Kubbe ve define kıssasına rücû' ediş
13. bölüm / 31 · 8295 kelime · ~42 dk okuma
2274. İşte o fakîrin hayali "Gel, gel!"den dolayı beni aciz getirdi.
Ya'nî, işte esrâr-ı hakîkatin tâlibi olan o fakîrin hayali, beni yukarıdan beri beyânına çalıştığımız kubbe ve define kıssasının itmâmına "Gel, gel!" diye çağırdı. Benim diğer ma'nâların beyânına teveccühe olan irâdemi selb edip, beni âciz bırakarak bu kıssa tarafına getirdi.
2275. Sen onun sesini işitmezsin, ben işitirim. Zîrâ sırlar içinde onun sırdaşıyım.
Ey kimse! Sen onun hayâlinin sesini işitmezsin. Fakat merâtib-i vücûd benim nazarımda bulunduğundan, bu mertebe-i hayâlde olan şeyleri görürüm ve seslerini işitirim. Zîrâ bu âlem-i sûretten gizli olan hayâl âleminde onun sırdaşıyım ve onunla beraberim.
2276. Onu defînenin talibi görme! Muhakkak defîne odur. Dost ma'nada ne vakit dostun gayrı olur?
Ey kimse! Sen o fakîri hâriçte olan bir definenin talibi görme! Muhakkak define o fakîrin kendisidir. Zîrâ onun istediği define kendisinde medfûndur; ve onun hakîkati bu ikilik ve bu sûret âleminde ancak Hak'tır. Binâenaleyh o fakîr kendi hakikatinin talibi ve âşığıdır. Dost-ı hakîkî olan Hak her ne kadar âlem-i sûrette tâlib-i Hak olan abdin gayrı görünür ise de ma'nâda ve hakîkatte ne vakit o dostun ve tâlib-i Hak olan abdin gayrıdır?
2277. O her lahza secdeyi kendine ediyor. Aynanın önünde secde yüzden dolayıdır.
O fakîr her lahza secdeyi ve serfürûyu kendine ediyor. Zîrâ vücûd-ı hakîkî-i Hak halkın aynasıdır ve o aynaya halkın hakāyıkı mün'akistir. Binâenaleyh basar-ı basîretinden perde kalkmış olan bir kimse, vücûd-i Hak aynasına nazar ettiği vakit, kendi hakîkati olan ayn-ı sâbitesini görür; ve ayn-ı sâbite onun mazhar olduğu ismin sûreti olduğundan, Hakk'ın aynasına bakıp secde ettiği vakit, kendisine secde ve serfürû etmiş olur. Nitekim bir kimse, bu âlem-i sûrette bir aynaya baksa kendi sûretini görür. Ma'lûm olsun ki, ehl-i müşâhede üç kısımdır. Birincisine "zü'l-akl" derler. Bunlar halkı zâhir ve Hakk'ı bâtın görürler. Onların indinde Hak, halkın aynası olur. Bu beyt-i şerîfte bu "zü'l-akl" kısmına işâret buyurulur. İkinci kısım "zü'l-ayn"dır. Onlar Hakk'ı zâhir ve halkı bâtın görürler. Onların indinde halk, Hakk'ın aynası olur. Üçüncü kısmı "zü'l-akl ve zü'l-ayn" olan tâifedir ki, bunlar kâmiller ve mükemmillerdir ki, Hakk'ı halkta ve halkı Hak'ta müşâhede edip, bir mertebe ile diğer mertebeden hicâba düşmezler. Bu üç tâifeye işâreten Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) âtîdeki beyti buyururlar: ففى الخلق عين الحق ان كنت ذا عين وفي الحق عين الخلق ان كنت ذا عقل و ان كنت ذا عين و عقل فما ترى سوى عين شيء واحد فيه بالشكل "Eğer sen ayn sâhibi isen, halkta Hakk'ın aynı vardır. Ve eğer akıl sahibi isen, halkın aynında Hak vardır. Ve eğer ayn ve akıl sahibi isen, onda şekil ile bir şeyin aynının gayrını görmezsin."
2278. Eğer o aynadan bir hayalsiz bir pul göre idi, ondan hiçbir şey kalmaz idi.
"Pişîz", paranın gāyet kıymeti az olan bir cüz'ü ki, "pul" derler. Ya'nî o fakîr, eğer vücûd-i Hak aynasından hayâlsiz olarak bir pul kadar göre idi, o fakîrden hiçbir şey ve vücûddan hiçbir eser kalmaz idi. Meselâ bir kimseye, aynaya baktığı vakit, ona mün'akis olan hayâli görür ve onunla meşgül olur. Aynanın kendisini göremez ve ondan gafil olur. Halbuki aynanın vücûdu olmasa, o sûret görünmez idi. Binâenaleyh "zü'l-akl" mertebesinde olan kimse, vücûd-i Hak aynasına baktığı vakit, halkı müşâhede ederse, aynadan ya'nî Hakk'ın vücûdundan bir pul kadar olsun bir şey göremez; ve eğer aynayı görmekle meşgül olursa, ona mün'akis olan hayâlden nazarında hiçbir şey kalmaz. Nazarından kendi hakîkatini müşâhede etmek dahi zâil olur.
2279. Hem onun hayalleri, hem o fânî olurdu. Onun bilgisi bilmemezlik mahvi olurdu.
Binâenaleyh vücûd-i Hak aynasını gördüğü vakit, hem hayâl olan halkın ve hem halk nev'inden olan kendisi "bismi" terkîbindeki "elif" gibi fânî olurdu. Onun kendisi fânî olduğu vakit, bittabi' halkın vücuduna âid bilgisi dahi bilmemezliğin mahvı olurdu.
2280. Bizim nadanlığımızdan başka bir bilgi "Ben, benim!" diye ayân olarak [2263] baş çıkarırdı.
Ya'nî, bizim vücûd-i mecâzîmizin fenâsından ve bu mecâzî vücûdun verdiği bilginin bilmemezlikte mahvından başka bir bilgi "Ben, benim!" diye açıktan açığa baş gösterir idi. Zîrâ abdin varlığı vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın bir isim ile takayyüdünden ibarettir. Fakat bu ma'rifetten gāfil olan kimse, kendi vücûd-i mecâzîsini ve bu vücudun verdiği ilmi Hakk'ın varlığından ve ilminden ayrı görür. Vaktāki fânî olur, nazarında Hakk'ın varlığından başka bir şey kalmaz. Onun enâniyeti ve benliği Hakk'ın enâniyeti ve benliği olur. O vakit onun "Ben, benim!" demesi Hakk'ın "Benim!" demesi olur. 5. cildin 4141 numarasına müsâdif olan کی شود کشف از تفکر این انا. این انا مکشوف شد بعد از فنا [ya'nî
2281. "Adem'e secde ediniz, zîrâ âdemsiniz. Onu bir dem kendiniz görünüz!" diye nidâ geldi.
Bu beyt-i şerîf hakkında şurrâh-ı kirâmın muhtelif mütâlaaları vardır. Burada tafsîli uzundur. Fakîrin anladığı budur ki: Bu beyit yukarıda 2277 numarada geçen .سجده خود را میکند هر لحظه او ... الح ]ya'nî "O her lahza secdeyi kendine ediyor... ilh.] beytine merbûttur. Ya'nî, efrâd-ı Benî Adem'den her birine "Ademsiniz, o Adem'in bir dem kendiniz olduğunu görünüz! Adem'e secde ediniz!" nidâsı geldi. Zîrâ ilm-i ilâhîde hakîkati Adem olarak sâbit olmayan kimsenin bu âlemde sûret-i âdemiyyede zuhûru mümkin değildir. Ve yukarıki beyt-i şerîfte o fakîrin secdeyi kendisine ettiği beyân buyurulmasına mebnî efrâd-ı Adem'den her birisine dahi "Ademsiniz, bir dem olsun kendi hakîkatinizi görüp, o Ademe secde ediniz!" demek olur. Binâenaleyh bu beytin ma'nâsı meleklerin Adem (a.s.)a secde etmelerine münhasır değildir. İmdi, "Bu âdeme secde ediniz!" hitâbı bilcümle efrâd-ı âdemîye şamil olduğu hâlde, kısm-ı küllîsi ehl-i hicâb olup, kendilerinde iblîsiyet sıfatı galib olduğundan hâlen ve fiilen ve zevken bu emre muhalefet ederler. Bu emirde mutâvaat edenler urefâ-yı ilâhiyyedir. Nitekim bu zevk içinde olan âriflerden Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretlerinin lisânından لا اله الا انا فاعبدون ya'nî "Benden gayrı ilâh yoktur, ibâdet ediniz!" kelâmı sâdır oldu. Ve kezâ Ebu'l-Hasan Harakānî (k.s.) hazretleri لو عرفتمونی لسجدتمونی ya'nî "Eğer siz beni bilse idiniz, bana secde ederdiniz!" buyurdu. Ve kezâ Hz. Mevlânâ efendimiz dahi "Bu Âdem'in heykeli این هیکل آدمست روپوش . ما قبله جمله سجدهائيم hi nikâbdır; zîrâ bütün secdelerin kıblesiyiz" buyurdu.
2282. Onların gözünden şaşılığı uzak etti. Nihayet bir yüzü mâî feleğin aynı oldu.
Hak Teâlâ kendilerinden fânî olan âriflerin gözünden şaşılığı uzak etti. Zîrâ bu fenâya vusûlden mukaddem, onlar kendi varlıklarını ayrı ve Hakk'ın varlığını dahi ayrı görürler idi. Bu görünen ise şaşılar gibi biri iki görmekten ibâret idi. Vaktāki onların bu fenâ hâli içinde bu şaşılıkları kalktı ve sırr-ı vahdet inkişaf etti, onların nazarında yeryüzü gökyüzünün aynı oldu.
2283. "Lâ ilahe" dedi ve "illallah" dedi. Lâ, “illallah" oldu ve vahdet açıldı.
Ya'nî, o kendinden fânî olan ârif, "lâ ilâhe" ya'nî "ilâh yoktur” dedi ve "illallâh" ya'nî "ancak Allah vardır" dedi. "Lâ", ya'nî vücûd-i mevhûm sâhibi olan halkın ve kendinin nefyi, "illallah" ancak vücûd-ı hakîkî sâhibi olan Allâh'ın isbâtı oldu; ve bunun neticesinde sırr-ı vahdet açıldı. Ma'lûm olsun ki, "ilâh" ism-i cinstir. Hak olsun, bâtıl olsun her ma'bûda ıtlâk olunur. Velâkin "Allâh" ismi ancak ma'bûd-ı hakîkîye mahsûs bir isimdir. Nitekim âyet-i kerîmede أرأيت من اتخذ إلهه هواه (Furkan, 25/43) ya'nî “Gördün mü o kimseyi ki, kendi hevâ-yı nefsânîsini ilâh ittihâz etti" buyurulur. Ve "Allâh" ismi dahi وَكَانَ الله بكل شيىء محيطاً (Nisâ, 4/126) ya'nî "Allâh her şeyi muhîttir" âyet-i kerîmesinde ma'bûd-ı hakîkîye dâll olarak mezkûrdür. "Lâ ilâhe illallah" kelâm-ı istisnâîdir; ve bu istisnâ dahi nefy ile isbâttan mürekkebdir; ve kelâm-ı istisnâîde muhâtabın zu'munu redd etmek vardır. Binâenaleyh kelime-i tayyibe, kelime-i habîsenin reddi için nâzil olmuştur. O kelime-i habîse dahi “lâ ilâhe illâ gayrullâh" ya'nî "ilâh yoktur, ancak Allah'ın gayrı vardır" terkîbidir. Onun şerhi budur ki: Müşrik her şeyi Hakk'ın gayrı zanneder. Halbuki Allâh Teâlâ, Hakk'ın gayrı hiçbir şey yoktur, her ne ki mevcûd ise onun "ayn"ıdır" buyurur. Binâenaleyh kelime-i tayyibe Hakk'ı isbât ile beraber her şey Hakk'ın gayrı olduğuna i'tikād eden muhâtab-ı müşrikin zu'munu kezâ eşyâya vücûd verip, o eşya Hakk'ın "ayn"ı olduğunu da'vâ eden kimsenin vehmini ibtâl etti. Halbuki Hak, hakîkat cihetinden eşyânın "ayn"ı ise de, eş- yâ eşyâ olması cihetinden Hakk'ın "ayn"ı değildir. Nitekim Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretleri Fütûhât'ın ikinci babında فهو عين كل شيء فى الظهور ما هو عين الاشياء في ذواتها سبحانه بل هو هو والاشياء اشياء yanî Hak Teâlâ zuhûrda her bir şeyin "ayn"ıdır. Hak sübhânehû kendi zevâtında ve "ayn"larında eşyânın "ayn"ı değildir. Belki Hak Hak'tır ve eşyâ eşyâdır" buyururlar. Ulemâ-i zâhire gelince, onlar bu kelime-i tayyibenin ma'nâsını, “lâ" kelimesi için bir mevcûd-i mukadder tasavvur edip, Hak'tan gayrı hiçbir ma'bûd olmadığını murad ederler. Halbuki yerde ve gökte ve onların arasındaki mevcûdât-ı gayr-ı mütenâhîde bâtıl olan ma'bûdlar mevcûddurlar, ma'dûm değildirler. Binâenaleyh Hak'tan gayrı hiçbir ma'bûd olmadığına hükm etmek bir kizb-i sarîh olur. Velhâsıl “lâ ilâhe” ile vücûdât-ı mevhûme nefy olunup "illallah" ile vücûd-i hakîkî-i Hak isbât olunur. Ve fenâ makâmında olan kimsenin vücûd-i mevhûmu da "bismi" terkîbindeki "elif" gibi kaybolup Hakk'ın sıfatı zâtına muttasıl olur. Bu sûrette fânî olan kimsenin nazarında "lâ" hâlen ve zevken "illallah" olur. Ve vahdet-i vücûd sırrı o vakit açılır. İmdi bu vahdet-i vücûd sırrı gāyet nâzik ve gāmız bir mes'ele olduğundan âtîdeki beyitte Hz. Pîr efendimiz buyururlar ki:
2284. O vakit geldi ki, rüşdlü olan o mahbub ve dost bizim kulağımızı çeke!
Ya'nî, o vakit geldi ki, o rüşdlü ve hidâyet-bahş olan mahbûb-ı hakîkî ve yâr-i hakîkî olan Hak Teâlâ hazretleri bizim kulağımızdan tutup çeksin!
2285. "Ağzı bunlardan yıka! Halâikdan örttüğümüz şeyi söyleme!" diye çeşme tarafına.
Ya'nî, o vakit geldi ki, mahbûb-ı hakîkî “Bu vahdet-i vücûd sırlarından ağzını yıka ve halâyıkdan örttüğümüz ve sakladığımız şeyi söyleme!" diye bizim kulağımızdan tutup çekerek bizi sükût çeşmesi tarafına götürsün!
2286. "Ve eğer söylersen dahi aşikâr olmaz. Sen keşif kasdıyla cürüm tutucu olursun."
Ve o yâr-i hakîkî olan Hak Teâlâ bâtınıma hitâben buyurur ki: "Eğer bu vahdet-i vücûd sırrını söylersen dahi, elfâz ile âşikâr olmaz. Ancak sen bu sırları keşf etmek kasdıyla bizim indimizde cürüm sahibi ve kabâhatli olur- sun." Ma'lum olsun ki, vahdet-i vücûd mes'elesi gāyet nâzik ve gāmız bir mes'eledir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri bu mes'ele hakkında emr-i peygamberî ile çok hakāyık beyân buyurmuştur. Onların beyânât-ı aliyyelerinden bu mes'eleyi anlayamayanlar iki sınıftır. Birisi anlayamaz ve anlayamadığı için inkâr eder. Kendi akıllarına ve ulûm-i zâhiriyyelerine mağrûr olan ulemâ-i zâhire arasında bu gibi münkirler çoktur ve Hz. Şeyh-i Ekber'e kendi ukūl-i kāsıralarına göre ta'n ve i'tiraz ederler. Ve ikinci sınıf dahi, anlamadığı hâlde, anladığını zannedip yanlış i'tikādâta saplanır. Nazarında kendinin kendiliği ve eşyânın vücûdu sâbit iken, kendisini ve eşyayı -hâşâ- Hak zanneder. Halbuki birinci sınıfın inkârı doğru olmadığı gibi, ikinci sınıfın i'tikādı da zendekadır -neûzü billâh-! Vahdet-i vücudu keşfen ve zevken müdrik olan muhakkıkların indinde şirk üç kısımdır: “Şirk-i celî", "şirk-i hafi" ve "şirk-i ahfa"dır.
Şirk-i celî: Mahlûk olan eşyâya tapanların şirkidir. Bu şirk hakkında âyât-i kur'âniyye ve ahâdîs-i şerîfe çoktur.
Şirk-i hafi: Hakk'a olan ibâdete riyâ ve süm'a gibi nefsin hazlarını karıştıranların şirkidir. Böyle riyâ ve süm'a ile ibadetlerin makbûl olmadığı hakkında da âyât ve ahâdîs çoktur.
Şirk-i ahfa: Bu da ulemâ-i zâhirin ve bu ulemâya tâbi' olan avâmm-ı mü'minînin Hakk'ın varlığı ve vücûdu müvâcehesinde nefsü'l-emrde halkın vücudunu da sâbit görüp, iki varlık ve vücûd isbât edenlerin şirkidir. Bu şirk hakkında Resûl-i Ekrem Efendimiz الشرك في امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا ya'ni "Benim ümmetimde şirk mücellâ bir mahaldeki karıncanın yürüyüşünden daha gizlidir" buyururlar.
2287. Fakat, işte ben onların üzerinde dolaşıyorum. Bunun söyleyeni ben ve dinleyeni dahi benim!
"Tenîden", masdarının müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "bir şey etrafında dolaşmak ve teveccüh etmek" ma'nâları münasibdir. Bu beyt-i şerîf suâl-i mukadderin cevabıdır. Birisi sorabilir ki: "Yâ Hz. Mevlânâ! Mâdemki, yâr-i hakîkî olan Hakk'ın izni yoktur, bu Mesnevî-i Şerîf'in muhtelif mahallerinde niçin bu esrâr-ı vahdetten bahis buyurursunuz?" Buna cevâben buyururlar ki: "Gerçi izin yoktur, fakat işte ben bu esrârın beyânı üzerinde dolaşıyorum veyâ onların beyânına teveccüh ediyorum. Çünkü onu söyleyen
2288. Fakîrin sûretini ve defînenin nakşını söyle! Bu taife meşakkat mezheblidir ve meşakkatten söyle!
Bu beyt-i şerîfte Hz. Pîr zât-ı şerîflerine hitâben buyururlar: Ya'nî, ey Mevlânâ! Fakîrin ve definenin sırrını ve hakikatini söylemekten vazgeç de, o fakîrin sûretinden ve vücûd-i mecâzîsinden ve define mesâbesinde olan vücûd-i hakîkînin nakşından, ya'nî onun mezâhir-i esmâ ve sıfatından bahset! Bu fukarâ tâifesi zahmet mezheblidir ve bu âlem-i keserâtta meşakkate mütehammildirler. Binâenaleyh onlara bu esrâr ve hakîkat yolunun meşakkatinden ve zahmetinden bahset!
2289. Rahat çeşmesi onlar üzerine harâm oldu. Bardak bardak öldürücü zehirden içerler.
Zîrâ bu âlem-i keserâtta râhat çeşmesi onlar üzerine harâmdır. Onlar riyâzat ve mücâhede içindedirler; ve nefislerini öldürücü olan bu mücâhede zehrini bardak bardak içerler.
2290. Toprak doldurup eteği çekerler, tâ ki bu gözlere ilâç edeler. [2273]
"Huşk-bend", yaraya merhem bağlamaksızın kullanılan ilaç ma'nâsında müsta'meldir. Nitekim Mîrzâ Sâib bu ma'nâda kullanmıştır: وعده لطف و پیام بوسه در کار نیست می کند مکتوب خشكى زحم مارا خشك بند "Luft-ı va'dine ve bûse haberine firsat yoktur. Kuru bir mektûb bizim yaramıza ilaçtır" (Bahâr-ı Acem).
"Çeşm-hâ", gözler demektir. Zîrâ lisân-ı Fârisî'de insanın çift âzâları “ân” ve "ha" ile cemi'lenebilir. "Toprak"tan murâd, bu âlem-i kesâfetin îcâbı olan mezâhim ve toprak hükmünde olan ehl-i gafletin cefâlarıdır. Ya'nî, tâlib-i hakîkat olan fukarâ, bu âlem-i kesâfetin mezâhim ve cefâlarını sabır eteklerine doldurup taşırlar. Tâ ki, makām-ı kemâl ve irşada gelip bu kör olan halkın gözlerine ilaç yapalar!
2291. Bu derya-meded olan çeşmeler, bu iyi ve kötü olan bir avuç topraktan ne vakit doldurulmuş olur?
"Bir avuç toprak"tan murâd, ehl-i gafletin i'tirazları ve "iyi"den murâd, ulûm-i akliyye ashâbı olan ulemâ-i zâhire ve "kötü"den murâd, cühelâdır. "Müktebes", medfûn demektir. Ya'nî, bu ehl-i hakîkat gaflette olan halkın basar-ı basîretlerine sırr-ı vahdeti beyân ile ilâç yapmaya teşebbüs ettikleri vakit, iyi ve kötü olan kimseler onlara karşı i'tirâz ve muhalefet topraklarını atarlar. Halbuki bu vücûd-i izâfi deryâsına imdâd edici olan bu hakāyık ve maarif-i ilahiyye çeşmesi ulûm-i akliyye erbâbının ve câhillerin attıkları i'ti-râz topraklarından ne vakit medfün olur ve örtülür?
2292. Fakat size der ki: "Ben bağlanmışım, ben sizsiz ebede muttasılım!"
Fakat o muhakkık o mu'terizlere der ki: "Ben sizin irşadınıza bağlanmı-şımdır; yoksa ben siz olmaksızın âlem-i ebede muttasılım!" Nitekim Hz. Pîr bir beyt-i şerîflerinde şöyle buyururlar: "Ben maslahat ve irşâd için dünyâ habsine geldim. Ben neredenim ve hapis neredendir? Ben kimin malını çaldım ki habse gireyim?"
2293. Kavim müştehâda ma'kûsdürler. Toprak yiyicidirler ve suyu terk etmiş-lerdir.
Cismânî ve nefsânî olan halk müştehâlarında ve arzûlarında ma'kûsdür-ler ve ters haraket ederler. Rûhâniyet sûretini bırakıp cismâniyet âlemine te-veccüh etmişlerdir; ve toprak yiyicilerdir ve cismâniyet âleminden gelen bil-gilere kanâat etmişlerdir. Vâridât-ı rûhâniyyeye iltifat etmezler.
2294. Halk enbiya tab'ının zıddını tutarlar. Halk ejderhâyı müttekâ tutar-lar.
Ya'nî, bu gāfil olan halk peygamberler[in] tabîat ve meşrebinin zıddını tutarlar. Ejderha mesâbesinde olan nefislerine dayanırlar. Rûhlarına yabancı kalmışlardır.
2295. Hatmin göz bağını nasıl bilmişsin? Hiç bilir misin, neden gözü bağlanmışsın?
Ya'nî, sûre-i Bakara'da olan حَتَّمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ (Bakara, 2/7) ya'nî “Allâh Teâlâ onların kalblerine ve kulaklarına mühür koydu ve gözlerine perde çekti" âyet-i kerîmesini okudun. Göz bağının mühürlenmesini nasıl bildin? Bakalım. Hiç bilir misin ki, neden dolayı gözü bağlanmış bir hâldesin?
2296. Bu gözleri neye bedel açtın? Onu sana bir bir "Bi'se'l-bedel" bil!
Ya'nî, bu gözleri Hakk'ı görmeyi bırakıp neyi görmeye bedel açtın? Ya'nî bu gözler ile Hakk'ı görmek istemedin. Fakat ona bedel neyi görmek istedin de, o şeye açtın? O Hakk'ın gayrı olarak görmek istediğin şeyi bir bir kendine kötü bedel bil! Zîrâ hakîkati hayâle değiştin.
2297. Fakat inâyet güneşi tulû' etmiştir. Me'yûs olanları bulmuştur.
"Âyis", "ümîdsiz olmak" ma'nâsına olan "iyâs" masdarından ism-i fâildir. Ya'nî, Hakk'ın inâyet güneşi doğmuştur. Ümîdsiz olanları kerem cihetinden bulmuştur. Nitekim âyet-i kerîmede يَا عِبَادِي الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ (Zümer, 39/53) ya'nî "Ey nefisleri üzerine isrâf eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyin!" buyurulur.
2298. Rahmet cihetinden çok acîb nerd oynamış, küfrânın aynını inabet yapmıştır.
"Küfrân", setr etmek ve ni'meti inkâr etmek. "İnâbet", rücû'; "nerd", tavla oyunu demektir. Burada mutlakan "oyun" ma'nâsınadır. Ya'nî, Hak Teâlâ rahmet cihetinden çok acîb ve garîb oyun oynamıştır. Küfrânın ay- nını tâate rücû' yapıp kuluna lutuf etmiştir. Nitekim âyet-i kerîmede فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Furkan, 25/70) ya'nî "Allâh Teâlâ onların fenâlıklarını iyiliklere tebdîl eder" buyurulur. Ve bu bâbdaki hakāyık ve maârif 5. cildin 1172 numaralı beytinin başındaki şerh-i şerîften i'tibâren beyân buyurulmuştur.
2299. O Cevad, halkın bu bedbahtlığından dahi iki yüz çeşme-i vidâdı münfecir etmiştir.
"Bedbahtlık"tan murâd, şekāvet ve dalalettir. "Vidâd", muhabbet demektir. "Cevâd", cömerd; "münfecir", yarılıcı ve akıcı ma'nâsınadır. Ya'nî, cömerd ve ihsân sahibi olan Hak Teâlâ halkın bu şekāvet ve dalâletinden dahi birçok muhabbet çeşmelerini akıcı etmiştir. Şekāvetten muhabbet çeşmelerinin akmasının vechi budur ki: Emr-i ilâhî, ikidir. Birisi emr-i irâdî ve tekvînî ve diğeri emr-i teklîfîdir. "Emr-i tekvînî", abdin ezelde mazhar olduğu ismin zuhûr-ı ahkâmını Hakk'ın murâd etmesidir. Ve "emr-i teklîfî", bu âlem-i sûrette enbiyâ vâsıtasıyla olan tekâlîf-i ilâhiyyedir. İmdi, şakî zâhirde emr-i teklîfîye âsî olmakla beraber emr-i irâdî ve tekvînîye mutî'dir. Bu inceliğe mebnî İmâm-ı Alî (k.A.v.) efendimiz يَا مَنْ أَطَاعَهُ الْعَاصِي بِعِصْيَانِهِ ya'nî "Ey o zât-ı celîl ki âsî, isyânı ile ona itaat etti" buyurur. Ve saîd-i ezelî olan abd ise, hem emr-i irâdîye ve hem de emr-i teklîfîye itâat eder. Binâenaleyh şakî olan kul, kendinin rabb-i hâssı olan ismin mahbûbudur. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kubî'dedir. Bir vecih dahi budur ki, 5. cildin 421 numaralı beytinin başındaki şerh-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere Hak Teâlâ'nın lutfu kahrında ve kahrı dahi lutfunda gizlidir. Binâenaleyh kahır olan şekāvetten ve bedbahtlıktan muhabbet çeşmesi olan birçok lutuflar akıcıdır.
2300. Goncaya dikenden sermaye verir. Mühreyi yılandan süs olarak verir.
[2283] "Mühre", burada büyük yılanın başının tepesinde peydâ olan bir kemikten yapılıp nazar değmemek için birtakım zînet altınlarıyla beraber çocukların boyunlarına takılan maddenin ismidir. Ya'nî, latîf olan gül goncasının sermâyesi onun dikenli olan ağacıdır. Gonca dikenden çıkar ve "mühre" denilen maddeyi dahi korkunç bir yılandan çıkarıp bir süs olarak verir.
2301. Gece karanlığından gündüzü dışarıya getirir. Mu'sirin elinden yesarı bitirir.
"Mu'sir", fakîr ve yoksul. "Yesâr", zenginlik ve servet. Ya'nî, korkunç olan gece karanlığından latîf olan gündüzü çıkarır; ve fakîr elinden dahi hiç ummadığı hâlde zenginlik ve servet ızhâr eder.
2302. Halîl için kumu un yapar. Dağ dahi Dâvûd ile hem-âvâz olur.
Ya'nî, Hak Teâlâ İbrâhîm Halîl (a.s.)ın çuvaldaki kumunu un yapar. Ondan ekmek pişirirler; ve münâcâtı esnasında Dâvûd (a.s.)a dağı hem-âvâz eder. "Resîl", iki kimsenin sesi ve lisânı beraber olmak ve yoldaş ma'nâsınadır. Birinci mısra'da işâret buyurulan kıssa budur ki: İbrâhîm Halilullah (a.s.) arz-ı Ken'ân'da vâki' olan bir kıtlık zamânında Mısır'daki bir dostuna hizmetçileriyle beraber develer gönderip zahîre yollamasını ricâ etmiş. O kimse dahi "Eğer bu zahîreyi kendisi için istese verir idim. Fakat halkı doyurmak için istiyor. Bu kadar çok zahîreyi vermek bizi de zarûrete düşürür" deyip, zahîre vermemiş. Hizmetçiler mahzûn olarak dönmüşler. Fakat halkın nazarında şehre boş çuvallar ile döndükleri belli olmamak için çuvallara kum doldurmuşlar ve bu haberi İbrâhîm (a.s.)a getirmişler. O hazret dahi bu haberden mahzûn olarak uykuya dalmış. Dışarıda dolu çuvalları gören cenâb-ı İbrâhîm'in zevcesi un vardır zannıyla çuvalları açmış. İnâyet-i Hak olarak içlerindeki kumları un olarak bulmuş ve onlardan ekmek pişirmiştir. Hz. İbrâhîm uyandığı vakit ekmek kokusunu duyup "Bu ekmeği nereden buldunuz?" diye sormuş. Zevcesi dahi "Mısır'daki dostunun gönderdiği undan yaptım" deyince Hz. İbrâhîm: “Hayır, dost-ı hakîkî olan Allah'ımın gönderdiği undandır" buyurmuştur. İkinci kıssa dahi 3. cildin 4254 numaralı beytinin başındaki sürhten i'tibâren beyân buyurulmuştur.
2303. Vahşetli olan dağ, o zulmetler bulutu içinde çeng ve zîr u bem sesini verir.
"Çeng", âlât-ı mûsikiyyeden bir sazın ismidir. Mûsikîde "zîr u bem", ince ve kalın seslere derler. Ya'nî, Dâvûd (a.s.)ın çeng ve tegannî ile olan münâcâtı esnâsında dağ, vahşetli olan o karanlıklar bulutu içinde ya'nî gece vaktinde çeng sazının sesini ve ince ve kalın sesleri açar.
2304. Kalk, ey halâiktan nefret edici olan Dâvûd! Onu terk ettin, bizden waz tut!
Hak Teâlâ o Dâvûd'a hitâben buyurur ki: "Ey halâikdan nefret edip bana teveccüh eden Dâvûd! Kalk, mâdemki halâikı terk edip bize teveccüh ettin, bu halkı terk ve bize teveccühün ıvazını ve mükâfâtını da bizden al!" Bu beyt-i şerîfte Hz. Dâvûd meşrebinde olup bu mevhûm keserât âleminden فَقْرُوا إِلَى الله (Zâriyât, 51/50) ya'nî “Allah'a kaçınız!" emri mûcibince vücûd-i hakîkî sahibi olan Hakk'a teveccüh edenlerin dahi bu hitâba nâil olacağına işaret buyurulur.
O define tâlibinin çok talebinden ve acz ü ıztırârından sonra "Ey ızhârın sahibi! Sen âşikâr et!" diye Hak Teâlâ'ya rücû' etmesi
2305. O fakîr dedi: "Ey sırrı bilici! Bu defîne için boş koşucu oldum."
"Yâve-tâz", vasf-ı terkîbî olup, "boş koşucu" demektir. "Fakîr"den ve "genc-nâme"den murâd ne olduğu yukarıda bu kıssanın ibtidâsında îzâh edilmiş idi. Burada tekrarına lüzûm yoktur. Ya'nî, o fakîr genc-nâmenin ta'rîfi vechi ile sırr-ı vahdeti anlamak için çok çalıştı ve anlamaktan âciz kaldı. Nihâyet Hak Teâlâ'ya yalvarıp dedi ki: "Ey sırrımı bilici olan Hak Teâlâ! Ben bu hakîkat definesi için boş koşucu oldum ve beyhûde olarak yoruldum."
2306. Hırs ve âz şeytanı ve müsta'cil koşuculuk ne teennî istedi ve ne yavaşlık.
"Müsta'cil-tegî" vasf-ı terkîbîdir. Âhirindeki "yâ" masdariyet içindir. "Müsta'cil koşuculuk" demektir. "Hırs", Arabî ve "âz", onun Fârisî'sidir ve birbirinin ma'nâ-yı mürâdifidir. Ya'nî, "Hırs ve âz şeytanı ve matlûb için müsta'cil koşuculuk, ne teennî ve batâet istedi ve ne de yavaşlık istedi." Zîrâ العجلة من الشيطان والتأني من الرحمن ya'nî "Acele şeytandan ve teennî Rahmân'dandır" buyurulmuştur. Beyt-i Mısrî-i (k.s.): İven kişi yol alamaz, maksûdunu tez bulamaz Bekle maârif kapusun, yüz göstere irfân sana
2307. Ben bir tencereden bir lokma kazanmadım. Eli kara yaptım, ağzı yaktım.
"Ben ehl-i hakîkatin ma'rifet tenceresi ve kabı olan kitâbdan bir lokma-i ma'rifet kazanmadım. Bilakis yanlış anlayış sebebiyle idrâk elimi karaladım ve rûhumun ağzını yaktım."
2308. Halbuki mâdemki bunda nâ-mûkınim, o düğümü bu düğüm vurucudan halledeyim, demedim.
Ya'nî, “Mâdemki onların sırr-ı vahdete dâir olan kitablarında yazdıkları sözlerin ma'nâsını îkān edici değilim, onların bu esrâr üzerine bağladıkları elfâz düğümünü yine bu düğüm vurucu olan bir muhakkıka ve bir insân-ı kâmile müracaatla halledeyim, demedim."
2309. Hakk'ın kuluna yine Hak'tan tefsîr iste! Ey katı yüzlü! Sakın zan cihetinden hezeyân söyleme!
Zîrâ muhakkıkların esrâr-ı ilâhiyyeye dâir sözleri, kalblerine vâki' olan ilhâm-ı ilâhî olduğundan Hakk'ın sözüdür. Binâenaleyh ey tâlib-i hakîkat! Hakk'ın sözünün tefsîrini yine Hak'ta fânî olan halîfe-i Hak'tan iste! Ey pek yüzlü ve cesâretli olan kimse! Sakın onların yüksek ve dakîk sözlerini okuyup kendi zan ve tahmîninden birtakım hezeyânlar ve ma'nâsız sözler söyleme!
2310. O düğümü ki o vurdu, onu yine o açar. Mühreyi ki o attı, o kapar.
"Mühre", burada satranç oyununda kullanılan şekiller ma'nâsınadır. Ya'nî, bir muhakkık kâmilin esrâr-ı hakîkat üzerine vurduğu elfâz düğümlerini yine o kâmil açar. Bu satranç oyununun mühresini meydâna o attı, yine o kapar ve kaldırır.
2311. Gerçi o gibi söz sana kolay göründü. Ledünden olan remzler ne vakit kolay olur?
Gerçi hakāyıka müteallık olan o gibi sözler sana kolay göründü, fakat Allâh Teâlâ indinden olan remzlerin ve işaretlerin halli ne vakit kolay olur? Zîrâ kelâm-ı Hakk'ın zâhiri ve bâtını ve haddi ve matla'ı vardır. İlhâm-ı ilâhî olmayınca bunları bulup çıkarmak mümkin değildir. Nitekim Hz. Pîr Fihi Mâ Fih'lerinin 51. faslında şöyle buyururlar: "Hakîkat-i ma'nânın lafız ve ibâreden ma'lûm olması muhâldir. Sözün fâidesi odur ki, seni talebe sevk eder. Yoksa söz matlûbu hâsıl etmez. Eğer böyle olsa idi, bu kadar mücâhedeye ve kendinin fenâsına hâcet olmaz idi. Nitekim uzaktan birşeyin hareket ettiğini görür ve onu görmek için arkasından gidersin. Yoksa onu görmen hareket sebebiyle değildir. İnsanın nâtıkası dahi bâtında böyledir. Her ne kadar hakîkatte sen onu görmez isen de, o ma'nânın talebinde senin için müheyyicdir."
2312. Dedi: "Ya Rab! Bu aceleden tövbe ettim. Mâdemki kapıyı sen bağladın, yine sen aç!"
Fakîr bu hitâbları işitince dedi: "Yâ Rab! esrar-ı hakîkati gerek Kur'ân'dan ve gerek kelâm-ı evliyâdan anlamak hususundaki acelemden tövbe ettim. Mâdem bu ulûm-i ledünniyyenin kapısını sen bağladın, yine o kapıyı sen aç!"
2313. "İnkisar fikri üzerinde oldum. Artık dua etmekte dahi hünersiz oldum."
"Hırka şuden", "paralanmak ve yırtılmak" ma'nâsına kinâyât-ı Acem'dendir. İnkisâr ve yokluk murâd buyurulur (Bahar-1 Acem). Ya'nî, "Defineyi bulmak için akıl yayına fikir okunu koyup atmakta hünerler ızhâr ettim. Hiç muvaffak olamadım. Artık inkisâr ve yokluk fikri üzerindeyim. Hattâ duâ ve taleb hususunda dahi hünersiz oldum." Ba'zı nüshalarda "hır- ka" yerine "hırfe" vâki'dir. "Hırfe", san'at demektir. Bu sûrette ma'nâ "Ok atmak san'atı arzûsu üzerinde oldum. Artık duâ ve niyâzda dahi hünersiz oldum" demek olur.
2314. Hani hüner? Hani ben? Müstevî olan gönül nerede? Bu hep senin aksindir ve muhakkak sensin!
"Müstevî", düz ve mu'tedil demektir. Ya'nî, "Benim hünerim nerede ve benim benliğim nerede? Ve düz ve mu'tedil ve selîm olan gönül nereden gelmiştir? Bunların hepsi senin esmâ-i ilâhiyyenin aksi ve pertevidir; ve bu esmânın müsemmâsı dahi muhakkak Sen'sin ve müsemmâ ismin hakîkatidir."
2315. Her bir gece benim tedbîrim ve ferhengim uykuda gemi gibi sudan gark olur.
"Ferheng", ilim, edeb, büyüklük, muvâzene ma'nâlarınadır. Ya'nî, "Her bir gece uyku esnâsında benim tedbîrim ve bilgim, gemi suya batıp kaybolduğu gibi kaybolur ve cismimin gemisi sükûnet deryâsına gark olur. İrâdem kalmaz. Rü'yâ âleminde beni nelerde gezdirir isen oralarda gezerim ve yürüttüğün kadar yürürüm ve gösterdiğin kadar görürüm."
2316. Muhakkak ne ben kalırım ve ne o hüner! Cisim bir leş gibi bî-haber olarak düşmüştür.
"Bu uyku zamânında benim ne benliğim ve ne de hünerim kalır. Cismim bir ölmüş hayvanın leşi gibi hiçbir şeyden haberi olmayarak yerlere serilmiş ve yatıp kalmıştır."
2317. O alî olan şâh sehere kadar bütün gece bir "Elestü"yü ve "Belî"yi kendi söyler.
"Aliyy", esmâ-i ilâhiyyeden olup, mertebe-i zâtı ukūl-i beşeriyye ve melekiyyenin idrâkinden yüksek demektir. Ya'nî, “Böyle uyku zamânında benim benliğim ve irâdem kaybolduğu vakit, o mertebe-i zâtı pek yüksek olan şâh-ı hakîkî, benim uyanıklığım zamânı olan seher vaktine kadar hem ألست بربكم (A'raf, 7/172) ya'nî "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitâbını ve hem de "Evet!" cevabını kendisi söyler." Zîrâ uyku zamânında kulun irâdesi ve kendinin kendiliği yoktur ki, bu hitâbın cevabını verebilsin. İkinci mısra' ba'zı nüshalarda "elest ü hem belî" sûretindedir. "Hem elest hitâbını, hem beliyi kendi söyler," demek olur.
2318. Belî nerede? Zîrâ o cümleyi seylab götürdü. Yahud bir timsah hepsini gerd ü mürd edip yuttu.
Bahar-ı Acem'in beyânına göre "gerd ü mürd", zarar verici bir fiilin vukū'unda söylenen bir ta'bîrdir. Orada bu beyit misal olarak gösterilmiştir:
[Ya'nî "Bana senin mahallenden düşen sâdece reddedilmek ve toz oldu. Burada toz topraktan başka birşey bulunmaz."]
Ya'nî, bu uyku hâli içinde "evet" cevabını verecek kimsenin varlığı nerede? Zîrâ bu cümleyi ya'nî varlığı ve irâdeyi ve benliği uyku ve yokluk seli alıp götürdü. Yâhud bir timsah gibi olan gece hepsini berbâd edip yuttu."
2319. Vaktaki sabah zamanı, kendinin gevher tutucu olan kılıcını, gece karanlığı kınından çıkarır.
Vaktāki sabâh zamânı, ziyalı ve parlak bir kılıç gibi olan güneşi, gecenin kılıç kını gibi olan karanlığından dışarıya çıkarır.
2320. Şarkın güneşi geceyi tayy eder. Bu timsah o yutulmuşları kayy eder.
Şarkdan doğan güneş geceyi dürüp büker. Bu gece timsahı efrâd-ı beşerin yutmuş olduğu sıfatlarını da kusar.
2321. O timsahın mi'desinden Yunus gibi kurtulup, koku ve renk içinde münteşir oluruz. Bu ve âtîdeki beytlerde Yûnus (a.s.)ın kıssasına işâret buyurulur. Bu kıssa 2. cildin 3123 numarasına müsadif olan یونست در بطن ماهی پخته شد. مخلصش را نیست از تسبیح بد ]ya'nî "Senin Yûnus'un balık karnında pişmiş oldu; onun halâsına tesbîhten gayrı çare yoktur"] beytinde beyân olunmuştur, oraya mürâcaat. "Koku" ve "renk"ten murâd, sıfât-ı beşeriyyedir. Ve "gece" timsaha ve "beşerin mevhûm olan enâniyet'i Hz. Yûnus'a teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî, bizim varlığımız o timsah gibi olan gecenin mi'desinden ve içinden kurtulup, yine kendi sıfât-ı beşeriyyemiz ve mevhûm varlığımız içinde münteşir oluruz.
2322. Halk Yûnus gibi müsebbih geldiler. Zîrâ o karanlıklar içinde pür-râhat oldular.
Halk, bu gece timsahının içinde Yûnus (a.s.)ın balık karnında tesbih etmesi gibi, tesbîh edici geldiler. Zîrâ o gece karanlıkları içinde rûhlarını kemiren mevhûm varlıklarından kurtulup ziyâde rahat oldular. Ve bu hâl içinde onların rûhları rubûbiyet-i mutlakanın yed-i kudretinde oldu. Ve rûhun tesbîhi hakkında 2. cildin 3123 numaralı beytinden i'tibâren îzâhât geçmiştir.
2323. Vaktaki her birisi seher vaktinde gece balığının karnından zâhir olur; der
2324. Ki: "Ey bir kerîm ki! O vahşetli olan gece içine rahmet hazînesini ve bu kadar lezzeti koyarsın."
"Vahiş", vahşet gösterici ve vahşetli demektir. "Rahmet hazînesi"nden murâd, bunların râhatına ve sıhhatine sebeb olan uykudur. Nitekim âyet-i kerîmede وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا (Nebe, 78/9) ya'nî “Biz sizin uykunuzu bedenleriniz için râhat kıldık" buyurulur. Ve "lezzet"ten murâd, kezâ uykunun lezzeti ve güzel rü'yâ görenler için dahi o rü'yâların lezzetidir.
2325. Zü'l-hubük olan timsah gibi geceden, göz keskin ve kulak tâze ve cisim hafiftir.
"Hubük", "hıbâk" kelimesinin cem'idir. Ma'nâ-yı lügavîsi "durgun su üzerine esen rüzgârdan dolayı suyun sathında pul pul görünen dalgalar ve kezâ yumuşak kumu rüzgâr dağıttığı vakit pul pul görünen yerler" demektir. Timsah dahi su üzerinde yürüdüğü vakit, dalgalar hâsıl ettiğinden "hubükler sâhibi" buyurulmuştur. Burada bu ma'nâ münasibdir. Gecenin, suyu dalgalandırarak yürüyen timsaha teşbîhi ile, gece karanlığının arzın devri yüzünden kat'-ı mesafe etmesine işaret buyurulur. Ya'nî, suyu dalgalandırarak yürüyen timsah gibi, arzın devriyle kat'-ı mesafe eden gece karanlığındaki uykudan vücûd râhat ederek, göz kuvvetlenip keskin ve kulak tâzelenip kuvvetlenir ve cismin yorgunluğu gidip hafif olur.
2326. Mâdemki biz senin gibi kimse ile beraberiz, bundan sonra yüzü vahşetli makāmlardan kaçmayız.
Yâ Rab! Mâdemki, biz böyle korkunç ahvâl içine letâfet koyan senin gibi bir zât-ı kerîm ile beraberiz, zîrâ sen kelâm-ı şerîfinde وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) ya'nî "Her nerede olsanız o sizinle beraberdir" buyurdun, binâenaleyh biz bundan sonra yüzü vahşetli ve korkunç olan kabir ve ba's ve haşr ve neşr ve hesâb ve mîzân... ilh. gibi makāmlardan korkup kaçmayız.
2327. Mûsâ onu ateş gördü ve nûr idi. Geceyi zenci gördük, hûr idi.
"Hûr", "havrâ" kelimesinin cem'idir. "Ahû gözü gibi kara gözlü mahbûbe" ma'nâsınadır. Ya'nî, Mûsâ (a.s.) Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurulduğu üzere Hakk'ın ağaçtaki tecellîsini ateş sûretinde gördü. Halbuki o nûr idi. Ve ma'lûmdur ki, ateş aydınlık vermek ile beraber yakar. Nûr ise aydınlık verir, fakat yakmaz. Binâenaleyh ateş sûretinde vâki' olan tecellî, kahır sûretinde görünen lutuf idi. Ey kimse! Sen de zencî gibi kara olan geceyi gördün. Halbuki o karanlık gece kara gözlü mahbûbe gibi latîf idi. Zîrâ sana râhat ve zevk verdi.
2328. Bundan sonra biz senden ancak göz isteriz. Tâ ki deryayı çörçöp örtmesin!
Ya'nî, Yâ Rab! Mâdemki senin kahrında lutfun ve lutfunda dahi kahrın gizlidir, binâenaleyh bundan sonra biz bunları görebilmek için ancak senden basîret gözümüzün açık olmasını isteriz. Tâ ki, senin vücûd-i hakîkîn deryasını çörçöp mesâbesinde olan suver-i cismâniyye ve vücûdât-ı izâfiyye perdeleri örtmesin! Ve birtakım kavânîn-i tabîiyyenin te'sîrât-ı zâhiriyyesine aldanmayalım!
2329. Vaktaki sâhirlerin gözü körlükten kurtuldu, bu el ve ayak olmaksızın el çırpıcı oldular.
Vaktāki Fir'avn zamanında Mûsâ (a.s.)a mukābele eden sihirbazların basar-ı basîretleri körlükten kurtuldu ve vücûd-i hakîkî sahibi olan Hakk'ın tasarrufunu o basîret gözü [ile] gördüler, Fir'avn'ın "Ben sizin elinizi ve ayağınızı keserim" diye vâki' olan tehdîdinden korkmadılar. Bu cismin eli ve ayağı olmaksızın kemâl-i meserretle rûhlarının elini çırpıcı oldular ve Fir'avn'a "Bizim için senin icrââtından ve i'dâmından zarar yoktur; biz Rabbimize rücû' ederiz" dediler. Bu kıssanın tafsîli 3. cildde geçti.
2330. Halkın gözünün bağı esbabın gayrı değildir. Her kim sebeb üzerine titrer ise ashabdan değildir. [2313]
Halkın basîret gözünün bağı, bu hayât-ı sûriyyede sebebler[i] teşkîl eden suver-i cismâniyye ve hayaliyyenin gayrı değildir. Onlar sebeb olan sûretleri görürler ve bu sebeb perdesinin arkasındaki fâil-i hakîkîyi görmezler. Binâenaleyh her kim sebebe sarılıp elinden kaçırmamak için titrer ise o kimse hakîkat yolunun ashâbından değildir. Bu esbâb hakkında Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 16. faslında şöyle buyururlar: "İnsanların nazarı esbâbadır ve işleri o esbabdan bilirler. Onun için müsebbibi görmezler ve bilmezler. Bu ona benzer ki, bir kimse perde arkasından söz söyler ve perde söz söylüyor zannederler ve perdede bir iş olmayıp hicâb olduğunu bilmezler. Vaktāki mütekellim olan kimse perdeden dışarıya çıkar, perdenin bahâne olduğu ma'lûm olur. Evliyâ-yı Hak esbâb hâricinde menküşen zâhir olan birtakım işleri gördüler. Nitekim dağdan nâka çıktı; ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı bir büyük yılan oldu; ve bir mermerden on iki pınar aktı; ve kezâ Mustafâ (s.a.v.) ayı âletsiz bir işaret ile yardı; ve Âdem (a.s.) baba- sız ve anasız ve Îsâ (a.s.) babasız vücûda geldi; ve İbrâhîm (a.s.) için ateşten gül ve gülistân peydâ oldu. Ve ilâ-mâ-lâ-nihâye böyle şeyler vâki' oldu. İmdi vaktāki bunu gördüler, bildiler ki esbâb bahânedir ve işi gören başka şeydir. Avâmmın meşgüliyeti için esbab bir nikābdan başka bir şey değildir... ilh.
Ve kezâ [62.] faslında dahi şöyle buyururlar: "Esbâbın kâffesi dest-i kudret-i Hak'ta bir kalem gibidir. Muharrik ve muharrir Hak'tır. O istemedikçe kalem hareket etmez. İmdi sen kaleme nazar edip "Bu kaleme bir el lâzımdır" dersin. Kalemi görüp onu tahattur edersin. Fakat onlar, dâimâ eli görüp "Bu ele bir kalem lâzımdır" derler. Belki elin güzelliğinin mütâlaasından dolayı kalemin mütâlaasına lüzûm görmezler ve "Böyle bir el kalemsiz olmaz" derler. Bir mahaldeki kalemin temâşâsı sebebiyle, senin için elin temâşâsı kaydı yoktur. O elin lezzet-i temâşâsı sebebiyle onlar için nasıl temâşâ-yı kalem kaydı olur? Sen arpa ekmeğinden lezzet bulduğun cihetle, buğday ekmeği hâtırına bile gelmiyor. Hiç onlar buğday ekmeği varken arpa ekmeğini yâd ederler mi?"
Bu beyt-i şerîfte murâd, esbâbı reddetmek değildir. Zîrâ esbâbın vaz'ı hikmete müsteniddir. Binâenaleyh esbaba teşebbüs zarûrîdir. Merdûd olan, müsebbibi terk edip esbâbı müessir bilmektir.
2331. Fakat ey ashâbımız! Hak ashâba kapı açtı ve sarayın sadrına kadar götürdü.
"Ashâbuna"da edât-ı nidâ olan "ey" mahzûftur. Ya'nî, ey bize tabi' olan ashâbımız ve mürîdânımız! Hak bu yolun ashâbina esrâr-ı hakikat kapısını açtı ve saray-ı hakîkatin sadrına kadar götürdü. Onlar hakkında في مقعد صدق عند مليك مقتدر (Kamer, 54/55) ya'nî "Melîk-i muktedir indinde mak'ad-i sıdk-tadırlar" buyurulur. Hind nüshalarında bu beytin birinci mısrâ'ı ليك حق اصحاب و نا اصحاب را suretindedir. Bu hâlde beytin ma'nâsı "Fakat Hak bu yolun ashâbına ve ashâbı olmayana kapı açtı ve sarayın sadrına kadar götürdü" demek olur. Aşağıdaki beyit ma'nâsının bu nüshaya irtibâtı ve muvâfakatı vardır.
2332. Müstahık olmayan ve müstahık olan, onun eli ile kölelik bağından rahmetin âzâd olmuşudurlar.
1537. O kalbin çâresi bir mübdilin atâsıdır; O'nun atâsına kabiliyet şart değildir. Belki kabiliyetin şartı onun atâsıdır; atâ iç ve kabiliyet kabuktur.
"Rıkk", kölelik ve kulluk ve ubûdiyet demektir. Burada "bend-i rıkk"dan murâd, suver-i âleme muhabbet edip, onların kulluklarına bağlanmaktır. Meselâ nefsine muhabbet edenlere "abdü'n-nefs" ve paraya muhabbet edenlere "abdü'd-dînâr" ve riyâsete muhabbet edenlere "abdü'l-câh" derler. Ya'nî, hakîkate vâsıl olmak için bir kimsenin istihkākı ve adem-i istihkākı şart değildir. Vâsıl olanlar Hakk'ın lutfu ile bu kulluk bağından rahmet-i ilâhiyye ile âzâd olmuşlardır. Nitekim 5. cildin 1537 ve 1538 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:
Zîrâ çok kimseler bu rahmet-i ilâhiyye ile fisktan salâha ve kesretten vahdete teveccüh etmişlerdir. Nitekim, Şeyhülislâm Ahmed en-Nâmekî el-Câmî (k.s.) kendi hallerinden haber verip buyururlar ki:
"Ben yirmi iki yaşında idim. Meclis-i fıskta arkadaşlarım ile beraber bulunurdum. Şarâb içiyor idik. Arkadaşlarımızdan Nâmık ismindeki zabıta me'mûrunu beklemekte idik. Hâzır olan rufekā devr-i akdâh istediler. "Nâmık'ı bekleyelim!" dedim. "Biz bekleyemeyiz, belki geç gelir" dediler. Devr-i akdâh ettik. Nâmık geldi, şarâb istedi. Bir taraftan taâm hazırlığı yapılmakta idi. Bir kimse şarâb getirmek için şarâb küplerinin bulunduğu yere gitti. Orada kırk küp var idi. Hepsini boş buldu. Gelip haber verdi ve taaccüb ettim. İçimden "Bu olur şey değildir!" dedim. Fakat kimseye bir şey söylemedim. Başka yerden şarâb getirdim ve onların önlerine koydum. Bağdaki şarâbdan getirmek üzere hayvanıma bindim ve acele sürdüm. Şarabı aldım, hayvana yükledim. Hayvan yürümedi, serkeşlik etti. Arkadaşlarıma muhabbetim olduğundan bir ân evvel onlara kavuşmak için hayvana birçok darbeler indirdim. Ansızın kulağıma bir ses gelip dedi ki: "Ahmed niçin bu hayvanı incitiyorsun? Bizim ona yürümek için fermânımız yoktur. Eğer zabıta me'mûru özrünü kabûl etmezse, biz kabûl ederiz." Bunun üzerine hemen yüzümü yerlere sürüp dedim ki: "İlâhî! Bir daha şarâb içmemeye tövbe ettim. Beni arkadaşlarımın yanında mahcûb etmemek için hayvanıma emr et, yürüsün!" Hayvan yürüdü. Vaktāki şarabı onların önüne koydum. Bana kadeh teklîf ettiler. "Tövbe ettim" dedim. Dediler ki: "Bizim ile mi, yoksa kendin ile mi alay ediyorsun?" Isrâr ettiler. Yine ansızın kulağıma şöyle bir ses geldi: "Ey Ahmed! Al ellerinden tat ve bu kadehten onlara da tattır!" Hemen aldım ve tattım. O şarâb Hakk'ın emriyle bal olmuş idi. Onların hepsine de tattırdım. Derhâl tövbe ettiler ve dağılıp gittiler."
2333. Biz ademde ne vakit müstahıklar idik ki, bu cân ve bu ilim üzerine çarptık?
"Adem"den murâd, adem-i izâfidir. Zîrâ nâmütenâhî olan vücûd-i mutlak-ı Hak mukābilinde bir de adem-i mutlak yoktur. Ya'ni biz هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنسَانِ حِينٌ مِّنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْئًا مَّذْكُورًا (İnsân, 76/1) ya'ni “İnsan üzerine dehrden bir zaman geçti ki, zikr olunan bir şey olmadı” âyet-i kerîmesi mûcibince vücûd-i mutlak-ı Hak deryasında mahv ve müstağrak ve adem-i izâfî hâlinde olup, adı sanı anılan bir şey değil idik. Bu vücûd-i izâfî âlemine gelmek için istihkāk sahibi de değil-idik. O deryâ-yı rahmet olan vücûd-i mutlak-ı Hak esmâsına rahmeten bizlere cân ve ilim verip, denizin dalgaları gibi, bu vücûd-i izâfî âlemine çıkardı ve bizleri hayât ve ilim ve sem' ve basar ve irâde ve kudret ve kelâm sıfatlarına mazhar kıldı.
2334. Ey her ağyârı yar etmiş ve ey dikene gül hil'atini vermiş olan!
"Ağyâr”dan murâd, ehl-i gaflet olan kimselerdir ki, bunlar âriflerin zıddı ve muhâlifidir. Ya'nî, ey ağyâr ve yabancı olan ehl-i gafleti ârif kullarına lutfu ile yâr eden ve ey dikene latîf olan gül libasını giydiren Hak Teâlâ hazretleri!
2335. Bizim toprağımızı saniyen bağ ve bostan et! Hiç yoğu diğer def'a şey yap!
"Pâlîz", yeşillik ve bâğ ve bostan demektir. Ya'nî, bizim cisimlerimizi evvelen topraktan yarattın. Bu toprak cisimlerimizi sâniyen maârif-i ilâhiyyenin bâğı ve bostanı yap! Ve hiç yok olan bir şeyi lutfun ile tekrar bir şey yap! Zîrâ ma'rifetsiz bir cisim bir şey değildir. O cisim ma'rifet-i ilâhiyyen sâyesinde kemâl bulup bir şey olur ve bir kıymet iktisab eder.
2336. Bu duâyı ibtidâdan sen emr ettin. Yoksa bir toprağa onun ne mecâli olur idi?
"İbtidî", "ibtida" kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî, biz duâ ediyoruz ve senden istiyoruz. Zîrâ bu duâ etmeyi ibtidâdan sen emr ettin ve ادعونی أستجب لكم (Mü'min, 40/60) ya'nî “Bana duâ edin, kabul edeyim ve benden isteyin, vereyim!" buyurdun. Yoksa senin azametinin önünde bir avuç topraktan ibaret olan bizlerin senden bir şey istemeye tâkati ve mecâli olur mu idi? Nitekim bu âlem-i sûrette bile üstü başı mülevves ve murdâr olan bir dilenci azametli ve şevketli bir hükümdarın huzûruna çıkıp bir şey istemeyi kendisine yakıştıramaz.
2337. Ey ucâb! Mâdemki bize duâyı emr ettin, bu kendi duânı müstecab et!
"Ucâb", taaccüb olunan şey demektir. Yâ Rab! Bizim gibi hakîrlerden duâ istemen taaccüb olunan bir şeydir. Mâdem lutfen tenezzül edip bize duâyı emr ettin, zât-ı celîline mahsûs olan bu duâyı da yine sen kabûl et!
2338. Gece fehim ve havâs gemisini kırmıştır. Ne bir ümîd ve ne korku ve ne ye's kaldı.
Bu beyit yukarıda 2315 numarada geçen . هر شبی تدبیر و فرهنگم بخواب .... الخ [ya'nî "Her bir gece benim tedbîrim ve ferhengim uykuda... ilh."] beytine merbûttur. Ya'nî, gece cisme aid olan anlayış ve havâss-i hamse gemisi uyku deryâsında kırılmış ve batmıştır. O uyku hâli içinde cismâniyet âlemine âid ne bir ümîd ve ne bir korku ve ne de bir ye's kalmamıştır. Böyle bir kimse rü'yâ görse bile, ancak gördüğü menâzır ve ahvâl içinde müstağrak olur. Demez ki: "Bu gördüğüm rü'yâdır. Benim uyanıklık hâlindeki meşgalem şöyle ve böyle idi."
2339. Hâlık'ım beni rahmet deryasına götürmüş. Acaba, ne fenden doldurur, beni gönderir?
Geceleri uyku hâli cisme râhat ve zevk bahş ettiği için Hakk'ın rahmet deryâsıdır. Hâlık'ım beni o rahmet deryâsına götürmüştür; ve fehim ve havâs o der- yâda batmıştır. Acabâ, o fehim va havâssim gemisine ne gibi endîşeler ve fikirler doldurup beni uyanıklık hâline gönderir? "Tâ zi çi"deki "tâ" taaccüb içindir.
2340. O birini nûr-ı celâl ile doldurmuş; ve o diğerini vehm ve hayal ile doldurmuştur.
Hak Teâlâ bu gemileri muhtelif şeyler ile doldurup geri gönderir. Birisini celâl ve azamet nûru ile doldurmuştur; ve diğerini de vehim ve hayâl ile doldurmuştur. Uyandıkları vakit bu iki sınıfın fiillerinde ve sözlerinde bu doldurulmuş olan şeylerin âsârı zâhir olur.
2341. Eğer kendimde hiçbir re'y ve fen olaydı, re'y ve tedbîrim benim hükmümde olurdu.
Ya'nî, işte bu uyku hâli şâhiddir ki benim kendimde hiçbir re'y ve fen ve hüner yoktur. Zîrâ zâhirde benim gibi görünen re'y ve tedbîr hakîkatte benim re'yim ve tedbîrim olaydı, bunlar benim hükmümün altında olurdu ve uyku hâli içinde ben bunlara sâhib olurdum.
2342. Gece benim fermânım olmaksızın akıl gitmezdi. Benim kuşlarım tuzağım altında olurdu.
Ya'nî, gece vakti uyku hâli içinde aklım ve idrâkim benim fermânım ve emrim olmaksızın gitmez ve muattal olmaz idi. Benim havâss-i hamsemin ve kuvâ-yı bedeniyyemin kuşları cismimin tuzağı altında kalırlar idi.
2343. Uyku ve bî-huşluk ve imtihan vaktinde cânın menzillerinden âgâh olurdum.
Bu beyt-i şerîfte insanın üç hâli mezkûrdür. 1-Uyku ve rü'yâ, 2-Uyanıklık içinde bir sebeb tahtnda kendinden geçişi, 3-İmtihan ya'nî bir mihnete giriftârlık hâlidir. Bu üç hâl içinde insan kendinin kendiliğinden gafil olur. Zîrâ rü'yâ hâli içinde ne gösterilirse onu görür ve nereye götürülürse oraya gider. Hattâ rü'yâda bir kimse zinâ etse ve şarâb içse ve birini öldürse, had ve kı- sâs-ı şerî lâzım gelmez. Çünkü irâdesi yoktur. Ve kezâ uyanık iken baygınlık ve manyetizma olmak gibi bî-hûşluk halleri içinde insan irâdesine sahib değildir. Ve hastalık vesâire mihnetler zamânında insan o mihnetlerin cereyânına kapılır. İrâdesini kullanıp o mihnetlerin hâricine çıkamaz. Ve bu üç hâlin hükmü ve te'sîri altında kaldığından kendinin kendiliğini tedkîk edip sülûkü esnasında cânının tayy ettiği menzillerden âgâh olamaz.
2344. Mâdemki benim elim onun bu hall ve akdından boştur, ey aceb! Benim bu mu'cibliğim kimdendir?
“Mu'cib”, ism-i fâildir, “kendini beğenip kibir eden kimse.” “Yâ”, masdariyet içindir. “Mû'cibî”, “kibir edicilik ve kendini beğenicilik” demektir. “Hall”, burada “bir işi çözüp cereyân vermek” ve “akd”, “bir işi düğümleyip cereyânını men' etmek” ma'nâlarınadır. “O” zamîri yukarıda geçen re'y ve tedbîre râci'dir. Ya'nî, mâdemki benim elim ve kudretim o re'y ve tedbîrden bu üç hâl içinde boştur, taaccüb olunacak bir şeydir ki, benim bu kendimi beğenmem ve tekebbürüm kimden ve ne sebebden nâşîdir. Zîrâ re'y ve tedbîre mâlik olmayan bir kimsenin tekebbürü ve kendini beğenmesi gülünecek bir şeydir.
2345. Görülmüşü görülmemiş tasavvur ettim. Yine dua zenbîlini kaldırdım.
“Engâşten”, zannetmek ve tasavvur etmek demektir. Ya'nî, bu üç hâlin şehadeti ile insanın iradesizliği ve re'y ve tedbîrine hâkim olamadığı görülmüş ve sabit olmuş iken, ben bu görülmüşü görülmemiş tasavvur edip, defîneyi bulmak için re'y ve tedbîrime müracaat ettim. Boş çıktı ve aczimi anladım. Yâ Rab! Ben senin kerem kapının dilencisiyim. Yine duâ ve niyâz zenbîlini kaldırdım. Keremini dileniyorum.
2346. Ey kerîm! Mîmin gözünden daha içi dar bir gönülden gayrı elif gibi bir şey tutmam.
Ya'nî, ey kerîm olan Allah'ım! Elif harfi gibi şekilden ve noktadan hiçbir şeye mâlik değilim. Mîm harfinin gözünden daha içi dar olan bir gönülden başka bir şeyim yoktur.
2347. Bu elif ve bu mîm bizim vücudumuzun ümmüdür. Ümmün mîmi dardır; elif ondan daha fakîrdir.
Ya'nî, insanın vücûdu ve varlığı iki hâlden mürekkebdir. Onlar da bî-hûşluk ve intibah halleridir. Bî-hûşluk hâli içinde re'y ve tedbîre mâlik değildir. Bu hâl nokta ve şekilden hiçbir şeye mâlik olmayan elif harfine benzer; ve ayıklık ve intibah hâlinde ise, kendisini re'y ve tedbîr sahibi görür ve kendisini ve muhîtini idare etmek ister. Şuûnât-ı âlem kendisinin re'y ve tedbîri hilâfında cereyân edince içi daralır ve muztarib olur. Onun kalbinin içi mîm harfinin gözünden daha dar olur. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir rubâîlerinde şöyle buyururlar: "Ayıklık hâli ile her şeyin gamını ve gussasını yeriz; mest ve bî-hûş olduğumuz vakit ne olursa olsun!"
İmdi mîm harfine benzeyen bu ayıklık hâlinde bir varlık vardır. Ve elif harfine benzeyen bî-hûşluk hâli ise bu varlık hâlinden daha muhtâç ve fakîrdir. Çünkü onda bir şey yoktur. Binnetîce, bu elif ile mîm harfinin cem'inden "ana" ma'nâsına olan Arapça "ümm" kelimesi hâsıl olur ki, işte bu iki hâl bizim varlığımızın anası ve aslı olmuş olur.
2348. O elif bir şey tutmaz, gāfilliktir. Dil-teng olan mîm o akıllik zamanıdır.
İnsanın, şekilden ve noktadan hâlî o elif gibi olan bî-hûşluk hâli kendinin kendiliğinden gäfilliliğidir. İçi dar olan mîm harfine benzeyen ayıklık hâli ise, âkıllik ve kendinin kendiliğine âgâhlık zamânıdır.
2349. Bî-hûşluk zamanında muhakkak ben hiçim. Akıl zamanında ben kıvrıntı içindeyim.
Ben bu iki hâlden bî-hûşluk zamânımda muhakkak hiçim ve re'y ve tedbîrden hâlîyim. Akıl ve âgâhlığım zamânında ise, bu re'y ve tedbîrim yüzünden kıvrıntı içindeyim ve ıztırâbdayım. "Onu öyle ve bunu böyle yapamadım ve bu iş arzûma muvâfik olmadı!" diye üzülüp dururum.
2350. Diğer hiçi böyle bir hiç üzerine koyma! Dûlet nâmını böyle bir kıvrıntı [2333] üzerine koyma!
"Diğer hiç"ten murâd, varlık ve vücûd hâlidir. "Böyle hiç"ten murâd, insanın bî-hûşluk ve ayıklıktaki ıztırabı hâlidir. "Dûlet", burada yiğitlik ve üstün ve fâik olmak demektir. Ya'nî, yâ Rab! Benim benliğim bî-hûşluk ve ayıklıktaki kıvrıntı ve ıztırâb hâlinden mürekkebdir. Bunlar ise hiçtir. Binâenaleyh böyle bir hiç üzerine diğer bir hiç olan varlık ve vücûd hâlini ve vehmini koyma! Yiğitlik ve fâikıyyet nâmını böyle bir ıztırâb ve kıvrıntı üzerine koyma! Ba'zı nüshalarda "pîçî" yerine "gîcî" vâki'dir. "Perakende ve perîşân" demektir. Ya'nî, fâikıyyet ve kahramanlık nâmını böyle bir perîşân üzerine koyma, demek olur.
2351. Muhakkak hiç iyi tutmam ki beni islâh ede! Zîrâ bu yüz renc, tutarım vehmindendir.
İkinci mısra'daki "dârem", "tutarım" demek olup, birinci mısra'daki "nedârem", ya'nî "tutmam" sözünün zıddıdır. "Vehm-i dârem", terkîb-i izâfî olup "tutarımın vehmi" demek olur. Ya'nî, bî-hûşluk ve ayıklık hallerimde hiç iyi bir şey tutmam ve iyilik nâmına hiçbir şeyim yoktur ki, bana çeki-düzen versin. Zîrâ bu hayât-ı sûrî içinde benim çektiğim birçok meşakkat ve zahmet "Ben bir şeyi tutarım ve bende re'y ve tedbîr vardır" vehminden nâşîdir. Bu vehm ise bir hiçtir. Yâ Rab! Bu hiçi benim hiçliğim üzerine koyma!"
2352. Kapı tutmam. Bana yine sen dârâlık et! Renc gördüm. Bana rahat artırıcılık et!
Ya'nî, yâ Rab! Islâhım için mürâcaat edecek bir kapım yoktur. Bana yine sen dârâlık ve şâhlık et! Bu mevhûm varlığımdan zahmet ve meşakkat gördüm. Beni bu mevhûm varlığımdan halâs etmek sûretiyle râhatımı artır!
2353. Yine senin kapın üzerinde göz suyu içinde üryân dururum. Çünkü bana göz yoktur.
İkinci mısra'daki "dîde", "görmüş" ma'nâsına olmak câiz olduğu gibi, "göz" ma'nâsına olmak da câizdir. Birinci veche göre ma'nâ şöyle olur: "Yâ Rab! Yine senin kereminin kapısında bütün hünerlerimden ve re'y ve tedbîrimden soyunmuş bir hâlde göz yaşı içinde dururum. Çünkü hakikat-i eşyâyı görmüş değilim." İkinci veche göre de ma'nâ şöyle olur: "Yâ Rab! Ben senin kereminin kapısında bütün hünerlerimden ve re'y ve tedbirlerimden soyunmuş olduğum hâlde göz yaşı içinde dururum. Çünkü göz değilim." Bu vecih 1. cildin 1431 numarasında vâki' şu beytin ma'nâsını müeyyid olur: [ya'ni] "İnsan gözdür ve bâ-kî kabuktur. O şey ki dostu görmektir, görmek odur." Zîrâ “insân”, lügatte "göz bebeği"ne derler.
2354. Gözsüz olan bendenin göz suyuna bu otlaktan bir yeşillik ve bir nebât bahş et!
"Çera", mer'â ve otlak demektir. Bundan murâd, mezâhir-i esmâiyye olan bu âlem-i keserât ve dünyâdır. Ya'nî, basar-ı basîreti açık olmayan bu kulunun cisim gözünden akıttığı yaşlara mukābil bu dünyâ otlağından bir ma'rifet yeşilliği ve nebâtı bağışla ki, gördüğüm suver-i eşyânın hakîkatini idrak edeyim!
2355. Ve eğer su kalmazsa, hettaleteyn olan olan nebînin iki gözü gibi, bana gözden su ver!
"Hetl", hâ'nın fethi ve ["hitl"] kesri ile, "yağmurun ve göz yaşının birbiri arkasına gelmesi" demektir. "Hettâle", mübâlağa ile ism-i fâil olup, "hettâleteyn" bu sîganın müennes-i tesniyesidir. "Şiddetle iki akıcı" demek olur. Bu beyt-i şerîfte şu hadîs-i nebevîye işaret buyurulur: "Hz. Cibrîl Resûl-i Ekrem Efendimiz'e gelip dedi ki: لو بكي محزون في امة رحم الله تلك الامة فقال النبى صلى الله عليه وسلم انا المحزون امتى هى الامة فقال اللهم اعطنى هطالتين قبل ان يكون الدمع دما والا ضراس جمراً ya'nî "Eğer bir ümmet içinde bir mahzûn ağlasa, Allâh Teâlâ o ümmete rahmet eder. Nebî (s.a.v.) buyurdu ki: Ben mahzûnum. Benim ümmetim dahi o ümmettir. Müteâkıben buyurdu: Ey benim Allah'ım! Göz yaşı kan ve dişler ateş parçası gibi olmadan evvel, bana şiddetle yaş akıcı olan iki göz ver!" Ya'nî, yâ Rab! Eğer benim gözümün yaşı gelmezse, şiddetle yaş akıcı olan Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in iki gözü gibi benim iki gözlerimden bana su ver ve yaşlar akıt!
2356. O öyle iclâl ve ikbâl ve sebk ile beraber Hakk'ın cûdundan mâdemki göz suyu istedi.
Ya'nî, mâdemki Resûl-i Ekrem hazretleri öyle bir iclâl ve ikbâl sâhibi bulunduğu ve bilcümle enbiyâ (a.s.)dan ileri olduğu hâlde Hakk'ın cûd ve kereminden göz yaşı istedi.
2357. Ben çanak yalayıcı, kāsır olan eli boş, niçin kanlı yaştan bârîk-rîs olmayayım?
“Bârîk-rîs”, vasf-ı terkîbî olup, “ince bükücü” demektir. İnce fikir ve hayâl edici olan kimseden kinâye olarak kullanılır. Ya'nî, Resûl-i Ekrem hazretlerinin hâli böyle olunca, benim gibi bir çanak yalayıcı ve eli her türlü kemâlâttan boş olan kāsıra ve âcize ne düşer? Niçin gözlerimden ince sicim gibi kanlı yaşlar büküp akıtmayayım?
2358. Mâdemki öyle göz, göz yaşına meftûn ola, gerektir ki benim göz yaşım Ceyhun ola!
Mâdemki o dünyânın ve âhiretin sultânı olan Resûl-i Ekrem'in mübârek gözü, göz yaşını akıtmaya meftûn ola ve muhabbet ede, artık benim gözümün yaşı Ceyhûn nehri gibi akmak gerektir.
2359. Ondan bir katre bu iki yüz Ceyhun'dan iyidir. Zîrâ o bir katre sebebiyle cin ve ins kurtuldu.
Ya'nî, Resûl-i Ekrem hazretlerinin mübârek gözlerinden bir katre yaş akması, bu âcizin gözünden iki yüz Ceyhûn nehri kadar akacak olan göz yaşından efdaldir. Zîrâ o Server-i âlemin mübârek gözünden akan bir katre yaş ile yukarıda mezkûr hadîs-i şerîf mûcibince, ümmeti olan insanlar ve cinler rahmet-i ilâhiyyeye nâil olarak kahr-ı ilâhîden kurtuldu.
2360. Mâdemki o cennetin ravzası yağmur istedi, çirkin toprak niçin tuzlu su istemesin?
Mâdemki o cennet bahçesi olan Resûl-i Ekrem'in cism-i şerîfi göz yaşı yağmurunu istedi, çirkin ve çorak topraktan ibaret olan benim cismim niçin tuzlu suyu ve göz yaşını istemesin?
2361. Ey kardeşim! Elini duâ etmekten kaldırma! Onun kabulü veyâ reddi ile senin ne işin var?
Bu ve âtîdeki beytler Hz. Pîr tarafından sâlikleri irşâden beyân buyurulur. Ya'nî ey kardeş! Duâ etmekten el kaldırma; ya'nî fâriğ olma! Zîrâ duâ kulluğun ve zilletin ve iftikārın ızhârıdır. Binâenaleyh ettiğin duânın kabûlüne veyâ reddine nazar etme! Hak Teâlânın ادْعُونِى أَسْتَجِبْ لَكُمْ (Mü'min, 40/60) ya'nî “Bana duâ edin, size icâbet edeyim!" emrine tebaan, kulluk ettiğine ve Hakk'a karşı zillet ve iftikār arz etmiş olduğuna bak! Zîrâ hadîs-i şerifte الدعاء مخ العبادة ya'ni "Duâ ibâdetin iliğidir" buyurulmuştur. Binâenaleyh "Duâ ettim de Hak kabûl etmedi" diye duâdan vazgeçme! Ma'lûm olsun ki, Hak yolu sâliklerinin ibâdeti ve niyâzı ve duâsı hakîkatte âlem-i kesâfette vücûd-i hakîkînin nûrundan ve kudretinden, kendi varlığının verdiği hicâb sebebiyle, düştüğü makām-ı aczden yine o makām-ı kudrete irtikāsını istemekten ibarettir. Her ne kadar acz ve zillet ve iftikär ile Zât-ı mutlaka ibâdeti ve niyâzı ve aşkı çok olursa, terakkîsi dahi o nisbette olur; ve nihâyet vücûd-i Hak ile bâkî olmak saâdetini bulur ki, buna "bekā-billâh" derler. Fakat inâyet-i Hak olmayınca bu derece ibâdeti ve niyâzı ve ızhâr-ı aczi ve aşkı bulmak müşkildir. Zîrâ mevâni' çoktur.
2362. Ekmek ki bir suyun seddi ve mâni'i olur, eli o ekmekten çabuk yıkamak gerektir.
Ya'nî, göz yaşına sed ve mâni' olan şey sâlikin bol bol yeyip içmesi ve nefsinin hazlarını kemâliyle icra etmesidir. Binâenaleyh böyle yaşayışı terk edip gıdâyı zarûret mikdârı almak ve nefsinin hazlarını şerîatin haddi dâiresine hasr etmek lâzımdır.
2363. Kendini mevzûn ve çâlâk ve sehte et! Kendi ekmeğini göz yaşından pişmiş et!
"Sehte", sîn'in fethi ve ["suhte], zammı ile "tartılmış, vezn edilmiş" demektir (Burhân). Ey sâlik! Hak yolunda kendini mevzûn et! Ya'nî kavâid-i
sülûke riâyet et! Ve sülükünde çevik ve çâlâk ol! Akvâl ve efâl ve ahlâkını şerîat terâzîsi ile ve insanlık mîzânı ile vezn et! Yediğin ekmek ve gıdâ cisminde kuvve-i şehvâniyyeye ve gazabiyyeye inkılâb etmemek için, o ekmeği göz yaşı akıtarak pişir de ahlâk-ı hamîdeye tebeddül etsin!