Belânın nüzülü vaktinde ümmetin mü'minlerinin tahlîsi emrinde Hûd (a.s.)ın mu'cizesi
12. bölüm / 31 · 5529 kelime · ~28 dk okuma
2209. Mü'minler zarar verici olan rüzgârın elinden hep o daire içinde oturdular.
Ya'nî, Âd kavmi, kendilerine peygamber olarak gönderilen Hûd (a.s.)a muhalefet ettiler. Hak Teâlâ onların üzerine azâb göndereceğini Hûd (a.s.)a vahy etti. O hazret dahi kendisine tâbi' olan mü'minleri bir yere toplayıp onların etrafına bir daire çizdi. Vaktâki yedi gece ve sekiz gün şiddetle esen azâb fırtınası başladı ve muhâlifleri yerlere çarpıp helâk ve meskenlerini harâb et- ti. Fakat bu zarar verici olan fırtına, o dâire içinde bulunan mü'minlere dokunmadı ve onlar bu azabdan hâriç kaldılar. Bu kıssa yukarıki beyte merbûttur. Orada "Hakk'ın fermânı üzerine yürüyen rûh-ı revân, eğer bir gülün diken olmasını isterse, o gül diken olur" buyurulmuş idi ki, bu hâl, enbiyâdan mu'cize ve evliyâdan kerâmet olarak sâdır olur. Bu kıssada Hûd (a.s.)ın fermân-ı ilâhî üzere yürüyen rûh-ı revânının bir daire içinde mü'minleri muhâfaza etmesi de bu kabîlden olduğuna işâret buyurulur.
2210. Rüzgâr tufân ve "Hû"nun lutfu gemi idi. Onun böyle çok gemisi ve tufânı vardır.
"Tûfân”, yağmur ve su gālib olup her şeyi örtmeye derler. Ba'zan gece karanlığına da derler. Burada müstevlî olan belâdan ve Hakk'ın tecellî-i kahrîsinden kinâyedir. Ya'nî, o şiddetli rüzgâr bir tûfân ve bir belâ-yı müstevlî ve bir tecellî-i kahrî idi. O tûfânın gemisi dahi, hüviyyet-i ilâhiyyenin tecellî-i lutfisi idi. Hak Teâlâ'nın böyle çok kahır tûfânları ve lutuf gemileri vardır.
2211. Huda bir padişahı gemi yapar. Hattâ kendi hırsı ile saflar üzerine çarpar.
Meselâ, Hak Teâlâ bir pâdişâhı ve bir reîs-i hükümeti kahrına karşı lutfunun bir gemisi yapar. Hattâ o pâdişâh, riyâsete olan hırsı sebebiyle, düşman saflarına hücûm eder ve düşmanın tûfân-ı tecavüzâtını men' eder.
2212. Şahın kasdi o değildir ki, halk emîn ola! Onun kasdi odur ki, mülk ayakbağı ola!
Fakat hükümdârın bu muhârebelerdeki kasdi zâhirde her ne kadar memleket halkının malının ve cânının ve ırz ve nâmûsunun emniyet altında bulunması ise de, bunun iç yüzü tedkîk olunursa, anlaşılır ki, onun kasdi mülk ve riyâset ayağının bağı olmaktır. Ya'nî, o hükümdâr bu fedakârlığı, elimden mülk ve riyâset gitmesin ve ezvâk-ı nefsâniyyemi kemâl-i hürriyetle icrâ edeyim, diye yapar. Onun fedakârlığı, şâhlığı ve makām-ı riyâseti kaybetmek korkusundan dolayıdır. Fakat netîcede o hükümdar halkı düşmanın tûfân-ı tecavüzünden kurtaran Hakk'ın bir lutuf gemisi olmuş olur.
2213. O değirmene mensub, koşar. Onun kasdi halastır, tâ ki o onun zahmetinden kaçacak yer bula!
"Harâs", büyük değirmen. Ahirindeki "ya", nisbet içindir. "Büyük değirmene mensûb olan hayvân" demek olur. "Menâs", kaçacak yer ve kaçmak ve geri durmak, ma'nâsınadır. Ya'nî, bir değirmeni çeviren hayvân o değirmen etrafında koşar durur. Hayvânın kasdi o değirmeni döndürmek zahmetinden kurtulmak ve kaçmaktır.
2214. Onun kasdi o değildir ki, bir su çeke yahud susamı o sebeble yağ yapa!
"Küncid", Arabça "ânzerût" [:anzarot] dedikleri bir susamın adıdır. Göz tedâvîsi ve sakalları temizlemekte faidelidir. Yüzdeki çillere ve vücûddaki bene de itlâk olunur (Şemsü'l-Lügāt). Yağ çıkarılan susam ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'nî, değirmen veya bostan dolabı etrafında koşan bir hayvanın kasdi kuyudan su çekmek veyâhud bu dönme sebebiyle susamdan yağ çıkarmak değildir. Onun bu kasdi zımmında başka fâide husûle gelir ve kahır neticesinde lutuf hâsıl olur.
2215. Öküz şedîd zahm korkusundan acele koşar. Arabayı ve yükü götürmek için değildir.
Arabaya koşulan öküzün kasdı arabayı çekmek ve yükü taşımak değildir. O zavallının kasdı boyunduruk altındaki meşakkatten ve kendisini güden arabacının şedîd darbelerinden kurtulmaktır. O öküzü bu hizmete sevk eden meşakkat ve dayak korkusudur. "Gerdûn", "araba" demektir.
2216. Fakat Hak ona böyle korku ve veca' verdi, tâ ki teba'da maslahatlar hasıl gele!
O öküzün böyle koşması neticesinde fâideli işler vücûda gelmek için Hak Teâlâ ona böyle dayak korkusu ve dayak ve boyunduruk veca'ı ve ağrısı verdi.
2217. Böylece her bir kazanıcı dükkânda ıslah için değil, kendi için çalışır.
İşte böylece her bir kazanıcı kimse, açtığı bir dükkânda veyâ fabrikada ıslâh-ı âlem için değil, ancak kendi hesabına ve kendi menfaati için çalışır. Meselâ bir kimse şeker fabrikası açar. Onun maksadı zengin olup râhat yaşamaktır. Fakat bu maksad zımmında memleket dâhilinde halkın muhtaç olduğu şeker istihsal olunur ve halkın parası yabancıların ellerine geçmeyip, memleket dâhilinde kalır ve bunun servet-i umumiyyeye fâidesi olur.
2218. Her birisi derd üzerine bir merhem ister. Teba'da bundan bir âlem kāim olmuştur.
Velhâsıl efrâd-ı beşerden her birisi kendi derdine bir merhem ister ve kendi menfaati için ve muzâyakaya düşmek korkusundan dolayı çalışır. Fakat bu menâfi'-i husûsiyye ve korku zımmında intizâm-ı âlem vücûd bulur.
2219. Hak bu cihânın direğini korkudan yaptı. Her birisi cân korkusundan dolayı iş içinde oynadı.
Binâenaleyh Hak Teâlâ bu cihânın direğini ve temelini korkudan yaptı. Her bir kimse aç kalmak ve sıkıntı çekmek ve sefâlet içinde kalıp ölmek korkusundan dolayı sa'y-i mütemâdî içinde türlü türlü fedakârlıklar yaptı ve oyunlar oynadı. Meselâ kunduracı kendi menfaati için kundura yaptı. Fakat bunun neticesinde halk ayağına giyecek kundura buldu; ve kezâ ekmekçi kendi menfaati için fırın açtı. Fakat binnetîce halk kolaylıkla yenecek ekmek buldu; ve kezâ mi'mâr para kazanmak için binalar yaptı. Fakat netîcede şehirler ma'mûr oldu.
2220. Hâlık'a hamd olsun ki, bir korkuyu böyle o yeryüzünün ıslahının [2202] mi'mârı yaptı.
Ya'nî, Hâlık Teâlâ hazretlerine hamd olsun ki, her bir ferd-i beşerin ve sâir hayvânâtın bâtınına koyduğu bir korkuyu böyle yeryüzünün ıslâhına ve intizâmına mi'mâr yaptı; ve bu sûretle tecellî-i kahrîsinin zımmında tecellî-i lutfisi zuhûra geldi.
2221. Bu cümle iyiden ve kötüden korkucudurlar. Hiçbir korkucu ise kendinden korkmaz.
Ya'nî, her bir zî-rûha gelen korku kendisinden gelmez. Mutlakā bir korkutucudan gelir. Zîrâ korkan bir mahlûk bir musallit tarafından ya elindeki râhat ve iyiliğin selb edileceğinden veyâhud diğer sûretle bir fenâlık yapılacağından korkar. Ma'lûm olsun ki, iyilik ve kötülük her bir zî-rûhun meşrebine ve telakkîsine tâbi'dir. Bir şey ba'zı mahlūkāt hakkında iyi ve ba'zı mahlukāt hakkında fenâdır. Meselâ nûr iyi bir şeydir, fakat yarasa kuşu onu fenâ görür ve kaçar. Ve kezâ necâset fenâ birşeydir, fakat necâset böceği indinde iyidir. Ve kezâ gül iyi bir şeydir, necâset böceği indinde fenâdır. Ve kezâ îmân ve irfan itmi'nân ve istirahat-i kalbe sebeb olduğundan iyi bir şeydir. Fakat münkir indinde fenâdır. Velhâsıl iyinin ve kötünün böyle pek çok misâlleri vardır. Binâenaleyh mahlûkāt kendi meşreb ve telakkîlerine göre böyle nisbî olan iyiden ve kötüden korkarlar; ve bu korku onlara bir korkutucudan gelir
2222. Muhakkak hakikatte cümle üzerine hâkim bir kimsedir ki, o her ne kadar mahsüs değil ise de karîbdir.
Ya'nî, muhakkaktır ki, bütün mahlûkāt üzerine hâkim olan Hak Teâlâ hazretleridir ki, mahlūkātını onların kendi telakkîlerine göre iyiden ve kötüden korkutucudur. O korkutucu olan Hak Teâlâ her ne kadar his gözüyle mahsûsen görünmez ise de, her bir mahlûkun hüviyeti olduğundan onlara şâh damarlarından daha yakındır. Nitekim ayet-i kerimede وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ (Vâkıa, 56/85) ya'nî “Biz o kulumuza sizden daha yakınız. Velâkin siz his gözüyle göremezsiniz" ve diğer bir âyet-i kerîmede وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kāf, 50/16) ya'nî “Biz o kulumuza şâh damarından daha yakınız" buyurulur.
2223. O mekmende mahsüstür. Fakat bu hane hissinin mahsüsü değildir.
"Mekmen", pusu yeri ve gizlenecek mahal. Ya'nî, Hak Teâlâ'nın zâtı, bâtının bâtını olduğundan, zâtiyeti cihetinden idrâk olunmaz. Nitekim âyet-i kerimede تدركه الأبصار وهو يدرك الأبصار (En'am, 6/103) ya'nî “Zât-ı Hakk'ı basarlar idrâk etmez. O basarları idrâk eder" buyurulur. Binâenaleyh Hakk'ın zâtı, cisim ve rûh mekmeninde, rûh-ı insânînin sıfat ve esmâ-i ilâhiyyeyi idrâki ile hissolunmuştur. Fakat cisim hânesinin rûh-ı hayvânîsi hissi ile mahsüs ve müdrek değildir.
2224. O bir his ki, Hak o his üzerinde zahir olmuştur, bu cihanın hissi değildir, o başkadır.
"Mazhar", masdar-ı mîmîdir; "zuhûr etmek ve zâhir olmak" ma'nâsınadır. Ya'nî, üzerinde Hakk'ın zuhûr ettiği bir his ki, rûh-ı insânînin hissidir; o his bu âlem-i kesâfetten olan rûh-ı hayvânînin ve bu cismâniyet âleminin hissi değildir. O his başka bir histir. Zîrâ insanlar bu rûh-ı hayvânî hissinde ve bu cismâniyet hâlinde hayvanlar ile müşterektir; ve bu hiss-i hayvânî âlem-i kesâfetten başka bir şeyi idrak etmez.
2225. Hayvan hissi, eğer o sûretleri göre idi, öküz ve eşek vaktin Bâyezîd'i olurdu.
"Sûretler"den murâd, sıfât-ı ilâhiyyedir. Zîrâ sıfât zâtın zâhiridir; ve zâhir olan şeye sûret ıtlâkı câizdir. Ya'nî, eğer hayvanın hissi ve rûh-ı hayvânî o sıfât-ı ilâhiyyeyi görebile idi, öküzün ve eşeğin vesâir hayvanların cisim gözleri insanın gözünden daha keskin olduğundan, onların her biri vaktinin Bâyezîd-i Bistâmîsi gibi birer kâmil ve Hakk'ın müşâhedesi mertebesine vâsıl olurlar idi.
2226. O ki, teni her rûhun mazharı etti ve o ki, gemiyi Nûh'un Burak'ı etti.
"Burâk", merâkib-i ma'neviyyeden bir merkebin adıdır. Sür'at-i seyrinden dolayı yıldırıma teşbîh [olunur.] Burada "merkeb-i necât" murâd buyurulur. "Her rûh"tan murâd, rûh-ı nebâtî, rûh-ı hayvânî ve rûh-ı insânîdir. Ya'nî o Hak Teâlâ kemâl-i kudreti ile insanın cismini rûh-ı nebâtînin, rûh-ı hayvânî- "zinle beraberdir" gibi sarîh olan birtakım âyât-ı kur'âniyyeyi ve bu âyâtı mü- eyyid olan ahâdîs-i şerîfeyi te'vîl ederler. Bununla beraber Hakk'ın Zât-ı Şe- rîfini tahdîd ve takyîd ettiklerinin farkında olmazlar ve bunu da şerîat zanne- derler. Halbuki hakikatte bu iki söz arasında aslâ muhalefet yoktur. Meselâ buzun aslı sudur. Binâenaleyh bir kimse "Buzlar hep sudandır" veyahud "Buzlar hep sudur" dediği vakit bu iki hüküm arasında ihtilaf olmadığı mey- dandadır. Fakat ne yapalım ki, ulemâ-i zâhir Hakk'ı tenzîh ettiklerini zanne- derek bu gibi ma'kül misâlleri de reddederler.
3204. Yine onun aklı dedi: "Bu havelden geç! Sirke pekmezdir ve pekmez sir- kedir!"
"Havel", eğri görücü olmak ve biri iki görmek, ya'nî "şaşı olmak" demek- tir. Bu beyt-i şerîfte muhtesib ve borçlu adam kıssasına rücû' buyurulur. Ya'nî muhtesibin kapısına müracaat eden borçlu adamın aklı dedi ki: "Sen "Hakk'ın atâsı muhtesibin atâsından daha iyidir" diyorsun, halbuki bu şaşı- lık ve biri iki görmektir. Zîrâ Hakk'ın varlığı karşısında bir de muhtesibin var- lığını isbât ediyorsun. Binâenaleyh bu şaşılıktan geç! Zîrâ muhtesibin atâsı Hakk'ın atasıdır; ve muhtesibin vücudu suya vâki' olan bir akis mesâbesin- dedir; ve Mu'tî ve mevcûd ancak Hak Teâlâ hazretleridir. Zuhûrdaki ihtilâfa bakma! Zîrâ pekmez ile sirke üzüm suyu olduklarından her ne kadar zuhûr- da ayrı görünürler ise de, hakîkatte ikisi de bir şeydir.
3205. Kusûrdan dolayı efendiye nasıl gayr dedin? Ey şaşı! Gayûr olan şahtan utan!
"Efendi"den murâd, hususiyyet-i kıssa i'tibariyle "muhtesib" olmak mü- nâsibdir; ve hitâb borçlu adamın kendinden kendinedir; ve umumiyyet-i ma'nâ i'tibariyle enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazarâtıdır; ve hitâb ehl-i zâhiredir. Ya'nî, ey garîb! Sen görüşündeki kusûrdan dolayı muhtesib efendiye nasıl Hakk'ın gayrı dedin? Veyâhud. Ey zâhir-bîn olan kimse! Sen enbiyâ ve evliyâya nasıl "Hakk'ın gayrı" dedin ve Hak'tan ayrı gördün? Ve onlardan zâhir olan sıfat ve şuûnâtı Hakk'ın sıfatı ve şuûnâtı bilmedin? Ey biri iki gören şaşı! Gayûr olan şâh-ı hakîkîden utan! Ve Hakk'ın tasarrufatını vücûdları hayâlâttan ibaret olan mahlûkāta izâfe etme! nin ve rûh-ı insânînin mahall-i zuhûru yaptı; ve o Hak Teâlâ ki, tûfân zamâ-nında gemiyi mü'minler için merkeb-i necât yaptı. Bu beytin mütemmimi âtî-deki beyittir.
2227. Eğer isterse ırmakta geminin aynını senin tûfânın yapar, ey nûr isteyici!
"Cû", ırmak demektir; ve "ırmak"tan murâd, her ân-ı gayr-i münkasimde akıp giden tecelliyât-ı ilâhiyye ile teceddüd-i emsâl içinde bulunan bu vücû-dât-ı izâfiyye âlemidir. "Tûfân"dan murâd, tecellî-i kahrî ve "gemi"den mu-râd, tecellî-i lutfidir. "Nûr-cû"dan murâd, rûh-ı insânîyi kabûle müstaid olan insandır. Ya'nî, ey bu vücûd-i izâfî âleminin ve ırmağının nûru ve rûhu olan insan! Cismi her türlü rûhun mazharı eden ve gemiyi tûfânda Nûh (a.s.)ın merkeb-i necâtı yapan Hak Teâlâ, eğer isterse, bu vücûd-i izâfî ırmağında ge-minin ya'nî tecellî-i lutfînin aynını tecellî-i kahrî yapar; ve kezâ aksi olarak tecellî-i kahrînin aynını da tecellî-i lutfi gemisi yapar. Nitekim 2. cildin 1607 numaralı beytinde اوزعین درد انگیزد دوا .حاکمست او يفعل الله ما يشاء ya'nî "O hâkim-dir. Allah dilediğini işler. O derdin aynından devâyı peydâ eder" buyurulmuş idi. Görülmez mi ki, çiçek ve kolera ve tifo ve vebâ gibi birtakım marazlar te-cellî-i kahrîdir; ve bu hastalıklara karşı olan aşılar ve serumlar tecellî-i lutfî-dir; ve bu aşılar o hastalıkların mikropları olup, vücûda aşılanır. Binâenaleyh tûfân gibi olan marazın aynını Hak Teâlâ lutuf gemisi olan ilâç yapmış olur. 2. cildin bu numarasını ta'kîb eden diğer beyitlerde de diğer misâller vardır.
2228. Ey mukıll! Senin her demin tûfân ve gemidir. O seni gama ve şâdîye muttasıl etti.
"Mukıll", fakîr ma'nâsınadır. Ya'nî, ey Hakk'ın tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesine muhtâç olan insan! Dikkat et! Senin her bir nefesin ve her bir ânın tûfân ve gemi gibidir. Tûfân mesâbesinde olan tecellî-i kahrî seni gama ve gemi mesâbesinde olan tecellî-i lutfî dahi seni şâdîye ve sürûra muttasıl etti.
2229. Eğer gemiyi ve deryayı önde görmez isen, kendi eczânın cümlesinde titremeler gör!
Ey insan! Eğer önünde kahır deryâsını ve lutuf gemisini görmez isen, eczâ-yı vücudunun ve a'zâlarının cümlesinde gamdan ve sevinçten titremeleri gör ki, o gam kahır deryâsı ve sevinç ve şâdî lutuf gemisidir.
2230. Vaktaki gözler korkmanın aslını görmeye, türlü türlü hayâlden korku tutar. [2212]
"Tersiş", ism-i masdardır, "korkma" demektir. Ya'nî mâdemki her ânda tecellî eden Hak'tır, seni tecellî-i kahrîsinden korkutan da Hak'tır. Binâenaleyh korkma sana korkutucu olan Hak'tan gelir. Vaktāki bir kimsenin basîret gözleri korkunun aslı olan Hakk'ın tecellîsini görmez, her biri birer hayâlden ibâret olan eşyâ sûretlerinden korkar ve kendisine gelen kahrı o hayâl olan sûretlerden bilir. Fâil-i hakîkî olan Hakk'ı görmez.
2231. Bir çapkın sarhoş, köre yumruk vurur; kör, tekme vuran deve zanneder.
"Cilf", denî, akılsız, çapkın ve ipsiz sapsız kimse demektir. Ya'nî, bu hâl şuna benzer ki: Meselâ, bir çapkın ve edebsiz sarhoş, bir köre yumruk vurur. Kör bu yumruğu bir devenin tepmesi zanneder. Ba'zı nüshalarda "üştür" yerine "ester" vâki'dir, "katır" demek olur.
2232. Zîrâ ki o demde devenin sesini işitti, körün aynası kulaktır, göz değildir.
Körün sarhoşun yumruğunu deve tepmesi zannetmesinin sebebi budur ki: Kör o ân içinde deve sesi işitmiş idi; ve gözü kapalı olduğu için sarhoşu görmemiş idi. Zîrâ körün aynası gözü değil kulağıdır; ve bu düşünce körün bir hayâlidir. İşte bunun gibi Hakk'ın bizzât eşyâyı ihâta ettiğini söyleyen muhakkıkları inkâr ve yalnız ihâta-i ilmiyyeyi iddia eden kimseler dahi körler gibi hayâle kapılmışlardır.
2233. Tekrar kör der: "Hayır, bu taş idi.. Yahud, galiba ses dolu olan kubbeden idi."
"Tang", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada mutlak "ses" demektir. Ya'nî, kör yine diğer bir hayâle dalıp der ki: Hayır, bu darbe devenin tepmesi değil idi.Bir kimse tarafından atılmış taş idi. Yâhud, tın tın ötüp ses veren bir kubbeden düşen taş idi.
2234. Bu olmadı ve o olmadı ve şu olmadı. O ki, korkuyu yarattı, bunları gösterdi.
Ya'nî, körün yaptığı üç türlü hayâlden hiçbirisi değil idi. İşin hakikati başka idi; ve o korkuyu yaratan Hak Teâlâ hazretleri o köre bu hayalleri böyle gösterdi.
2235. Korku ve titreme muhakkak bir gayrıdan olur. Ey hazîn! Hiçbir kimse kendinden korkmaz.
Bu beyit yukarıdaki 2221 numaralı beyte merbûttur. Ya'nî, ey hazîn ve gamlı kimse! Bu vücûd-i izâfî âleminde korku ve titreme muhakkaktır ki, bir başkasından olur. Bir korkutan olmadıkça, hiçbir kimse kendinin kendiliğinden korkmaz. Gafil olan kimse kendisini korkutan o sûreti görür; ve ârif olan kimse ise, o sûret vâsıtasıyla Hakk'ın tecellî-i kahrîsini görür.
2236. O feylesofçuk korkuya vehim ta'bîr eder. O bu dersi eğri anlamıştır.
Ya'nî, bîçâre feylesof korkuya "vehim" ta'bîr buyurur. Halbuki vehim insanın kendi nefsinde ve zâtında olan bir korkudur ki, bu kuvvet ondan hiçbir ân zâil olmaz. Binâenaleyh korku, vehmin aynı olsa idi, her insan dâimâ korku içinde bulunur ve kendinden korku lâzım gelir idi. Halbuki zâhir bir şeydir ki, korku insana mutlakā bir korkutandan gelir, kendi nefsinden gelmez. Binâenaleyh o feylesofçuk bu korku dersini eğri ve yanlış anlamıştır. Ma'lûm olsun ki, kuvve-i vâhime hakîkatte vücûdu olmayan birtakım şeyleri kendinden peydâ edip, insanın nefsine gösterir. Bunun için âfâk ve enfüs âlemlerini tatbik eden ulemâ-i muhakkıkîn insanda olan "vehm"i âfakta olan “şeytan"a misâl tutmuşlardır. Meselâ insan düşmandan korkar.Vehim, aslı olmadığı hâlde bir şahısta düşmanlık tasavvur eder ve bu tasavvurdan dolayı insanın nefsinde bir korku peyda olur. Fakat bu korku, aslı olsun olmasın, insanın nefsine hâriçte olan bir şahsın düşmanlığından gelir. Vehim hâriçte olan o düşmanlığın korkusunu nefse intikal ettirmek husû- sunda ancak bir vâsıtadır. Binâenaleyh vehim korkunun aynı değildir. İşte feylesof bu inceliğe vakıf olamadığı için korkuyu vehim addedip yanlış bir hüküm vermiştir.
2237. Hiçbir vehim ne vakit hakikatsiz olur? Hiçbir kalb bir sahîhsiz ne vakit gider?
Ya'nî, hâriçte hakîkati sabit olmayan bir şeyi kuvve-i vâhime aslâ tasavvur edemez. Meselâ hâriçteki bir şahsın düşmanlığını tasavvur ederse, aslı olsun olmasın, o "düşmanlık" mefhûmu sâbittir; ve kuvve-i vâhime o mefhûmdan münbais olan korkuyu nefs-i insânîye nakl etmiştir. Binâenaleyh vehim ancak hâriçte hakîkati sabit olan bir şeyi tasavvur edip, insanın nefsine celbeder. Meselâ ortada sağlam para ve geçer akçe olmasa, kalp paranın vücûdu tasavvur olunmaz. Vehmin aslı olmayan bir düşmanlığı tasavvur etmesi de, kalp paranın vücûdu gibidir; ve tasavvur ettiği o düşmanlığın hakîkati dahi sağlam paraya benzer. Zîrâ “düşmanlık" mefhûmu olmasa, vehim onu tasavvur edemezdi.
2238. Ne vakit bir yalan doğrusuz kıymet getirir? Her yalan iki alemde doğrudan kalktı.
Diğer bir misal: Ya'nî, doğru sözün vücûdu ve sürümü olduğu için, yalancılar yalanlarını doğruluk nâmına kabûl ettirirler. Binâenaleyh her iki âlemde, ya'nî zâhirde ve bâtında ve sûret ve ma'nâ âleminde olan her bir yalan doğruluktan dolayı revâc buldu ve doğruluk nâmıyla revâc buldu.
2239. O doğruyu revâca ve fürûğa mensub gördü. Onun ümîdi üzere yalanı revân etti.
Diğer bir misâl: O yalancı, doğruyu ve doğrunun revâcını ve sürümünü ve parlaklığını ve i'tibârını gördü. Doğru nâmı altında sürülür ümîdi üzerine yalanı ortaya sürdü. İşte kuvve-i vâhime dahi bu yalancıya benzer. Hâriçte doğruluğu ve hakîkati sabit olan bir düşmanlık korkusunu, aslı olmasa bile, nefs-i insânîye nakleder.
2240. Ey yalancı ki, bu nevâ sana sıdktandır. Ni'metin şükrünü söyle! Doğ- ruyu inkâr etme!
"Dürüğî"deki "yâ", nisbet içindir, "yalancı" demektir. "Nevâ"nın birçok ma'nâsı vardır. Burada "revnak" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, ey yalancı! Senin yalan sözünün bu revnakı ve sürümü sana doğrudandır. Bu sıdk yüzünden bul- duğun revnak ve sürüm ni'metine şükr et de doğrunun vücûdunu inkâr etme!
2241. Müfelseften mi ve onun eğrilerinden mi, tekrar onun deryalarının ge- milerinden mi, söyleyeyim?
"Müfelsef", ism-i mef'ûldür. "Feylesoflaşmak ve felsefe sâhibi" demektir. Ya'nî, felsefe sâhibinin fikirlerinden ve onun eğri ve yanlış fikirlerinden mi bahs edeyim? Yoksa Hakk'ın tûfân deryalarıyla lutuf gemilerinden mi, bahsedeyim?
2242. Belki onun gemilerinden ki, o gönül bağıdır. Küllden söyleyeyim. Cüz' küllde dâhildir.
Ya'nî, feylesofu ve onun eğri fikirlerini bırakayım da, Hakk'ın gönül bağ- layıcı ve gönlün mahbûbu olan lutuf gemilerinden bahs edeyim. Küll olan vü- cûdât-ı izâfiyyeden bahs edeyim ki, cüz' mesâbesinde olan feylesofun ahvâ- li küll olan o vücûdât-ı izâfiyye âleminde dâhildir.
2243. Her velîyi Nûh ve gemici tanı! Bu halkın sohbetini tûfân anla!
Bu beyt-i şerîf yukarıki beytin tefsîridir. Ya'nî, her velîyi Nûh (a.s.) meş- rebinde ve tûfân deryalarının bir gemicisi olarak tanı! Ve vücûdât-ı izâfiyye âlemini teşkil eden bu halkın varlığını ve onlar ile sohbeti bir tûfân mesâbe- sinde anla!
2244. Arslandan ve erkek ejderhâdan az kaç! Âşinâlardan ve akrabâdan ha- zer et!
"Arslan"dan ve "erkek ejderha"dan murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ insân-ı kâmil, sâlikin mevhûm olan benliğini ve enâniyetini parçalar ve yutar. Ya'nî, ey hakîkat tâlibi olan sâlik! Arslan ve erkek ejderha mesâbesinde olan insân-ı kâmilden az kaç ve çok vakitlerini onun sohbetinde bulunmak ile geçir; ve ehl-i gaflet olan tanıdığın kimselerden ve akrabândan hazer et!
2245. Telâkîde senin vaktini götürürler. Onların yadı senin gäibe mensubunu otlarlar.
Ya'nî, sen o gafil ahibbana ve akrabâna telâkî edip sohbet ettiğin vakit, senin kıymetli vaktini zâyi' ederler ve boş sözler ile seni meşgül ederler; ve onlara telâkî etmeyip de o gafilleri hâtırına getirdiğin vakit dahi, onların hayâlleri senin gāibe mensûb olan vâridât-ı rûhâniyyeni otlarlar ve yutarlar. Zîrâ senin iki kalbin yoktur ki, birisi ile Hakk'a ve diğeri ile halka teveccüh edip her biri ile ayrı ayrı meşgül olasın. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Ahzab'da Hak Teâlâ مَا جَعَلَ اللهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبِينِ فِي جَوْفِهِ (Ahzab, 33/4) ya'nî “Allâh Teâlâ bir adamın içinde iki kalb yaratmadı" buyurulur.
2246. Her birinin hayali susamış eşek gibi, cisim bulutundan fikir suyunu bir emicidir.
Şarihler "kıf (قف) kelimesi hakkında türlü türlü mütâlaâtta bulunmuşlardır. Kimi "kiyf" (قیف) kimi "kıhf" (قحف) kelimelerinin muhaffefidir demiştir. Ankaravî hazretleri "Kıf, aslında şerbet seline derler. Burada zarf ma'nâsı murâd olur" buyurmuştur. Fakîr bunu Kāmûs'ta ve diğer lügatlerde bulamadım. Kāmûs'ta "kuff" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "havada dağ tarzında zuhûr eden yumru ve azîm bulut" ma'nâsı münasibdir. Beyt-i şerîfte zarûret-i vezn için şeddesiz okunur. "Şerbet", lügatte "bir içim su" ma'nâsınadır. “Şerbet-mekî" vasf-ı terkîbîdir. Âhirindeki "yâ" vahdet içindir. "Bir su içimi" demek olur. Ya'nî, dostlardan ve akrabalardan her birisinin hayali susamış eşek gibi cisminin bulutundan senin hakāyıka ve maârife müteallık olan fikirlerinin suyunu bir emicidir. Ya'nî sen onların hayaliyle meşgül olduğun vakit onların her birinin hayali تفكروا في آلاء الله ya'ni "Allâh'ın âlâsında ya'nî sıfât ve esmâsında tefekkür ediniz!" hadîs-i şerîfine ittibâan yapacağın tefekkürâttan seni men' ederler, demek olur.
2247. O gammazların hayali hayat denizinden malik olduğun bir şebnemi senden neşf etti.
"Vüşât", "birinin sırrını diğerine getiren gammâz ve nemmâm" ma'nâsına olan “vâşî”nin cem'idir. "Neşf", suyu ve mâiyâtı sünger gibi kendisine çekmek demektir. "Bahru'l-hayat"tan murâd, insân-ı kâmil olmak münasibdir. "Şebnem"den murâd, insân-ı kâmilin sohbetinden mübtedî sâlikin kalbine gelen feyzdir. Ya'nî ey sâlik! O gammâz olan dostlarının ve akrabânın hayâli insân-ı kâmilin sohbetinden çiğ tânesi gibi kalbine gelen füyûzât damlalarını senden sünger gibi neşf ederler ve o füyûzâtı onların hayalleri sebebiyle zâyi' edersin.
2248. İmdi dallarda suyun neşfinin nişanı o olur ki, rükûnda kımıldamaz.
Eğer bu hayallerin füyûzât suyunu senden neşf etmelerinin, senin cisim ağacının dallarındaki nişânını ve alâmetini bilmek istersen, bu alâmet odur ki, sende hakîkat tarafına meyil ve rükûn kımıldamaz ve vâki' olmaz olur; ve insân-ı kâmilin sohbetine rağbetin münkesir olur ve onlar seni kendilerine esîr ederler.
2249. Hürün uzvu yaş ve tâze dal olur. Her tarafa çeker isen çekilmiş olur.
Zîrâ gāfillere meyilden hür ve âzâd olan kimsenin uzvu ter ü tâze bir ağaç dalı gibidir. Her ne tarafa çekersen o tarafa çekilmiş olur, insân-ı kâmilin vesâyâsına itâat eder.
2250. Eğer istersen onu sepet yaparsın; onu boynunun çenberi dahi yaparsın.
O tâze dalı istersen kesip biçip bükerek sepet yapabilirsin. O sepeti boynunun çenberi de yapabilirsin. Çünkü elastikiyeti vardır. Fakat kuru dalı bükmek kābil değildir. Onun elastikiyeti olmadığından derhal kırılır. Nefsâniyet ve cismâniyet âlemine müstağrak olan kimsede dahi böyle ma'nâ elastikiyeti kalmamıştır. Onda serkeşlik ve itâatsizlik vardır.
2251. Vaktaki nâşif, kendi kökünün neşfinden gitti, o tarafa gelmez ki, onu emir çeker.
Nâşif, ya'nî insân-ı kâmilin füyûzât suyunu çekici sâlik, vaktāki cismânîlere meyl etmesi sebebiyle, kendi kökü ve esâsı olan rûhunun füyûzât suyunu neşf etmekten ve çekmekten mahrûm oldu, artık insân-ı kâmilin emrinin çektiği o rûhâniyet tarafına gelmez olur ve itâatsizlik eder.
2252. İmdi dal kendi kökünden meme bulmadığı vakit, Kur'ân'dan “Kāmû küsala"yı oku.
"Tubî", at ve katır gibi hayvanların memesi; ve "tıbî", ıslah ve lutuf ma'nâsınadır. Ahirindeki "yâ" vahdet içindir, "bir lutuf ve ıslâh" demek olur. Ya'nî, cisim ağacının dalı olan a'zâ kendi kökü olan rûhtan meme veyâhud bir tıb ve lutuf bulmadığı vakit, o evâmir-i ilâhiyye hakkında tenbel olur. Binâenaleyh onun hâli sûre-i Nisa'da münafıklar hakkında olan وَإِذَا قَامُوا إِلَى الصَّلاةِ قَامُوا كُسَالَى (Nisa, 4/142) ya'nî “O münafıklar namaza kalktıkları vakit ağır davranarak ve üşenerek kalkarlar idi" âyet-i kerîmesine mutâbık olur. Ya'nî ibâdet-i Hak tarafına istemeyerek tenbel tenbel kalkar ve hazz-ı nefsânî tarafına koşa koşa ve hevesle gider.
2253. Bu nişan ateşîndir. Kısa yaparım. Fakîr ve defîne ve onun ahvali üzerine vururum.
Bu söylediğim nişân ve alâmet âteşîndir. Binâenaleyh Hakk'a kulluk husûsunda tenbel davrananların içini yakmamak için sözü kısa kesiyorum. Yukarıda kıssasını beyâna başladığım fakîrin ve defînenin ahvâline nakl-i kelâm ediyorum. Ma'lûm olsun ki, yukarılarda dahi îzâh olunduğu üzere "fakîr"den murâd, tâlib-i hakikat ve "define"den murâd, esrâr-ı hakîkattir. Zannolunmasın ki, Hz. Mevlânâ bu kıssayı bıraktı da başka bahislere intikāl buyurdu. Hayır. Bu bahislerin hepsi esrâr-ı hakîkati ve defineyi bulmak için tâlib-i hakîkate lâzım olan ma'rifet düstûrlarının beyânından ibâret idi. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîfi mülâlaa edenlerin bu bahisleri bu nokta-i nazardan teemmül etmeleri lâzım gelir.
2254. Bir ateşi gördün ki, her fidanı yakar, cân ateşini gör ki, ondan hayal yanar.
Ya'nî, zâhirî olan bir ateşin yeni neşv ü nemâ bulan her bir fidanı yaktığını his gözüyle gördün. Ma'nevî olan cân ateşi, ki aşk-ı ilâhî ateşidir, bir de bu ateşe bak ki, bu ateşten Zât-ı Hakk'ın gayrı olan suver-i eşyâ hayalleri yanar. Nitekim العشق نار يحرق ما سوى المحبوب ya'ni "Aşk bir ateştir ki, mahbûbun gayrını yakar" denilmiştir.
2255. Candan şu'le vuran böyle ateşten ne hayale, ne hakikate emân vardır.
Candan şu'le vuran böyle bir aşk-ı ilâhî ateşinden ne bu eşyâ-yı kesîfenin suver-i hayâliyyelerine, ne de onların hakāyıkı olan suver-i ilmiyyeye emân ve kurtuluş vardır. Bu aşk ateşinin karşısında hepsi nazardan sâkıt olur. Ancak Hakk'ın vechi ve zâtı bâkî kalır.
2256. O her arslanın ve tilkinin hasmı geldi. Onun vechinin gayrı her bir şey haliktir.
O aşk ateşi arslan gibi her insân-ı kâmilin ve tilki mesâbesinde olan her bir nefsânî ve nâkıs olan kimsenin taayyünlerinin ve suver-i zâhiriyyelerinin ve suver-i bâtıniyyelerinin hasmı ve düşmanıdır; ve bu aşk suver-i zâhire-i eşyayı his gözlerinden ve onların hakäyıkı olan suver-i ilmiyye ve ma'neviyyeyi de rûh gözlerinden ıskāt eder. Zîrâ sûre-i Kasas'ta vaki كُلُّ شَيْءٍ هَالِكَ إِلَّا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) [ya'nî "Her bir şey hâliktir ve yok olucudur; ancak onun vechi ve zâtı hâlik değildir, bâkîdir"] âyet-i kerîmesi mûcibince Hak'ın zâtının gayrı her bir şey hâlik ve zâildir.
2257. Onun vecihlerinde ve vechinde, git harc ol! "Bismi"deki elif gibi git, derc ol!
“Vücûh"tan murâd, sıfât-ı ilâhiyye ve "vecih"ten murâd, Zât-ı Hak'tır. Birinci hâle "fenâ fi's-sıfat" ve ikinci hâle de "fenâ fi'z-zât" derler. Ya'nî sıfât-ı abdâniyyeni Hakk'ın sıfatında ve zâtını ve mevhûm olan enâniyetini dahi Hakk'ın zâtında fânî et ve harc ol! "Bismillah" (بسم الله) ibaresinde "ism"in (اسم) elifi "bâ" harfi ile "sîn" harfi arasında münderic olduğu gibi, sen de Hakk'ın sıfatı ve zâtı arasında öylece derc ol! Ve "fenâ fi's-sıfât" ve "fenâ fi'z-zât" mertebelerine vâsıl ol!
2258. "Bismi"deki elif kendini gizli etti ve durdu. O "bismi"dedir ve hem "bismi"de değildir.
Ya'nî, o elif harfi "bismi" (بسم) terkibinde kendini gizli yaptı ve bu gizliliğinde durdu. O elif "bismi" terkîbinde hem vardır ve hem yoktur. Ya'nî ma'nâda vardır ve fakat sûrette yoktur.
2259. Sılalardan dolayı harfin hazfi vaktinde bütün mât olmuş olan harfler böyledir.
"Sıla", ulaşmak, bitişmek, vâsıl olmak demektir. "Sılât", "sıla"nın cem'idir. Ya'nî, hurûf-ı zâhirenin hepsi sılalar ve bitişmeler için bir harfin hazfi vaktinde böyle mât ve mağlub olmuştur ve o harfin kendiliği kalmamıştır. Sıfat ve zât-ı ilâhiyyenin birbirine sılaları vaktinde, sâlikin sıfatı ve vücûd-i abdânîsi dahi böyle mât ve mağlûb olur.
2260. O sıladır. Bâ ve sîn ondan vasl buldu. “Bâ”nın ve “sîn”in vaslı elife [2242] pertev atmadı.
"Bertâften", burada "rûşenâlık ve pertev atmak" ma'nâsınadır. Ya'nî, elif sûretinin gaybûbeti bâ ve sîn harflerinin bitişmesidir. Elif aradan kalkmakla bâ ve sîn birbirine vasl buldu ve bitişti. "Bâ"nın ve "sîn"in böyle birbirine bitişmesi aradaki elife rûşenlik ve pertev atmadı ve elifin gizlenmesine sebeb oldu. Bunun gibi Hakk'ın sıfatının zâtına olan ittisâli dahi, sâlikin sıfât-ı beşeriyyesinin gizlenmesine sebeb olur.
2261. Mâdemki bir harf bu visali kıvıramadı, vâcib gelir ki, makāli kısa yapayım.
"Bertâften", burada "bükmek ve kıvırmak" demektir. Ya'nî, mâdemki elif harfi meydanda oldukça "bâ"nın ve "sîn"in birbirine visâlini kıvıramadı ve beceremedi ve bu visâle mâni' oldu ve biz dahi âlem-i kelâmda ve ikilik âleminde halkı irşad için sıfât-ı abdâniyye ile zâhir olmaktayız. Binâenaleyh burada sıfât ve zâtın ittisâlinden bahsetmeyip susmak pek mühim bir vâcibdir.
2262. Vaktaki elif müktenif olarak kendinden fânî oldu, bâ ve sîn onsuz elif derler.
Ya'nî, vaktāki bu mevhûm olan enâniyet elifi sıfât ve zât hakkında gizlenerek kendinden fânî oldu, bâ ve sîn ile "bismi" denildiği vakit, o elifin kendisi olmaksızın elifi de beraber söylerler.
2263. "Mâ rameyte iz rameyte" onsuzdur. İşte böylece onun zımmından "Kālallah" sıçradı.
وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ya'ni "Ey Resûlüm! Attığın vakit sen atmadın velâkin Allâh Teâlâ attı" âyet-i kerîmesi mûcibince Resûl-i Ekrem hazretlerinin müşrikler üzerine attığı toprak o hazretin enâniyeti ve vücûd-i mevhûmu olmaksızın vâki' oldu. Zîrâ onların enâniyyet-i beşeriyyeleri Hakk'ın zât ve sıfatı arasında "bismi" terkîbinde münderic elif gibi idi. O hazretin atmak fiili böyle olduğu gibi, söylemek fiili dahi böyledir. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem'in kelâmının arasından "Kālallah" "Allah söyledi" ma'nâsı sıçradı. Nitekim 4. cildin 2115 numaralı beytinde گر چه قرآن از لب پیغمبر است. هر که گوید حق نگفت او کافر است [ya'ni "Gerçi Kur'ân peygamberin dudağındandır; her kim "Hak söylemedi" derse o kâfirdir"] buyurulmuş idi. Bu sözlerin delîli nass-ı Kur'ân'dır. Nitekim Ve'n-Necm sûresinde وَمَا يَنْطِقُ عَنْ الْهَوَى إِنْ هُوَ الَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3) ya'nî "Resûl-i Ekrem beşeriyete mahsûs olan hevâ-yı nefsânîden söylemez. Onun sözü ancak Hak'tan vahy olunan bir vahiydir" buyurulur. Bu ma'nâ Resûl-i Ekrem'in vârisi olan insân-ı kâmillerin cümlesi hakkında da vâriddir.
2264. İlaç mevcud oldukça o amel etmez. Vaktāki fânî oldu, illetleri def' eder.
Ya'nî, Hakk'ın zâtında ve sıfatında fânî olan abdin misâli budur ki: İlâcı terkîb eden müfredât kendi sûretleri üzerinde durdukça, onun hasta üzerine bir ameli ve te'sîri yoktur. Vaktâ ki o müfredâtın sûretleri dökülüp birbirine karıştırılarak kendi sûretlerinden fânî olur, illetlere te'sîri olur ve emrâzı def' eder. Bunun gibi abdin sıfât-ı beşeriyyesi sıfât-ı rûhâniyyesinde ve sıfât-ı rûhâniyyesi dahi zât ve sıfât-ı Hak'ta fânî olursa, o abd kâmil ve emrâz-ı dalâletin ilacı olur. Nitekim zât ve sıfât hakkında bu sûretle fânî olan Hz. Pîr cismânîlerin dalâlet ve gaflet marazlarını bu Mesnevî-i Şerîf ile tedâvî buyururlar. Mevlânâ Câmî hazretleri bu ma'nâyı âtîdeki beyitte beyân buyururlar: "Mesnevî emrâza Allah'ın revhi ve râhatıdır. Küfür iştihâsını kesmek için makastır."
2265. Eğer orman kalem ve deniz mürekkeb olsa, Mesnevî'ye bir nihayet ümîdi yoktur.
"Midîd", "mürekkeb" ma'nâsına olan “midâd” kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî, eğer ormanlardaki ağaçlar kalem ve denizler mürekkeb olsa, bu Mesnevî-i Şerîf yazılmakla biter ve tükenir şey değildir. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'in zâhirini teşrîh ve bâtınını tefsîr eder. Binâenaleyh Kur'ân-ı Kerîm hâssıyetindedir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm hakkında Hak Teâlâ sûre-i Lokmân'da وَلَوْ أَنَّمَا فِي الْأَرْضِ مِنْ شَجَرَةِ أَقْلَامُ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِن بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللَّهِ (Lokmân, 31/27) ya'nî "Yeryüzünde olan ağaçlar kalem ve bahr-i muhîtten sonra ona imdâd ile yedi deniz dahi mürekkeb olsa, Allah'ın kelimeleri yazılmakla bitmez idi" buyurur.
2266. Kerpiç dökücünün çarçûbuna toprak oldukça, onun şiirinin taktî'i de el verir.
"Çârçûb", tuğla ve kerpiç dökenlerin kullandıkları müstatîlü'ş-şekl kalıbdır. Burada [murâd] dört rükünden, ya'nî sulb, mâyi' gaz ve harâret rükünlerinden mürekkeb olan sûret-i insân ve kālıb-ı beşerdir. "Hışt-zen", kerpiç dökücü demek olup, sûret-i beşeriyyeyi halkeden Hak Teâlâ'dır. "Taktî'", lügatte parça parça kesmek demektir. İlm-i arûz ıstılâhında şiirin kelimelerini arûz vezni üzerine taksîm etmek ma'nâsınadır. Ya'nî erkân-ı erbaadan insan kalıbını yaratan Hak Teâlâ toprak, ya'nî bu küre-i arz mevcûd oldukça, o Mesnevî şiirinin taktî'i dahi elverir ve hâsıl olur. Ya'nî insanlar kıyâmete kadar bu Mesnevî-i Şerîfi okuyup elfâz ve maânîsi ile meşgül olur. Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr'in kerâmât-i aliyyelerindendir. Zîrâ bugün İngiltere'de üçüncü cildini tab' ettikleri gibi, Almanya'da ve Fransa'da ve İsviçre'de dahi dâru'l-fünûnlarda kemâl-i şevk ile tedrîs olunmaktadır.
2267. Vaktaki toprak kalmaz ve onun vücudunu ceff eder, onun bahri[ni] toprak yapar, köpük gibi eder.
"Ceff", kuru etmek. Ba'zı nüshalarda "ceff" yerine "haff" vâki'dir, "pejmürde" demektir. Ya'nî, vaktāki efrâd-ı beşerin cism-i hâkîsi mevt-i ıztırârî ile kalmaz ve Hak Teâlâ onun vücûd-i izâfisini rûhtan arı ve kuru veyâ pejmürde eder, onun vücûd-i hakîkî deryâsı o cism-i hâkîyi toprak kütlesine kalbedip köpük gibi yapar.
2268. Vaktaki orman kalmaz ve başı içeriye çeker, ormanlar deryanın aynından zahir olur.
"Orman"dan murâd, suver-i beşeriyye kütlesidir. Vaktâki orman ağaçlarının kalabalığı mesâbesinde olan suver-i beşeriyye kütlesi mevt-i ıztırârî ile başlarını zuhûrdan butûna çekerler, o giden kütle yerine diğer sûret-i beşeriyye kütlesi ve ormanları vücûd-i hakîkî deryâsının aynından ve zâtından baş çekerler ve zâhir olurlar. Binâenaleyh Mesnevî'nin okunması ve taktî'i dahi batından batına ve karndan karna intikāl eder.
2269. Bunun için o sürur sahibi "Bizim deryamızdan haber verin, zîrâ harac yoktur” buyurdu.
Ya'nî, suver-i beşeriyye ormanlarının nesillerinin böyle birbirini ta'kîben vücûd-i hakîkî deryâsından zuhûrlarından dolayı sürûr-ı ilâhî ile mesrûr olan Resûl-i Ekrem Efendimiz حدثوا عنى ولا حرج فرب حامل فقه غير فقيه ورب حامل فقه الى من هو افقه ya'ni "Benden işittiğiniz sözü nâsa haber verin. Ve bu husûsta zahmet veyâ günâh yoktur. Çok fıkıh hâmili vardır ki, gayr-i fakîhtir; ve kendisinden daha fakîh olan kimseye kadar çok fıkıh hâmili vardır" buyurur. "Ferec", sürûr ve beşâşet ve "harac", darlık ve günâh ve zahmet demektir.
2270. O denizden dön ve yüzü karaya koy! Yine kukladan söyle ki, çocuk için iyidir.
"Lu'bet", çocukların oynadıkları bebek ve kukla ma'nâsınadır. Ya'nî, mâdemki bu Mesnevî'nin okunması küre-i arzın sonuna kadar devam edecektir ve o efrâd-ı beşerin pek çoğu da idrâk-i hakāyık ve maânîde çocuk mesâbesinde olup, oyuncaktan ibaret olan bu suver-i âleme mütemâyildir, binâenaleyh ey Mevlânâ! Maânî deryâsından geri dön ve kara mesâbesinde olan bu âlem-i kesâfete ve keserâta teveccüh et! Yine kukladan ve keserât âleminden bahset ki, bu kukla ve oyuncak çocuklar için iyidir.
2271. Tâ ki, kukladan sabâda azar azar onun cânı akıl deryasıyla aşina ola!
"Sabâ", çocuklar ile oyun oynamak (Ahterî). "Aşina", vâkıf olmak ve yüzücü demektir. Ya'nî, âkıbet çocuk ile oynamak vaktinde, o oyundan o çocuğun rûhu azar azar ve yavaş yavaş akıl deryâsında yüzücü olur veyâ akıl deryâsına vakıf olur. Ondan sonra sûretlerden ma'nâlara intikāl etmeyi öğrenir.
2272. Sabî aklı o oyundan bulur. Gerçi zâhirde akla ebîdir.
"Ebî", imtina' ve serkeşlik edici demektir. Ya'nî, çocuk kendi mertebesi îcâbınca her ne kadar zâhirde büyük adamların aklına karşı serkeşlik edici ise de o çocuk, aklı dembedem oyundan bulur ve oyun oynaya oynaya aklı kemâle gelir.
2273. Deli çocuk ne vakit oyun yapar? Cüz' lâzımdır, ta ki külle rücû' ede!
"Fey", burada "rücû' etmek" demektir. Ba'zı nüshalarda “pey küned" vâki'dir, "ta'kîb ede" demek olur. Ya'nî, deli çocuk hiç oyun oynar mı? Zî- râ çocuklar arasındaki oyunda dahi kendi akıllarına göre bir kāide ve intizâm vardır. Deli olan çocuk ise, bu kāidelere riâyet edemediği için bittabi' çocukların oyunlarına karışamaz ve karışsa da oyunu bozar. Bakılırsa, çocuklarda dahi kendi kāidelerine göre oyun oynamak için cüz'î bir akıl lâzımdır. Binâenaleyh cüz'î bir akıl gerektir ki, gitgide akl-ı külle döne veyâ akl-ı küllü ta'kîb ede. Bunun gibi bu Mesnevî'nin hikâyeleri dahi çocuk mesâbesinde olanların ukūl-i cüz'iyyelerine karşı oyuncak menzilesindedir. Ukūl-i cüz'iyyeleri sâlim olanlar, onlardan istifâde edip gitgide akılları kemâle gelir. Fakat Mesnevî'nin bu oyunlarına rağbet etmeyip hevâ-yı nefsânîlerine tâbi' olanlar deli çocuk mesâbesindedirler. Onların akl-ı külle rücû'larından ümîd kesilmiştir.