İçeriğe atla

Emîrü'l-mü'minîn Ali (k.v.) hazretlerinin kendi karînine "Sen benim yüzüme tükürdüğün vakit, benim nefsim hareket etti ve ihlâs-ı amel kalmadı; seni öldürmeğe mâni' o olmuş idi" diye söylemesi

54. bölüm / 54 · 1813 kelime · ~10 dk okuma

4017. Emîrü'l-mü'minin mübareze esnasında o civâna, ey pehlivân, dedi:

4018. Benim yüzüme tükürdüğün vakit; nefsim hareket etti ve benim huyum bozuldu.

4019. Yarısı Hak ve yarısı hevâ için oldu. Hak işinde şirk câiz olmaz.

Ya'nî ben seni Allah yolunda harb ederken katl edecektim; halbuki o esnâda sen, yüzüme tükürdün; nefsimin gazabı hareket etti. Eğer o hâl içinde seni katl etmiş olsa idim, yarısı Allah için ve yarısı hevâ-yı nefsim için olacaktı. Hak Teâlâ hazretleri وَلاَ يُشْرِكْ بعبَادَة رَبِّهِ أَحَداً (Kehf, 18/110) ya'nî "Rabb'inin ibadetine hiçbir kimseyi işrâk etmesin" buyurarak, amel-i sâlih isteyen kullarına tarîk-ı salâhı gösteriyor.

4020. Sen Mevlâ'nın keffinin nakş olunmuşusun; Hakk'ın ânısın, benim [3978] yaptığım değilsin.

Sen Hak Teâlâ'nın yed-i kudretinin nakş ettiği bir sûretsin, Hakk'ın ânı ve masnû'usun, benim mahlûkum değilsin.

4021. Hakk'ın nakşını yine emr-i Hak'la kır; dostunun şişesine dostun taşını vur!

Hakk'ın mahlûku olan insanın vücudunu, yine Hakk'ın emriyle izâle et.

4022. Mecûsî bunu işitti, gönlünde nûr zahir oldu; nihayet zünnârını kesti.

Cenâb-ı Emîr ile mübariz olan mecûsî bu sözleri onlardan işitince, kalbinde nûr-i îmân parladı ve küfür kuşağını belinden kesti.

4023. Dedi ki: Ben cefâ tohumunu ekdim; ben seni başka türlü zannettim.

Sana karşı mukâteleye kıyâmım bir zulüm olduğunu anladım; zîrâ ben seni birçok kimseler gibi nefis ve hevâsına mağlûb bir insan zannetmiş idim.

4024. Sen Hudâ huylu terâzî olmuşsun; belki her terâzînin dili olmuşsun.

Sen ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olup, kullar arasında bir mîzân-ı ilâhî olmuş bir insân-ı kâmilsin. Belki her mîzân-ı ilâhî olan insân-ı kâmilin, tarík-ı adl ve istikāmetde metbû'usun.

4025. Sen benim kabilem ve aslım ve akrabamsın. Sen benim mezhebimin şem'inin fürûğusun.

Sen benim rûhum i'tibâriyle kıblem ve aslım ve akrabâmsın. Ben şimdiki hâlde dîn-i hakîkî şem'ini senden yakdım ve ziyâlandırdım.

4026. Ben göz taleb eden çerağın kölesiyim ki, senin çerağın aydınlığı ondan kabul etti.

“Göz isteyen çerâğ”dan murâd, (S.a.v.) Efendimiz'in zât-ı mübarekidir. Hak Teâlâ onlar hakkında وَ دَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَ سِرَاجًا مُنِيرًا (Ahzab, 33/46) ya'nî “Allah'ın izni ile Allah'a da'vet eden bir parlak çerâğdır” buyurur; ve"göz isteyen" ta'bîriyle Cenab-ı Pir efendimiz وَ تَرَيَهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ وَ هُمْ لَا يُبْصِرُونَ (A'raf, 7/198) ya'nî “Sen onların sana baktıklarını görürsün; halbuki onlar görmezler” âyet-i kerîmesine işâret buyururlar. Zîrâ münkirlerin hakbîn olan gözleri yoktur; onlar ancak cisim ve sûret görürler.

Menkabe: Sultân Mahmûd-ı Gazneví, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin kabrini ziyaret ettiği vakit, orada cenâb-ı Bâyezîd'in müridlerinden birisini görüp der ki: Şeyhinin kelâmından bana bir şey nakl et!

Mürîd: Benim şeyhim "Beni göreni cehennem ateşi yakmaz" buyurur idi.

Sultân Mahmûd: Bu söz acibdir, senin şeyhin Resûl-i Ekrem Efendimiz' den daha mı büyüktür? Ebû Cehil cenâb-ı Peygamber'i gördü, maahâzâ onu cehennem ateşi yakacaktır.

Mürid: Hayır, Ebû Cehil Resûl-i Ekrem'i görmedi; o ancak Abdü'l-Muttalib' in yetîmini gördü. Eğer Resûl-i Ekrem'i göre idi, onu da cehennem ateşi yakmaz idi.

Sultân Mahmûd mürîdin kelâmını tahsîn ve fikrini tashíh etmiştir.

4027. Ben o nûr denizinin dalgasının kölesiyim ki, böyle gevheri zuhûra getirir.

"Nûr denizi"nden murâd, Zât-ı Hak'dır. "Dalga"dan murâd, Sallallâhü aley- hi ve sellem Efendimiz'dir. "Gevher"den murâd, İmâm-ı Alî (k.v.) efendimiz- dir. Ya'nî "Ben şimdiye kadar sûret kulu idim, sûrete tapardım; bundan sonra الله نور السموات والأرض (Nûr, 24/35) [Allah göklerin ve yerin nûrudur] âyet-i kerî- mesinde işâret buyrulduğu üzere deryâ-yı nûr olan Zât-ı pâk-i Hakk'ın kuluyum ve O'na tapacağım. O öyle bir deryâ-yı nûrdur ki, Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz O'nun dalgasıdır; ve o dalga dahi o deryâdan senin gibi bir gevher çıkarmıştır.

4028. Bana şehadeti arz et ki, ben muhakkak seni zamanın ser-firâzı gördüm.

4029. Onun akrabasından ve kavminden elliye yakın kimse, âşıkca din tarafı- na yüz çevirdiler.

4030. O hilim kılıcı ile bu kadar boğazı ve kılıçtan bu kadar halkı satın aldı.

[3988] "O" zamîri, yukarıda 3908 numaralı beyt-i şerîfde "Peygamber'in cengi sulhun medârı oldu" karînesiyle, cenâb-ı Peygamber Efendimiz'e râci' olmak lâzım gelir. Zîrâ siyer kitâblarını ve gazevât-ı Risâlet-penâhîyi mütâlaa eden- lerce ma'lûm olduğu üzere, Resûl-i Ekrem Efendimiz, hayvânât-ı müfterise gibi katle müstehak olan insanları, hilim silâhı ile, tarîk-i insâniyyete getirdi ve katilden kurtardı. Nitekim âyet-i kerimede فَبِمَا رَحْمَةً مِنَ الله لَنْتَ لَهُمْ وَ لَوْ كُنْتَ فَظاً غَلِيظَ الْقَلْبِ لَا نُفَضُوا مِنْ حَوْلِكَ (Âl-i İmrân, 3/159) ya'nî "Senin onlar hakkında yumuşak olman Allah Teâlâ cânibinden olan rahmet sebebiyledir. Ve eğer sen sert ve galîzü'l-kalb olsa idin etrafından dağılırlar idi" buyrulmuştur.

4031. Hilim kılıcı, demir kılıçtan daha keskindir; belki yüz askerden daha zi- yâde zafer-engîzdir.

4032. Eyvah, bir iki lokma yenilmiş oldu; fikrin kaynayışı ondan donmuş oldu.

Bu beyt-i şerîfde beyân buyrulan lokma ve lokmayı kimin yediği hakkın- da şurrâh-ı kirâmın muhtelif mütâlaâtı vardır. Ba'zıları lokma Hz. Pîr tarafın- dan yenildiğine zâhib olmuşlardır; ba'zıları da "lokma"dan murâd, nazma getirilen hikâyelerin sûretleridir; ya'nî sûrete meşgûliyyet bâdî-i hicâb oldu demek olur, demişlerdir. Ba'zıları da lokmayı yiyenlerin müstemi'ler olduğunu ve binâenaleyh cenâb-ı Pîr efendimizin kalb-i şerîflerine nâzil olan hakāyıkı ve maânîyi cezb edemediklerini beyân etmişlerdir.

1631 numaralı beyitte "Gönül sahibi eğer zehri âşikâr yese de ziyânı yoktur;" 2643 numaralı beyitte de "Eğer velî bir zehir içse, bir bal şerbeti olur; ve eğer tâlib içse bir muzlim akıllı olur" buyrulmuş olmasına nazaran, lokmanın Hz. Pîr efendimize müessir olamıyacağı ve husûsiyle beyt-i şerîfde ya'ni "Nâkıs olan kimse yer buhl ve hased olur ve o kâmil olan kimse yer nûr-ı Ahad olur" buyrulmuş olduğundan, kalb-i kâmilin bir iki lokmadan muzlim olmıyacağı zâhirdir. Ve bu lokma hakkındaki tafsilât 1990,1991,1992 numaralı beyitlerde de geçti. Binâenaleyh ekl-i lokma mes'elesinin sâmi'a taalluk ettiği anlaşılır. Nitekim fakîr tarafından tercüme edilmiş olan Cenâb-ı Pîr efendimizin Fihi Mâ Fih nâmındaki tekārîr-i aliyyelerinin 27. faslında şöyle buyrulur: "Söz, müstemi'in isti'dâdı kadar gelir; o ne kadar emip mütegaddî olursa şîr-i hikmet o kadar nâzil ve zâhir olur. O emmeyince, hikmet dahi hârice çıkmaz ve yüz göstermez. Acîb şey! Niçin kelâm zuhûr etmiyor dersin? Acîb şey! Sen kelâmı niçin cezb etmiyorsun? Sana kuvvet-i istimâ'ı vermeyen Zât-ı Azîmü'ş-şân kāile de dâiye-i kelâmı vermiyor." Ve 26. fasılda da yine şöyle buyururlar: ان الله يلقن الحكمة على لسان الواعظين بقدر همم المستمعين ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri vâizlerin lisânına, dinleyenlerin himmetleri mikdârınca hikmet telkîn eyler." Papuç dikiciyim, deri çoktur; ancak ayağın ölçüsü kadar dikerim." Ve Mesnevî-i Şerîfin VI cildinde de .... ان الله يلقن الحكمة الخ sürh-i şerîfine dâir beyânât-ı aliyyeleri vardır. İmdi Mesnevî-i Şerîfi yazan Çelebi Hüsâmeddin efendimizdir. Ve câiz ki lokmayı onlar ekl etmiş ve bu sebeble onların kalb-i şerîflerinde bir fütûr vâki' olmuş olsun. Husûsiyle bu I. cildin nihâyetine doğru o hazretin harem-i âlîleri hastalanmış ve bilâhire de vefât etmiş idi. Âile perîşanlığının bi-hasebi'z-zâhir, âile reîsi üzerinde bir te'sîr ilkā edeceği de meydandadır. Ve bu sebeble de II. cildin yazılması bir iki sene kadar teahhura uğramıştır.

4033. Bir buğday Adem'in güneşine küsûf getirdi; mesela "zeneb" bedir olmuş ayın şaşâının husufuna sebeb oldu.

Müstemi'in kalbinde lokmadan hâsıl olan hicâba taaccüb etme; zîrâ âdemin ilm-i ilâhî ile münevver olan güneş gibi aklı, bir buğday ekli ile küsûfa düştü; ve kezâ güneş ile arz arasındaki mahrekinde devr eden ay bedir hâlinde bulunduğu vakit, ehl-i hey'et ıstılâhınca "zeneb" ta'bîr olunan noktada iken, arzın zılli ay üzerine düşmesiyle husûf vâki' oldu.

4034. İşte sana gönül letafeti ki, bir avuç çamurdan, onun ayı nasıl pervîn-i güsil olur?

"Bir avuç çamur"dan murâd, gıdâ-yı sûrîdir ki, aslı topraktandır. "Onun ayı" ta'bîrinden murâd, hakikat-ı muhammediyye güneşinin nûrunu saldığı süveydâ-yı kalbdir. "Pervîn” altı veyâ yedi yıldız kümesinin adıdır ki, süveydâ-yı kalbde toplanan maârif-i münzeleden kinâyedir. "Güsil” âzâd et, parçala ve dağıt ma'nâlarında emr-i hâzırdır. "Pervîn-güsil" vasf-ı terkîbîdir, "pervîn dağıtıcı" ma'nâsınadır.

Ya'nî "Gönül letâfetinin za'fına bak ki, toprak mahsûlü olan birkaç lokma gıdâ-yı sûrî sebebi ile, hakikat-i muhammediyye güneşinden ziyâ alan süveydâ-yı kalb, Pervîn yıldızları gibi, toplu bir hâlde olarak münzel olan maârif ve hakāyıkı nasıl dağıtıcıdır?"

4035. Ekmek ma'na olduğu vakit, onun ekli fâide olur; vaktaki sûret oldu, inkâra bâis olur.

Gıdâ-yı sûrî vücûdda rûhun kuvvetini artırıp, ma'nâya ve maârif-i ilâhiyyeye inkılâb ettiği vakit, onun yenmesi bittabi' fâideli ve hayırlı olur. Fakat ma'nâya inkılâb etmeyip yalnız rûh-ı hayvânîyi ve cismi takviye eder ve zâhir-i âleme taalluk eden efkârı tevlîd ederse, ma'nâyı inkâra bâis olur; ya'nî ma'nâya hicâb olur. Zîrâ sûret ma'nânın zıddıdır ve zid, zıddı nefy eder. Burada Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin, haremini tedâvî meşgalesiyle, efkâr-ı aliyyelerinin bizzarûre zâhir-i ahvâle masrûf olduğuna işâret vardır.

4036. Devenin yediği yeşil diken gibi ki, onu yemekten yüz nef' ve lezzet getirir.

Mü'minin ma'nâya inkılâb etmek üzere yediği gıdâ, devenin nef' ve lezzet bularak yediği yeşil dikene benzer. Cism-i beşer burada deveye teşbíh buyrulmuştur. Nitekim hadis-i şerifde نفسك مطيتك فارفق بها ya'ni "Nefsin senin binek hayvanındır; ona rıfk ile muâmele et!" buyrulmuştur.

4037. Vaktaki onun yeşilliği gitti ve kuru oldu; deve onu çölden yediği vakit,

4038. Dimağını ve avurdunu yırtar. Ey yazık ki, öyle gül mürebbâsı kılıç oldu.

Helâl olan gıdâ-yı sûrî mutlakā mezmûm değildir. Eğer gıdâ rûhu takviye edip hakāyık ve maârif-i ilâhiyye zuhûruna mâni' olmazsa, devenin yediği yeşil diken gibi fâideli olur. Ve eğer yalnız cismi ve kuvâ-yı nefsâniyyeyi kuvvetlendirir ve zâhir ile meşgûliyyete sebeb olursa, o gıdâ devenin çölde yediği kuru dikene benzer ve rûhun dimâğını ve avurdunu yırtar. Yazık ki, gül reçeli gibi bir ni'met-i ilâhiyye olan bu gıdâ, beşerin çoğu için keskin kılıç gibi oldu ve ruhunu yaraladı.

4039. Vaktaki ekmek ma'nâ oldu, o yeşil diken oldu. Vaktaki sûret oldu, şimdi kuru ve serttir.

4040. Ey vücud-i nâzenîn, sen bundan evvel o âdet ile ki, yemiş idin..

[3998] Ey vücûd-ı nâzenîn olan Hüsâmeddîn Çelebi, evvelce yediğin gıdâ-yı sûrîden hâsıl olan efkârı, hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye sarf etmek âdetin idi.

4041. Yine o koku üzerine bu kuruyu yiyorsun; bundan sonra, ki ma'nâ nemnâk toprakla karıştı.

Yine o âdet üzerine, o gıdâ-yı sûrîyi yiyorsun; velâkin ailenin hastalığı sebebiyle, efkârını umûr-ı zâhireye imâle etmek mecburiyyetinde kaldın. Binâenaleyh bu sırada yediğin taâm, devenin yediği kuru diken mesâbesindedir. Bundan sonra ma'nâ, rutûbetli toprak ile karıştı.

4042. Toprak karışık ve kuru ve et kesici oldu. Ey deve, şimdi o ottan perhîz et!

Mâdemki o gıdâdan mütevellid olan efkâr, umûr-ı zâhire ile karıştı, kuru diken gibi ve cisme zarar verici oldu, artık ey Hüsâmeddîn Çelebi'min cism-i şerîfi, o gıdâdan perhîz et!

4043. Söz pek toprak bulaşmış bir halde geliyor; su bulanık oldu, kuyunun ağzını kapa!

Söz müstemi'in te'sîr-i hâli ile pek zayıf geliyor. Su bulanık oldu; maârif-i ilâhiyye sularının kuyusu bulunan kalbinin ağzı olan lisânını iskât et! Bu hitâb Hz. Pîr efendimiz tarafından, yine zât-ı şerîflerinedir.

4044. O zamâna kadar ki Hudâ onu yine saf ve latif etsin; o ki bulandırdı, yine onu berrak yapar.

Hak Teâlâ hazretleri o maârif-i ilâhiyye súlarını yine sâf ve latîf yapıncaya kadar sükût et; zîrâ bulandıran Hak Teâlâ, yine onlan berraklaştırır.

4045. Arzûyu acele değil, sabır getirir; sabr et ve doğruyu Allah Teâlâ bilir.

Ey Çelebi Hüsâmeddîn, sen bu meşgale-i sûriyyen içinde, yine Mesnevîye devâm arzûsunu beslersin. Fakat murâdât, acele ile değil, sabır ile husûle gelir. Nitekim الصبر مفتاح الفرج ya'ni "Sabır ferec ve küşâyişin anahtarıdır" buyrulmuştur. Binâenaleyh sabr et, tecelliyâtın istikāmetini yine Allah Teâlâ hazretleri bilir.

Ve'l-hamdülillâhi alâ zâlik. Hitâm:

5 Rebîü'l-evvel 1349 ve 31 temmuz 1347-1930 Yevm-i Pencşenbe sâat-i vasatî 10.30.