Ali (k.v.)nin hikâyesine ve onun kendi kātiline müsâmaha etmesine rücû'
53. bölüm / 54 · 2910 kelime · ~15 dk okuma
3966. Yine Ali ve onun kātili ve onun kātiline olan keremi ve fazlı tarafına git!
Ya'nî, yine Hz. Ali (k.v.) efendimizin ve onların kātili olan İbn Mülcem ve Hz. İmâm'ın kendi kātiline keremi ve fazlı hikâyesine rücû' edelim.
3967. (Hz. İmâm) buyurdu ki: Gece ve gündüz düşmanı gözümle görüyorum; ona hiç öfkem yoktur.
3968. Zîrâ ki benim ölümüm, kudret helvası gibi latîf gelmiştir; benim ölümüm ba'se pençe vurmuştur.
Bu hayât-ı sûrîmin zevâlini, kudret helvâsı gibi tatlı ve latif bilirim; zîrâ benim ölümüm ba'se, ya'nî diriliğe pençe atmıştır.
3969. Ölümsüzlük ölümü bize helâldır ve azıksızlık azığı bize ihsandır.
Mevt-i tabîî olmaksızın bize ihtiyârî olarak ölmek ve موتوا قبل ان تموتوا [Ölmeden önce ölünüz!] sırrına mazhar olmak, bize helâldir; ve zâhirî azıksız ve nafakasız olmak, bize azık ve ihsândır. Nitekim الجوع طعام الله يحيى به ابدان الصديقين ya'nî “Açlık Allah'ın taâmıdır, onunla sıddıkların bedenleri hayat bulur" denmiştir.
3970. Onun zahiri ölümdür; bâtında diriliktir. Onun zâhiri ebterdir ve sırrı bâkîliktir.
Mevt-i tabîînin zâhiri ölümdür; fakat iç yüzü diriliktir. Ve onun zâhiri hayât-ı hissiyyeden inkıtâ'dır; velâkin iç yüzü âlem-i bakāda zuhûrdur. Ve Cenâb-ı Pîr efendimiz ölüm hakkında Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: "Ey kafes-i tende uçan yâr-ı cân Tâze hayât gör de yaşa bâ'de-zîn Mevt hayâtdır ve hayâtdır ölüm Ger yıkılırsa ten evi ağlama Rahtını eflâke edersin resân Serseriyâne yaşamakdan usan Kâfir ânın aksini eyler gümân Mahbesini yıkdın efendi inân"
3971. Cenînin rahimden doğması gitmektir; cihanda onun için yeniden açılmak vardır.
Cenînin ana rahminden doğması, o mevtinden ölmesi ve gitmesidir; fakat o rahim âleminden ölür ve giderse, dünyâda yeni bir hayât içinde inkişaf eder; ve dar bir âlemden, daha geniş bir âleme çıkmış olur.
3972. Mâdemki benim için ecel tarafına aşk ve muhabbet vardır لا تُلْقُوا بِأَيديكم nehyi benim içindir.
Benim ecel ve mevt tarafına aşkım ve muhabbetim olduğu için, sûre-i Bakara'da olan وَلاَ تُلْقُوا بأيْدِيكُمْ إلى التهلكة (Bakara, 2/195) ya'nî "Nefislerinizi, elleriniz ile tehlikeye ilkā etmeyiniz" nehyi gûyâ benim için vâki' olmuştur. Bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı zâhirîsi, ibâdı, kendilerine zararlı olan şeyden nehy etmektir. Velâkin Hz. Pîr efendimiz, ma'nâ-yı işârîsini alıp buyururlar ki: Ölüm likā-yı ilâhîye sebeb olduğu için, uşşâk-ı ilâhî ölüme muhabbet eder- ler ve nehy ancak mahbûb olan şeyler hakkında olur. Meselâ taş ve zehir ye- meyiniz diye nehy olunmaz; zîrâ taş ve zehir mahbûb değildir ve onlara kim- senin meyli yoktur. Nitekim âtîdeki beyitte îzâh buyrulur.
3973. Zîra ki nehy, tatlı dâneden olur; acının nehyine ise, ne vakit hâcet olur?
3974. Bir dânenin ki içi ve kabuğu acı ola, onun acılığı ve mekrûhluğu mu- hakkak onun nehyidir.
3975. Ölümün dânesi bana tatlı olmuştur; "Belki onlar diridirler" benim için gelmiştir.
Bu beyt-i şerîfde وَ لَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاءٌ وَلَكِنْ لَا تَشْعُرُونَ (Baka- ra, 2/154) ya'nî "Allah yolunda katl olunan kimseler için ölüdürler demeyi- niz; belki onlar diridirler; velâkin sizin onların hayâtına şuûrlarınız yoktur" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.
3976. Ey ulular, melâmet edici olduğunuz halde beni öldürünüz; muhakkak be- nim katlimde dâimâ benim hayâtım vardır.
"Sikāt" kesr ile "sika"nın cem'idir; muhkem ve kavî ma'nâsınadır. Ve örf- de, ilim ve dinde kavî olan şahsa ıtlâk olunur. Bu beyt-i şerîf Hallâc-ı Man- sûr hazretlerinin اقتلوني يا ثقاتي ان في قتلى حياتي [Ey dinde muhkem olan kimseler, beni öldürünüz; hayâtım, öldürülmemdedir] beytinden muktebesdir.
3977. Ey delikanlı, muhakkak benim mevtimde hayâtım vardır; ne vakte kadar vatanımdan ayrı kalacağım, ne vakte kadar?
3978. Eğer benim ayrılığım bu sükûn içinde olmasa idi, إِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ [İnnâ iley- hi râciûn] demez idi.
Bu beyt-i şerîf hakkında şurrâh-ı kirâmın muhtelif mütâlaâtı vardır; fakat Mesnevî-i Şerîfi yine Mesnevî-i Şerîf ile şerh etmek sûretiyle fakîrin anladığı ma'nâ şudur: Yukarıki beyitte mezkûr olan "vatan"dan murâd, ilm-i ilâhî mertebesidir. Zîrâ cemî-i hakāyık o mertebede sâbit olmuştur. Ervâh ve misâl ve şehâdet mertebeleri hep bu hakāyıkın, o merâtibin îcâbına göre birer libâs ile zuhûrundan ibaretdir; binâenaleyh bunların hiçbirisinde sükûn yoktur. Sükûn ancak vatan-ı aslî olan ilm-i ilâhî mertebesindedir; ve bu mertebe, gayriyyetin zâil ve vahdetin zâhir olduğu bir mertebedir. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz III. cild Mesnevî-i Şerîf'in urûca dâir olan III. cild 3889-3892 numaralı ebyât-ı şerîfede şöyle buyururlar:
3889. "Diğer hamlede beşer mertebesinden ölürüm; nihâyet melâike arasından ayak ve baş çıkarırım. Ve melekden dahi bana cûdan aramak lâzımdır. Onun vechinden başka her şey hâlikdir. Diğer def'ada melek mertebesinden kurbân olurum; o şey ki vehme gelmez; o olurum. Binâenaleyh adem olurum, adem erganûn gibi bana "Biz O'na dönücüleriz" der."
İşte nihâyet urûc, adem-i izâfiden ibâret ve vatan-ı aslî olan ilm-i ilâhî mertebesine kadardır. وَأَن إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى (Necm, 53/42) [Ve şübhesiz en son varış Rabb'inedir] âyet-i kerîmesinde bu hakîkate işaret buyrulur. Şu halde beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Eğer benim ayrılığım vatan-ı aslîm olan bu ilm-i ilâhî mertebesinin sükûneti içinde vâki' olmasa idi; Hak Teâlâ Hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ (Bakara, 2/156) ya'nî "Biz O'na râci'leriz" kavlini bizim lisânımızdan bize nakl etmez idi.” Âtîdeki beyt-i şerîfde bu ma'nâ te'yîd buyrulur.
3979. Raci' o olur ki, tekrar şehre gele; dehrin tefrîkınden vahdet tarafına gele.
Râci' olan kimse, tekrar çıktığı şehre gelen kimsedir. Dehrin, ya'nî merâtib-i vücudun tefrîkınden ve keserâtından rücû' edip, yine çıkmış olduğu vah- det tarafına avdet eder; ve o vahdet tarafı da, âlem-i sükûn olan ilm-i ilâhî mertebesidir. "Dehr" ta'biriyle لا تسبوا الدهر فان الدهر هو الله ya'ni "Dehre söğmeyiniz, zîrâ dehr Allah'dır" hadis-i şerîfine işâret buyrulur.
3980. Ey Ali, çabuk beni öldür; tâ ki o ekşi vakti ve demi görmeyeyim diye yine geldi.
Ya'nî İbn Mülcem Emîrü'l-mü'minîn hazretlerinin huzûr-ı şerîfine tekrâr gelip dedi ki: Yâ Aliyye'l-Murtezâ o, benim seni şehîd etmem ânını ve vaktini görmemekliğim için, hemen beni öldür; zîrâ benim için o vakit, pek elîm ve acı bir ân olacaktır."
3981. Ben sana helâl ediyorum, benim kanımı dök; tâ ki benim gözüm, o kıyamet gününü görmesin.
3982. Dedim ki: Eğer her bir zerre kātil olsa, elinde hançer senin kasdına gitse;
3983. Mâdemki kalem senin üzerine böyle bir hat çekti, senden bir kıl ucunu kesemez.
Mâdemki kazâ-yı ilâhî kalemi, senin ayn-ı sâbitenin üzerine böyle bir yazı yazdı ve senin beni şehîd etmen, bir kazâ-yı mübrem oldu, mutlakā bu fi- il senden zuhûr edecektir. Ve eğer her bir zerre, hançer ile senin üzerine hücûm etmiş olsa, bu fiil zuhûr etmedikçe senden bir kıl kesemez.
3984. Fakat gamsız ol, senin şefîün benim; ben ruhun efendisiyim, tenin kölesi değilim.
Ey İbn Mülcem ne telâş ediyorsun? Benim şehadetim, senin elinden olacağından aslâ gam çekme. Rûz-ı cezâda senin şefâatçın ben olacağım. Benim tasarrufum, rûhum üzerinde vâki' olduğu halde, cismimin mahkûmu olur muyum? Ve âlem-i ma'nânın seyyidi olduğum halde, âlem-i sûretin esîri olmak benim için baîddir.
Bu beytin şerhinde Bahrü'l-Ulûm Abdü'l- Âlî hazretleri buyururlar ki:" Hz. Şâh-ı velâyetin -Ben senin şefi'inim- buyurması târih kitablarında bulunamamıştır. Belki cenâb-ı Mevlânâ hazretleri bir yerde bulmuştur; veyâhud keşf ile ma'lûmları olmuştur." Fakîr derim ki. Mesnevî-i Şerîfin bu cildinin 2505 ve 2506, 2512 ve 2513 numaralı beyitlerinde beyân buyrulan hakāyıka nazar olunursa, Cenâb-ı Şâh-ı velâyetin bu ma'nâyı lisân-ı zâhire getirmelerine hâcet yoktur. Zîrâ bu ma'nâ onların hakikatlerinde mündemicdir; binâenaleyh Hz. Hudâvendigâr (k.s.) efendimiz, "hakikat-ı muhammediyye"yi hâmil ve Hz. İmâm'ın sırrını hâiz olmak i'tibâriyle, bu kelâm onların kemâl-i zevkinden şeref-sudûr etmiştir.
3985. Bu tenin benim indimde bir kıymeti yoktur; ben tenim olmaksızın yiğit oğlu yiğitim.
Sûret âlemine taalluk eden bu cismin benim indimde hiçbir kıymeti yoktur. Ben cismimin kuvvetine hâcet olmaksızın genç ve tuvânâyım; benim hakîkatim genç ve dinçtir. "Genç oğlu genç" ta'bîri ile, vâris-i ulûm-ı Nebevî olduklarına işâret buyururlar.
3986. Hançer ve kılıç benim reyhanım oldu; tenin ölümü benim bezmim ve nergistânım oldu.
Mukarribler dünyada yaşadıkları müddetçe, Hakk'a olan iştiyâkları ve ölümleri vaktinde husûle gelen rü'yet sıfat-ı hâssasıyla sâkin olur. Binâena- leyh âlem-i dünyâda iken, dîde-i kalbden hicâbât-ı imkâniyyeyi ve sıfât-ı beşeriyye gışâvelerini atmak ve inde'l-mevt dahi hicâb-ı bedenin irtifâ'iyle, rü'yet-i Hak sıfat-ı hâssasıyla müşerref olmak iktizâ eder. Nitekim Hak Teâlâ tereddüde dâir olan hadis-i kudsîsinde ما ترددت في شيئ انا فاعله ترددي في قبض روح عبدي المؤمن يكره الموت و انا اكره مسائته و لا بد له من لقائ ya'nî "Ben fâil olduğum bir şeyde, mevti keríh gören mü'min kulumun ruhunun kabzında tereddüd ettiğim gibi tereddüd etmedim ve ben onun istikrâhını keríh gördüm. Halbuki ona benim likām labüddür" buyrulur. İşte bu hakikate binâen uşşâk-ı ilâhî ölüme müştâkdırlar ve tenin ölümü, onların ma'şûklarının bezmi ve nergistânıdır. Bu bahsin tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'dedir.
3987. Kendi cismini böyle fedâ eden kimse, ne vakit beylik ve halîfelik hırsını yapar?
Bu beyt-i şerîfde Şîa'nın fikri red olunur. Zîrâ Şîa derler ki: Hz. İmâm'da halîfe olmak arzûsu var idi; fakat havfından hulefâ-i selâseye bîat etti; ve hulefâ-i selâse zamânında "takıyye" etti. Eğer bu beyâna i'tirâzen denirse ki: "Hz. Osman efendimizin hilâfetinden sonra, Şâh-ı velâyet hazretleri, hilâfete tâlib oldu ve hattâ kendilerine muhalefet eden Şam vâlisi ile muhârebe bile etti." Bu i'tirâza Cenâb-ı Pîr efendimiz âtîdeki beyitler ile cevâb verirler:
3988. O sebebden mansıba ve hükme çalışır; ta ki ümerâya yol ve hüküm göstersin.
Târíh-i İslâm'ı okuyanların ma'lûmudur ki, Hz. Ömer efendimizin zamân-ı hilafetinde halk kesret-i fütûhât sebebiyle, ahlâkı bozulmuş olan muhtelif milletler ile temâs etti ve servet ve gınâ ziyâdeleşti. Huzûzât-ı nefsâniyye tarafına meyl etmeğe başladılar. Hz. Osmân-ı Zü'n-Nûreyn efendimizin zamân-ı hilâfetinde halk arasında fitneler vâki' olmağa başladı; ve ümerâ arasında hırs-1 câh ve hevâ-yı nefs kuvvetlendi. İşte bu sebebden Hz. Osman efendimizin hilâfetinden sonra, mahzâ ıslâh-ı halk için Cenâb-ı Şâh-ı velâyet, hilâfete ve mansıba tâlib oldu. Zîrâ makām-ı hilâfeti hâiz olmadıkça emr-i bil-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker vazîfesini îfâ ve adâleti icrâ etmek mümkin olmadığı meydandadır; mutlakā zâhirde kuvvet ve hüküm sahibi olmak îcâb eder.
3989. Tâki emârete bir başka can vere; tâ ki hilafet nahline meyve vere.
“Emârete bir başka can vermek”den murâd, ümerâya o makāmın vazîfesi olan tarîk-ı adli göstermektir; ve “Hilâfet ağacına yemiş vermek”ten murâd, emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker ile halkın ahvâlini ıslâh etmektir.
3990. Peygamber'in feth-i Mekke'ye cehdi, ne vakit dünyâ muhabbetinde [3948] müttehem olur?
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in Mekke fethine teveccühü ve bu husûsdaki gayretleri de, dünyâ muhabbetine müstenid olmakla ittihâm edilmez.
3991. O kimse ki, yedi göğün mahzeninden, imtihan günü kalbinin gözünü bağladı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz'e bilcümle merâtib-i ilâhiyyeyi câmi' olan kendi hakîkatleri, imtihân günü olan mi'râc vaktinde inkişâf etti; kendilerine, o merâtib-i ilâhiyyedeki cismânî ve rûhânî olan acîbeler arz olundu. Himmeti ancak Hakk'a vusûlden ibaret olan o mahbûb-ı edib-i Hudâ, hiçbirine iltifat buyurmadı ve bu sebeble Hakk-ı âlilerinde مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَ مَا طَغَى (Necm, 53/17) ya'nî “Basar-ı mübâreki aslâ meyl etmedi ve aslâ haddini tecavüz etmedi" buyrulmuştur. Nitekim Cenâb-ı Pîr bu hâle işâreten Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar:
3992. Onun, hûrîleri ve canı temâşa etmesi için, her yedi göğün afakı dolmuştur.
Mi'râcda Fahr-i kâinâtın temâşâ buyurması için, her yedi göğün âfâkına taalluk eden hûrîler ve ervâh-ı kudsiyye istikbâle çıkmıştır. Hûrîler, kendilerine hulle-i bahâ giydirilmiş olan a'mâl-i hasenenin sûretleridir.
3993. Onun için kendilerini tezyîn etmişler idi; halbuki onun için dostun gayrinin pervâsı nerede?
O Habib-i Edib-i Hudâ için, hûrîler ve ervâh-ı kudsiyye ve melâike-i kirâm, bulundukları âlemin îcâbına göre, kendilerine çeki-düzen vermişler idi; fakat o Hazret'in Hak'dan gayrisine pervâsı ve taalluku nerede! Kalb-i şerîfinde bunların hiçbirisine alâka vâki' olmadı.
3994. İclal-i Hak'dan öyle dolmuş idi ki, ona al-i Hak dahi yol bulamaz.
Onun kalb-i şerîfi iclâl-i Hak'dan, ya'nî tecellî-i zâtîden öyle dolmuş idi ki, o kalb-i şerîfe, âl-i Hak olan enbiyâ ve evliyâ ve melek-i mukarreb bile yol bulup giremez. Kalbe bu tecellî-i zâtî dolgunluğu, velâyet-i muhammediyyenin vârislerine de şâmil olup, Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz dahi, onlardan birisi olduğundan, âtîdeki beyitte cem'-i mütekellim zamîrini isti'mâl buyurarak bu zevkden haber verirler. Bu kelâm لى مع الله وقت لا يسعنى فيه ملك مقرب و لا نبي مرسل ya'nî "Benim için Allah ile bir vakit vardır ki, o vakitte bana melek-i mukarreb ve nebiyy-i mürsel sığmazlar" hadîs-i şerîfinden muktebesdir; ve beyt-i âtîde daha ziyâde tavzîh buyrulur:
3995. Bize nebiyy-i mürsel ve kezâ melek ve rûh sığmaz taakkul edin.
Velâyet-i muhammediyyenin vârisleri olan bizlerin kalbine tecellî-i zâtî vukū'unda ne nebiyy-i mürsel sığar ve ne de melâike ve sâir ervâh-ı kudsiyye sığar. Zîrâ taakkul edin ki, tecellî-i zâtî bilcümle taayyünâtı ve keserâtı kaldırır ve mütecellâ-leh olan velînin dahi kendisinin kendiliği kalmaz. Bu tecellîde râî ve mer'î ve rü'yet şey'-i vâhid olur. Bu halde, böyle bir kalbe nebiyy-i mürsel ve melek-i mukarreb ve ervâh-ı kudsiyye-i sâire sığmazsa taaccüb olunur mu?
3996. Buyurdu ki: Biz “Mã zâğ”ız, karga gibi değiliz. Biz sabbağın sarhoşuyuz ve bağın sarhoşu değiliz.
Resûl-i zîşân Efendimiz buyurdular ki, ben ve benim velâyet-i muhammediyyemin vârisleri olan havâss-ı ümmetim, haklarında ما زاغ البصر buyrulan tâifedeniz; nefis ve hevâ kargası değiliz. Biz sabbâğın ya'nî taayyünâtın sâhibi olan ve onları türlü türlü renklerde ızhâr eden Zât-ı Hakk'ın sarhoşlarıyız; yoksa, türlü türlü renklerde zâhir olan bu taayyünâtın sarhoşu değiliz ki, gönlümüzü sûretlere bağlıyalım.
3997. Mâdemki eflâk ve ukülün mahzenleri, Resûl'ün gözünün önünde bir çöp gibi geldi.
Mâdemki âlem-i cismâniyyetin ve rûhâniyyetin hazîneleri Resûl-i Ekrem Efendimiz'in gözü önünde, Zât-ı ahadîye nisbeten bir çöp gibi kıymetsiz ve ehemmiyetsiz geldi; ve zîrâ kalb-i şerîflerinin teveccühü Zât-ı ahadîye idi.
3998. O halde Mekke ve Şâm ve Irak ne olur ki, o, ceng ve iştiyak göstersin?
O nazar ve sa'yin önünde Mekke ve Şâm ve Irâk gibi memleketlerin ne kıymeti olur ki, bunların fetihlerine müştâk olsun da onlar için ceng edip kan döksün.
3999. O zannı, onun üzerine kötü olan zamîr yapar; zîrâ o, kendi cehil ve hırsından kıyas eder.
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in gazâları, memleketler zabt edip şehinşâh olmak ve halk üzerinde kendi nefis ve hevâsına tebean hükm etmek için olduğu vehmine düşmek, kötü olan bir kalbin zannıdır. Zîrâ o ef'âl-i Risâlet-penâhîyi kendi cehli dâiresinde muhakeme eder ve kendi hırs-ı nefsânîsi ile ölçer. Çünkü onun nazarında başka türlüsü olamaz.
4000. Sarı camı nikāb yaptığın vakit, güneşin nûrunu hep sarı görürsün. [3958]
4001. O mâvi ve sarı şişeyi kır; tâ ki tozu ve âdemi tanıyasın.
"Mâvi ve sarı şişe"den murâd, nefsin sıfatlarıdır. "Toz"dan murâd nefsânî olan kimseler ve "merd"den murâd dahi, hakkānî olan zâtlardır. Ya'nî nefsinin sıfatları bâkî oldukça, hakîkat-ı hâli görmezsin; onları izâle et ki, nefsânîler ile, hakkānîleri tanıyasın.
4002. Atlının etrafında toz baş yukarıya kaldırmış; sen tozu merd-i Hak zannetmişsin.
Tecelliyât-ı Hak, bu taayyünât tozlarını yukarıya kaldırmıştır. Sende temyîz-i sahih olmadığı için, sen o tozu merd-i Hak zannetmişsin. Ya'nî her sûret-i insâniyyede gördüğün merd-i Hak değildir. Onların ba'zısı merd-i Hak'dır ve ba'zısı değildir. Nitekim bunun aksi de vâki' olmuştur.
4003. İblîs tozu gördü ve dedi ki: Bu çamurun fer'i, ben ateş-cebîn üzerine nasıl tafazzul eder?
Nitekim İblîs taayyün-i Âdem'i gördü; temyîz-i sahîhi olmadığı için, "Bu çamurun fer'i olan sûret, benim gibi ateşten mahlûk olan bir taayyün üzerine nasıl tafazzul eder?" dedi.
4004. Sen azîzleri beşer gördükçe, bil ki o nazar, İblîs'in mîrâsıdır.
Bu heykel-i âdemînin ba'zıları boşdur, ba'zıları da doludur. Sende doluyu boşu fark edecek temyîz yoktur; binâenaleyh sen bu temyîzsizlik sebebiyle, enbiyâ ve evliyâyı, kendi nefsine kıyâsen beşer gördükçe, bil ki bu nazar sana İblîs'den mîrâs kalmış olan bir nazardır.
4005. Ey serkeş, eğer sen İblîs'in evladı değil isen, o halde o köpeğin mîrâsı sana nasıl erişti?
4006. Ben köpek değilim; Hakk'a tapan Hakk'ın arslanıyım. Hakk'ın arslanı sûretden kurtulandır.
Bu söz şâh-ı velâyetin lisânından pehlivâna hitâbdır.
4007. Dünya arslanı bir av ve azık arar; Mevla'nın arslanı azadlık ve ölüm ister.
4008. Ölümde yüz vücûd gördüğünden pervane gibi vücudunu yakar.
4009. Ölüm muhabbeti sadıkların gerdanlığı oldu; muhakkak bu dem yahudiler için imtihan oldu.
Ölüm muhabbeti, aşk-ı ilâhî da'vâsında sâdık olanların boyunlarında gerdanlıktır. Bu ölüm vakti yahûdîlerin imtihanı oldu. Zîrâ yahûdîler biz Allah'ın dostları ve muhibleriyiz da'vâsında bulundular. Sûre-i Cum'a'daki şu âyet-i kerîme nâzil oldu: قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أولياء لله مِن دُونِ النَّاسِ فَتَمنوا الموت ان كنتم صادقين و لا يتمنونَهُ أَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ وَ اللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ (Cum'a, 62/6-7) Ya'nî "Ey habîbim de ki: "Ey yahûdîler, eğer siz kendinizi sâir ümmetlerden mümtâz olarak Allah Teâlâ'nın dostlarıyız zu'm ederseniz, eğer doğru söylüyorsanız, ölümü temennî edin!" Onlar takdîm ettikleri küfür ve inâd sebebiyle ebedî mevti temennî etmezler. Allah Teâlâ zâlimleri bilir."
4010. Fâide arzusu olduğu gibi, ölüm arzusu götürmek, ondan daha iyidir.
[3969] Tâcirlerde nitekim ticârette kâr etmek arzûsu vardır; ölüm arzûsunda bulunmak mü'minler için ondan daha hayırlıdır.
4011. Hak Teâlâ Kur'ân'da buyurdu ki: Ey yahûdî kavmi, ölüm sâdıkların hazînesi ve nef'idir.
Ya'nî yukarıda zikr olunan âyet-i kerîmede Hak Teâlâ yahûdîlerin da'vâsını, ölüm talebi teklifi ile imtihan buyurdu; zîrâ الموت جسر يوصل الحبيب الى الحبيب ya'nî "Ölüm habîbi habîbe îsâl eden bir köprüdür" denilmiştir.
4012. Ey yahûdîler, hatırlı kimselerin nâmûsu için, bu temennîyi lisân üzerinde cârî kılın!
Ey yahûdîler, içinizde nâmûs taşıyan hatırı sayılır bir kimseniz yok mu? Bu hitâb-ı ilâhî nâmûsuna dokunsun da, bu ölüm temennîsini lafzan söylesin!
4013. Muhammed (aleyhissalâtü ve's-selâm) bu bayrağı kaldırdığı vakit, bir yahûdînin bu kadar mecâli olmadı.
(S.a.v.) Efendimiz âyet-i kerîmedeki bu hitâb-ı ilâhî bayrağını kaldırdığı vakit, bir yahûdînin muhafaza-i nâmûsu için, lisânen olsun ölümü temennî edecek kadar bir tâkatı olmadı.
4014. Buyurdu ki: Eğer bunu zebân üzerine süre idiler; muhakkak cihânda bir yahûdî kalmazdı.
Eğer bu hitâb-ı ilâhîye karşı, yahûdîler lisanlarıyla "Evet biz Allah'ın dostuyuz; ona vusûl için ölümü temennî ederiz" demiş olsa idiler, Hak Teâlâ onların bu talebine kahrı ile icâbet buyurur ve cihânda bir yahûdî kalmaz idi.
4015. Böyle olunca yahudiler: Ey sirâc, sen bizi rüsvay etme diyerek mal ve harâc götürdüler.
Yahûdíler gördükleri mu'cizât-ı nebeviyye üzerine, eğer böyle bir talebde bulunurlarsa başlarına muhakkak bir belâ geleceğine mutmain olduklarından, bu imtihanda âciz kaldılar ve Resûl-i zîşân Efendimiz'in huzûr-ı sâdetlerine mâl ve harâc götürmek sûretiyle mü'minlerin tatyîbine sa'y ettiler.
4016. Bu sözün bir nihayeti zahir değildir; elini bana ver; çünkü gözün dostu gördü.
Bu beyt-i şerîf Şâh-ı velâyet tarafından pehlivâna hitâbdır. Ya'nî bu sûrî cismin asla kıymeti olmaması ve ölüm ile Hakk'a vusûl sözlerinin nihâyeti yoktur. Mâdemki benim ile olan mübârezede, sana dost-ı hakîkî olan Hakk'ın vechi göründü, artık elini bana ver ve bana bîat et!