Mürîdin murâdı bulması ve onun orman kurbunda şeyh ile mülâkātı
10. bölüm / 31 · 2015 kelime · ~11 dk okuma
2144. O bunda idi ki, nâmdar olan şeyh bir arslan üstüne binmiş olarak hemen önüne düştü.
Ya'nî, o mürîd bu fikirlerde idi ki, sıyt u şöhreti âfâka yayılan Hz. şeyh bir arslanın üzerine binmiş olduğu hâlde müridin önünde zâhir oldu.
2145. Kükreyici arslan onun odununu taşır idi. O saîd odunun üstüne binmiş idi.
"Gurrân", "garîden" masdarından müştak olup, "kükreyip bağırıcı" demektir. Ya'nî, kızgın ve kükreyici bir arslan bağıra bağıra Ebu'l-Hasan hazretlerinin dağdan kestiği odunları yüklenip taşır idi ve o saâdet sahibi dahi odunların üstüne oturmuş idi.
2146. Şereften dolayı onun kamçısı erkek yılan idi. Yılanı kamçı gibi elde tutmuş idi.
"Harzen", kamçı demektir. Ya'nî, Ebu'l-Hasan hazretleri şeref ve kerâmet cihetinden eline bir erkek yılanı almış ve arslanı sürmek için kamçı gibi kullanmakta bulunmuş idi.
2147. Sen muhakkak bil ki, her bir şeyh ki vardır, kızgın arslan üzerine dahi binicilik eder.
Ya'nî, ey sâlik! Sen bunu muhakkak bil! Esmâ-i ilâhiyye cem'iyetini hâiz olan her bir şeyh-i kamil mukallid şeyhlerin ata binmeleri gibi böyle kızgın arslan üzerine dahi binip sürer. Fakat mukallid olan şeyhler bunu yapamadıkları cihetle bunlar muhakkıklardan ayrılırlar. Bu beyitlerde kızgın arslan ile hem zâhirde mahsüs olan arslana ve hem de zâhirde gayr-i mahsüs ve bâtın olan nefs-i emmâreye işaret buyurulur. Bundan anlaşılır ki, zâhirde kızgın arslan bir insana münkād ve mutî' olmak için evvelen kendi bâtınında olan nefs-i emmâre kızgın arslanını münkād ve mutî' etmek lazımdır; ve zâhirde mahsüs olan kızgın arslan üzerindeki tasarruf, bâtında olan gayr-i mahsüs kızgın arslan üzerindeki tasarrufun timsâlidir.
2148. Gerçi o mahsüstür ve bu mahsüs değildir. Fakat o cânın gözü üzerine örtülü değildir.
Gerçi Ebu'l-Hasan hazretlerinin bindiği kızgın arslan mahsüstür ve his gözüyle görülebilir; ve bu nefs-i emmâre ise, mahsüs değildir ve his gözüyle görülemez. Fakat bu gayr-i mahsüs olan nefs-i emmâre arslanı cânın gözü üzerine mestûr ve örtülü değildir ve bâtında olan azgın arslanı ancak rûhlarının gözü açık olanlar görebilir.
2149. Yüz binlerce arslan onların uyluğu altında gayb bilici olan gözün önünde odun çekicidirler.
Ya'nî, yüz binlerce nefs-i emmâre, ya'nî nefs-i emmâre sahibleri onların uyluğu altında ve tasarrufu altındadır. Gayb bilici olan insân-ı kâmilin rûhunun gözü önünde böyle odun taşıyıcıdırlar ve birçok nefs-i emmâre sâhibleri böyle insân-ı kâmillerin emrine münkād ve mutî' olmuşlardır.
2150. Fakat Huda bir bir mahsüs etti, tâ ki merd olmayan o kimse dahi göre!
Fakat Hak Teâlâ hazretleri böyle Ebu'l-Hasan hazretleri gibi ba'zı evliyâ vâsıtasıyla gayr-i mahsüs olan nefs-i emmâre arslanı üzerindeki tasarrufu bir bir mahsüs etti, tâ ki merd olmayıp, merdlik da'vasında bulunan kimse dahi evliyânın bu merdliğini göre! Ve kendisinin nâmerd ve mukallid olduğunu bile! Bu beyt-i şerîfte kendi nefs-i emmâresini münkād etmezden evvel halkı terbiye ve irşâda kıyâm eden mukallid şeyhlere ibret vardır.
2151. O hidîw onu uzaktan gördü ve güldü. "Ey şeytanın meftûnu! Onu dinleme!" dedi.
"Hidîv", kavî pâdişâh ve büyük, ma'nâsınadır. Ya'nî Ebu'l-Hasan hazretleri o mürîdi uzaktan gördü ve güldü. "Ey şeytanın vesvesesiyle bizim fiilimize i'tirâz ederek fitneye düşen! O vesveseye kulak asma!" dedi.
2152. O celîl, nûr-ı kalbden dolayı onun zamîrinden dahi bildi. Evet, ne güzel delildir!
O celîl ve azîz olan Ebu'l-Hasan hazretleri mürîdin yoldaki düşüncelerini dahi kalbinin nûru vâsıtasıyla bildi. Evet, o nûr-ı kalb ahvâl-i bâtıneyi görmek için ne güzel delîldir!
2153. O zû-fünûn, yolda şimdiye kadar onun üzerine vâki' olan şeyi ona bir bir okudu.
O fünûn sahibi olan Ebu'l-Hasan hazretleri, mürîdin kendisine mülâkî oluncaya kadar yolda geçirdiği ahvâli ve evindeki zevcesiyle olan mükâlemâtını o mürîde bir bir okudu ve söyledi.
2154. Ondan sonra kadının efkârı husûsundaki müşkilde o latîf tegannî edici ağız açtı.
"Serâyende", "serâîden" masdarından "tegannî edici" demektir. Burada muntazam ve ma'kül sözlerden kinâyedir. Ya'nî, o hazret mürîde birçok ihbârât-ı gaybiyyede bulunduktan sonra, zevcesinin kendisine karşı olan inkârı husûsunda mürîde hâsıl olan müşkilde muntazam ve ma'kül sözler söylemeye başladı.
2155. Dedi ki: "O tahammül hevâ-yı nefisten nâşî değildir. O senin nefsinin hayalidir. Orada durma!"
Ve buyurdu ki: "Ey mürîd! Benim o kadının cefâsına tahammülüm şehvetimden ve nefsimin hevâsından ve arzusundan nâşî değildir. Sen zannettin ki, ben bu kötü huylu kadını pek sevdiğim için ayrılamıyorum. Bu fikir senin nefsinin hayâlidir. Böyle bir kötü hayal üzerinde saplanıp kalma!"
2156. "Eğer benim sabrım kadının yükünü çekmeye idi, erkek arslan ne vakit benim cengimi taşır idi?"
Ya'nî, "Eğer ben o kadını bana olan cefâsından dolayı terk etmiş olsa idim, nefsime hizmet etmiş olurdum. Halbuki nefsimin arzûsuna rağmen ben onu taht-ı nikâhımda tuttum. Eğer benim sabrım onun böyle cevr u cefâsının yükünü çekmemiş olsa idi, ben nefs-i emmâreme hâkim olmamış olur ve erkek arslan dahi benim cengime ya'nî elimdeki yılanla kamçılayıp sürmeme tahammül edemez idi."
2157. "Biz sebakta Hakk'ın mahmilleri altında mest ve bî-hod olan develeriz."
"Ey mürîd! Biz insân-ı kâmiller ezelde Hak Teâlâ'nın yüklettiği yükler altında sarhoş ve kendinden geçmiş besili develeriz. Binâenaleyh kazâ-yı ilâhîye karşı yüzümüzü ekşitmek bizlerden aslâ vâki' olmaz."
2158. "Ben emr u fermânda yarı çiğ değilim. Tâ ki, ben avâmmın teşnî'inden endîşe edeyim!"
"Ben Hakk'ın emr u fermânına itâatte ehl-i sülük gibi yarı çiğ değilim. Tâ ki, ben hakîkatten câhil olan avâmmın ta'n ve teşnî'inden ve dedikodularından endîşe edip müteessir olayım!"
2159. "Bizim ammımız ve hâssımız onun fermanıdır. Bizim cânımız yüz üstüne düşücü olarak onun talibidir."
Ya'nî, "Bizim nazarımızda âmm ve hâss Hakk'ın emr u fermânıdır. Çün-kü avâm ve havâs tecellî-yi Hakk'ın mahkûmudur ve cümlesinde zâhir olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye âsârıdır. Binâenaleyh bizim nazarımız havâs ve avâmmın taayyünâtına ve sûretlerine değil, onlarda olan Hakk'ın tecelliyâtınadır. Böyle olunca bizim cânımız yüz üstü sürüne sürüne koşucu olduğu hâlde o esmânın müsemmâsı olan Hakk'ın tâlibidir."
2160. "Bizim tekliğimiz ve çiftliğimiz hevâdan değildir. Bizim cânımız mühre gibi Hudâ'nın elindedir."
"Mühre", satranç oyununda kullanılan muhtelif şekillerdeki taşlara derler. Ya'nî, "Bizim teehhül etmeyip mücerred ve tek olmamız veyâhud evlenerek kadın ile çift ve eş olmamız nefsimizin hevâsından ve arzûsundan değildir. Çünkü bizim cânımız Hakk'ın dest-i kudretinde satranç oyununda oyuncuların kullandıkları mühreler gibidir. Oyuncular o taşları nasıl istedikleri vecihle ileri geri sürerler ise, Hak Teâlâ dahi bizleri satranç tahtası mesâbesinde olan bu âlem-i sûrette öylece idare eder."
2161. "O ahmağın ve yüz onun gibisinin nazını çekeriz. Ne rengin aşkından ve ne de kokunun sevdasından!"
Ya'nî, "Bizim zevcemiz olan o ahmak kadının ve onun gibi birçok ahmakların nazını çekeriz. Fakat bizim tahammülümüz renklerde ve sûretlerde görünen güzelliklerin aşkından değildir ve güzel kokulardan mütelezziz olmak sevdâsından ve arzusundan nâşî de değildir." Ba'zı nüshalarda "tâz” yerine "yük" ma'nâsına olan "bâr" vâki'dir. "Biz o ahmağın ve onun gibi yüz ahmağın cevr ü cefâ yükünü çekeriz" demek olur.
2162. "Bu kadarı ise bizim şakirdlerimizin dersidir. Bizim melhamemizin kerr ü feri acabâ nereye kadardır?"
"Melhame", cenk ve harb yeri demektir. "Kerr ü fer", harbin îcâbına göre muhâriblerin ileri geri gitmeleri ma'nâsınadır. "Tâ kücâst"deki "tâ" taaccüb içindir. Ya'nî, "Bizim bu söylediğimiz sözler, şâkirdlerimizin ve Hak yolu sâliklerinin dersidir. Bizim harb ve cidâl mahallimizin kerr ü feri acabâ nereye kadar devâm eder?"
2163. "Nereye kadardır? Mahalle yol olmayan oraya kadardır. Allah ayının şimşeğinin ziyasının gayrı yoktur."
"Senâ”, ziyâ ve yıldırım şu'lesi. "Berk", yıldırım ve şimşek demektir. "Allah ayı"ndan murâd, zât-ı ulûhiyyettir. Bu beyt-i şerîflerde kâmillere olan tecellî-yi berkîye işaret buyurulur. Ya'nî, "Bu harb yerinde bu ileri geri gitmenin nereye kadar olduğunu hülâsaten söylemek lâzım gelirse, diyebilirim ki: Mahall ta'bîrine yol olmayan o mertebeye kadardır; ve o mertebede zât-ı ulûhiyyetin şimşeğinin ziyasından gayrı bir şey yoktur." Ve muhakkıklar buna "tecellî-i berkî" derler. Bu tecellînin elfâz ve ibâre ile beyânı mümkin değildir.
2164. "Bütün evhâm ve tasvîrâttan uzaktır. Nûrun nûrunun nurunun nûrunun [nûrunun] nûrudur."
"Zîrâ bu tecellî-i ilâhî ve rabbânî bütün evhâm ve tasvîrât-ı fikriyyeden uzaktır. Bu tecellî nûrun nûrunun nûrunun nûrunun nûrudur." Bu nûrun beyt-i şerîfte beş mertebe üzerinde zikrinde hazarât-ı hamseye işaret buyurulur. Zîrâ “nûr”, kendi zâhir ve eşyayı muzhir olan şeye derler; ve vücûd ise bu ma'nâ i'tibariyle ayn-ı nûrdur. Merâtib-i vücûd aşağıdan yukarıya doğru şu tertîb üzerinedir: Mertebe-i şehadet, mertebe-i misâlin nûru ve mertebe-i misâl, rûh-ı küllî-i Muhammedî mertebesinin nûru ve rûh-ı küllî-i Muhammedî mertebesi, suver-i ilmiyye-i ilâhiyye mertebesinin nûru ve suver-i il- miyye mertebesi de mertebe-i ulûhiyyetin nûrudur. Binâenaleyh zât-ı ulûhiyyet mertebe-i şehadet nûrunun ve mertebe-i misâl nûrunun ve rûh-ı küllî mertebesi nûrunun ve suver-i ilmiyye mertebesi nûrunun nûru olmuş olur.
2165. "Eğer senin için güft ü guyu alçak yaptım ise, kötü huylu refîk ile uyuşman içindir."
"Ey mürîd! Eğer ben kendi mertebemden senin mertebene tenezzül edip sözlerimi alçalttım ise, maksadım kötü huylu arkadaş ile uyuşman ve güzel geçinmen için sana bir nasîhat etmek idi."
2166. "Tâ ki, "Sabır sürûrun anahtarıdır" düsturundan dolayı gülücü ve hoş olarak zahmet yükünü çekesin!"
"Bu nasîhati onun için sana ettim ki, "Sabır etmek sürûrun anahtarıdır" düstûrundan dolayı, kötü huyluların zahmetinin yükünü güler yüz ile ve hoşluk ile sırtında taşıyasın ve onların cefâsına sabır ve tahammül edesin!" Şah-ı Nakşbend hazretleri mürîdlerine: "Bu beyti ezberleyin, bundan çok faide görürsünüz buyurur idi." Beyit:
2167. "Vaktaki bu alçakların bir alçağı ile uyuşasın, sünnetlerin nûruna erişici olursun."
"Vaktāki bu dünyâ alçaklarından bir alçak ile uyuşup onun kötülüklerine sabır ve tahammül ederek geçinesin, peygamberlerin sünnetlerinin ve âdât-ı seniyyelerinin nûruna erişici olursun."
2168. Zîrâ peygamberler alçakların rencini çok görmüşlerdir. Böyle yılanlardan birçok bükülmüşlerdir.
Zîrâ peygamberler bu dünyâ alçaklarının ve nefis bendelerinin renc ve eziyetlerini çok görmüşlerdir. Böyle yılan gibi önüne geleni sokucu olan alçakların eziyetlerinden dolayı kıvrılıp ıztırâb çekmişlerdir. Nitekim her bir peygamberin çektiği ezâ ve cefâ Kur'ân-ı Kerîm'de ve tefsîr kitablarında tafsîlen beyân olunmuştur. Beyt-i Hafız Şîrâzî (k.s.): “İki cihânın ya'nî dünyânın ve âhiretin râhatı bu iki kelimenin tefsîridir. O da budur ki, dostlar ile telattuf ve düşmanlar ile müdârâdır.”
2169. Mâdemki Gafûr olan Hâlık'ın muradı ve hükmü kudmette tecellî ve zuhûr etti
"Kudmet", bir işte sabık ve ileri olmak ve tekaddüm etmek, ma'nâsınadır (Kāmûs). Ya'nî, mâdemki Gafûr olan Hâlık'ın murâdı ve kazâsı ezelde ve kadîmde sıfât ve esmâsı ile bu âlem-i mezâhirde zuhûr etmek idi ve esmâ-i ilâhiyye ise Kabız ve Bâsıt ve Dârr ve Nâfi' ve Mâni' ve Mu'tî ve Hâdî ve Mudill ... ilh. gibi mütekābil ve mütezâdd idi, binâenaleyh bu âlem-i mezâhirde dahi zıdların vücûdu zâhir oldu ve iyiler ve kötüler peyda oldu.
2170. Zıdsızlıktan zıddı göstermek mümkin olmadı. Halbuki o misilsiz olan şaha bir zıd olmadı. [2152]
Zîrâ zıdsızlık hâli içinde, zıd denilen ma'nâyı göstermek mümkin olmaz. Meselâ nûru göstermek için zulmetin ve iyiyi göstermek için dahi fenânın vücûdları lâzımdır. Zîrâ eşyâ zıdlarıyla inkişaf eder. İkinci mısra' bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Ya'nî bir kimse çıkıp dese ki: Mâdemki her şeyin varlığı ve vücûdu o şeyin zıddı ile belli ve zâhir oluyor, vücûd-i Hakk'ın dahi zıddı var mıdır ki, onu da zıddı ile bilelim. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: Hayır. O vücûd-i hakîkî sâhibi olan Hakk'ın zıddı yoktur ve olmak da mümkin değildir. Zîrâ vücûd-i hakîkînin zıddı adem-i hakîkîdir; ve adem-i hakîkînin sübūtu vücûd-i hakîkî muvâcehesinde muhâldir. Çünkü vücûd-i hakîkî nâmütenâhîdir. Onun hudûdu bilinmez ki, adem-i hakîkînin hudûduna girilsin. Bundan şu netîce çıkar ki: Hakk'ın mâsivâsı ve gayrı i'tikād olunan bu âlem-i mezâhir ve keserât, hakîkat cihetinden Hakk'ın gayrı değildir. Belki vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın sıfât ve esmâsı ile bizzât zuhûrundan ibârettir. Bu mezâhirin ve taayyünâtın vücûdu asl-ı hakîkîye müstenid olup, ondan neş'et eden bir varlıktır. Onlara vücûd-i zıllî ve vücûd-i mukayyed ve vücûd-i izâfi de denir; ve bu vücûdât-ı izâfiyye vücûd-i mahz ile adem-i mahz arasında vâki'dir. Onların bir yüzü ademe ve bir yüzü de vücûda nâzırdır. Binâenaleyh onlar mevhûm-i mahzdır. Hakîkatte vücûd-i müstakılleri yoktur.
Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Bakara'nın ibtidâlarında şöyle buyurur: وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ (Bakara, 2/30) ya'nî "Ey resûlüm! Vaktâki senin Rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halîfe kılıcıyım" dedi, "Sen orada ifsâd eden ve kan döken kimseleri yeryüzünde halîfe yapar mısın? Halbuki biz seni nakāyıs-ı imkâniyyeden hamd ile tenzîh ederiz ve seni takdîs ederiz" dediler. Rabbin onlara cevâben: "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim" buyurdu." Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın yeryüzünde halîfe ittihâz buyurduğu insân-ı kâmil, cem'iyyet-i esmâiyyenin mazharıdır. Melâikede ise insân-ı kâmildeki bu cem'iyet yoktur. Onlar "Subbûh, Kuddûs, Tayyib, Tâhir, Nûr, Vâhid, Ahad ve Aliyy gibi tenzîhe ve takdîse müteallık olan esmâ-i ilâhiyyenin mazharıdırlar ve Hakk'ı bu isimler ile tesbîh ve takdîs ederler; ve bunu kâfi zannedip, Âdem'in yaratılması, hâsıl-ı tahsil olacağına zâhib oldular ve Allâh Teâlâ'nın başka isimleri de olup, bu esmâya muttali' olmadıklarını ve bu isimler ile Hakk'ı tenzîh ve takdîs etmediklerini bilmediler.