İçeriğe atla

"Ben yeryüzünde bir halîfe kılıcıyım" âyeti hakkındaki hikmetin beyânındadır

11. bölüm / 31 · 3521 kelime · ~18 dk okuma

2171. Binaenaleyh bir sîne sahibini onun şahlığına bir ayna olmak için halîfe yaptı.

"Sîne"den murâd, kalbdir. Ya'nî, Hak Teâlâ hazretleri bu âlem-i keserâtta bir kalb sahibi olan insân-ı kâmili kendisinin şahlığına ve azametine bir ayna olmak için cem'iyyet-i esmâiyyesine mazhar olarak bir halîfe yaptı. Nitekim hadis-i kudside ما وسعنى ارضى ولا سمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى "Ben yerime ve göğüme sığmadım. Fakat takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Binâenaleyh kalb ancak insân-ı kâmilin kalbidir. Gayr-ı ârifin kalbine kalb denilmesi mecâz tarîkıyladır. Hakikat cihetinden değildir. Nitekim Hakîm Senâî hazretleri Zâdü's-sâlikîn ismindeki kitabında şöyle buyurur:

"Kalb rabbânî olan bir mahall-i temâşâdır. Sen şeytanın evine niçin kalb dersin? O senin mecâzen kalb adını verdiğin şeyi git de mahalle köpeklerinin önüne at!"

Kalb hakkındaki hakāyık Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'de mezkûrdür.

2172. İmdi o ona hududsuz safâ verdi ve ondan sonra da o zulmetten onun zıddını koydu.

Ya'nî, Hak Teâlâ o kalb sahibi olan insân-ı kâmile nihâyetsiz ve hudûdsuz safâ ve temizlik ve parlaklık verdi; ve bu safvetten sonra yine Hak Teâlâ zulmet ve küdûret cihetinden o safvetin zıddı olan cismâniyeti de koydu. Binâenaleyh insân-ı kâmil sûret cihetinden kesîf ve bulanık ve kalb ve ma'nâ cihetinden latîf ve sâf oldu.

2173. Beyaz ve siyah iki bayrak yaptı. O birisi Adem, diğeri yolun İblîs'idir.

Hak Teâlâ bu âlem-i keserât ve kesâfete iki bayrak dikti. Birisi cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olan halîfe ve insân-ı kâmil ve diğeri de Hak yolunun İblîs'idir. Bu bayrakların birisi beyaz ve diğeri karadır. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye mütekābil ve mütezâddır. İnsân-ı kâmil ism-i Hâdî'nin mazhar-ı etemmi olup beyaz ve sâf bayraktır; ve İblîs ism-i Mudill'in mazhar-ı etemmi olup kara ve münkedir bayraktır; ve insanların bir kısmı bu beyaz bayrak altında ve bir kısmı da kara bayrak altında toplanırlar.

2174. O iki azîm leşker mahalli arasında niza' ve cenkten giden şey gitti.

"İki ordu mahalli"nden murâd, Adem ve İblîs'tir. Zîrâ her birinin tâbi'leri onların etrafında toplanırlar. Velhâsıl birer ordu mahalli olan Adem ile İblîs arasında bidâyet-i hilkatlerinden i'tibâren nizâ' ve cenk cinsinden olan şey, mazhar oldukları ism-i gālibleri hasebiyle vâki' oldu. Bu onların arasında vâki' olan cenk ve nizâ'ın ilk devresi idi; ve bu devir ma'nâ âlemi idi.

2175. Böylece ikinci devirde Habil oldu. Onun pak olan nûrunun zıddı Kabil oldu.

İkinci devirde her iki bayrağın tâbi'leri âlem-i sûrette zuhûr etti ki, bunlar ilk peygamber olan Hz. Adem'in evlâdları idi. Birisi beyaz bayrağa tâbi' olan Hâbîl idi ki o, ism-i Hâdî'nin mazharı olup nûrânî ve sâf idi; ve diğeri kara bayrağa tâbi' olan Kābîl idi ki, ism-i Mudill'in mazharı olup, Hâbîl'in pâk olan nûrunun zıddı ve zulmânî idi. Bunların arasında ilk nizâ'-ı fiilî zuhûr edip Kābîl Habîl'i öldürdü. Nitekim kıssası tefsîr kitablarındadır.

2176. Böylece o iki bayrak adlden ve cevrden, devir devir Nemrûd'a kadar geldi.

İşte böyle hidâyet ve dalâlet bayraklarına tabi' olanlar adlden ve zulümden, devir devir, türlü türlü işler yaparak nihâyet Nemrûd'un zamânına kadar geldi.

2177. İbrâhîm'in zıddı ve onun hasmı oldu; ve o iki leşker kîn îfâ edici ve cenk isteyici oldu.

Ya'nî, kara bayrağa tâbi' olan Nemrûd, beyaz bayrak sahibi olan İbrâhîm (a.s.)ın zıddı ve düşmanı oldu; ve her iki tarafın tâbi'leri olan hidâyet ve dalâlet orduları birbirine karşı kîn îfâ edici ve cenk isteyici oldu.

2178. Vaktaki cengin uzunluğu ona nâhoş geldi, her ikisinin hâkimi onun ateşi geldi.

"Faysal", iki hasmın arasını fasl eden hâkim demektir. Vaktâki cengin ve nizâ'ın uzaması, zamânın hükümdarı ve ism-i Mudill'in mazharı olan Nemrûd'a nâhoş geldi ve onun içini sıktı, her ikisinin arasında hâkimlik vazîfesini ateş yaptı. Ya'nî Nemrûd, kendisinin hasmı olan İbrâhîm (a.s.)ı ateşe attı ve cenâb-ı İbrâhîm yanmadı. Ve netîcede beyaz bayrak kara bayrağa gālib geldi. Nitekim kıssası meşhûr ve tafsîli tefsîr kitablarında ve kısas-ı enbiyâdadır.

2179. Binaenaleyh bir ateşi hakem ve köle yaptı, tâ ki o iki cemaatin müşkili hall ola!

"Nüker", "nûker" kelimesinin muhaffefidir, "köle ve hizmetçi" demektir. "Nefer", cemâat ma'nâsınadır. Ya'nî, bunun üzerine Hak Teâlâ hazretleri hidâyet ve dalâlet ehli olan o iki firkanın ve cemâatin müşkilleri hallolmak için bir ateşi hakem ve hizmetçi yaptı.

2180. Devir devir ve karn karn, bu iki fırka Fir'avn'a ve şefîk olan Mû- [2162] sa'ya kadar geldi.

"Karn" kelimesinin ma'nâsında ihtilaf vardır. Ba'zıları yüz senelik ve ba'zıları yirmi senelik bir zamâna itlâk ederler. Rûh-ı ma'nâ, evvelki neslin gidip, yerine nesil gelen bir zaman, demek olur. Ya'nî bu iki fırka ve bu hidâyet ve dalâlet erbâbı, devir devir ve nesil nesil Fir'avn ve efrâd-ı beşere ziyâde şefkatli olan Mûsâ (a.s.) zamânına kadar geldi.

2181. Senelerce onların arasında harb oldu. Vaktaki hadden gitti, melüllük ziyâde oldu.

Ya'nî, Hz. Mûsâ ile Fir'avn zamanında da, Fir'avn hükümdâr ve kuvvet-i zâhire sahibi olduğu için, bu iki fırka arasında harb ve nizâ' senelerce devâm etti. Vaktâki Fir'avn'ın zulmü ve ona karşı olan cenk ve nizâ' haddi tecavüz etti ve bıkkınlık artırdı.

2182. Hak denizin suyunu hakem yaptı, ta ki bu ikiden kim kala ve kim sebak götüre!

Ya'nî, bu iki fırkadan kimin geri kalması ve kimin ileri gitmesi lâzım geldiği zâhir olmak için, Hak Teâlâ denizin suyunu hakem yaptı. Ve meşhûr kıssadır ki, Mûsâ (a.s.) asâsıyla denizi yarmakla yol açıldı ve o yoldan kendisine tâbi' olan Benî-İsrâîl ileriye geçti ve Fir'avn'a tâbi' olanlar o denizde geri kalıp boğuldular. Akıbet beyaz bayrak kara bayrağa gālib geldi.

2183. Mustafa tavrının devrine kadar... O cefâ sipehdârı olan Ebû Cehil ile böyle oldu.

Mustafa (a.s.)ın tavr-ı nübüvveti devrine kadar, böyle beyaz ve kara bayrak tâbi'leri arasında kavga devam etti. Ve bu kavga o hazretin devr-i nübüvvetinde de zulüm ve cefânın seraskeri olan Ebû Cehil ve tevâbi'i ile vâki' oldu; ve onlar da âkıbet Bedir gazâsında mağlûb oldular ve bu devirde de yine beyaz bayrak kara bayrağa galib geldi.

2184. Semûd için dahi, onların cânını kapan bir sayhayı hizmetkâr yaptı.

"Sayha", son derece şiddetli bir ses çıkarmak demektir. Ya'nî, Hicâz ile Şâm arasında sakin olan Semûd kavmine Hak Teâlâ beyaz bayrak sahibi olan Salih (a.s.)ı gönderdi. Onlar İblis'in kara bayrağına tabi' olup muhalefet ettiler. Hak Teâlâ salâh kabûl etmeyen bu kavmin cânını kapan ve kendilerini helâk eden bir sayhayı hizmetçi yaptı. Nitekim âyet-i kerimede إنا أرسلنا عليهم صيحة واحدة (Kamer, 54/31) ya'nî "Muhakkak biz onların üzerine bir sayha gönderdik" buyurulur. Bu sayhanın keyfiyeti meçhûldür. Semûd kavminin helâkine sebeb olduğuna bakılırsa, gāyet dehşetli bir ses olup, korkularının şiddetinden ödleri patladığı anlaşılır.

2185. Ad kavmi için dahi, bir çabuk kalkıcıyı, keskin gidiciyi ya'nî rüzgârı hizmetçi yaptı.

Ya'nî, Hûd (a.s.)ın da'vetine karşı muhâlefet eden Ad kavminin helâki için dahi, Hak Teâlâ bir çabuk kalkıcı ve hareket edici ve şiddetli gidici olan rüzgârı ve fırtınayı hizmetçi yaptı ve onları yerden yere çarpıp helâk etti. Velhâsıl yine beyaz bayrak kara bayrağa gālib geldi.

2186. Kārûn üzerine de bir bilici hizmetkâr yaptı. Bu yeryüzü halîmlik ile beraber kîn giydi.

"Zekîn", ilim ve firâset ma'nâsına olan "zeken"den müştak olup "bilici ve firâset kılıcı" demektir. Kārûn, Mûsâ (a.s.) zamanında gāyet zengin olan bir şahsın ismidir. Hz. Mûsâ'ya muhalefet etti. Kıssası sûre-i Kasas'ın nihâyetin-de mezkûrdür. Ya'nî, Kārûn üzerine de Hak Teâlâ, bilici ve idrâk sahibi olan arzı bir hizmetçi yaptı. Bu yeryüzü insanlara karşı halîm ve yumuşak bir vaz'iyette iken Kārûn'a karşı kîn ve intikām libâsını giydi. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' تا فرو بردش چو اژدرها زمين suretinde olup, "Âkıbet yeryüzü onu ej-derhâ gibi yuttu" demek olur.

2187. Hattâ yeryüzünün halîmliği bütün kahır oldu. Kārûn'u ve onun hazî-nesini dibine götürdü.

Hattā Kārûn'a karşı yeryüzünün halîmliği ve yavaşlığı bütün kahr-ı ilâhî oldu. Kārûn'u ve onun hazînesini dibine götürdü. Ya'nî Kārûn'un hazînesi-nin bulunduğu mahal çöktü ve yerin dibine geçti.

2188. Bir lokma ki bu cismin direğidir. Sizin açlığınızın kılıcının def'ine zırh gibidir.

"Cevşen", eski zaman harblerinde kılıç darbesinden cismi muhafaza için de-mir halkalardan yapılmış olan zırhlı cekettir. Ya'nî, yeryüzünün çöküp Kārûn'u yutmasına taaccüb etme! Bu bir lokma gıdâ ki, bu cismin sütûnu ve direğidir ve cismin ayakta durup gezmesine sebeb olur. Kılıç gibi kesip cismi helâk edici olan sizin açlığınızın def'i hususunda bir zırh gibidir. Bu hâl arzın çökmesinden daha acîbdir. Fakat bu gıdânın cisimde kuvvet ve hayât olması, âdet olup alışıldığı için o kadar taaccüb olunmaz. Maahâzâ tabakātü'l-arz âlimleri arzın çökmesine de taaccüb etmezler. Zîrâ âlem-i tabîatte mümkin bir şeydir. Onların taaccübü ve efkârı Kārûn'a cezâ olarak arzın çökmesindedir. Halbuki basar-ı basîreti açık olanlar bu gibi hâdisâttan ibret alarak, bunu tesadüfât-ı tabîiyyeye haml etmez-ler. Bu beytin ikinci mısrâ'ı Hind nüshalarında دفع تیغ جوع نان چون جوشن است sûre-tindedir, ya'nî "Açlık kılıcının define ekmek zırhlı libas gibidir" demek olur.

2189. Vaktaki Hak senin ekmeğine bir kahır koyar, o ekmek hunak gibi boğazı tutar.

"Hunâk", kanın galebesinden hâsıl olan bir hastalıktır ki, boğazı sıkıştırır ve insan yutkunamaz. Ya'nî, Hak Teâlâ hazretleri her ne vakit senin cismine kuvvet ve hayat olan ekmeğe kahrını koyar ve kahrı ile tecellî ederse, o ekmek hunâk marazı gibi senin boğazında kalıp seni boğar, yutkunamazsın.

2190. Bu bir libas ki, soğuktan hifz edici oldu, Hak ona zemherîr mizacını [2172] verir.

Hak Teâlâ eğer kahrı ile tecellî etmek murâd ederse, seni soğuktan saklayan elbisene zemherî mizâcını ve tabîatini verir ve seni üşütür.

2191. Hattâ bu büyük cübbe senin cismin üzerinde buz gibi, kar gibi zarar verici soğuk olur.

2192. Nihayet vaşaktan ve ipekten kaçarsın. Zemherîr tarafına ondan penah getirirsin.

"Vaşâk", "vaşak", derisinden kürk yapılan bir hayvanın ismidir. Kürküne de "vaşak" derler. Ya'nî, Hak kahrıyla tecellî ettiği vakit, vaşak kürk ve ipek libâs seni o kadar üşütür ki, zemherî soğuğu onun yanında sıcak kalır. Binâenaleyh o kürkü ve elbiseyi atıp zemherî tarafına ilticâ edersin.

2193. Sen iki kulle değilsin, bir kullesin. Azâb-ı zullenin kıssasından gāfilsin.

"Kulle", dağ başı, her bir şeyin yukarısı, insanın başı, büyük testi ma'nâlarınadır. Burada "iki kulle"den murâd, cisim ve rûhtur. Ve "bir kulle"den murâd, yalnız cisimdir. "Zulle", gölgelik ma'nâsınadır. "Azâb-ı zulle”den murâd, sûre-i Şuarâ'da mezkûr فكذبوه فأخذهم عذاب يوم الظلة (Şuarâ, 26/189) ya'nî “Kavmi Şuayb (a.s.)1 tekzîb ettiler. Onları zulle gününün azâbı yakaladı" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan azâbdır. İcmâli budur ki: Medyen tarafında sâ- kin olan Şuayb (a.s.) kavmini Hakk'a ve adle da'vet etti. Muhalefet ettiler. Hak Teâlâ onların üzerine bir hafta şiddetli sıcaklar musallat etti. Kuyularının ve çeşmelerinin suyu kurudu. Evlerine kaçtılar, orada da duramadılar. Ormanlara kaçtılar. O esnada havada bir kara bulut zâhir oldu. Sevinip bu bulutun gölgesi altına toplandılar. Bu buluttan yıldırımlar yağmaya başladı. Yanıp helâk oldular. Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı: Ey kimse! Sen iki kulle değilsin. Ya'nî hem rûhun ve hem de cismin kullelerinden bakıcı bir hâlde değilsin. Belki yalnız cisim kullesinin tepesinden his gözüyle bakıcısın. Rûh gözün muattaldır ve cisminin his gözü fa'âldir. Binâenaleyh bu âlem-i sûrette his gözün ile ancak her vakit görmeye alıştığın şeyleri görürsün; ve bunların haricinde Hakk'ın başka tecellîleri olamayacağını zannedersin. Rûh gözün kapalı olduğu için azâb-ı zulleden gāfilsin. Meselâ Hak Teâlâ azgın bir kavmin beldesini ve kendilerini fırtına ve seylâb ve zelzele gibi hâdisât-ı tabîiyye ile harâb ve helâk eder. Sen dersin ki: Bunlar olağan şeylerdir. Ahvâl-i tabîiyye îcâbındandır. Elyevm, hafriyât neticesinde yer altında kalan şehirler ve tahaccür eden insan cesedleri bulunuyor. Bunlar bu kadar derin yerlere böyle hey'et-i umumiyyesi ile niçin ve nasıl gömülmüşlerdir? Rûh gözün kapalı olduğu için bunlardan ibret alamıyorsun. Ancak his gözünün verdiği hüküm ve ma'lûmât ile iktifâ ediyorsun. Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Enbiyâ'da وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَة كَانَتْ ظَالِمَةً وأَنشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ (Enbiyâ, 21/11) ya'nî “Biz zâlim olan çok karye ahâlîsini kırıp helâk ettik. Onlardan sonra yerlerine başka kavimler peydâ ettik” buyurur. Ve diğer bir âyette de bu hâllere nazar-ı ibretle bakılmak için Hak Teâlâ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (Nahl, 16/36) ya'nî “Bak, enbiyâyı tekzîb edenlerin akıbeti nasıl oldu?” buyurur.

2194. Hakk'ın emri, haneye ve duvara "Gölge verme!" diye şehristâna ve köye geldi.

Hak Teâlâ Şuayb (a.s.)ın kavmine azâb etmek murâd ettiği için, o kavmin şehirlerinde ve köylerinde güneşin harâretine karşı gölge veren evlere ve duvarlara "Gölge vermeyin!" diye emir verdi.

2195. Yağmura ve güneşe mâni' olma! Nihayet ümmet acele o mürsel tarafına gittiler.

Ya'nî Hak Teâlâ, “Ey evler ve duvarlar! Yağmurun ve güneşin harâretinin nüfûzuna mâni' olmayın!" diye emir verdi. Bu belâyı gören o kavim, muhâlefette devamın helâklarına sebeb olacağını anladılar ve nihâyet kendilerine peygamber olarak gönderilmiş olan Şuayb (a.s.)a acele gittiler.

2196. Dediler ki: "Ey büyük emân! Biz ağleb olarak öldük..." Onun bâkîsini tefsîr kitabından oku!

Dediler ki: "Ey büyük peygamber! Bize bu belâdan emân ve halâs ver! Yoksa biz ağleb, ya'nî yüzde doksan nisbetinde öldük gittik." Bu kıssanın bâkîsini sen tefsîr kitablarından oku ve bundan anla ki, Hak Teâlâ esbâb-ı tabîiyye ve mâddiyyesi ile bir kavme azâb etmek murâd ettiği vakit, o esbâbın def'ine aid olan tedbirlerin hiçbirisi müessir olmaz. Belki o ittihâz olunan tedbirler dahi esbâb-ı azâba inkılâb eder.

2197. O eli çevik mâdemki asayı yılan yaptı, eğer senin aklın var ise o nükte kâfidir.

Ya'nî, o eli çevik ve çabuk olan Mûsâ (a.s.) maddiyâttan hiçbir şeyi kullanmaksızın mâdemki elindeki asâyı ve bir deyneğin parçasını yılan yaptı, eğer senin aklın var ise, anlarsın ki, bir nizâm üzere gittiğini görmeye alıştığımız esbâb-ı tabîiyyenin ind-i ilâhîde hiçbir te'sîri ve kıymeti yoktur. Hak Teâlâ murâd ettiği vakit, o esbâb perdesi arkasından bizim görmeye alışmadığımız birtakım hâdisâtı ızhâr eder. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 62. faslında bu ma'nâyı tavzîhan şöyle buyururlar:

"Esbâbın kâffesi Hakk'ın dest-i kudretinde bir kalem gibidir. Muharrik ve muharrir Hak'tır. O istemedikçe kalem hareket etmez. İmdi, sen kaleme nazar edip, "Bu kaleme bir el lâzımdır" dersin. Kalemi görüp onu tahattur edersin. Fakat onlar dâimâ eli görüp "Bu ele bir kalem de lâzımdır" derler. Belki elin güzelliğinin mütâlaasından dolayı kalemin mütâlaasına lüzûm görmezler ve "Böyle bir el kalemsiz olmaz" derler. Bir mahaldeki kalemin lezzet-i temâşâsı sebebiyle onlar için nasıl temâşâ-yı kalem kaydı olur? Sen arpa ekmeğinden lezzet bulduğun cihetle, buğday ekmeği hâtırına bile gelmiyor. Hiç onlar buğday ekmeği varken arpa ekmeğini yâd ederler mi? Senin için zemîne zevk bahş eden âsumâna meylin yoktur. Halbuki mahall-i zevk âsumân- dır ve yeryüzü hayâtı âsumândan ahz eder. Ehl-i âsumân hiç yeryüzünü yâd ederler mi? Sen şimdi hoşlukları esbabdan görme! Ve o ma'nâlar esbâb içinde müsteârdır. Zîrâ Dârr ve Nâfi' Hak'tır. Mâdemki darr ve nef' Hak'tandır, o hâlde niçin esbaba yapışmış kalmışsın?"

2198. Senin nazarın vardır, fakat onun im'ânı yoktur. Donmuş çeşmedir ve tevakkuf etmiştir.

“İm'ân", ifâl bâbından, "suyu akıtmak" demektir. Sülâsîsi "ma'n"dir (Kamûs). "Îst", durmak ma'nâsına olan "îstâden" masdarından "tevakkuf" demektir. "Kerde", "kerden" masdarından ism-i mef'ûldür. Ya'nî, evet, senin cismânî ve his gözün vardır; ve bu göz bir çeşmenin zâhirî olan binâsına benzer. Fakat o his gözü çeşmesinde onun akıcı suyu olan rûh-ı insânînin bakışı yoktur. Binâenaleyh bu his gözü donmuş bir çeşmedir ve rûh-ı insânînin bakışı tevakkuf etmiştir. Bu sebeble esbâb-ı mâddiyye perdeleri arkasında olan ahvâli göremez. Gördüğü fevkalâde hâdisâtı maddiyât ve esbâb sâhasına hasr etmeye çalışır.

2199. Bundan dolayı fikirleri nakş edici derler. Ey bende! İm'ân-ı nazar et!

"Fiker", "fikr"in cem'i. Ya'nî, elbette senin gözün donmuş bir çeşme hâlinde bulunduğu için, kalb-i beşerde fikirleri yaratıp nakş edici olan Hak Teâlâ hazretleri, "Ey kulum! His gözünün çeşmesinden su gibi berrâk olan rûhunun nazarını akıt!" buyurur. Nitekim sure-i Rum'da فَانظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَة الله كيف يُحْيِ الْأَرْضِ بَعدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (Rûm, 30/50) ya'nî "Allah'ın rahmetinin eserlerine nazar-ı im'ân ile bak! Öldükten sonra yeryüzünü nasıl diriltir? Muhakkak ölüleri de böyle dirilticidir. Ve o her bir şeye kādirdir" buyurulur. Ve keza sûre-i Kasas'ta فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمينَ (Kasas, 28/40) ya'nî “Zâlimlerin âkıbeti nasıl olduğuna nazar et!" buyurulur.

2200. Onu istemez ki, soğuk demiri döv! Fakat ey çelik, Dâvûd etrafında dolaş!

"Soğuk demiri dövmek"ten murâd, suver-i âlemin ma'nâlarından gafil olarak yalnız his gözüyle bakmak ve maddiyyattan başka bir şey görmemek- tir. Ya'nî, ey cismânî kimse! Hak Teâlâ hazretleri soğuk demir dövmek kabîlinden olan bakışı istemez. Eğer sen, "Ben eşyaya baktığım vakit maddiyyâttan başka bir şey görmüyorum" der isen, ey çelik gibi kalbi katı olan maddî efendi! Biz de sana cevâben deriz ki: Dâvûd (a.s.) meşrebinde olup, o demir ve çelik gibi kalbini yumuşatacak olan insân-ı kâmilin etrafında dolaş ve onun sohbetinde bulun ki, bu his gözünün çeşmesinden berrak su gibi olan rûhunun nazarını akıtsın!

2201. Cismin öldü ise İsrafil tarafına sür! Kalbin dondu ise rûhun güneşine git!

Hak Teâlâ her bir maksadın husûlü için bir sebeb koymuştur. Eğer cismin ölecek derecede hasta ise, İsrafil (a.s.) meşrebinde olan bir mâhir doktor tarafına koş! Zîrâ o vakıfâne tedâvîsi ile ölü mesâbesinde olan cismini diriltir. Ve eğer kalbin donmuş ise, rûh-ı insânînin güneşi olan insân-ı kâmile git ki, kalbin yumuşasın ve rûh-ı insânîn kuvvet bulsun! Bu ma'nâ bir vecihtir. Birinci mısra'daki "İsrafil"den murâd dahi, insân-ı kâmil olmak câizdir. Zîrâ insân-ı kâmil zâhirde ve bâtında tasarruf sahibidir; ve onların tasarrufları ile cisimlerdeki hastalıklar dahi mündefi' olur. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'daki şu vak'a bu ma'nâyı isbât eder: "Ashâbın ekâbirinden bulunan Mevlânâ Fahreddîn-i Sivâsî (rahimehu'llâh) hummâ-yı muhrikaya tutulup, bir müddet esîr-i firâş oldu; ve etıbbâ onu tedâvîden âciz kaldılar. Hz. Hudavendigâr iyâdetini teşrîf edip, emir buyurdu. Soyulmuş sarmısak getirdiler. Dövüp kaşık ile ona verdiler. Etıbbâ hastaya sarmısak verildiğini işitince onun sıhhatinden ümîdlerini kestiler. Lutf-ı Huda o gece terledi. Sıhhat bulmaya başladı. Etıbbâ bunu müşâhede edince: “Bu hâl kāide-i tıbba ve kānûn-ı hikmete müstenid değil, belki hikmet-i ilâhîdir!" dediler."

2202. Çoktandır ki hayal içinde müktesî oldun, işte kötü zanlar Sofistâî'ye eriştiler.

"Müktesî", giyinici demektir. "Sofistâiyye", Yunan feylesoflarından bir tâifenin ismidir. Bunlar üç sınıftır. Bir sınıfına "İnâdiyye" derler. Bunlar hakāyık-ı eşyanın sübûtunu inkâr ederler. Diğerine "İndiyye" derler. Bunlar da derler ki: Hakāyık-ı eşyâ vardır, fakat aklın i'tibariyledir. Eğer akıl bir şe- yi cevher i'tibâr ederse cevher ve araz i'tibâr ederse arazdır. Üçüncüsüne "Lâ-edriye" derler. Bunlar da derler ki: Eşyânın sübût ve adem-i sübûtunda şekk ederiz; ve bu şekkimizde de şekk ederiz. 1. cildin 556 numarasına müsâdif olan, از سبب سوزيش من سودائیم. در خیالاتش چوسوفسطائيم [ya'nî "Ben onun sebebi yakıcılığından hayrânım; ve onun hayâlâtında da Sofistâîler gibiyim"] beytinde de bu îzâhât geçti. Ya'nî, bu suver-i âlem ki baştan başa hayâldir, fakat bu hayâl içinde bir hakîkat mevcuddur. Ey maddî efendi! Sen bu cilveger olan hakîkatten gafil oldun ve çoktandır ki, bu hayâllere müteallık olan fikirleri giyindin. Binâenaleyh işte bu fikirlerin ile hakāyıkı inkâr eden veyâ şek ve şübhe içinde bulunan Sofistâiyye tâifesine eriştin ve onların sınıfına girdin. Evet, bu esbâb-ı zâhiriyye hayâldir. Fakat bu esbâbın muharriki Hak'tır ki, o vücûd-i hakîkî hakikatü'l-hakāyıktır. Nitekim Mevlânâ Câmî (k.s.) hazretleri bir rubâîlerinde şöyle buyururlar: "Sofistâî ki, akıldan bî-haberdirler, derler ki: Suver-i âlem geçitte olan birtakım hayâldir. Evet, âlem bütün hayâldir, fakat dâimâ onlarda cilveger olan bir hakîkat vardır."

2203. O muhakkak aklın içinden ma'zûl oldu. Histen mahrum ve vücuddan ma'zûl oldu.

O Sofistâiyye tâifesi aklın içinden ma'zûl oldu. His ve idrâk-i hakîkîden mahrûm ve vücûd-i hakîkî-i Hak'tan ma'zûl oldu. Yalancı ve hayâl olan maddiyyâta ve esbâba yapışıp kaldı da o madde ve esbâb perdeleri arkasındaki vücûd-i hakîkîyi idrakten mahrûm kaldı. Halbuki bu suver-i mâddiyyât o vücûd-i hakîkî deryâsının hayâl mesâbesinde olan dalgalarından ve köpüklerinden başka bir şey değildir.

2204. Agah ol, söz çiğneyici! Dudak çiğneyicilik nevbetidir. Eğer söyler isen halka rüsvaylıktır.

Bu beyt-i şerîfte Hz. Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâb buyururlar. Ya'nî, ey hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyyeye müteallık sözleri çiğneyici ve remz ve işaretle söyleyici olan Mevlânâ! Bu bahis gāmız ve nâzik olan vahdet-i vücûd bahsidir. Binâenaleyh idrâkleri nâkıs olanlara karşı dudak çiğneyicilik ya'nî susuculuk nöbeti gelmiştir. Eğer fazla tafsîlâta başlayıp söyler isen, halk anlayamazlar ve anladıklarını zannedip, hezeyâna başlayarak rüsvây olurlar. Nitekim bu vahdet-i vücûd esrârını yanlış anlayanlar türlü türlü dalâletlere düşerek dîn ve ahlâk nâmına kendilerinde hiçbir şey kalmamış ve insanlık nazarında rezîl ve rüsvây olmuşlardır. Binâenaleyh bu esrâra vukūf için evvelen his gözü çeşmesinden berrak su gibi olan rûhun nazarını akıtmak lâzımdır.

2205. İm'ân nedir? Çeşmeyi akıcı etmektir. Vaktaki tenden cân gitti, ona revân derler.

"Im'ân"ın lügat ma'nâsı nedir? Çeşmeyi akıcı etmektir. Cân cisimden kendi aslına akıp gittiği için ona "rûh-ı revân" derler.

2206. O bir hakîmin ki cânı cisim bağından tekrar kurtuldu ve çemene revân oldu.

2207. O bunun her ikisine, fark için, iki lakab koydu. Ey kimse! Onun cânına aferîn olsun!

Ya'nî, cânı cisim kaydından ve bağından tekrar kurtulup, rûhâniyet çemenzârına akıcı olan bir hakîm, insanda olan iki cânı birbirinden ayırmak için bu her ikisine iki lakab koydu. Birisine "rûh-ı hayvânî” ve diğerine de "rûh-ı revân” dedi. Bu feylesof bu tefrîki güzel yaptı. Onun cânına âferîn olsun! Bu beyitlerdeki "hakîm"den murâd, Ankaravî hazretlerine göre ibtidâ rûh-ı hayvânî ile rûh-ı revânı ayırıp ad koyan hakîm ve feylesoftur ve ismi meçhûldür.

Fakat Hind şârihlerinden Muhammed Efdal ve Abdülfettâh hazretlerine göre bu hakîm, feylesofların şeyhi bulunan Ebû Alî Sîna'dır. Zîrâ Ebû Alî Sîna Mi'râciyye ismindeki risâlesinde nefs-i nâtıkaya "revân" ve rûh-ı hayvânîye dahi "cân" isimlerini vermiştir. Şu hâlde Hz. Pîr efendimiz Ebû Alî Sîna'nın rûh-ı insânî ile rûh-ı hayvânî arasındaki farkı bu sûretle beyân etmiş olmasını tahsîn buyurmuştur. Ma'lûm olsun ki, rûh-ı hayvânîde bütün insanlar ve hayvanlar müşterektir. Fakat rûh-ı insânîde hayvanlar müşterek değildir. Zîrâ rûh-ı insânînin hâssası im'ândır; ve "im'ân", suyu akıtmak ma'nâsına geldiği gibi, gördüğü şeye dikkat etmek ve tedkîk etmek ma'nâsına da müsta'meldir. Rûh-ı hayvânîde ise bu hâssa yoktur.

2208. Onun beyanındadır ki, fermân üzere gider. Eğer bir gülü diken istese o, olur.

O rûh-ı revân hakkındaki hulasa-i beyân odur ki: Onun gidişi Hakk'ın fermânı ve şer'i üzerinedir. Rûh-ı hayvânînin gidişi ise böyle bir fermân ve şer' ile mukayyed değildir. Nitekim hayvanlar arasında adl ile zulüm ve hak ile haksızlık kāidelerine riâyet cârî değildir. Hakk'ın fermânı üzerine yürüyen bu rûh-ı revân, eğer bir gülün diken olmasını isterse, o gül diken olur. Bundan anlaşılır ki, efrâd-ı beşer arasında rûh-ı insânîsi fa'âl olanlar ancak enbiyâ ve evliyâdır. Mütebâkîsi rûh-ı hayvânînin fa'âliyeti altında zebûndur.