Mesel
15. bölüm / 31 · 1158 kelime · ~6 dk okuma
2483. Bir şehriyar câmi' tarafına giderdi. Nakib ve deynek tutucu halkı döverdi.
"Nakîb", halkın iyisi, kethüdâ, kefîl ve müfettiş ma'nâlarına gelir. Burada murâd "zâbıta me'mûru"dur. Ya'nî, bir şehriyâr ve hükümdar ibâdet etmek için câmi' tarafına giderdi. Hükümdarın geçtiği yolda toplanan halkı dağıtmak için zabıta me'mûru ve deynekçiler toplanan halkı döverdi.
2484. Deynekçi o birinin başını yardı ve o diğerinin gömleğini yırttı.
Deynekçi, temâşâ için toplanan halktan birisinin başını yardı ve diğer birisinin de gömleğini çekip yırttı.
2485. "Git, yoldan uzak ol!" diye, arada günahsız olan bir fakîr on deynek yedi.
"Berd", "yoldan uzak ol!" ma'nâsınadır (Burhân). Ba'zı nüshalarda "berd" yerine "gerd" vâki'dir. "Yoldan dön!" demek olur.
2486. Kanı damlayarak yüzünü şâha döndü ve dedi ki: "Zahir olan zulmü gör! Gizliden ne sorarsın?"
Zabıta me'mûru tarafından başı yarılan fakîr, pâdişâh geçerken başının kanı damlayarak yüzünü pâdişâha çevirip dedi ki: "Ey hükümdâr! Senin me'mûrların benim hiç kabâhatim olmadığı hâlde, işte benim başımı yardılar. Me'mûrların halka yaptığı gizli zulümleri sormaktan vazgeç de, bu zâhir ve meydanda olan zulmü gör! Me'mûrlarının efâli hakkında sana kâfî derecede kanâat gelir."
2487. "Senin hayrın budur. Câmiye gidiyorsun, ey azgın, acaba senin şerrin ve zûrun ne olur?"
"Ey pâdişâh! Sen câmiye gidip namaz kılmak ve Hakk'a ibâdet etmek hayrını îfâ ederken, senin bu hayrın yüzünden böyle meydanda zulümler yapılıyor. Hayrın böyle olursa, acaba şerrin ve zûrun ve cebrin nasıl olur? Var kıyâs et!"
2488. Pîr bir alçaktan bir selâm işitmez, ta ki akıbet ondan birçok kıvrılmaya!
Sinnen ihtiyar veyâ tarîkatte reîs olan kimse, bir alçak tabîatli kimseden bir selâm ve ihtirâma dâir bir söz işitirse, sonunda o iltifattan birçok kıvrılır ve ıztırâba düşer. Zîrâ o alçağın selâm ve ihtirâmdan bir kasd-i fâsidi vardır.
2489. Veliyi kurt bulsa iyi olur, ondan ki, velîyi kötü nefis bula!
Ya'nî, bir velîyi kötü nefisli bir alçak kimsenin bulmasından ve ona mülâkî olmasından ise, bir kurdun bulması ve ona mülâkî olması daha iyidir.
2490. Zîra ki kurt her ne kadar birçok sitemgerdir, fakat onun ferhengi ve keydi ve mekri yoktur.
"Ferheng", ilim, dâniş, edeb, büyüklük ve muvâzene ma'nâlarınadır. Ya'nî, kurt her ne kadar çok ziyâde zâlim ve yırtıcı ise de, onun ilim dâiresinde düşüncesi ve hîlesi ve mekri yoktur.
2491. Yoksa o ne vakit tuzağa düşerdi? Mekr âdemîde tamam olur.
Ve eğer kurdun ilim dâiresinde düşüncesi ve hîlesi olsaydı, o bîçâre tuzağa tutulur mu idi? İlim dâiresinde düşünüp birtakım hîleler yapmak âdemde tamâm olur. Zîrâ hîlekâr âdem başka türlü düşünür ve hîlesine revâc vermek için başka türlü söyler. "Ve âdemde tamam olur" ibâresi ile ba'zı hayvanlarda dahi hîlekârlık var ise de, nâkıs olduğuna işaret buyurulur. Nitekim maymun ve kedi ve sıçan gibi hayvanlarda bu nâkıs hîlelerin envâ'ı zâhirdir. Fakat hiçbirinin hîlesi insanın hîlesi ve dolabı kadar mükemmel değildir.
2492. Koç, öküze ve deveye dedi ki: "Ey refîkler! Mâdemki bize böyle ittifak vâki' oldu,"
"Rifak", "seferde yoldaş" ma'nâsına olan, “râ"nın zammı ["rüfka"] ve kesriyle "rifka"nın cem'idir. Ya'nî, koç, öküze ve deveye dedi ki: "Ey sefer yoldaşları! Mâdemki bize böyle birbirimize tesadüf ve ittifak vâki' oldu."
2493. "Her biriniz ömrünüzün tarihini izhar ediniz! Pek ihtiyar evlâdır. Bâkîniz susunuz!"
"İbdâ", ızhâr etmek, meydana çıkarmak demektir. Ba'zı nüshalarda “ibdâ" yerine "imlâ" vâki'dir. "Kendi fikrinden birisine bir şey yazdırmak" demektir. Ya'nî, "Bulduğumuz ot demetini mâdemki en büyüğümüz yemek lâzım gelecektir, binâenaleyh her biriniz ömrünüzün târîhini, ya'nî doğum târîhinizi ve yaşınızı ızhâr ediniz! İçimizde hangimiz pek ihtiyar ise bu otu yemeye o lâyıktır. Küçüklerin bu otta hakkı kalmaz, susmak lâzım gelir."
2494. Koç dedi: "O ahidler içinde benim mer'âm, İsmâîl kurbanının koçu ile beraberdi." "Merc", otlak ve mer'â. "Uhûd", "ahd"in cem'idir. Burada "zamanlar ve devirler ve vakitler" ma'nâsınadır. Ya'nî koç kendi yaşının büyüklüğünü göstermek için dedi ki: "O eski devirlerde benim mer'âm ve otlağım İsmâîl (a.s.) için gönderilen kurbanlık koç ile beraber idi ve ben bu koç ile beraber mer'âda otlar idim. 1. cildin 228 numarasına müsâdif olan همچو اسماعیل پیشش سر بنه [ya'nî "İsmâîl gibi onun önüne baş koy!"] beytinde îzah olunduğu üzere zebîh, ehl-i keşf indinde İshak (a.s.) dır. Ve Hz. Pîr efendimiz indinde de böyledir. Nitekim Dîvân-ı Kebîrlerinde buyururlar: "Benim kapımın toprağı üzerinde kurbân olmuş İshak nebî olmak gerektir. Sen benim İshak'ımsın ve ben senin pederinim. Ey benim gevherim! Ben seni ne vakit kırarım?" Fakat Mesnevî-i Şerîfte avâmmın zihinlerini karıştırmamak için Hz. Pîr efendimiz kavl-i meşhûra binâen İsmâîl (a.s.)ı zikr etmişlerdir.
2495. Öküz dedi: "Ben salhûrdeyim. O öküzün eşiyim ki, Adem onu çifte koştu."
Öküz, koça daha yaşlı olduğunu göstermek için dedi ki: "Ben sene yemişim ve daha çok yıllar bu âlemde ömür sürmüşüm. Zîrâ ben Adem (a.s.)ın çift sürerken istihdâm ettiği iki öküzden birisiyim."
2496. "O öküzün eşiyim ki, halkın ceddi olan Adem onunla ziraatte yer üzerinde yarma yapardı."
"Falk", "yarmak" demektir. Ba'zı nüshalarda birinci mısra'daki "şîn" zamîr-i gāibi yoktur. "Gâvem ki Adem" sûretindedir. Ya'nî, "Ben halkın ve insanların ceddi olan Adem (a.s.)ın zirâat ederken yerleri yardığı öküzün eşiyim ki, o hazret ikimizi bir boyunduruk altında kullanır idi."
2497. Vaktaki deve, öküzden ve koçtan işitti, taaccüb etti. Başını aşağıya getirdi ve onu tuttu.
Vaktâki deve, öküzden ve koçtan bu ömür uzunluğu sözlerini dinledi, bu sözlerin fâidesizliğine taaccüb edip, fiilî bir kudret ve mahâret göstermek üzere başını aşağıya uzattı ve o ot demetini yakaladı.
2498. Bir semiz deve o kasil demetini hafif kuyl u kālsiz havaya kaldırdı.
“Buht”, semiz ve büyük deve (Şemsü'l-Lügat). “Kasîl”, tâze arpa başağı demeti. Ya'nî, o bir semiz ve büyük deve, o tâze arpa başağı demetini ağzıyla tutup hafifçe ve hiç söz söylemeksizin havaya kaldırıverdi.
2499. Dedi ki: “Benim için târîhe hâcet yoktur. Zîrâ benim böyle bir cismim ve yüksek boynum vardır.”
Deve bu fiilî kudretini ve mahâretini gösterdikten sonra dedi ki: “Bu tâze başak demetini yemek için nice ihtiyar ve çok yaşlı olmaya hâcet yoktur. Benim böyle azîm bir cismim ve uzun bir boynum varken bu husûsta dedikoduya hâcet yoktur.” Bu kıssada ulûm-i enbiyâ ve evliyânın tahsîli için tarîk-ı Hak'ta eski olmanın te'sîri olmayıp rûhun kuvvetli ve ayn-ı sâbitenin isti'dâdı yüksek olması mu'teber olduğuna işâret buyurulur. Binâenaleyh ba'zı ashâb-ı tarîkın “Ben eskiyim, sen yenisin!” gibi aralarındaki kıyl u kāl boştur. İ'tibâr akıl ve isti'dâdadır.
2500. “Ey babanın cânı! Muhakkak herkes bilir ki, ben sizden daha küçük [2482] olmam.”
2501. “Akıl sahiblerinden olan her bir kimse bunu bilir ki, benim tab'ım sizden daha ziyâdedir.”
Ya'nî, “Sözün ve çok yaşamanın kıymeti yoktur. Kıymet akılda ve fiildedir. Binâenaleyh benden sâdır olan kuvvet ve kudret-i fiiliyyeye nazaran akıl sâhiblerinden olan her bir kimse bilir ki, benim tab'ım ve yaratılışım sizden daha efdaldir; ve kuvvet ve mahârette sizden daha küçük değilim.”
2502. “Cümle bilirler ki, bu yüksek olan çarh, bu eski toprağın yüz kadarı vardır.”
Bu beyt-i şerîf hıristiyanın lisânındandır. Ya'nî, "Ben Îsâ (a.s.) ile eflâke çıktım ve herkes bilir ki, felek bu toprak kürenin yüz kadar fevkındedir."
2503. Gök damının acaibleri nerede? Bu hâkdân köşesinin harablıkları nerede?
Binâenaleyh bu toprak kürenin damı ve semâsı olan göğün acîb olan sûretleri nerede? Bu küre-i arz köşesinin her dem harâb ve vîrân olan sûretleri nerede? İmdi yahûdîye olan tecellî yeryüzünde vâki' olmuştur. Ben ise yeryüzünün fevkı olan semâya çıktım. Elbette benim rü'yâm ondan daha âlîdir!