nefsin kahrı vacib olurdu?

Eğer bu birlik ve ittihâd hâlini akıl ile ve tefekkür ile idrâk etmek mümkin olaydı, bu ikilik gösteren nefsin riyâzât ve mücâhedât ile kahrı neden vacib olurdu?

2704. Aklın şahı malik olduğu öyle rahmet ile zarûretsiz nasıl "Nefsi öldür!" der?

Bu beyitte iki vecih câizdir: “Akıl şâhı"ndan murâd, Hak Teâlâ olursa ma'nâ şöyle olur: Ya'nî, aklın şâhı ve mâliki olan Hak Teâlâ hazretleri öyle azîm rah-met ve kerem ile berâber, zarûretsiz ve lüzûmsuz olarak niçin Kur'ân-ı Ke-rîm'de فَتُوبُوا إِلَى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ (Bakara, 2/54) ya'nî “Hâlık'ınıza rücû' ediniz, nefislerinizi öldürünüz!" desin? "Nefsi öldürmek" intihar etmek ve insanların birbirini öldürmesi değildir. Rûh-ı insânînin kuvveti zahir oluncaya kadar, ri-yâzât ve mücâhedât ile nefsin kuvvetini ve sıfatlarını kırmak demektir.

Ve eğer "aklın şâhı"ndan murad اول ما خلق الله العقل ya'ni "Allah'ın evvel yarattığı şey akıldır" hadîs-i şerîfi mûcibince hakîkat-i muhammediyye olur-sa, ma'nâ şöyle olur: Ya'nî, Resûl-i Ekrem hazretleri ümmetine son derece- de merhametli olduğu hâlde, zarûretsiz olarak nefsin ölümüne işaretle niçin موتوا قبل ان تموتوا ya'nî "Ölmezden evvel ölünüz!" desin? Demek olur.