İçeriğe atla

Adem (a.s.)ın, İblîs-i matrûdun dalâletinden taaccüb etmesi ve ucb getirmesi

52. bölüm / 54 · 1875 kelime · ~10 dk okuma

3935. Adem'in gözü şakî olan bir İblîs üzerine hakāret ve za'f cihetinden baktı.

3936. Kendisini görücülük etti ve kendini beğenici geldi; matrûd olan İblîs'in işi üzerine güldü.

3937. Hakk'ın gayreti nidâ etti ki: Ey Safî, sen hafî sırlardan bilmiyorsun!

3938. Eğer kürkü ters yaparsan, dağı kökünden ve dibinden koparır.

"Kürkü ters yapmak" emri mün'akis yapmaktan kinâye olur. Ya'nî kudret-i Hak dağlar gibi ibâdetde ve tâatde sâbit olan kimselerin ahvâlini tersine çevirirse, onun o sebâtı kalmaz. Ve kezâ dalâletde musırr olanların ahvâlini bir anda tebdîl edip hidâyete getirir; ve yüzlerce şeytanların ahvâli mün'akis olur. Binâenaleyh kişi kendini hayırlı görüp, şunun bunun ahvâline gülmek ve onları tahkîr etmek aslâ câiz değildir.

3939. O demde yüz âdemin perdesini yırtar, yüz İblīs'i yeni müslüman getirir.

"Perdesini yırtmak" kişinin hakkındaki kazâ-yı ezelîyi bâtından zâhire çıkarmaktan kinâye olur.

3940. Adem dedi: Bu nazardan tövbe ettim, bir daha böyle küstah düşünmeyeyim.

Hz. Adem, gayretle vâki' olan nidâ-yı ilâhî üzerine dedi ki, İblîs'in dalâletine taaccüb ve kendimin hidâyetine mağrûr olmak gibi cür'etkârâne ve bîedebâne düşüncelerden vazgeçtim ve tövbe ettim.

3941. Ey yardım isteyenlerin imdadına yetişen, bize hidayet et; bizim ilimler ile ve gına ile iftihârımız yoktur.

3942. Kerem ile hidayet ettiğin kalbi çevirme; ve kalem kuruyan fenâyı döndür!

Bu beyt-i şerîf, sûre-i Al-i İmran'da olan رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً أَنَّكَ أَنْتَ الْوَهَابُ (Al-i İmran, 3/8) ya'nî “Ey bizim Rabb'imiz, bize hidâyet ettiğinden sonra kalbimizi hidâyetten çevirme, bize kendi indinden rahmet bağışla! Muhakkak Vehhab olan ancak sensin" âyet-i kerimesine işaret buyurulur.

Beyt-i şerifin hulâsa-i ma'nâsı böyle olur: "Yâ Rab, bize keremin ile hidâyet ettin. Kalbimizi tarîk-ı hidâyetten çevirme ve kazâ-yı ilâhînin kalemi tarafından yazılıp kuruyan fenâ hükmü tebdîl et!"

Yukarıda 1256 numaralı beyitte dahi îzah olunduğu üzere, kazâ-yı ilâhî iki nevi'dir: Birisi mübrem, dîğeri muallakdır. "Kazâ-yı mübrem", aslâ tebeddül etmez; zîrâ isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlün taleb ettiği hükümden ibârettir ve tebdîl-i hakāyık mümkin değildir; fakat mevtın-ı zuhûru değişebilir. Meselâ katil, sirkat, zinâ gibi efâlin âlem-i şehadetde vukū'u kazâ-yı mübrem ise, mevtın-ı rü'yâya nakl olunur ve bu mevtında zuhûr eder; zîrâ mevtın i'tibârîdir. Bu intikāl ise, abd hakkında rahmet-i azîme-i ilâhiyyedir. Diğeri, “kazâ-yı muallakdır"; ve muallak olan kazâ, duâ-yı lafzî ve fiilî ile dâimâ tebeddül edebilir. İşte bu beyt-i şerîfde "kalemin yazıp kuruduğu sû'-i kazânın tebdîlini taleb", bu ma'nâlara göredir.

3943. Bizim canımızı sû'-i kazadan geçir; ihvân-ı safadan bizi munkatı' kıl-ma!

"Yâ Rab, eğer sû'-i kazâ ayn-i sâbitemizin iktizâsı ise bizim canımızı sû'-i kazâdan ya tebdîl-i mevtın veyâ tebdîl-i a'mâl sûretiyle geçir ve bizi ashâb-ı hidâyetten olan ihvân-ı safâdan ayırma!" Tebdîl-i a'mâl hakkındaki îzâhât 3879 numaralı beyitte geçti.

3944. Senin firakından daha acı hiçbir şey yoktur; senin himâyesizliğin dola-şıklıktan gayri değildir.

“İlâhî, senin ayrılığın pek acıdır ve senin penâhın ve himâyen olmazsa, abdin ahvâli bu âlem-i süflî içinde pek karmakarışık olur."

3945. Bizim yükümüz de, yükümüzün yol vurucusudur; cismimiz muhakkak canımızın libâs soyucusudur.

Bizim mevhûm olan varlığımız dahi, hakîkî varlığımızın yol vurucusu-dur; nefsimiz ve taallukāt-ı nefsâniyyemiz, canımızı kemâlât libâsından so-yucudur.

3946. Mâdemki bizim elimiz ayağımızı yiyor; bir kimse senin emânın olmak-sızın, nasıl can götürür?

"El"den murâd, âlet-i a'mâl olan cisim; ve "ayak”dan murâd, vesîle-i mü-lâkāt-ı Hak olan rûhdur. Ya'nî bizim amellerimizin âleti cismimiz, sıfât-ı nef-sâniyyesi ile, huzûr-ı izzetine vusûle vâsıta olan rûhumuzun zuhûr-ı sıfatına hicâb olur. Eğer senin emânın olmazsa, bir kimse canını huzûr-ı izzetine na-sıl götürebilir?

3947. Ve eğer bu azîm hatarlardan can götürür ise, idbar ve korku mayasını götürmüş olur.

Ve eğer bir kimse, hükemâdan bir takımının yaptığı gibi, zekâsı ve akıl ve dirâyeti ile bu âlem-i sûretin azîm olan nefsânî tehlikelerinden canını kurtarsa bile, eğer hadd-i zâtında senin inâyet-i ezeliyyene müstenid olmazsa, gittiği yere bedbahtlık ve korku mayasını da beraber götürmüş olur. Zîrâ onun nazarında akıl ve dirâyeti ve zekâsı ve kendisinin kendiliği mevcûddur; ve vücûd da'vası ise, hem korkunun ve hem de hakikatten uzaklığın sermâyesidir.

3948. Zîra ki can, cânâna vâsıl olmadığı vakit, ebede kadar kendisi ile kör ve kebûddur.

Can, kendisinin kendiliğinden kurtulup cânân-ı hakîkî olan Hakk'ın varlığında fânî olmadığı vakit, ebede kadar arkaya atılmıştır ve kendi varlığında mağmûm ve müteellimdir.

3949. Sen yol vermediğin vakit canı götürülmüş tut, sensiz diri olan canı, ölmüş tut!

Sen huzûr-ı izzetine yol vermedin. Farz edelim ki, canı senin visâline tevcîh ettik ve o can da sa'y ve ictihâdda dirilik gösterdi. Onun diriliği ve sa'y ve ictihâdı senin inâyetinle olmazsa, o canı ölü farz ederiz.

3950. Eğer sen, kullarına ta'n edersen, ey kâmrân, o sana lâyık olur.

3951. Ve eğer sen, aya ve güneşe cefâ dersen ve eğer sen servinin boyuna iki kat dersen;

3952. Ve eğer sen çerha ve arşa hakîr ta'bîr edersen; ve eğer sen ma'dene ve denize fakîr der isen;

3953. O senin kemâline nisbetle câizdir; ikmâlin ve fenaların mülkü senindir.

İlâhî, sen vücûd-ı izâfî âleminde mevcûd olan mezâhire, kendi indinden ne isim ve ne sıfat verir isen câizdir; zîrâ senin mülkün olan bu vücûd-ı izâ-fî âleminin mezâhirini ikmâl ve ifnâ, senin meşiyyetine tâbi'dir.

3954. Zîrâ ki sen noksândan ve yokluktan mukaddessin; yokların mûcidi ve muğnîsisin.

3955. O kimse ki, yetiştirir, yakmayı bilir; ve o kimse mâdemki yırtar, dikmeyi bilir.

“Rûyânîden" rûyîden fiilinin müteaddîsidir. Nebât hakkında yetiştirmek ma'nâsına gelir. Ya'nî ekin ve sebze ve sâir nebâtâtı yetiştirmeyi bilen kimsenin, onları yakmak hakkı olur; ve kezâ yırtmak dikmeyi bilen kimsenin hakkıdır.

3956. Hak Teâlâ her sonbaharda bağı yakar; tekrar rengîn olan gülü yetiştirir.

3957. Der ki: Ey yanmış dışarıya gel, tâze ol; tekrar sıytı güzel ve latîf ol!

Ma'lumdur ki, mevsim-i hazânda bağlar bozulur, yapraklar sararıp dökülür; güzellikler ve letâfetler Hakk'ın tecellî-i kahrîsi ile yanar ve ma'dûm olur; ve bu mevsim bağların yevm-i kıyâmetidir. Vaktâki bahâr gelir, serîu'l-hisab olan Allah Teâlâ hazretleri bağlardaki ağaçlara ve çiçeklere ve envâ'-ı nebâtâta neniz varsa, bâtınınızdan zâhirinize çıkarınız diye hitâb eder. Hepsi hâmil oldukları şeyleri, isti'dâdları hasebiyle hâl-i ademden meydân-ı vücûda çıkarırlar; ve bu sûretle hesablarını verirler. Binâenaleyh bahâr mevsimi tecellî-i lutfidir ve nebâtâtın yevm-i ba'sleridir; ve yevm-i nüşürleridir. Nitekim sûre-i Rum'da buyrulur: فَانْظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِ الأَرْضِ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذَلِكَ مُحي الموتى وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْئ قَدِيرٌ (Rum, 30/50) Ya'nî "Rahmet-i ilahiyyenin âsârına bak ki, öldükten sonra arzı nasıl diriltir; işte muhakkak ölüleri de böyle dirilticidir. Ve O her şeye kâdirdir."

3958. Nergisin gözü kör oldu, onu yine yaptı; kamışın boğazını kesti ve onu yine okşadı.

Nergis solup gözü kapandı; onu yeniden bitirdi; ve kamışı tarlasından kesti ve onu tâze tâze yetiştirdi.

3959. Mâdemki biz masnu'uz ve Sâni' değiliz; zebûnun gayri ve kāni'in gayri değiliz.

Mâdemki bizim varlığımızı îcâd eden Hak'dır; ve kendi varlığımızın Mûcid'i değiliz; o halde biz ancak Mûcid'imiz önünde zebûn ve âciz vaziyetindeyiz. Ve O'ndan gelen her şeye kanâat etmek mecbûriyyetindeyiz. Zîrâ gelen şeye kanâat etmeyip reddetmek ve kendi irâdesine muvâfik olan şeyi elde etmek, mûcidlik iktizâsıdır; mûcidlik ise bizden pek uzaktır.

3960. Biz hep, nefsî ve nefsî vururuz; eğer sen çağırmaz isen biz hep Ehrimen'iz.

İlâhî, hepimizin varlığı senin îcâdın iken, biz kendi varlığımızda istiklâl tevehhüm edip "Nefsim, nefsim!" diye bağırırız. Eğer sen bizleri hakikat-ı hâl tarafına da'vet etmez ve gözümüzü o tarafa açmaz isen, hepimiz Ehrimen'iz ve şeytan gibi da'vâ-yı enâniyyetde kalırız. "Ehrimen" mecûsîlerin tahayyül ettikleri menba'-ı şürür olan hâlıkdır. Burada nefis ve şeytan murâd olunur; zîrâ bunların ikisi de menba'-ı şürûrdur.

3961. Biz o sebebden Ehrimen'den kurtulduk ki, bizim canımızı körlükten satın aldın.

İlâhî sen bizim canımızı hakikat tarafına açtın da, biz Ehrimen'den, ya'nî menba'-ı şürür ve fesâd olan nefis ve şeytandan kurtulduk; zîrâ onların hakîkatini müşâhede ettik.

3962. Her kimin ki, diriliği vardır, sen asa-keşsin; asasız ve asa-keşsiz kör nedir?

İlâhî sen, her hayât-ı hakîkiyyeyi bulan kimsenin değnekçisisin; zîrâ bu tabîat âleminin zulmeti içinde kalanların hepsi, hakikat-i hâli göremeyen körlerdir. Binâenaleyh değneksiz ve değnekçisiz kör nedir ve ne işe yarar?

3963. Senin gayrin olan her ne ki hoştur ve nahoştur, âdem yakıcıdır ve ateşin aynıdır.

İlâhî, hoş olsun veyâ nâhoş olsun, senin gayrin olan her şey âteşin aynı olup âdemi yakar. Nitekim âyet-i kerîmede de أَنَّكُمْ وَ مَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ (Enbiyâ, 21/98) ya'nî “Muhakkak siz ve Allah'ın gayri olarak ibâdet ettiğiniz şeyler, cehennemin odunudur" buyrulur. Ve insân kendi nefsini Hakk'ın gayri görmekle beraber, en ziyâde muhabbet ettiği şey de, kendi nefsidir; ve ona kemâl-i muhabbetinden dâimâ hazz-ı nefsânîsine hâdimdir ve onun kulluğunda bulunur. Binâenaleyh Hakk'ın gayri olarak o taptığı nefsi de, mazmûn-i âyet-i kerîme mûcibince, ayn-ı âteş olur.

3964. Her kim için ateş penah ve arka oldu ise, hem mecûsî oldu ve hem Zerdüşt oldu.

“Zerdüşt” ve “Zârtüşt” Menûçihr'in neslinden ve hakîm Eflâdus'un şâkirdi olan bir hakîmin ismidir. Tahsil-i ilimden sonra, Seylân hudûdunda kâin bir dağda inzivâ edip riyâzetle meşgül oldu. “Jend” isminde bir kitâb yazdı. Keştâseb'in otuzuncu sâl-i saltanatında dağdan indi ve âteşperestlik libâsını tertib edip, Keştâseb'in nezdine gitti ve peygamberlik da'vâ etti. Keştâseb ulemâyı topladı. Ondan mu'cize istediler. Zerdüşt bakırı eritip başına dökmelerini söyledi. Öyle yaptılar; halbuki o evvelce vücuduna ateş te'sîr etmiyecek eczâ sürmüş idi. Bakırı döktüler, te'sîr etmedi. Bunu görünce hepsi âteşperestliği kabûl ettiler; onun ümmetine de “mecûsî” denildi.

Beyt-i şerîfde buyrulur ki: Herhangi bir kimse, Hakk'ın gayri ve ayn-ı âteş olan hoş ve nâhoş şeylerin muhabbetine kapılıp, onları kendisine penâh ve zahîr ittihâz ederse, kendilerine ateşi zahîr yapmış olan Zerdüşt ve mecûsî olmuş olur.

3965. Allah'dan hâlî olan her şey bâtıldır; muhakkak Allah'ın fazlı yağdırıcı bir buluttur.

Bu beyt-i şerîfde Müslim ve Buhârî'de sıhhatine ittifak olunan hadîs-i şerîfe işaret buyrulur. Hadis-i şerîf budur: اصدق كلمة قالها الشاعر كلمة لبيد الا كل شيئ ما خلا الله باطل Ya'nî "Sözün en doğrusunu şâir dedi ki, Lebîd'in sözüdür: Allah'ın gayri olan her şey bâtıldır." Zîrâ bu âlem-i şehadet vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın merâtibinden bir mertebedir. Binâenaleyh Hak, sereyân-ı zâtîsi ile her şeyi muhîtdir. Nitekim âyet-i kerîmede اَلاَ أنه بكل شيئ محيط (Fussilet, 41/54) [Gözünü aç! O, her şeyi muhîtdir] buyrulur. Velâkin Zât-ı Hak, bu taayyünün merâtibi i'tibariyle aynı değildir; zîrâ Zât-ı Hak bilcümle esmâ ve sıfatdan ganîdir ve cümlesi Zât-ı ahadiyyetinde müstehlektir. Ve sıfât ve esmâ ahkâm ve âsârının zuhûru, ancak âlem-i taayyünâta münhasırdır. Binâenaleyh Hak ancak eşyânın hakikatleri i'tibariyle “ayn"ıdır. Binâenaleyh Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî efendimiz سبحان الذي اظهر الاشياء و هو عينها [Eşyayı izhâr edeni tesbih ederim ki, O eşyanın "ayn"ıdır (hakîkatidir)] buyurmaları dahi bu ma'nâya göredir. İmdi Hak, sereyân-ı zâtîsi ile her şeyi ihâta etmiş olduğundan, vücûd-ı izâfî âleminde Hak'dan hâlî hiçbir şey yoktur; ve nefs-i insânî dahi eşyâdan bir şey olduğundan, o da Hak'dan hâlî değildir. Nitekim âyet-i kerîmede و نحن أقرب اليه من حبل الوريد (Kaf, 50/16) ya'nî "Biz ona şah damarından daha yakınız" buyrulur. Beyt-i Yûnus Emre (k.s.):

Dervişlik baştadır, tâcda değildir; Kızdırmak oddadır, sacda değildir; Ararsan Mevlâyı kendinde ara Kudüs'de, Mekke'de, hacda değildir.

Böyle olunca, eşyâdan hiçbir şey bâtıl değildir. Gerçi nazar-ı şerîatde eşyâda bâtıl olan şeyler mevcûd ise de, onlar bâtıl-ı hakîkî olmayıp bâtıl-ı izâfidir. Ve hakikatde bâtıl ve abes olan bir şey yoktur. Nitekim sûre-i Enbiyâ'da وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَ ما بينهما لاعبين (Enbiyâ, 21/16) ya'nî “Biz göğü ve yeri ve aralarında olan şeyleri oyun ve abes yaratmadık" ve sûre-i Ahkāf'da da مَا خَلَقْنَا السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا الا بالحق (Ahkāf, 463) ya'nî “Gökleri ve yeri ve onların arasındaki şeyleri ancak Hak ile yarattık" buyrulur. Bu ma'nâya binâen Ebû Medyen Magribî (k.s.) لا تنكر الباطل في طوره فانه بعض ظهوراته ya'nî “Bâtılı tavrında inkâr etme; zîrâ o da Hakk'ın zuhûrâtının ba'zısıdır" buyurur. Ve bu bâtıl, bâtıl-ı şer'î ve izâfidir; bâtıl-ı hakîkî ancak adem-i mahzdır ki, onun için aslâ vücûd mutasavver değildir.