Hâtifin define tâlibine ses vermesi ve onun esrâr-1 hakikatten i'lâm etmesi
14. bölüm / 31 · 9208 kelime · ~47 dk okuma
2364. O bunda idi ki, ona ilhâm geldi. Bu müşkilat ona Hâlık'tan keşf oldu.
O define tâlibi olan fakîr Hakk'a duâ ve niyâz hâlinde idi ki, ona ilhâm-ı ilâhî geldi ve defineyi bulmak husūsunda müşkilât ona Hak Teâlâ tarafından keşf oldu.
2365. Denildi ki: "O sana dedi: Yaya bir oku koy. Ne vakit sana dediler ki, kirişi içeriye çek!"
Ya'nî ilhâm tarîkıyla o fakîre denildi ki: "Evvelce sana hâtif "Yaya bir oku koy!" dedi. Oku yaya koyduktan sonra, kendi mahâretini kullanıp, yayın kirişini içeriye doğru ger ve oku ileriye doğru fırlat, demedi."
"Yay"dan murâd, akıl ve "ok"tan murâd fikirdir. "Define"den murâd, esrâr-ı hakîkattir. Ya'nî, ey tâlib-i hakîkat! Sana evvelce denilmiş idi ki: "Kelâm-ı ilâhî ile kelâm-ı nebevîde olan ma'nâları anlamak için akıl yayına fikir okunu koy! Yoksa kendi ilmini ve dirâyetini göstermek için türlü te'vîlâta kıyâm edip, o kelâmlar altında münderic olan ma'nâlardan ileriye tecavüz et, denilmemiş idi."
2366. "O sana demedi ki: "Yayı sıkı çek! O yaya koy!" dedi. "Onu dolu et!" demedi."
"O hâtif sana: "Akıl yayını sıkı çek! dedi. O fikir okunu yaya koy!" dedi. Onu olanca kuvvetin ile çek ve tekellüfât-ı fikriyyede bulunup te'vîlâta sap, demedi."
2367. Sen fodulluktan dolayı yayı yükselttin. Kavvaslık san'atını kaldırdın.
"Kavvâs", ok atıcı demektir. Ya'nî, sen fodulluktan ve haddi tecavüz etmeklikten dolayı akıl yayını yukarı kaldırdın ve kendi zekâvetini ve fikrinin parlaklığını göstermeye kalktın.
2368. Git, yay düzücülüğü terk et! Oku yaya koy ve uçurmak isteme!
"Terk güften", "terk etmek" ma'nâsına müsta'meldir. "Terk be-gû", "terk et!" demek olur. "Sahte kemânî", yaya çekidüzen vericilik, demektir. Ya'nî git, bu yaya çekidüzen vericiliği terk et! Yaya oku koy ve oku uzaklara uçurmak isteme!
2369. Vaktaki düşer, orayı kaz, taleb et! Kuvveti bırak, altını zârîlik ile iste!
Vaktāki tekellüfsüz olarak yaya koyduğun ok düşer, orayı kaz ve defineyi orada iste ve ara! Kuvveti ve mahâreti bırak! Hakîkat altınını tazarru' ve niyâz ile iste! Meselâ Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de هو الأول والآخر والظاهر والباطن (Hadîd, 57/3) ya'nî "Evvel O'dur ve Ahir O'dur ve Zâhir O'dur ve Bâtın O'dur" buyurmuştur. Ey fikr-i dakîk ve mahâret-i ilmiyye göstermek isteyen âlim efendi! Sen dersin ki: "Hak nasıl zâhir olur? Zîrâ zâhir dediğimiz şey bu eşyadır; ve bu eşyâ ise hâdistir. Hak Teâlâ ise hudûsten münezzehtir. Binâenaleyh Hak Teâlâ bu eşyayı zâtı ile muhît olmak câiz değildir. Ancak ilmi ile muhît olmak lâzım gelir." Halbuki sen, bu fikrin ile Hakk'ın zâtını bu eşyâdan hâriç tutup, Hak ile eşyaya birer had ta'yîn etmiş olursun; ve bu te'vîl zımmında dahi وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadid, 57/4) ya'nî "Nerede olsanız o sizinle beraberdir" nass-ı kur'ânîsine ve diğer emsâli olan âyât-ı kur'âniyyeye ve ahâdîs-i nebeviyyeye muhalefet etmiş olursun. Binâenaleyh aklının yayına koyduğun bu fikir oku ile hakîkat definesini nasıl bulursun? Sana lâzım olan, "Hak Teâlâ Kur'ân'da "Zahir O'dur" buyurmuştur, bunu te'vîle mahal yoktur; binâenaleyh bu kelâmı te'vîl etmeyip, onun eşyâda zahir olması ma'nâsını tedkîk ede- yim, bunun zımmındaki hakikat definesini bulayım!" demek idi. Ve bu tarz ise, akıl yayına fikir okunu koyup bırakmak ve ileriye fırlatmamak idi.
2370. O şey ki, şahdamardan daha yakındır, Hak'tır. Sen fikrinin okunu uzak düşürdün.
Ya'nî, Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيد )Kaf, 50/16) ya'nî "Biz o kimseye şahdamarından daha yakınız" buyurmuştur. Sen ise fikrinin okunu uzağa fırlatıp atmışsın. Nass-1 sarîhi te'vîl edip sana şahdamarından daha yakın ve nerede olsan seninle beraber olan Hakk'ın sende ve eşyâda zuhûrunu inkâr etmişsin; ve ehl-i hakîkatin bu ma'nâya dâ-ir olan sözlerine şiddetli i'tirâzlarda bulunmuşsun. Nitekim 1. cildin 1098 ve 1099 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi;
[Ya'ni] "Bikr olan kelâmı te'vîl etmişsin. Kendini te'vîl et! Kur'ân'ı değil! Akl-ı cüz'înin hevâsı üzerine Kur'ân'ı te'vîl ediyorsun, senden dolayı yüksek olan ma'nâ alçak ve eğri oldu."
2371. Ey yayı ve okları düzmüş olan! Av yakındır ve sen uzağa atmışsın.
Ey akıl yayını ve fikir oklarını keserât âlemine mahsûs olan birtakım kıyâ-sât-ı mantıkıyyeye göre tertîb etmiş olan âlim efendi! Bu fikir oku ile avlamak istediğin hakîkat-i vücûd sana senden daha yakındır. Sen ise onu bulmak için birtakım delâil-i fikriyye oklarını uzaklara atmışsın. Beyt-i Yûnus Emre (k.s.): Dervişlik baştadır, tacda değildir Kızdırmak oddadır, sacda değildir. Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara; Kudüs'te, Mekke'de, hacda değildir.
2372. Her kim daha uzak atıcıdır, o pek uzaktır; ve böyle bir defîneden o pek mehcûrdur.
Her kim hakāyık-ı eşyayı anlamak için delâil-i fikriyyeyi uzaklara atıcı ise, o kimse esrâr-ı hakîkatten pek uzaktır ve böyle bir hakîkat definesinden o pek mehcûr ve metrûk kalmıştır. Ma'lum olsun ki, vücûd ve varlık aslâ tahdîd ve ta'dîd kabûl etmeyen bir mefhûm-i küllî olup, ondan ilerisi ademdir ve yokluktur; ve ademin aslâ sâhası yoktur. Eğer olsa vücûd ve varlık olurdu. Adem ancak vücudun mukābili olarak zihinde tahayyül olunan bir ma'nâ-yı zulmânîdir. Vücûd bir nûr-ı muhîttir. Nûr kendi zâhir ve eşyayı muzhir olduğu gibi, vücûd dahi kendisi zâhir ve eşyayı muzhirdir. Meşhûd olan eşyâda en evvel göze çarpan, varlıktır. Her şey vardan var olur. Binâenaleyh eşyâda olan varlık ancak vücûd-i hakîkînin varlığıdır. Tahdîd ve ta'dîd kabûl etmeyen vücûdu ve varlığı ikiye ayırıp tahdîd ve ta'dîd etmek şaşılıktan başka bir şey değildir. Zîrâ vahdet-i vücûdun zıddı kesret-i vücûddur. Vücûdun birliğini red ve inkâr edenlerin onun zıddı olan kesret-i vücûdu kabûl etmeleri lâzım gelir. Bu ise varlıkta Hakk'a şirk koşmaktır. Velhâsıl vücûd-i hakîkî bu âlem-i sûrette pek açık bir sûrette zâhirdir; ve şiddet-i zuhûru hafâsını îcâb etmiştir. Beyt-i Mısrî-i Niyazî (k.s.): Her ne rütbe âşikâr etsem hafâsın artırır; Zâhir iken Ol, O'nu örter delâil-i beyyinât.
2373. Felsefî kendisini endîşeden öldürürdü. Ona de!: "Ey kör! Arkan defîne tarafınadır."
İkinci mısrâın tercümesinde üç vecih vardır: Birisi: “Gû”, söyle; "bedû", ona; “ko-râ" ya'nî “ki orâ sûy-ı gencest püşt": "Ki, onun arkası genc tarafınadır." İkinci vech: “Gû" söyle; "be-dû" ona, “gûr-â": "Ey kör! Arka define tarafınadır." Üçüncü vech: "Gû" söyle; "bi-dev", koş; "ki orâ sûy-ı gencest püşt": "Ki, onun arkası genc tarafınadır. "Bu üç vecihten ikinci vech daha açık ve daha ma'nîdârdır. Zîrâ feylesofun zâhir gözü pek açık ise de, bâtın gözü kördür. Şârihlerin ba'zıları beyt-i âtîdeki "mî deved" karînesiyle üçüncü veche göre tercüme etmişlerdir. Ya'nî, feylesof efendi hakîkati bulmak için tabîat kānûnlarını düşüne düşüne dimâğı yordu ve kendini birtakım düşüncelerden dolayı ezdi ve öldürdü. Sen ona de ki: "Ey kör! Tabîat ve âlem-i keserât vücûd-i hakîkî deryâsının köpükleridir ve birtakım hayâlâttır; ve hayâlâta teveccüh edenler arkalarını hakîkat definesine çevirmişlerdir."
2374. Ona de: "Ne kadar ziyade koşarsa, gönlün muradından pek ayrı düşer."
Ya'nî, sen o feylesofa de ki: "Ne kadar ziyâde koşarsa, gönlünün murâdı olan hakîkati bulmak hususundan o kadar çok ayı olur. Zîrâ o feylesofun murâdı Hakk'ı ve hakîkati bulmak olduğu hâlde, âlem-i tabîata ve keserâta teveccüh edip koşuyor ve kendi murâdına arkasını çevirip koşmuş oluyor; ve koştukça murâdından o nisbette uzak düşüyor.
2375. O şehriyar “Câhidu fîna" dedi. Ey kararsız! “Câhidû anna" demedi.
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Ankebût'un nihâyetinde olan وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سبلنا (Ankebût, 29/69) ya'nî "O kimseler bizim hakkımızda mücâhede ettiler, biz elbette onları yolumuza hidâyet ederiz" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.
Ya'nî, Hak Teâlâ bu âyet-i kerîmede "Bizim hakkımızda mücâhede ettiler" buyurdu. İ'râz için kullanılan "an" kelimesiyle, "Bizden i'râzan mücâhede ettiler" buyurmadı. Hak hakkında mücâhede sâlikin kendi mevhûm varlığını Hakk'ın hakîkî varlığı müvâcehesinde fedâya sebeb olan mücâhededir ki, bu mücâhedenin zaferi vücûd-i Hakkânî ile kâim olmaktır. Bunlar ehlullâhtır.
Hak'tan i'râzan mücâhede dahi, kendinin ve eşyânın vücûdunu vücûd-i hakîkî müvâcehesinde nefsü'l-emrde sâbit görüp, lezâiz-i nefsâniyye-i uhreviyyeye nâiliyet için çalışanların mücâhedesidir ki, bu mücâhedenin zaferi dahi cennete vusûldür. Bu tâife ehl-i cennet ise de, ehlullâh değildir. Nitekim hadîs-i şerîfte الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا وهما حرامان على اهل الله ya'nî "Dünyâ ehl-i âhirete harâmdır; ve âhiret ehl-i dünyâya harâmdır; ve her ikisi de ehlullâha harâmdır" buyurulmuştur. Bu sûrette mücâhid olan mü'minler iki tâifeden ibâret olmuş olur ki, birisi şer'in zâhirine ve bâtınına müsteniden Hak hakkında ve diğeri dahi şer'in yalnız zâhirine müsteniden ve Hak'tan i'râzan kendi nefsi hakkında mücâhede edenlerdir. Bu ikinci tâifenin îmânları delîle müstenid bulunduğundan ve bir delîl diğer delîli ibtâl ettiğinden beyt-i şerîfte bunlar hakkında "kararsız" ta'bîri isti'mâl buyurulmuştur.
2376. Ken'ân gibi ki, o Nûh'un ârından, o büyük dağın yükseğinin tepesi üzerine gitti.
Ya'nî, yukarıda zikr olunan ikinci tâife ki, bunlar ehlullâhı ve onların tarîklerini ve maâriflerini münkir olan ulemâ-i zâhirdir; bunlar Nûh (a.s.)ın oğlu Ken'ân gibi, Nûh (a.s.) meşrebinde olan insân-ı kâmile ve onun tarîkına tebaiyetten âr edip kendi enâniyetleri dağının tepesine çıkarlar; ve o ilim sâhibi ise, "Bizde de ilim vardır, niçin tabi' olalım?" derler. Bil'âhare sıfât-ı nefsâniyyelerinin tûfânından kurtulamayıp, garkolurlar.
2377. Her ne kadar o halâsı ziyâde istedi, dağ tarafına gitti menâsdan pek ayrı oldu.
Ya'nî Nûh (a.s.)ın oğlu Ken'ân her ne kadar tûfândan kurtulmayı ziyâde istedi ve dağ tarafına gitti ise de, mahall-i halastan daha ayrı ve uzak düştü. Bunun gibi kendilerini beğenen mütekebbir âlim efendiler ve feylesoflar dahi kendi bilgilerine mağrûren enbiyâya ve insân-ı kâmile tâbi' olmayıp, her ne kadar enâniyetleri dağına ilticâ ettilerse, sıfât-ı nefsâniyyeleri tûfânından kurtulmadan uzak oldular. Pek ziyâde i'timâd ve istinâd ettikleri ilm-i kelâm ve kıyâsât ve delâil-i mantıkıyye ve ulûm-i tabîiyye Hakk'ı ve hakîkati bulmak emrinde işlerine yaramadı. Mahrûmiyet ve hasret içinde kaldılar.
2378. Bu dervîş gibi defîne ve kân için her bir sabah pek sıkı yay istedi.
Bu kıssasını söylediğimiz dervîş gibi ki, o da hakîkat definesi ve cevher-i ma'rifet ma'deni ehl-i hakîkatin sözlerini anlamak için, her bir sabâh fikir oklarını atmak üzere şiddetle akıl ve muhakeme yayını kullandı; ve o sözleri okuyup delâil-i akliyye ile sırr-ı vahdete vâkıf olmak istedi. Halbuki insanın vücûdundaki sırr-ı hakikat tefekkür tarîkıyla inkişâf etmek muhâldir. Nitekim 5. cildin 4141 ve 4142 numarlı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:
[Ya'nî "Bu "ene" tefekkür cihetinden ne vakit keşf olur? Bu "ene" fenâdan sonra mekşûf olur. Bu akıllar nazarlardan gâib olan Hakk'ı aramakta hulûl ve ittihâd çukuruna düşer."] Tercümesi ve îzâhâtı ma'lûm olmak üzere oraya müracaat olunsun.
2379. Her bir yayı ki o pek sıkı tutardı, defîneden ve nişandan pek bedbaht idi.
Ya'nî, o dervîş sıkı sıkı tutup sarıldığı her bir nazar-ı aklî ve muhakeme-i fikrî netîcesinde hakîkat definesini ve onun nişân ve eserini bulmaktan pek bedbaht olurdu. Ya'nî nazar-ı aklî ve muhâkeme-i fikrî ile ehl-i hakîkatin sözlerinden bir netîce çıkarıp hükm-i kat'î veremez idi. Nitekim ilm-i kelâm ulemâsı irâde-i cüz'iyye bahsinde uzun uzadıya münakaşât yaparlar ve birinin getirdiği delîli diğerinin getirdiği delîl çürütür ve sûret-i kat'iyyede işin içinden çıkmak mümkin olamaz. Fakat hiçbirisi bir insân-ı kâmile intisâb edip bu hakîkati zevkan ve hâlen idrâke çalışmak tarafına meyl etmez. Çünkü gurûr-ı ilmîleri mâni' olur.
2380. Bu mesel zamânede câna mensubdur. Cahillerin cânı zahmete layıktır. [2363]
İşte bu darb-ı mesel, zamânede câna mensûb ve pek rûhlu ve esaslı bir darb-ı meseldir. O da budur ki: "Câhillerin cânı zahmete lâyıktır." Zîrâ câhil bilmez ve bilmediğini de bilmez. Kendisini her işte üstâd ve mâhir zanneder. Ve kendinin mevhûm bilgisine ve nefsinin kibir ve gurûruna istinaden her başladığı işte türlü türlü zahmetlere ve meşakkatlere giriftâr olur. Türkçe'de, böyle mütekebbir ve mağrûr olanların başlarına bir zahmet ve belâ geldiği vakit, "şeytan azabda gerektir" darb-ı meseli kullanılır. Zîrâ kibir ve gurûr şeytanın sıfatıdır.
2381. Zîra ki câhil, üstaddan âr tutar. Şübhesiz gitti ve yeni dükkân açtı.
Câhilin zahmette ve meşakkatte olmasının sebebi budur ki; Üstâda tâbi' olmaktan arlanır ve üstâda baş eğmeyi kendisince zillet ve tenezzül addeder. Binâenaleyh mevhûm olan gurûr-ı ilmîsine istinâden yeni bir ilim ve ma'rifet dükkânı açıp kendi gibi birtakım câhilleri başına toplar ve onlara kendi hayâlâtını satmaya başlar. Nitekim muhakkıkların münkiri olan ulemâ-i zâhire ve felâsife büyük kürsüler kurup, câhil halka karşı, muhakkıkların beyân buyurdukları hakāyık ve maârifi inkâr ve ibtâle sa'y ederler; ve hatta bir tarîkate intisâb edip, fenâ makāmından bî-haber olduğu hâlde, mürşidlik da'vâsına kıyâm edenler dahi böyle dükkân açanlar kabîlindendir.
2382. Ey nigar! O dükkân üstâdın fevkınde kokmuş ve akreb ve yılan doludur.
"Nigâr", nakış ve sûret demektir. Ya'nî, ey insanlığın ma'nâsından gāfil ve bir kalıp ve sûretten ibaret olan câhil efendi! O muhakkık olan üstâdın açtığı ulûm-i ledünniyye ve maârif-i rabbâniyye dükkânının fevkınde olarak senin açmış olduğun o ma'rifet dükkânı kesâfet-i cismâniyye ile kokmuştur ve her birisi akreb ve yılan mesâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyye ile doludur.
2383. Çabuk dükkânı vîrân et! Ve yeşillik ve gülistan ve pınar tarafına geri dön!
Ya'nî, çabuk o dükkânı yık! Ve ulûm-i ledünniyye yeşilliği ve maârif-i ilâhiyye gülistânı ve füyûzât-ı rabbâniyye pınarı olan insân-ı kâmil tarafına geri dön!
2384. Ken'ân gibi değil ki, o kibirden ve tanımamazlıktan dolayı hıfz edici dağdan necât gemisi düzdü.
Nûh (a.s.)ın oğlu Ken'ân gibi olma ki, o Ken'ân kibr-i nefisten ve Hakk'ı tanımamazlıktan dolayı, kendi zu'münce hifz edici gördüğü kendinin enâniyet dağından necât ve kurtuluş gemisi yaptı ve netîcede helâk oldu.
2385. Onun ok atıcılığı ilmi hicab geldi. Halbuki o murâd ona cepte hazır olmuş idi.
"Şîn" zamîr-i gāibi, define arayan fakîre râci' olmak münasibdir. "Hicîb", "hicâb" kelimesini imâle olunmuşudur. Define arayan fakîrin kendi fikir okuna i'timâdı aradığı hakîkat definesinin hicabıdır. Halbuki o fakîrin nazar-ı aklî ile anlamak istediği o murâd ve maksûd onun cebinde ve kendi vücûdunda hâzır ve mevcûd olmuş idi. Zîrâ Hak Teâlâ وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadid, 57/4) ya'nî "Nerede olsanız o sizinle beraberdir" buyuruyor. Kendisi ile beraber bulunan Hakk'ı bir kimsenin delâil-i fikriyye ile arayıp isbâta çalışması abes olduğu gibi, bu getirdiği delîller onun hicabı olur. Meselâ bir kimsenin cebinde bir şey olsa, onun vücudunun isbâtına kıyâm etmek gülünç bir şey olur. Onu bulmanın çâresi elini sokup çıkarmaktır.
2386. Ey ne çok ilimler ve zekâvetler ve fıtnatlar! Gül ve yol vurucu gibi yolcuyu öldürmüştür.
Hey gidi hey! Ne çok ilimler ve zekâvetler ve fıtnatlar vardır ki, gülyabânî ve yol vurucu şakîler gibi, Hak yolunun sâliklerini ve yolcularını doğru yollarından çıkarıp helâk-i ma'nevî vâdîlerine atmışlardır.
2387. Ashâb-ı cennet en ziyâde eblehlerdir, ta ki feylesofluk şerrinden kurtulalar!
Bu beyt-i şerifte اكثر اهل الجنة بله ya'nî " Ehl-i cennetin çoğu eblehlerdir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. "Cennet"ten murâd, cennet-i visâl ve "eblehler"den murâd, kelâm-ı ilâhîye ve ahâdîs-i nebeviyyeye karşı nazar-ı fikrîyi ve muhâkeme-i akliyyeyi terk edenlerdir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) Fütûhât-ı Měkkiyye'lerinde nazar-ı fikrîyi ve muhâkemât-ı akliyyeyi terk ettiklerini beyân buyururlar ki, bu beyân-ı âlîlerinin hulâsası şudur: "Ben îmânı anamdan ve babamdan taklîd ile aldım ve amel ettim. Akl-1 nazarî îcâbınca aslâ o îmânın ihtilafı ihtimali hâtırıma hutûr etmedi; ve bu amelim neticesinde bana o taklîden yaptığım hükm-i mütehayyel ve mütevehhemin hakîkati aynen ve tafsîlen zâhir oldu. Binâenaleyh amelim netîcesinde tafsîlen ve aynen müşâhede ettiğim şeylerin ilmi, o taklîd ile aldığım îmândan beni uzaklaştırmadı."
Ya'nî, ashâb-ı visal feylesofluk meşrebinden kurtulmak için Kur'ân'a ve hadîse ve peygamberlerin vârisleri olan evliyâ-yı kirâmın Kur'ân'ın ve ahâdîsin lübbü olan ulûm-i ledünniyyelerine karşı, nazar-ı fikriyi ve muhâkemât-ı akliyyeyi terk edip onlara tâbi' olanlardır. Meselâ tavr-ı aklın hâricinde olan mu'cizât-ı enbiyâ ve husûsiyle mi'râc-ı peygamberî hakkında nazar-ı fikrî sahibi olanların türlü türlü mütâlaaları vardır ki, bunlar[1] kendi şübhelerini hall için düşünmüşler ve bu mütâlaâtı meydâna koymuşlardır. Demişlerdir ki: "Peygamberler ma'sûmlardır. Gördüklerini bilirler ve bildiklerini söylerler. Biz ise onların gördüklerini görmüyoruz. Binâenaleyh onlar ne görmüş ve söylemişler ise, aynen kabûlde şübhemiz yoktur."
2388. Kendini fazldan ve fuzûlden üryân et! Tâ ki sana her dem rahmet nüzûl etsin!
Binâenaleyh ey his gözünün gördüğü şeylerden başka bir şey görmeyen âlim-i zâhirî ve feylesof efendi! O zâhirî ilimlerin verdiği fazldan ve taşkınlıktan ve hadd-i tecavüzden kendini soy ve çıplak yap! Tâ ki senin kalbine her dem Hakk'ın rahmeti nâzil olsun!
2389. Zeyreklik, kırıklığın ve niyâzın zıddıdır. Zeyrekliği bırak ve hamâkat ile uyuş!
"Gûl", ahmak demektir. Burada "hamâkat"ten murâd, beyne'n-nâs mezmûm olan "aptallık" demek değildir. Kendi akl-ı cüz'îsinin zekâvet ve ilmine i'timâden kelâm-ı ilâhîyi ve ahâdîs-i nebeviyyeyi te'vîlâta kıyâm etmeyerek, bilâ-te'vîl kabûl edip tâbi' olmaktır. Ya'nî, zekâvet inkisârın ve kırıklığın ve niyâzın zıddıdır. Hak yolunda zekâveti ve nazar-ı fikrîyi ve akl-ı cüz'înin muhâkemelerini bırak! Tavr-ı aklın hâricinde olan esrâr-ı ilâhiyyeye karşı hamâkat ile ve sâdedillik ile uyuş!
2390. Zeyrekliği rahatın tuzağı ve tama' ve makas bil! Acaba pâk-bâz olan [2373] zeyrekliği niçin istesin?
"Berd", burada "râhat" ma'nâsınadır. "Gâz", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "makas" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, zeyrekliği ve zekâveti hevâ-yı nefsin ve ucüb ve gurûrun tuzağı ve Hakk'ın gayrına tama' ve Hak ile kul arasındaki râbıtayı kesen makas bil! Binâenaleyh pâk-bâz, ya'nî hulûs-i tâm ile Hakk'a müteveccih olan kimse, acabâ bu zekâveti niçin istesin? "Tâ çi"deki "tâ" taaccüb içindir.
2391. Zeyrekler bir san'ata kāni' olmuşlardır. Eblehler sun'dan sânia gitmişlerdir.
Aklına ve dirâyetine mağrûr olan zekî kimseler bir san'at ile ya'nî Hakk'ın sun'u olan bu âlem-i zâhire ve keserât-ı eşyâya ve onun huzûzât-ı sûriyyesine kanâat etmişler ve Hak'tan uzak düşmüşlerdir. Eblehler ya'nî akl-ı maâşın nazarını bırakıp kemâl-i hulûs ile Hakk'a teveccüh edenler ise, sun'dan ya'nî bu âlem-i keserât ve onların huzûzuna nazardan vazgeçip onların sâni'i olan Hakk'a gitmişlerdir.
2392. Zîrâ ki küçük çocuğu ana gündüz kucağa koyup el ayak olur.
Zîrâ ki, akl-ı maâşın nazar-ı fıkrîsini terk edip kemâl-i hulûs ile Hakk'a teveccüh ve kendisini Hak'a teslim edenler küçük çocuk mesâbesindedir. Anası küçük çocuğu nasıl ki gündüz uyandığı vakit kucağına alıp onun eli ve ayağı mesâbesinde olursa, Hak Teâlâ dahi gaflet uykusundan uyanıp kendisine teveccüh eden bu eblehleri ve bu hulûs sâhiblerini kendi kucağına alıp onun eli ve ayağı olur. Nitekim hadis-i kudside كنت له سمعا وبصرا ولسانا ويدا فبى يسمع وبى يبصر وبي ينطق وبي يبطش ya'ni “Ben sevdiğim kulumun sem'i ve basarı ve dili ve eli olurum, binâenaleyh benim ile işitir, benim ile görür, benim ile söyler ve benim ile tutar” buyurulur. Atîdeki hikâyede kendilerini Hakk'a teslîm edenler ile kendi hayâlât-ı nefsâniyyelerine tâbi' olanların hâli mü'mine, yahûdîye ve hıristiyâna temsîlen beyân buyurulur.
Müslümân ve hıristiyân ve yahûdî olan üç yolcunun hikâyesidir. O vakitte bir menzilde bir gıda buldular. Hıristiyân ve yahûdî tok idiler. Dediler ki: “Bu gıdâyı yarın yiyelim!” Müslümân oruçlu idi ve aç kaldı. Zîrâ ki mağlûb idi
2393. Ey oğul! Burada bir hikâye dinle! Tâ ki hünerde mümtehan olmayasın!
“Ey püser!” ta'bîri ile Hak yolu mübtedîlerine hitâb buyurulur. “Mümtehan”, ism-i mef'ûl olup “mihnetlenmiş” demektir. Ya'nî ey mübtedî sâlik! Hak yolunda çok mihnet geçitleri vardır. Bu hikâyeyi dinle de ibret al! Tâ ki kendi hünerine ve akıl ve zekâvetine mağrûr olup mihnetlere ve meşakkatlere giriftâr olmayasın!
2394. O yahûdî ve mü'min ve hıristiyan ancak seferde birbiriyle yoldaş idiler.
Fikirleri ve i'tikādları birbirine muhâlif olan yahûdî ve mü'min ve hıristiyân ikämet ettikleri bir şehirde birbirlerine yabancıdırlar. Onlar ancak yolculuk hâli içinde birbirlerine yoldaşlık ettiler. Beyt-i şerîfte mü'minin ikisinin ortasında zikri وَكَذَلكَ جَعَلْنَاكم أمةٌ وَسَطًا (Bakara, 2/143) ya'nî “Kezâlik biz sizi ümmet-i vasat kıldık" âyet-i kerîmesine işarettir. Zîrâ yahûdîler dînde ifrât ve Îsevîler tefrît üzerindedir. Mü'minler ise ifrât ve tefrîtin vasatı olan i'tidâl hâlindedir.
2395. Akıl nefis ile, şeytan ile beraber olduğu gibi, iki azgın bir mü'mine yoldaş geldi.
İ'tidâl sahibi olan akıl ifrât ve tefrît sâhibleri olan nefis ve şeytan ile berâber olduğu gibi, iki azgın ve dalâlet sahibi seferde birbirlerine yoldaş oldu.
2396. Mergazî ve Râzî sefer cihetinden yoldaş ve birbirinin önünde hem-sofra vâki' olur.
"Mergaz", bir mahal ve makāmın ismidir (Burhân). "Yâ" nisbet içindir. "Mergazî", Mergazlı demek olur. Ba'zı nüshalarda "Mervezî" vâki'dir, "Merv" şehrinin isme mensûbu olur. “Râzî", Rey şehrine mensûb demektir. Nitekim 1. cildin 292 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi: ]Ya'ni “Vâkıa her ikisi bir oyunun başı üstündedir; her ikisi birbiriyle Merv'li ve Rey'lidir."]
Burada "Mergazî" veya "Mervezî" ile “Râzî"den murâd bâtınları birbirine yabancı olanlardır. Ya'nî, hemşehrî olmayıp birbirine yabancı olan kimseler sefer cihetinden birbirine yoldaş olmak ve birbirinin önünde yemek yemek vâki' olur.
2397. Karga ve baykuş ve doğan kafese düşerler. Hapis içinde pak ve bî-namâz çift oldu.
Meselâ bir avcı kargayı ve baykuşu ve doğanı avlayıp bir kafese koyar; ve bunlar zarûrî olarak birleşirler. Ve kezâ bir sebeble hükümet tarafından habsedilmiş müslim ve gayr-i müslim orada birleşip sohbet ederler. Bu dünyâ hapsi de böyledir. Pâk ya'nî müstaidd-i ezelî ile bî-namâz ya'nî şakî-i ezelî bu dünyâ hapsi içinde birbirlerine bizzarûre eş ve arkadaş olurlar.
2398. Şark ehli ve garb ve Maverâ ehli, bir misafirhanede gece menzil etmiştir.
Nitekim birbirlerine yabancı olan şark ve garb ve Mâverâünnehr ahâlîsinden bir sürü yolcular bir misafirhaneye inip gece kalmışlardır.
2399. Küçük ve büyük misafirhanede soğuktan ve kardan dolayı günlerce beraber kalmışlardır.
Hattâ küçük ve büyük yolcular çok kar yağıp yollar kapandığı ve şiddetle soğuk olduğu vakit, o misafirhanede günlerce beraber kalıp vakit geçirirler.
2400. Vaktaki yol açılır ve bağ açılır, her biri munkatı' olup bir tarafa giderler.
[2383] Ba'zı nüshalarda birinci mısra' چون شاید راه بردارند بند ya'nî “Vaktaki yol açılır ve bağı kaldırırlar” sûretindedir. Ya'nî, vaktâki soğuklar hafifler ve karlar ve buzlar eriyip yol açılır ve bağ çözülür, o yabancı kimseler birbirlerinden ayrılıp her birisi bir tarafa giderler.
2401. Vaktaki akıl şâhı kafesi kırar, kuşların cem'i her biri bir tarafa uçar.
“Akıl şâhı”ndan murâd, Hak Teâlâ ve “kuşlar”dan murâd, “ervâh” olmak münasibdir. Ya'nî, akıl üzerinde hâkim olan Hak Teâlâ hazretleri vaktâki ervâh kuşlarının kafesi olan cisimleri ölüm vâsıtasıyla kırar, bu dünyâ habsinde sûret-i beşeriyyeleri hasebiyle birbirlerine yoldaş olan o rûhların her biri bir tarafa uçar.
2402. Kendi cinsi hevâsında maâd tarafına bundan evvel pür-şevk ve bâd kanat açmış idi.
"Bâd" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "âh ve nâle" ma'nâsı olmak münasibdir. Ya'nî, bu rûhların her birisi bu hapis içinde iken kendi cinsine kavuşmak üzere kemâl-i şevk ve âh ile kanat açmış idi. Kafes kırıldığı vakit, maâd tarafına kendi cinsinin hevâsında ve muhabbetinde olduğu hâlde uçar. Ya'nî ervâh-ı tayyibe ve habîse kendi cinslerine kavuşur.
2403. Her bir dem göz yaşı ve âh ile kanat açmış. Fakat uçmaya yüz ve yol tutmaz.
O rûh kuşları kendi cinslerinden ayrıldığı için, her bir dem göz yaşı ve âh ile kanat açmış ve fakat cisim kafesi henüz kapalı olduğu için uçup kendi cinsi tarafına gitmeye yüz ve yol bulamamıştır.
2404. Yola gitti mi, her biri rüzgâr gibi uçar. Onun tarafına ki onun yâdından kanat açtı.
Ba'zı nüshalarda birinci mırsa' şu sûretlerde vâki'dir: 1- چونکه ره یابد پرد هر يك چو باد ya'nî "Vaktâki yol bulur, her biri rüzgâr gibi uçar." 2- چونکه ره واشد پرد مانند باد ya'ni "Vaktâki yol açık oldu, her biri rüzgâr gibi uçar."
Ya'nî, beden kafesinde mahbûs olan o rûhlardan her birisi yol bulduğu ve açıldığı vakit, mahbûs iken yâd ettiği tarafa kanat açıp rüzgâr gibi sür'atle uçar.
2405. O tarafa ki, onun göz yaşı ve âhı var idi, fırsat bulduğu vakit, yol isteyici olur.
Ya'nî, hasretinden göz yaşı döktüğü ve âh ettiği o tarafa fırsat bulduğu vakit yol isteyici ve arayıcı olur.
2406. Kendi cismine ve cisminin eczâsına bak! Nerelerden cisimde toplandı?
Ya'nî, ma'nâları ve tabîatları birbirine zıd olan şeylerin muhtelif yerlerden gelip bir yere toplanmasının misâlini istersen, kendi cismine ve cisminin ec- zâsına bak! Nerelerden dolaşa dolaşa senin bu cismine gelip toplandılar ve cisminde mahbûs kaldılar. Meselâ insanın cismindeki bir karbon veyâ azot zerresinin bu cisme gelinceye kadar nerelerden dolaşıp geldiğinin ta'kîb ve tahkiki mümkin olsa, insan hayret eder.
2407. Suya ve toprağa ve havaya ve ateşe, arşa ve ferşe ve Rûm'a ve Keş'e mensubdur.
“Rûmî”den murâd, Rûm diyârına mensûb ve "Keşî"den murâd, "Keş" şehrine mensûb demektir. Ve "Keş", Semerkand'a yakın bir şehrin adıdır. "Arşî"den murâd, her bir unsurun ma'nâsıdır; ve "ferşî"den murâd, her bir unsurun sûretidir. Ma'lûm olsun ki, anâsırın ma'nâlarına "tabîat" ve sûretlerine "unsur" derler. Bunlar birbirine karıştığı vakit "mizâc” hâsıl olur; ve bunların sûretleri birbirine karışınca ma'nâları da beraber karışmış olur. Sûretlerine "cisim," ma'nâlarına "rûh" derler. Binâenaleyh mizâc hem cisimde ve hem de rûhta olur. Cismin her bir mertebede bir adı vardır. Rûh-ı cemâd, rûh-ı nebât, rûh-ı hayvân derler; ve insan hayvandan bir nevi'dir. Cisim âlem-i mülktendir. Rûh âlem-i melekûttandır. Cisim âlem-i halktandır ve rûh âlem-i emrdendir. Binâenaleyh bu îzâhâttan rûh bir olduğu zâhir olur. Şu hâlde rûhun ta'rîfi böyle olur: Rûh cevherdir. Mertebe-i nebâtta bittabi' ve mertebe-i hayvânda bi'l-ihtiyâr ve mertebe-i insânda bilfiil cismin muharriki ve mükemmilidir. Beyt-i şerîfin îzâhan ma'nâsı şudur: Bu eczâ-yı cismin bir kısmı içilen suya ve bir kısmı da topraktan çıkan buğday ve sebze ve meyve gibi yenilen mevâdda ve teneffüs edilen havâ-yı nesîmîye ve âlem-i terkîbde husûle gelen harârete mensûbdur; ve o eczâdan her birinin bâtını arş-1 ma'nâya ve zâhiri ferş-i sûrete mensûbdur; ve o eczânın geldiği yerler dahi muhteliftir. Meselâ kimi rûh diyârından ve kimi Mâverâünnehr'de Semerkand şehrine yakın "Keş" şehrinden dolaşa dolaşa cisme gelmiştir.
2408. Bu kervansaray içinde, avdet ümîdi için her birisi kar korkusundan göz bağlamıştır.
“Tarf”, göz. "Kar"dan murâd, cismâniyet âleminin donukluğudur. "Kervânsaray"dan murâd, cism-i insânîdir. Ya'nî, her birisi başka başka yerlerden gelip cism-i insânî misafirhanesinde toplanmış olan muhtelif tabîattaki anâsır, cismâniyet âleminin donukluğu korkusundan dolayı asıllarına avdet ve rücû' ümîdi için, birbirine karşı zıddiyeti ızhârdan gözlerini kapamıştır. Cismâniyet âleminin donukluğu korkusu budur. Her bir unsurun ma'nâsı âlem-i emrden-dir; ve her biri bir ism-i ilâhînin mazharıdır. Binâenaleyh her birisi kendi mü-semmâsı olan Zât-ı Hakk'a avdet ümîdindedir. Fakat bu anâsırın insan cismi-nin gayrı olan yerlerde dönüp dolaşması Zât-ı Hak'tan uzaklıklarını mûcib olup, ancak cism-i insânî misafirhanesinde mahfûz oldukları vakit, Zât-ı Hakk'a kurbiyetleri hâsıl olur. Zîrâ Hak Teâlâ insanı kendi sûreti, ya'nî sıfatı üzere yaratmıştır. Nitekim meşhûr olan hadis-i şerifte ان الله خلق آدم على صورته ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ, Adem'i kendi sûreti ya'nî sıfatı üzere yarattı" buyuru-lur. Ve "insân"dan murâd, Hak'tan gafil olmayan insandır. Hak'tan gafil olan insanların hayvandan farkı yoktur. Belki onlar أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ (A'raf, 7/179) ya'nî "Onlar hayvan gibidirler; belki ondan daha şaşkındırlar" âyet-i kerîmesi mûcibince hayvandan daha aşağıdırlar. Zîrâ onların cisimlerine gelen zerrât-ı anâsır, onların gafletleri içinde gelir ve her birisi türlü türlü sıfât-ı nef-sâniyyeye bürünüp dağılır ve yine gaflet içinde çıkar. Nitekim 1. cildin 277 nu-marasına müsâdif olan beyt-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: این خورد گردد همه بخل وحسد. و آن خورد زاید همه نوراحد ya'ni “Bu insân-ı nâkıs yer. Yediği şeyler hep buhl ve hased gibi sıfât-ı nefsâniyye olur; ve o insân-ı kâmil yer. O yediği şeyler-den hep nûr-ı Ahad olan maarif-i ilâhiyye doğar." Binâenaleyh Hak'tan gafil olmayan bir insân-ı kâmilin cismine gelen her bir zerre-i anâsır Hakk'a vâsıl olur. Bunun için muhakkıklar derler ki: "Her bir zerre insân-ı kâmile gelmeye âşıktır." İşte bu beyt-i şerîfte ve ebyât-ı âtiyede bu dekāyıka işâret buyurulur.
2409. O atâ güneşinin uzaklığı kışında her cemâdın türlü türlü cümûdunun karı vardır.
“Cemâd”dan murâd, kesâfet-i cismiyyedir. “Cümûd”, donukluk. “Kar”dan murâd, soğuk olan gaflet perdesi. “Atâ güneşi”nden murâd, Zât-ı Hak'tır. “Kış”tan murâd, zulmet-i tabîat. Ya'nî, her kesâfet-i cismiyye sâhibinin Zât-ı Hak'tan uzaklığı kışında ve bu uzaklığa sebeb olan tabîat zulmeti içinde türlü türlü donukluğunun karı ve soğuk gaflet perdesi vardır. Bu beyt-i şerîfte in-sân-ı nâkısların hâline işaret buyurulur. Ya'nî her bir kesâfet-i cismiyye sâhi-bi olan insân-ı nâkıs kış gibi zulmet-i tabîat içinde Zât-ı Hak'tan ve o atâ ve ihsân güneşinden uzaktır; ve onun türlü türlü donukluğunun birtakım soğuk gaflet perdesi vardır. Bunlar da onun sıfât-ı nefsâniyye ve hayvaniyyesidir.
2410. Vaktaki o hışım güneşinin harâreti kızdırır, dağ gâh kum ve gâh yün [2393] olur.
"Hışım güneşi"nden murâd, tecellî-i celâlî ve kahrî sahibi olan Hak. "Dağ"dan murâd, insân-ı nâkısın enâniyeti ve benliğidir. Ya'nî, vaktâki Hak tecellî-i celâlîsi ve kahrîsi ile o insân-ı nâkısın kesâfet-i cismiyyesini aşk harâreti ve te'sîri ile kızdırır, o gāfilin dağ gibi olan enâniyeti ve benliği ba'zan kum gibi yumuşar ve ba'zan daha ziyâde yumuşayıp yün gibi olur. Ya'nî gafleti ve enâniyeti derece derece azalır.
2411. Ağır cemâdât, cânın nakli vaktinde cismin erimesi gibi erimeye başlar.
Ya'nî, atâ ve ihsân güneşi olan Hak Teâlâ, cismânî ve câmid olan insân-ı nâkıslara, tecellî-i celâlîsi ile mütecellî olduğu vakit, rûhun ölüm hâlinde âlem-i berzaha intikāli vaktinde, kesîf olan cismin kabirde erimesi ve inhilâli gibi, ağır ve kesîf olan cemâdlar ve donuklar erimeye başlar; ve nâkıs insanların enâniyetleri dağı, kıyâmette sûrî dağların yumuşayıp perakende olması gibi yumuşar ve onun hâli وموتوا قبل ان تموتوا ya'nî “Ölmezden evvel ölünüz!” emr-i risâlet-penâhîsine mâsadak olur.
2412. Vaktaki bu üç yoldaş bir menzile eriştiler, bir mukbil onlara helva hediye getirdi.
"Mukbil", öne gelen ve bir şeye tevecüh eden kimse demektir. Ya'nî, bâtınları birbirine zıd olan bu üç yoldaş, gecelemek için bir menzile geldikleri vakit, onların önüne gelen bir kimse hediye olarak helva getirdi.
2413. Bir muhsin "İnnî karîb"in matbahından o her üç garbin önüne helva götürdü.
"Muhsin", ihsân edici demektir. İkinci mısra'da sûre-i Bakara'da vâki' وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّى فَإِنِّي قَرِيبٌ (Bakara, 2/186) ya'nî “Vaktâki benim kullarım benden sana suâl ettiler, imdi ben yakınım” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, bir ihsân edici kimse "Muhakkak ben kullarıma yakınım!" buyuran Zât-ı Hakk'ın matbahından o üç garîbin önüne helva getirdi.
2414. Sıcak ekmek ve bal helvasının sahanını götürdü, o kimse ki, onun sevabında emeli var idi.
Ya'nî, o üç garîbe sıcak ekmekle beraber bal helvası tepsisini götüren kimse bu hediyenin sevâbını kazanmak ümîdinde idi.
2415. Kiyaset ve edeb şehir ehli içindir. Ziyafet ve misafire ikrâm çadır ehli içindir.
"Kiyâset", aklın kuvveti. "Meder", "kerpiç kırıkları" demek ise de burada "şehir" ma'nâsınadır. "Ehl-i meder", şehir ehli demektir. "Veber", lügatte "deve yünü" ma'nâsınadır. Fakat çadırda oturan göçebelere de "veber" derler. "Ehl-i veber", çadırda oturan göçebeler demek olur. "Kıra", ziyafet etmek ve misâfire ikrâm ederek, yedirip içirmek ve yatırmak. Ya'nî, şehir ahâlîsine düşen vazîfe halka kiyâset ve edeb ta'lîm etmek ve göçebe olan sahrâ-nişînlere düşen vazîfe dahi, oralara yolları düşen garîblere ziyafet ve ikrâm etmektir. Efrâd-ı beşer arasındaki teâvün bunu iktizâ eder. Nitekim hadîs-i şerîfte الضيافة على اهل الوبر وليست على اهل المدر ya'nî "Ziyafet ehl-i veber üzerinedir ve ehl-i meder üzerine değildir" buyurulur. Zîrâ şehre gelen misafir her tarafta yiyecek ve yatacak yer bulur. Fakat sahrâya düşen garîbler oralarda bu ihtiyaçlarını te'mîn edemezler.
2416. Garib için ziyafeti ve misafire ikramı Rahman karyeler ehline vedîa koydu.
Birinci mısrâda' "kırâ", yine "ziyafet ve misâfire ikrâm" ma'nâsınadır. İkinci mısra'daki "kura", "karye"nin cem'i olup "karyeler" demektir. Ya'nî, Rahmân rahmet-i âmmesiyle garîbe ziyafeti ve ikrâmı karyeler ehline vazîfe olarak tevdî' buyurdu.
2417. Her bir gün karyelerde yeni bir misafir vardır. Onun için İlah'ın gayrı bir yardım edici yoktur.
"Muğîs", yardım ve imdâd edici demektir. "Zayf", misafir. "Kura", karyeler. "Hadîs", yeni demektir. Ya'nî, her gün karyelerde ve köylerde bir yeni misafir ve yolcu vardır. O ıssız karyelerde o misafir için Allâh Teâlâ'dan gayrı imdâd ve yardım edici yoktur.
2418. Her gece karyelerde bir yeni cemaat vardır. Onlar için orada Mecîd olan Allah'ın gayrı yoktur.
"Vefd", cemaat. "Semme", orada demektir. "Mecîd", esmâ-i ilâhiyyeden olup "kerîm ve gālib" ma'nâsınadır; ve diğer bir ma'nâsı da "hayvana doyuncaya kadar yem verici" demektir. Ya'nî, her bir gece karyelerde yolculardan yeni bir cemâat ve gürûh vardır. O yolcuların ihtiyacına yardımcı ve kerem edici Allah'ın gayrı yoktur. Veyâhud o yolculara doyuncaya kadar gıdâ verici olan Allah'ın gayrı yoktur, demek olur.
2419. O iki yabancı yemekten tuhme idiler. Ancak o mü'min gündüz oruçlu idi.
"Tuhme", çok yemekten cismin sakîl olması ve mi'de dolgunluğu. Ya'nî, i'tikāden mü'mine yabancı olan o iki arkadaş yemekten tuhme idiler ve mi'deleri dolu idi. Ancak mü'min gündüz oruçlu ve mi'desi boş idi.
2420. Vaktaki akşam namazında o helva erişti, mü'min cû'-1 şedîdde kalmış idi. [2403]
Ya'nî, akşam namazı esnasında o helva geldiği vakit, mü'min pek ziyâde açlık içinde kalmış idi.
2421. O iki kimse dediler: "Biz yemekten doluyuz. Onu bu gece koyalım ve onu yarın yiyelim!"
O yahûdî ve hıristiyân dediler ki: "Bizim mi'demiz yemekten doludur. Binâenaleyh o helvayı bu gece bırakalım, yarın acıktığımız vakit yiyelim!"
2422. "Bu gece yiyecekten sabır tutalım! Sükût edelim! Gıdâyı yarın için saklayalım!"
"Bu gece yemek hususunda sabr edelim ve yemekten bahsetmeyip sükût edelim! Bu getirilen gıdâyı yarın için saklayalım!"
2423. Mü'min dedi: "Bu bu gece yenilmiş olsun! Sabrı koyalım, tâ yarın olsun!"
Mü'min onlara cevâben dedi: "Bu ekmek ile helva bu gece tarafımızdan yenilmiş olsun! Sabrı bırakalım ve sabr etmek yarınki güne kalsın!"
2424. Sonra ona dediler ki: "Senin bu hikmetgerliğinden kasdın odur ki, nihâyet yalnız yiyesin!"
Yahûdî ve hıristiyân, mü'mine dediler ki: "Senin "Sabrı yarına bırakalım!" gibi hikmetli söz söylemekteki kasdın o gıdâyı yalnızca yemek içindir."
2425. Dedi: "Ey arkadaşlar! Biz üç kişi değil miyiz? Mâdemki hilaf vâki' oldu, nihâyet taksîm edelim!"
Ya'nî, “Mâdemki bu gıdâyı bu gece yemek ve yarına saklamak husûsunda aramızda ihtilaf vâki' oldu, nihâyet taksîm edelim, bu ihtilaf kalksın!"
2426. "Her kim isterse kendi payını cân üzerine koysun. Her kim isterse kendi payını saklasın!"
"Cânı üzerine koymak"tan murâd, rûh-ı hayvânîyi takviye etmekten kinâyedir. Ya'nî, "Taksîm olunduktan sonra isteyen kendi payını yesin ve rûh-ı hayvânîsini takviye etsin, isteyen ertesi güne saklasın!"
2427. O iki ona dediler ki: "Taksîmden geç! Haberden "Kassâm fi'n-nâr"ı işit!"
Ya'nî, mü'minin bu taksîm etmek teklifi yahûdî ve hıristiyanın işlerine gelmedi. Çünkü onlar hırs-ı nefsânîleri gālib olduğundan, bu gıdânın hepsine müstakıllen mâlik olmak için düşündükleri hîleyi bozacak idi. Mü'mini doğru ve haklı olan fikrinden vazgeçirmek için ona Resûl-i Ekrem hazretlerinin hadîs-i şerîfinden bahsettiler de dediler ki: "Bu taksîm etmek fikrinden vaz- geç! Zîrâ sizin peygamberiniz القسام في النار ya'ni "Taksîm edici cehennemdedir!" buyurdu.
2428. Dedi: "Taksîm edici olur ki, kendisini heva üzere ve Huda üzere taksîm etti."
Mü'min cevâben ve bu hadîsin ma'nâsını îzâhen dedi: "Cehennemde olan taksîm edici öyle bir kimse olur ki: Kendi varlığını hevâ-yı nefsine ve Hudâ'nın emrine pay etti." Ya'nî Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا (Zuhruf, 43/85) ya'nî “Gökler ve arzın ve ikisinin arasındaki eşya Hakk'ın mülküdür” buyurduğu hâlde, o pay edici kimse kendi varlığını kendinin mülkü tahayyül edip, yaptığı taksîmde hem kendi muhayyel olan varlığına ve hem de Hakk'ın emrine hisse çıkarır. Halbuki şer'an taksîmde adâlet şarttır; ve adalet bir mülkü tamamen hak sahibine ayırmaktır. Binâenaleyh kendi varlığını nefsinin hevâsına ve arzûsuna ve Hakk'a taksîm eden kimsenin taksîminde adâlet olmadığı için, bittabi' Hak'tan uzaklık cehennemi içindedir.
2429. Hakk'ın mülkü ve hep onun payısın. Payı başkasına verir isen iki söyleyicisin.
Ya'nî, senin varlığın Hakk'ın mülküdür ve hep onun payısın. Binâenaleyh sen bütün Hakk'ın payı olan varlığı başkasına ve onun gayrına verir isen, bu varlığı ikiye taksîm edici ve "Varlık ikidir" söyleyicisin. Zîrâ vücûdun vahdeti ehl-i keşf indinde keşf hâli ve zevki ile; ve akl-ı selîm indinde keşf-i aklî ve ilmî ile mertebe-i hakîkatte sâbittir; Ve onun zıddı olan kesret-i vücûd ise, keşf-i vehmî ile mertebe-i hayâlde maznûndur. Binâenaleyh eğer Hakk'ın mülkü olan vücûdu onun gayrı görünen hayâlâta da verir isen, vücûdda Hakk'a şerîk ittihâz edip, Hak'tan ve hakîkatten uzaklık ateşi içinde kalırsın.
2430. Gerçi bu arslan öküzler üzerine gālib idi. Öküzlerin ve o kuvvet öküzü[2413] nün nevbeti idi.
"Bukür", "öküz" ma'nâsına olan "bakar"ın cem'idir. "Gâv-i zûr" terkîbinde iki ma'nâ vardır. "Gâv", kâf-ı Fârisî ile olursa "öküz" ve kâf-ı Arabî ile "kâv" olursa "pehlivân ve şecî" ma'nâsınadır. "Zûr", Fârisî olduğuna göre "kuvvet ve tâkat" ve Arabî olduğuna göre "yalan" demektir. Ya'nî, bu mücadelede bâtını arslan olan mü'min gerçi bâtınları öküz olan kendi muhâliflerine ma'nen gālib idi. Fakat sûrette galebe nevbeti öküzlerin ve o kuvvet öküzünün veyâhud yalan pehlivânının idi. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye Mudill ve Hâdî ve emsâli gibi birbirine zid ve mütekābil ahkâmı hâizdir. Ba'zan ism-i Mudıll'in mezâhiri ism-i Hâdî mezâhirine ve ba'zan dahi ism-i Hâdî'nin mezâhiri ism-i Mudıll'in mezâhirine gālib olur. Nitekim Mısır'da galebe nevbeti Fir'avn'da ve avenesinde iken, ism-i Hâdî'nin mezâhiri olan Benî İsrâîl mağlûb idiler. Vaktāki galebe nevbeti ism-i Hâdî'nin mezâhirine intikal etti, Fir'avn ve avenesi mağlûb oldular. Bu beyt-i şerîfte bu zâhirî kuvvet "öküz"e teşbîh buyurulmuş olur.
2431. Eğer o kötü damarlıların nevbeti olmasa idi, bu arslan köpekler üzerine de galib olurdu.
Eğer o kötü damarlı, ya'nî Mudıll isminin mazharı olan yahûdî ve hıristiyânın galebe nevbeti olmasa idi, bu bâtını arslan ve ism-i Hâdî'nin mazharı olan mü'min, köpek meşrebli olan bunlara da galib olurdu. Fakat ne çâre ki, galebe nevbeti ism-i Mudıll'in idi. Nitekim zuhûr-ı İslâm'da, galebe nevbeti müşriklerin olduğu vakit mü'minler namazlarını gizli kılarlar idi.
2432. Onların kasdı o ki, müslüman gam yesin! Gece onun üzerine bî-nevalıkta geçsin!
Ya'nî, o yahûdî ve hıristiyanın murâdı, oruçlu olan müslümanın gece yiyecek bulamayarak kederlenmesi ve eziyet çekmesi idi.
2433. O mağlub idi. Teslîm ve rıza ile dedi. "Ey ashâbımız! Dinledim ve itaat ettim."
Ya'nî, ekseriyet onlarda olduğundan, müslümân onlara mağlûb idi. Binâenaleyh onların murâdına nefsini teslîm etti ve hükümlerine râzı oldu da: "Ey arkadaşlar! Fikrinizi dinledim ve itâat ettim. Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri dahi müşriklerin galib olduğu bir zamanda onlar ile akd ettiği Hudeybiye Musâlahası'nda musâlaha-nâmeyi müşriklerin arzûsuna muvâfık olarak ka- bûl buyurmuşlar idi. Zîrâ bu âlem-i sûrette ism-i Zâhir'in ahkâmı galibdir ve ekseriyâ kuvvet-i zâhirenin hükmü cârîdir.
2434. Sonra o gece uyudular ve kalktılar. Sabahleyin kendilerini süslediler.
Bu hüküm ve karârdan sonra o gece üçü de yattılar ve sabâh olunca uyandılar ve kalktılar ve giyinip kuşandılar; ve uyku hâli içinde perîşân olan saçlarına ve sakallarına çeki ve düzen verdiler.
2435. Yüzlerini, ağızlarını yıkadılar ve her birisi virdde bir yol ve bir meslek tuttu.
"Vird", vazîfe-i dîniyye demektir. Ya'nî, yüzlerini ve ağızlarını yıkadılar ve her birisi vazîfe-i dîniyyeyi îfâ hususunda bir başka yol ve bir başka meslek tuttu.
2436. Bir hayli zaman her birisi Hak'tan fazl isteyici olarak kendi virdi tarafına yüz getirdi.
Ya'nî, uykudan uyandıktan sonra üç arkadaş birbirleriyle hiç konuşmadılar. Hayli zaman sâkitâne bir sûrette her birisi Hak'tan fazl ve kerem isteyici olarak kendi vazîfe-i dîniyyesini îfâya teveccüh etti. "Yek zemânî"deki "yâ" kesret ve ta'zîm içindir.
2437. Mü'min ve hıristiyan ve yahûdî ve putperest ve mecûsî, hepsinin yüzü o ulu sultan tarafınadır.
"Uluğ", Türkçe "büyük" demektir ki, zamânımızda "ulu" sûretinde telaffuz olunur. Ya'nî, her bir millet kâinâtın Hâlık'ı olan Allâh Teâlâ'nın vücûdunu kabûl ederler; ve hakîkatte hepsinin teveccühü ulu sultân olan Hak Teâlâ tarafınadır. Aralarındaki fark, anlayışlarına göre hayallerinde peydâ olan muhtelif bilgilerinden tevellüd eder. İmdi vücûd-i hakîkî cemî'-i merâtib-i mevcûdâtta Hakk'ın olup, i'tikādât-ı muhtelife ashâbından her birisi Hakk'a olan ibadetinde, vücûh-ı Hak'tan bir veche teveccüh eder. Binâenaleyh i'tikādât-ı bâtıle ashâbı vücûh-ı ilâhiyyeden bir vech-i mukayyede taparlar. Mü'minler ise vech-i mutlak-ı Hakk'a ve ahadiyyet-i zâtiyyeye ibâdet ederler. Nitekim âyet-i kerîmede وَقَضَى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ (İsrâ, 17/23) ya'nî "Ey Resûlüm! Senin Rabbin ancak kendisine ibâdet etmenizi hükm etti" buyurulur. İmdi Hak Teâlâ hazretleri bir şeyin vukû'una hükm buyurursa, âciz olan kullar o Sultân-ı azîmü'ş-şânın hükmüne nasıl muhalefet ederler? Bu âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ki, muhtelif milletlerin teveccühü kâmilen Hakk'adır. Hak ve bâtıl onların Hak hakkındaki anlayışlarına ve ma'rifetlerine âiddir; ve bâtıl olan i'tikād ve ma'rifet ise, vech-i mutlakın hicabıdır. Nitekim Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'in 55. faslında şöyle buyururlar: "Hakk-ı Bârî'deki muhabbet bütün âlem ve halâyıkta, mecûsî, yahûdî, nasrânîde ve cümle mevcûdâtta kâmindir. Bir kimse mûcidini nasıl sevmez? Muhabbet onda kâmindir. Ancak mevâni' onu mahcûb kılar. Mevâni' mürtefi' olunca, o muhabbet zahir olur."
2438. Belki taş ve toprak ve dağ ve suyun Huda'ya gizli bir rücû'u vardır.
Ya'nî, milel-i muhtelifenin Hakk'a teveccüh ve rücû'u şöyle dursun, belki taş ve toprak gibi cemâdâtın bile Hakk'a gizli rücû'u vardır. Nitekim âyet-i kerîmede وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'nî “Hakk'ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur, velâkin siz onların tesbîhini idrâk etmezsiniz" buyurulur. Ve 3. cildin 1018 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfte de: غلغل اجزای عالم بشنويد از جمادی عالم جانها روید Ya'nî "Cemâdlıktan canlar âlemine gidiniz! Eczâ-yı âlemin gulgulesini işitiniz!" buyurulmuş idi.
2439. Bu söz nihayet tutmaz. Her üç yâr, yâr gibi o demde yüzlerini birbirine ettiler.
Ya'nî, bu Hakk'a teveccüh ve rücû' sözünün nihâyeti yoktur. Bunu bırakalım da kıssaya rücû' edelim. Velhâsıl o üç arkadaş kendi vazîfe-i dîniyyelerini îfâ ettikten sonra bâtınları müttehid dostlar gibi yüzlerini birbirine çevirip konuşmaya başladılar.
2440. O birisi dedi ki: "Her kim kendi rüyasını, o şeyi ki o dün gece gördü, söylesin, öne getirsin!"
Ya'nî, o üç arkadaşın ikisinden birisi ki, ya yahûdî veyâ hıristiyân idi, dedi ki: "Haydi bakalım, her kim dün gece görmüş olduğu rü'yâsını söylesin ve önümüze koysun, dinleyelim!"
2441. Her kimin rüyası daha latîf ise, bunu o yesin! "Her mefdülün kısmetini efdal götürsün!"
Ya'nî, "Bu gece gördüğümüz rü'yâlardan hangimizin rü'yâsı daha latîf ise, sakladığımız ekmek ile helvayı o yesin! Zîrâ rü'yâsı çok latîf olan kimse, rü'yâsı o kadar latîf olmayan kimseden efdaldir; ve efdal olmayanın payını efdal olan kimsenin yemesi lâzım gelir."
2442. O kimse ki akılda daha yukarı gider, onun yemesi cümlenin yemesi olur.
Ya'nî, "Akılda ve zekâda üstün olan kimsenin yemesi akılları onun aşağısında olan bilumûm kimselerin yemesine muâdil olur. Zîrâ bu akılları nâkıs olanlar, zâhirde ve bâtında bu âkılin vücûduna muhtacdırlar." Nitekim 1. cildin 3349 numaralı beytinde جمله حیوانرا پی انسان بکش جمله انسانرا بکش از بهرهش ya'nî "Bütün hayvanları insan için öldür ve bütün insanları da akıl için öldür!" buyurulmuştur. Ve akılda bilumûm insanların fevkınde olan ise, akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmildir.
2443. Onun pür-envâr olan cânı fevk geldi. Bâkîlere onun tımarı kâfî olur.
"Tîmâr", burada "hizmet etmek" demektir. Ya'nî, "O akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmilin nûr-ı ilm-i ledünnî ile dolu olan cânı, diğer nâkıs insanların cânından üstündür. Binâenaleyh o nâkıslara insân-ı kâmile hizmet etmek kâfî bir vazîfe olur ve o vazîfe-i hizmet ile saâdete nâil olurlar."
2444. Mâdemki akıller için ebed, bekā geldi, binâenaleyh bu cihân ma'na sebebiyle bâkî olur.
Ya'nî, “Âlem-i sûret akl-ı küllün tertîbi dâiresinde deverân eder. Binâenaleyh akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmilin bekāsı ebedîdir ve bu âlem-i sûret ma'nâ sebebiyle bâkî olur. Zîrâ her sûret ma'nâsıdan dolayı nakş olunur. Ma'nâsı olmayan sûretin resim ve nakşı abestir."
2445. İmdi, yahûdî görmüş olduğu şeyi getirdi. Gece onun rûhu nereye kadar dolaşmış idi?
İmdi bu beyânâttan sonra, yahûdî rü'yâsında görmüş olduğu şeyleri ve gece uyku hâlinde rûhunun nerelere kadar gidip dolaşmış olduğunu anlattı da;
2446. Dedi: "Mûsa yolda benim önüme geldi." Kedi kendi rü'yasında kuyruk görür.
Yahûdî dedi ki: "Uykuya daldığım vakit, bir yolda gidiyordum. O yolda Mûsâ (a.s.) hazretleri benim önüme çıkageldi." Bu rü'yâ o bîçâre yahûdînin hayâli idi. Nitekim kedi rü'yâsında yağlı bir kuyruk görür. O kuyruğun hakîkatte aslı ve sûreti vardır. Rü'yâda gördüğü kuyruk o hakîkatin ve aslın hayâlidir. O kedi o yağlı kuyruğu uyanıklık hâlinde eline geçiremediği için hayâl âlemi olan rü'yâda görür. Yahûdînin hâli de bunun nazîridir.
2447. "Musa'nın arkasında Tûr dağına kadar gittim. Bizim her birimiz nûrdan na-peyda olduk."
Yahûdî sözüne devâm edip dedi: "Hz. Mûsâ (a.s.)ın arkasına düştüm ve onu ta'kîb ettim. Beraberce Tûr-ı Sînâ dağına kadar gittim. Bir nûr-ı ilâhî zâhir oldu. Bizim her üçümüz, ya'nî Hz. Mûsâ, ben-ve dağ o nûrun istîlâsı içinde kaybolduk." Ma'lûm olsun ki, bu beyitlerdeki beyânât-ı aliyye, sülûk esnâsında sâliklere vâki' olan tecelliyât-ı Hakk'ı tefhîm olup, ayn-ı hakîkattir. Fakat yahûdîye nazaran hayâldir. Muhakkıklar indinde bu hâle "tecellî-i sıfât-ı nûrânî" derler. Bu tecellînin zuhûrunda sâlikin ve eşyânın vücûdu kalmaz. Bu nûr yeşil veya kırmızı ve beyaz ve siyah veyâ sarı vesâire türlü türlü renklerde olur. Bu tecellî hâlinde sâlik kendinin kendiliğini müdrik olmakla beraber kendinin ve eşyânın vücûdât-ı kesîfelerini bulamaz.
2448. "Her üç gölge güneşte mahv oldu. Ondan sonra o nûrdan feth-i bâb oldu."
"Bizim her üçümüzün vücûdu gölge ve zıl idi. O tecellî güneşinde mahv oldu. Ondan sonra o nûrdan feth-i bâb oldu. Ya'nî bu tecellî-i sıfât-ı nûrânî-de bir kapı açıldı."
2449. Başka nûr, o nûrun içinde bitti. Sonra o ikinci çabuk terakkî istedi.
Ya'nî, bu sıfatî olan nûrun içinde başka bir nûr neşv ü nemâ bulup zâhir oldu. Bu ikinci nûr çabuk terakkî ve ittisa' edip, sıfatî olan evvelki nûru istîlâ etti ki, bu nûr Zât-ı Hakk'ın bî-renk nûru idi. Ya'nî Zât-ı ilâhînin bî-renk olan nûrunda renk sahibi olan envâr-ı sıfatiyye istitâr etti. Muhakkıklar bu tecellî, tecellî-i sıfatiyyenin diğer bir mertebesini olduğunu beyân ederler. Bu tecellîde sâlikin ve eşyânın taayyünâtı kalmaz. Kâmilen mahv olur. Fakat bu tecellî tecellî-i zâtî değildir. Tecellî-i sıfattan nûr-ı zâtın müşâhedesi hâlidir. Zîrâ tecellî-i zâtîde gören ve görünen ve görmek hâli şey'-i vâhid olur. Bu hâlin ta'rîfine lafız ile imkân yoktur.
2450. "Hem ben ve hem Mûsâ ve hem Tûr dağı, her üçümüz o nûrun işrakından [2432] kaybolduk."
“Bu nûrun işrâkından ve tulû'undan hem ben ve hem Mûsâ (a.s.) ve hem de Tûr dağının ve her üçümüzün taayyünü ve sûreti mahv oldu."
2451. "Ondan sonra gördüm ki, dağ üç şah oldu. Çünkü nûr-ı Hak ona neffah oldu."
"Ondan sonra dağın üç şak (شاق) ve parça parça olduğunu gördüm. Çünkü bu tecellî-i sıfatîden müşâhede olunan zâtın nûru ve o dağın taayyününe nefh edici ve feyz verici oldu." Ma'lum olsunki, hadîs-i şerîfte Tûr dağının altı parça olduğu beyân buyurulmuştur. Yahûdînin üç parça demesi, kendi i'tikādına göre olup, bu hadîse muhâliftir. Fakat Hz. Pîr efendimiz, bu muhâlif beyânın zımmında başka bir hakîkate işaret buyururlar. Ya'nî tecellî-i sıfâtîde sâlikin taayyünü kalmaz ise de, kendinin kendiliğine idrāki vardır. Zîrâ zât ile sıfât arasında ma'nâ i'tibariyle bir vecihten gayriyet vardır, fakat tecellî-i zâtîde bu gayriyyet-i i'tibâriyye dahi kalkar. Zât ve sıfat müttehid olur. Onun yahûdî lisânından "Gördüm" ta'bîri mezkûrdür ve ilm-i ilâhîde sâbit olan bilcümle hakāyık-ı eşyaya vücûd ve taayyün bahş eden bu nûr-ı Zât olduğundan ikinci mısra'da dağın taayyününe ve sûretine Hakk'ın neffâh olduğu beyân buyurulmuştur. Dağın üç şak olması ile bilumûm taayyünâtın emr-i tekvîni, ferdiyyet-i selâsiyye üzerine müstenid olduğuna işâret buyurulmuştur. Ve ferdiyyet-i selâsiyye hakkındaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Sâlihî'dedir. Burada tafsîli uzundur.
2452. Vaktaki vasf-ı heybet onun üzerine tecellî vurdu, birbirinden kırıldı, taraf taraf gitti.
Ya'nî, "Dağın ferdiyet-i selâsiyye üzere üç şak olarak tekvîninden sonra Hakk'ın sıfat-ı heybeti ve celâli o üç şak olan dağın taayyünü ve sûreti üzerine çarptı. Bu şaklar birbirinden ayrılıp parçalandı. Muhtelif taraflara dağılıp gitti."
2453. "Dağın o bir parçası deniz tarafına geldi. Zehir gibi acı su tatlı oldu."
Bu ve âtîdeki beyitte tecellî-i celâlî zımnında tecellî-i cemâlî gizli olduğuna işâret buyurulur.
2454. "Onun o bir parçası zemîne battı, akıcı olarak ilaç pınarı dışarıya geldi."
“Maîn”, akıcı su demektir. “Muîn", yardım edici ma'nâsınadır. Her iki ma'nâ dahi muvâfik olur. Ya'nî, "Dağın bir parçası da fırlayıp zemîne battı ve gömüldü ve hastalıklara karşı akıcı veyâ hastalara yardım edici bir ilaç pınarı olarak dışarıya çıktı."
2455. "Ki su müstetab olan vahyin mübarekliğinden bütün hastaların şifâsı oldu."
“Hümâyûn”, mübarek; "müstetâb", latîf ve pâk olmuş olan. Ya'nî, “Arz-dan dışarıya bir ilâç pınarı çıktı ki, o çıkan soğuk ve sıcak su, vahy-i ilâhînin mübarekliğinden bütün hastalara şifâ oldu. Bu da Hakk'ın tecellî-i celâlîsi netîcesinde hâsıl olan bir lutuf ve cemâl idi."
2456. O bir başka şâh Ka'be civarına kadar çabuk uçtu ki, Arafat oldu.
Ya'nî, “Tûr dağının üçüncü parçası, çarçabuk Kâ'be civârına kadar uçtu ki, o parça el-ân hac zamânında hacıların toplandığı Arafat dağı oldu." Âtîde sebebi îzah olunacağı üzere bu müşâhede yahûdînin i'tikādına muhâliftir ve sâliklere mahsûs olan bir i'tikāddır.
2457. Vaktaki baygınlıktan tekrar kendime geldim, Tûr yerinde idi, ne ziyâde ve ne eksik!
"Sa'ka", bî-hûş ve baygın olmak. Ya'nî, "Vaktâki o tecellî-i celâlînin baygınlığından ayıldım ve tekrar kendime geldim, gördüm ki, ne ziyâde ve ne de eksik olarak Tûr dağı hey'et-i asliyyesi üzere yerinde durur idi." Ya'nî bir parçası denize ve bir parçası yere ve bir parçası Ka'be tarafına gitmekle sûret-i zâhirede dağılmış ve eksilmiş değil idi. Bu beyt-i şerîfte bilcümle taayyünâtın tecellî-i celâlî ve kahrî ile i'dâmına ve tecellî-i lutfî ve cemâlî ile îcâdına işâret buyurulur.
2458. Fakat o Mûsa'nın ayağının altında [buz gibi] eridi. Onun şahı [:parçası] ve dağ hey'eti kalmadı.
"Şah" (شخ), dört ma'nâsı vardır: "Dağ, dağ eteğindeki katı yer, kavî olan her şey, "şâh"ın muhaffefidir." Burada "dağ hey'eti" ma'nâsı münasibdir. Fakat gördüm ki, o dağ Mûsâ (a.s.)ın ayağının altında buz gibi eridi. Onun ne şâhı ve ne de dağ hey'eti ve dağlıklığı kalmadı.
2459. Dağ korkudan zemînle beraber oldu. Onun tepesi o heybetten alçak oldu.
"Nihîb", Farisîde "korku" ma'nasına müsta'meldir. Ya'nî, "Dağ tecellî-i celâlînin korkusundan yayılıp düz yer ile beraber oldu. Onun tepesi o heybetten alçak oldu." Bu beyt-i şerîfte tecellî-i celâlîye mazhar olan abdin enâniyet dağı heybet-i Hak'tan acz ve zillete inkılâb edeceğine işâret buyurulur.
2460. O intişardan tekrar kendime geldim. Yine Tûr'u ve Mûsa'yı gördüm.
"İntişâr", yayılmak demektir. Ya'nî, "Dağın yayılıp zemînle beraber olmasından sonra, müstağrak olduğum bîhûşluktan yine kendime geldim. Tekrâr Mûsâ (a.s.)ın ve Tûr'un taayyünleri ve sûretlerini berkarâr ve yerlerinde durur bir hâlde gördüm."
2461. Ve o sahrâ baştan başa dağ eteğinde vücûh üzere Mûsâ şekilli halayık dolu idi.
Ya'nî, "Gördüm ki, o sahrâ baştan başa dağ eteğinde yüzleri Mûsâ (a.s.)ın şeklinde olan halâyık ile dolu idi. Ba'zı nüshalarda "ber-vücûh"yerine "bâ-şükûh" vâki'dir. "Mûsâ (a.s.)ın heybetli olan şeklinde" demek olur.
2462. Hırkaları onun hırkası ve asâsı gibi hepsi Tûr tarafına latif dâmen çekici idi.
Ya'nî, “O Mûsâ (a.s.)ın sûretinde görünen halkın giydikleri hırkalar Hz. Mûsâ'nın giydiği hırka gibi ve ellerindeki asâ dahi Mûsâ (a.s.)ın elindeki asâ gibi idi; ve hepsi Tûr dağı tarafına doğru latîf bir sûrette eteklerini toplayıp yürüyücü ve teveccüh edici idiler."
2463. Hepsi ellerini duâya kaldırmışlar, "Erinî" nağmesini beraber düzmüşlerdir.
Mûsâ (a.s.) sûretindeki zevâtın hepsi ellerini duâya kaldırmışlar ve Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurulan رَبِّ أرنِى أَنظُرْ إِلَيْكَ (A'râf, 7/143) ya'nî “Yâ Rab! Bana görün, sana nazar edeyim!" nağmesini ve kelâmını beraberce tertîb edip söylemekte idiler. Bu müşâhede dahi yahûdînin i'tikādına muhâliftir. Zîrâ yahûdî Kur'ân'ı münkirdir. Îzâhı âtîde gelecektir.
2464. Vaktaki tekrar o baygınlık benden çabuk gitti, her birinin sûreti bana başka türlü göründü.
"Gaşeyân”, bî-hûş olmak ve kendinden geçmek ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ben bu halleri baygınlık içinde görüyor idim. Vaktāki bu baygınlık benden çabuk gitti, o Hz. Mûsâ şeklinde gördüğüm halkın her birinin sûreti bana başka başka göründü."
2465. "Onlar ehl-i muhabbet olan enbiya idiler. Enbiyanın ittihadı bana fehm oldu."
Ya'nî, "Anladım ki, onların her birisi ehl-i muhabbet olan peygamber idi; ve bana yakîn hâsıl oldu ki, peygamberlerin sûretleri ve zâhirleri başka başka ve fakat bâtınları müttehiddir; ve bu müşâhededen Kur'ân-ı Kerîm'de beyan buyurulan لا نفرق بين أحد من رسله (Bakara, 2/285) ya'nî “Biz resûllerden hiçbirinin arasını tefrîk etmeyiz" âyet-i kerîmesinin ma'nâsı bana zahir oldu."
Bu müşâhede dahi yahûdînin i'tikādına muhâliftir. Zîrâ âlem-i ma'nâda peygamberlerin ittihâdı hakîkaten kendisine münkeşif olsa Îsâ (a.s.) ile Resûl-i zîşân Efendimizin nübüvvetini inkâr etmezdi.
2466. "Yine birtakım azîm melekler gördüm. Onların sûreti kar cirmlerinden idi."
"Bu müşâhedem esnâsında yine birtakım sûretleri cesîm melekler gördüm. Fakat onların sûret-i cismâniyyeleri kar cirmlerinden idi. Ya'nî kesîf ve sakîl olan ecsâm cinsinden değil idi. Kar gibi hafif olan ecsâm nev'inden idi." Bu ve âtîdeki beyitte melâike-i unsuriyyûnun sûretlerine işaret buyurulur. Bunlardan ba'zıları kuvâ-yı miyâhiyye ve ba'zıları kuvâ-yı harûriyyedir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz اتانى ملك الجبال وملك البحار ya'nî "Bana dağların meleği ve denizlerin meleği geldi" buyurmuşlardır.
2467. "Diğer melekler halkası yardım isteyici idiler. Onların sûretleri hep âteşîn idi."
"Başka melekler halkası ve cem'iyeti daha gördüm ki, onlar celâl-i ilâhîden yardım isteyici idiler. Onların sûreti hep âteşîn idi." Elyevm kuvâ-yı elektrikiyyenin arz üzerindeki tasarrufâtı zâhirdir. Ma'lûm olsun ki. Bu kıssa birçok rumûz ile doludur. "Üç yolcu"dan murâd, Hak yoluna sülûk eden muhtelif meşrebli üç sâliktir. Birisinin meşrebi yahûdîler gibi tenzîh-i sırf üze- rine ve diğerinin meşrebi Îsevîler gibi sırf teşbîh üzerinedir; ve üçüncüsünün meşrebi de zevk-i Muhammedî dâiresinde hem tenzîh ve hem teşbîh üzerinedir. Buradaki beyânât yahûdîler gibi meşrebi sırf tenzîhe kāil olan sâlikin esnâ-yı sülükündeki keşifleridir. Nitekim rü'yâ sahibinin Tûr'un bir parçasını Arafat dağı olduğu ve Hz. Mûsâ'nın şeklinde görünen zevâtın müctemian "Rabbi erinî [Rabbim bana göster!]" dediklerini görmesi ve ittihâd-ı enbiyâyı anlamaması bu ma'nâların sıhhatine karînedir. Meşrebi tenzîh ve teşbîh üzerine olanlar vücûd-ı mecâzînin verdiği ilimden tok olduklarından ulûm-i evliyâya ve sırr-ı vahdete meyil etmeyip arkalarına atarlar. Ancak meşreb-i muhammedî üzerine tenzîhi ve teşbîhi câmi' olanlar vücûd-i mecâzînin verdiği ilimlere karşı oruçludurlar. Binâenaleyh ulûm-i enbiyâ ve evliyâ ve sırr-ı vahdet onların nasîbi olur. Binâenaleyh bu kıssanın yalnız zâhiri ile iktifâ olunmayıp cihet-i bâtınîsi dahi bu sûretle teemmül olunmak îcâb eder.
2468. O yahûdî olan şahıs bu neskden söyledi. Çok bir yahûdî vardır ki, onun sonu mahmûd oldu.
O yahûdî olan şahıs veyâhud tenzîh-i sırfa kāil olan sâlik bu minvâl üzere gördüklerini söyledi. Böyle birçok yahûdî veyâ tenzîh-i sırfa kāil olan kimseler vardır ki, bilâhire îmân-ı hakîkîye kāil ve zevk-i muhammedî üzere sırr-ı vahdete vâsıl olup sonu mahmûd ve makbûl oldu.
2469. Hiçbir kâfire horluk ile bakmayınız! Zîrâ onun müslüman olması ümîdi olur.
"Kâfir", münkir ve sâtir ma'nâlarınadır. Ya'nî, zâhirde dîn-i Hakk'ı inkâr eden gayr-i müslime veyâhud ulûm-i enbiyâ ve evliyâyı inkâr eden bir müslime horluk ile ve nazar-ı hakāretle bakmayınız! Zîrâ kâfir-i zâhirînin müslümân olarak ölmesi ümîd olunur. Veyâhud bir mukallid müslimin İslâm-ı hakîkîyi kabûl ederek ölmesi me'mûl olur. Bunun böyle olduğu her zaman bir gayr-i müslimin ihtidâsıyla ve münkir-i tarîk-ı evliyâ olan bir mukallid müslimin bilâhire tarîk-ı evliyâya intisâb edip kesb-i irfan eylediği sâbittir.
2470. Onun ömrünün hatminden ne haber tutarsın? Tâ ki ondan bir uğurdan yüz çeviresin!
Zîrâ öyle bir kimsenin âhir-i ömründen ne haberin vardır? Tâ ki, “Bu kâfirdir ve bu münkir-i evliyâdır" diye onların hâli hakkında kat'î hüküm vererek külliyyen yüz çeviresin. Zîrâ herkesin son nefesi sırr-ı kadere bağlıdır ve sırr-ı kader ise meçhûldür. Hak yolunun sâliklerine lâzım olan şey hiçbir ferde nazar-ı hakāretle bakmamaktır.
2471. Ondan sonra hıristiyan söze geldi. Dedi ki: "Bana rüyada Mesîh göründü."
Yahûdî bu sûretle rü'yâsını anlattıktan sonra hıristiyân kelâma ve kendi rü'yâsını söylemeye başladı. Dedi ki: "Rü'yâda bana Mesîh Îsâ (a.s.) yüz gösterdi."
2472. "Ben onunla cihan güneşinin merkezi ve mesvâsı olan dördüncü göğe gittim."
"Mesva", lügatte "uyuyacak ve karâr edecek yer" demektir. Ya'nî, “Îsâ (a.s.) ile beraber dördüncü göğe çıktım ki, o dördüncü gök bu âlem-i sûret güneşinin merkezi ve mahall-i karârıdır. Ehl-i İslâm'ın i'tikādına göre Îsâ (a.s.) ikinci kat göktedir; ve bu "ikinci kat gök"ten murâd, mertebe-i şehadetten i'tibâren yukarıya doğru nazar olunursa, rûhâniyet mertebesi, mertebe-i misâlden sonra ikinci kat semâ olur. Beyt-i şerîfte hıristiyanın yanlış i'tikādına ve fikren âlem-i kesâfet ve sûrette ve vücûd-i izâfî âleminde istiğrâkına işaret buyurulur.
2473. "Muhakkak gök kal'asının bedâyi'leri vardır. Cihân âyetlerinin ona nisbeti olmaz!"
Ya'nî, hıristiyân der ki: "Muhakkak gök kal'asının bedâyî'leri acîb ve garîb sûretleri vardır ki, bu dünyada gördüğümüz suver-i eşyanın o bedîalara aslâ nisbeti ve mümâseleti yoktur." Bunun böyle olması tabîîdir. Zîrâ tecellî-i Hak'ta tekrar yoktur ve fevkımızde parlayan ecrâm-ı bî-nihâyeden her birinin dahi bizim kavânîn-i arziyyemize müşâbih känûnlar dâiresinde deverân etmeyip her birinin kendilerine mahsûs kavânîn-i tabîiyyesi olacağı aklın ve fennin tahmînâtındandır. Çünkü arzımızın hatt-ı istivâsı ile kutupları sekene- sinin şerait-i hayâtiyyesi arasında bile pek büyük farklar vardır. Bu beyt-i şerîfte dahi hıristiyânın meclûb-i sûret olduğuna işâret buyurulur.
2474. Ey oğulların fahri! Her bir kimse bilirler ki, feleğin fenni yeryüzünden ziyade olur.
Hıristiyân, sözünün hülâsası olmak üzere dedi ki: "Ey Adem oğullarının sebeb-i iftihârı! Herkes aklen ve ilmen bilir ki, feleğin hilkatindeki fen ve san'at yeryüzündeki fen ve san'attan ziyâdedir." Bu beyt-i şerîfte meclûb-i sûret olan hıristiyânın dar olan düşüncesine işâret buyurulur. Yukarıki beyitte îzâh olunduğu üzere ecrâm-ı semâviyyeden her birinin küre-i arza uymayan ayrı ayrı kavânîn-i tabîiyyeleri ehl-i arza acîb ve bedî' geldiği gibi, ecrâm-ı semâviyye sakinlerine dahi arzın kavânîn-i tabîiyyesi acîb ve garîb gelir. Binâenaleyh ehl-i arza nazaran kal'a-i âsumânın bedâyi'i var ise, ehl-i semâya nazaran dahi kal'a-i arzın bedâyi'i vardır. Zîrâ her vakit görmeye alıştığı şey insana garîb ve acîb gelmez.
Devenin ve öküzün ve koçun hikâyesidir ki, yolda bir demet ot buldular. Her biri "Ben yerim!" dedi
2475. Bir deve, bir öküz ve bir koç gidişte yol önünde bir demet ot buldular.
2476. Koç dedi: "Eğer bunu pay edersek muhakkak bizden hiçbir kimse bundan doymaz."
2477. Fakat her kimin ömrü daha ziyade ise, bu alef ona evlâdır. Ye, de!
Ya'nî, "Yaş i'tibariyle içimizden hangimiz daha büyük ise, bu otun hepsi ona mahsûs olmak münasibdir. Binâenaleyh o büyüğe "Bu otu ye!" de! vesselâm."
2478. Zîrâ büyükleri mukaddem tutmak Mustafa'dan sünenlerde gelmiştir.
Ya'nî Resûl-i Ekrem Efendimiz من لم يوقر كبيرنا ولم يرحم صغيرنا ليس منا ya'ni "Bizim büyüğümüze tevkîr ve hürmet etmeyen ve küçüğümüze merhamet etmeyen kimse bizden değildir" buyurmuşlardır. Binâenaleyh büyüklere hürmet edip ileriye geçirmek Mustafa (a.s.) Efendimiz'in sünnet-i seniyyelerindendir.
2479. Gerçi bu alçaklar devrinde ihtiyarları, avâm iki mevzu'da ileri tutarlar:
2480. Ya bir gıdada ki, o yakıcı olur; yahud o köprü üzerinde ki, bozukluktan harab olur.
Ya'nî, bu alçak ve ahlâksız olan avâm, ihtiyarları ve büyükleri ancak iki mevzu'da ileri geçirirler. Birisi budur ki, bir sofrada taâm yeneceği vakit, eğer yemek pek sıcak olup ağız yakıcı olursa. Ve diğeri de pek bozuk ve harab bir köprü üzerinden geçilecek olursa öne geçirirler. Yemeğin sıcaklığını ihtiyârın ağzının yanmasıyla ve köprünün metânetini ihtiyarın düşmeyip köprüden geçebilmesi ile tecrübe ederler.
2481. Avâm bir fâsid olmaksızın bir şeyhin, bir büyüğün, bir kāidin hizmetini getirmez.
"Şeyh", "ihtiyar" ma'nâsına geldiği gibi, "tarîk-ı Hak'ta rehber olan kimse" ma'nâsına da gelir. "Kāid", öne geçip yederek götüren demektir. "Nâred", "neyâred" sîgasının muhaffefidir. "Karîne", burada garaz ve maksaddan kinâyedir. Ya'nî, avâm, bir şeyhin ve bir büyüğün ve bir rehberin hizmetini bozuk bir garaz ve maksadı olmazsa, gelip îfâ etmez. Onun o büyüğe olan hizmetinde mutlakā bir fâsid garaz vardır.
2482. Onların hayrı budur. Onların şerri ne olur? Onların şerrini onların ferrinden bil!
Ya'nî, sûret-i zâhirede hayır görünen avâmmın işi böyledir. Bak artık onların şerri ne olacağını kıyâs et! Onların şerrini onların bu gibi ferrinden ve iyiliklerinden açık bir sûrette bil ve anla! "Ferr", iyilikten ve güzellikten kinâyedir.