İçeriğe atla

Peygamber (s.a.v.) in Emîrü'l-mü'minîn Ali (k.v.)'nin seyisinin kulağına "Ali'yi öldürmek senin elinde olacaktır" buyurması

51. bölüm / 54 · 3205 kelime · ~17 dk okuma

3887. Peygamber, kölemin kulağına buyurdu ki: Bir gün o, bu başımı boynumdan götürür.

Hind şârihleri bu beyitte dahi sehv-i kâtib vukūuna zâhib olurlar. Yukarıdaki îzâhât-ı fakîre nazaran, bu beytin te'vîli de şöyle olur: "Benim seyisimin beni öldüreceği sırrı, Server-i enbiyâ Efendimiz'in lisân-ı saâdetlerinden zâhir oldu. Bu sırrı ben de seyisimin kulağına söyledim. Hakikatde bu sırrı seyisimin kulağına söyleyen, Server-i enbiyâ Efendimiz oldu."

3888. O Resûl, dostun vahyinden beni âgâh etti ki, akıbet helâkim onun elindedir.

Bu beyt-i şerîf, fakîrin mütâlaâtını te'yîd buyurmaktadır. Ya'nî “İmâm-ı Ali efendimiz buyururlar ki: O Resûl-i zîşân Efendimiz, yâr-i hakîkî olan Allah Teâlâ'nın vahyinden "Benim helâkim âkıbet seyisimin elinden olacağını bana bildirdi.

3889. O derdi ki: Evvelen beni öldür; tâ ki bu münker olan hatâ benden gelmesin.

Resûl-i Ekrem'in bana vâki' olan ihbârı üzerine bu sırrı ben de seyisime söyledim; o seyisim bana derdi ki: Bu fenâ hatâ benden zuhûra gelmemek için, yâ İmâm evvelen sen beni öldür!

3890. Ben, mâdemki ölümüm sendendir; ben kazâya nasıl hîle arayabilirim? [3848]

Ben seyisime cevâben: "Benim ölümümün, senin elinde olması, mâdemki kazâ-yı mübrem-i ilâhîdir; ve kazâ-yı mübremin de çâresi yoktur, o halde ben bu kazâya karşı nasıl çâre ve tedbîr ittihâz edebilirim?" der idim.

3891. O, önüme düşerdi, derdi ki: Ey kerîm, Allah için beni iki parça et!

3892. Tâ ki bu fenâ son, benim üzerime gelmesin; tâ ki benim canım kendi canımın üzerinde yanmasın.

Beyt-i şerîfde mezkûr olan iki candan birisi, rûh-i insânî ve izâfî ve diğeri cismânî olan rûh-ı hayvânîdir. Zîrâ rûh-i hayvânî rûh-i izâfînin âletidir. Seni öldürmek gibi bir sû'-i hâtime benim üzerimden geçmemek için ve benim rûh-i izâfîm, rûh-i hayvânîm üzerinde yanmamak için, beni öldür!

3893. Ben der idim ki: Git, kalem kurudu; o kalemden çok bayrak baş aşağı olur.

"Kalem kurumak" a'yân-ı sâbitenin, lisân-ı isti'dâdlarıyla taleb ettikleri hükmün Hak tarafından verilmiş ve artık bu hükümlerin bozulması imkânı kalmamış olmasından kinâyedir. Bu beyt-i şerîfde Ebû Hüreyre hazretlerinden mervî olan şu hadis-i şerîfe işaret buyrulur: قال قلت يا رسول الله انى رجل شاب و انا اخاف على نفسى العنت و لا اجد ما اتزوج النساء قال فسكت عنى قلت مثل ذلك فسكت عنى ثم قلت مثل ذلك فقال النبي صلى الله عليه و سلم یا ابا هريره جف القلم بما انت لاق فاختص على ذلك Ya'nî “Ben dedim ki: Yâ Resûlallâh, ben genç bir adamım; nefsimin günâh ve fücûrundan korkuyorum. Halbuki kadın tezevvüc etméme lâzım olan şey bulamıyorum. "Ebû Hüreyre hazretleri buyurdu ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz sükût buyurdu; yine böyle söyledim; yine sükût buyurdu. Sonra yine böyle söyledim, Nebî (s.a.v.) buyurdular ki, yâ Ebâ Hüreyre mülâkāt edici olduğun şeye kalem kurudu; buna muhtas ol!" Ya'nî "Başına gelecek şey ne ise, ezelde kalem-i kazâ onu yazdı ve kalem kurudu; nazarın bu kazâ-yı ilâhîye olsun."

Şu halde beyt-i şerîfin îzâhen beyânı budur ki: "Ben dedim ki, ey İbn Mülcem git, kendini beyhûde yorma; zîrâ ezelde kalem-i kazâ yazmış ve kurumuştur; ve pek çok yukarıya kaldırılmış olan bayraklar, ya'nî gâlib olanlar, o kalem-i kazâdan dolayı baş aşağı, ya'nî mağlûb olur."

3894. Benim canımdan sende hiçbir buğz yoktur; zîra ki ben bunu senden bilmiyorum.

"Ben tevhîd-i Zât ve tevhîd-i sıfat ve tevhîd-i ef'âl mertebelerini câmi' olduğum için, ibâddan zâhir olan ef'âli, ancak Hakk'ın ef'âli görüyorum; ve senin beni katl edeceğinden dolayı sana karşı aslâ canımda bir buğzum yoktur; çünkü bu fiili senden bilmiyorum."

Bundan anlaşılır ki, ekâbir arasında vâki' olan muhâlefâtı tenkîd edip kıyl u kāl ile meşgûl olanlar ve onların ef'âl ve harekâtına ta'n edenler, tevhîd-i hakîkîden uzaktırlar; ve bu kıyl ü kāle devâm ile beraber da'vâ-yı tevhîdde bulunanların halleri, kavillerini tekzîb eder.

3895. Sen Hakk'ın âletisin ve fail Hakk'ın elidir. Ben âlet-i Hak üzerine nasıl ta'n ve i'tirâz vururum.

"Ey İbn Mülcem, sen kazâ-yı mübrem-i ilâhînin infâzı için, Hakk'ın yed-i kudretinde bir âletsin. Ben Hakk'ın kullandığı bir âlete karşı nasıl ta'n ve i'tirâz edebilirim." "Dak" i'tirâz ma'nâsınadır. Beyit: Hak kulundan intikamın yine abdiyle alır Bilmeyen ilm-i ledünnü anı abd etti sanır Her işin fâili O'ldur, abd elinden işlenir Berr ü yâ bahr içre O'nsuz sanma bir çöp debrenir

3896. O dedi: Böyle olunca o kısâs ne içindir? Buyurdu: Hem Hak'dandır; o sırr-ı hafîdir.

İbn Mülcem dedi: “Mâdemki fiil-i katl bir kazâ-yı mübrem-i ilâhîdir ve fa-il-i hakîkî Hak'dır; abd ancak kazâ-yı ilâhînin infâzı için bir âlettir; şu halde niçin abd, bu fiilinin cezâsı olmak üzere kısâsen katl olunur?" Hz. Ali (k.v.) buyurdular ki: Kısâs dahi Hakk'ın âleti olan abd tarafından icra olunmakla o da Hak'dandır. Fakat Hakk'ın bu vech ile, kendi fiiline i'tirâzında gizli bir sır vardır."

3897. Eğer o kendi fiiline i'tiraz ederse, kendi i'tirazından bahçeler bitirir.

Ma'lum olsun ki, yukarıda îcâb ettikçe îzâh olunduğu üzere, âlem esmâ-i ilâhiyyenin mazharıdır; ve hakikatde vücûd ancak Hakk'ındır. Bu vücûdât-ı izâfiyye âlemi, ancak ahkâm ve âsâr-ı esmânın zuhûruna mahsûs bir meclâ-dan ibaret olup, mertebe-i ef'âldir. Ve Hak ba'zı efâlinden râzıdır ve ba'zı efâlinden de râzı değildir. Nitekim âyet-i kerimede وَ لا يَرْضَى العباده الكفر )Zümer, 39/7) ya'nî “Allah Teâlâ, ibâdının küfrüne râzı değildir" buyrulur. Ve küfür, ism-i Mudill'in îcâbı olup, sâir esmânın âsâr ve ahkâmı gibi, bu âlemde zâhir olmak muktezâ-yı zâtîdir; binâenaleyh iktizâ-yı zâtînin terki vârid olmaz. Zî-râ zuhûru, meşiyyetî değildir. Meselâ insanın öksürme, aksırma ve gülme ve ağlama gibi, birtakım şuûnâtı vardır. Bunlar insan râzı olmadığı halde nefs-i insânîden, irâdesiz zuhûr eder. Âyet-i kerîmenin delâletiyle anlaşıldığı üzere, şuûnât-ı ilâhiyyenin zuhûru da ilm-i ilâhîde böylece irâdesiz vâki' olur. İşte bu zuhûr, sırr-ı kader olup akıllardan gizlidir; ve Hakk'ın zuhûruna râzı ol-madığı fiile râzı olduğu fiil ile, âlem-i kevnde, hükm-i şer' ile vâki' olan i'ti-râzının sırrı budur. İmdi Hakk'ın bu vech ile kendi fiiline i'tirâzı hikmetine müstenid olduğundan, bu i'tirazdan bahçeler bitirir; ya'nî tecelliyât-ı cemâliyye zâhir olur. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاتٌ يَا أُولى الألباب (Bakara, 2/179) ya'nî “Ey akıl sahipleri, sizin için kısâsda hayât vardır" buyrulur. ve kısâs, tecellî-i kahrî ve celâlî; ve hayât ise, tecellî-i lutfî ve cemâlîdir.

3898. Kendi fiiline i'tiraz O'na erişir; zîrâ ki O, kahırda ve lutufda ahaddir.

Hakk'ın kendi fiiline i'tirâz etmesi, yine kendine lâyık olur; zîrâ vücûdda ferdâniyyeti hasebiyle, kahırda ve lutufda yektâdır.

3899. Bu havādis şehrinde emîr O'dur; memleketlerde tedbirin mâliki O'dur.

Hâdis olan bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde yegâne hâkim O'dur. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ (Mâide, 5/1) ve إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (Hac, 22/18) ya'nî "Dilediği şeyi yapar" ve "İrâde ettiği şeye hükmeder" buyrulur. Ve kendi vücûdunun mertebe-i efâli olan âlem-i mülkde bilcümle tedbirlerin mâliki O'dur. Nitekim âyet-i kerîmede يُدَبِّرُ الْأَمْرَ (Yûnus, 10/3,3, Ra'd, 12/2, Secde, 32/5) ya'nî "Emirleri tedbîr eder" buyurur.

3900. Eğer kendi âletini kırarsa, O, kırık olmuşu iyi yapar.

Meselâ baharda ağaçların nazarlara hoş görünen çiçeklerini bozup döker; fakat onlardan daha hoş ve lezîz olan takım takım meyveler çıkarır. Binâenaleyh kendi âlet-i tecellîsi olan taayyünâtı, tecellî-i kahrîsi ile kırar ve bozarsa, tecellî-i lutfisi ile daha iyilerini ızhâr eder.

3901. Ey büyük, "Bir âyeti bozarız; yahud onu unuttururuz"un remzini, akabinde iyisini getiririz bil!

Bu beyt-i şerîf, sûre-i Bakara'da vâki مَا نَنْسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَا أَوْ مِثْلِهَا (Bakara, 2/106) ya'nî "Biz taayyünât âleminden birini bozarız; veyahud onu unutdururuz; ondan hayırlısını, yâhud onun mislini getiririz" âyet-i kerîmesinin mazmûnudur. Ya'nî "Ey âlemde mahlûk-ı sâire üzerine mufazzal ve mükerrem kılınmış olan insan, Hakk'ın kendi fiiline i'tirâzının ve yekdiğeri- ne zid olan tecelliyâtının sırrını bu âyet-i kerîmeden anla ve bil ki, bu âlem-i şehadet, tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyenin âyînesidir. Latîf ve Kähir isimlerinin âsâr ve ahkâmı her ân-ı gayr-i münkasimde müteâkıben bu âyînede görünmek lazımdır. Binâenaleyh tecelliyât-ı kahriyyesi ile kış mevsiminde ağaçlar çalı kümesi hâline gelir; baharda tecellî-i lutfisi ile, giden yaprakların ve yeşilliklerin mislini çıkarır; ve latîf çiçekleri bozar, onlardan daha hayırlısı olan meyveleri ızhâr eder. Ve kezâ tecellî-i kahrîsi ile, insanın hayât-ı dünyeviyyesini ölüm ile bozar, tecellî-i lutfîsi ile daha geniş olan hayât-ı berzahiyyeye çıkarır. Böylece nâmütenâhî misâller vardır."

3902. Her şerîati ki Hak mensûh kıldı, O, otu götürdü ve gülü bedel getirdi.

Hak Teâlâ bir peygamberin şerîatini, ondan sonra gelen bir peygamberin şerîati ile bozduğu vakit, otu giderip, yerine gül getirmek kabílinden oldu. Ya'nî o şerîatden daha yüksek bir şerîat getirdi. Zîrâ nesh-i şerîat, ümmetlerin isti'dâdlarına tabi'dir. Ümmetlerin isti'dâdları tekemmül ettikçe, onların isti'dâdlarına, münasib şerâyi' ile terbiyeleri iktizâ eder. Binâenaleyh müterakkî olan isti'dâd, onun mâdûnu olan isti'dâda nazaran güldür; ve onun mâdûnu ot mesâbesindedir. Meselâ şerîat-ı Îseviyye'de kemâl-i tevâzu' vardır, bir yanağına tokat vurulsa, dîğer yanağını çevirmekle emr olunmuştur. Ve kezâ, kurb-i ilâhî için rûhbâniyyet vardır; binâenaleyh teehhül etmezler. Halbuki şerîat-ı Muhammediyye, insanların tekemmül eden isti'dâdlarına göre gelmiş olduğundan, tecavüze karşı mukābeleyi câiz görmüştür; ve teehhül, kurb-i ilâhîye mâni' değildir. Bugün Îsevî olduklarını iddia eden insanlar, şerîat-ı Îseviyye ile amele aslâ tahammül edemezler; belki muâmelelerinde şerîat-ı Îseviyyeyi terk edip şerîat-ı muhammediyye dâiresine gelirler; bir tarafdan da şerîat-ı muhammediyyeyi inkâr ve istihfâf ederler. Binâenaleyh kendileri bu isti'dâdlarının farkında değildirler. Bu husûsda Şeyh-i Ekber hazretlerinin Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhi Memleketi'l-İnsâniyye nâmındaki eser-i âlîlerine, fakîr tarafından yazılan şerhde îzâhât-ı kâfiye vardır, burada zikri uzun olur.

3903. Gece, gündüzün şuğlünü mensûh kılar; akıl parlatıcı olan cemâdlığı gör!

Gece vakti, cism-i beşerin gündüzde olan meşgalelerini ta'til eder; ve cism-i beşer uyku sebebi ile bî-akıl ve idrâk cemâd mertebesinde kalır. Bu uyku hâli öyle bir cemâdlık hâlidir ki, cisim istirahat eder ve dimâğ kuvvetlenir ve aklın parlaklığı ziyâde olur.

3904. Tekrar gece gündüzün nurundan mensûh oldu; nihâyet cemâdlık o ateş parlatıcıdan yandı.

Yine gecenin zulmeti, gündüzün nûrundan bozuldu; ve nihâyet cism-i beşerin o cemâdlık ve uyku hâli, o harâret verici olan güneşin aydınlığından zâil oldu.

3905. Gerçi o, uyku ve sebât zulmet geldi; âb-ı hayat zulmet içinde değil midir?

Vâkıâ uyku ve kuvâ-yı hayvâniyyenin muattal bir hâlde kalarak istirahatı sûretâ bir zulmet hâlinde görünür; fakat âb-ı hayatın zulmet iklîminde bulunması kıssası meşhûrdur. Bu kıssa, İskender-i Zü'l-Karneyn'in âb-ı hayâta vâsıl olmak için, dâimâ karanlık içinde bulunan iklîme sefer etmesidir. Bu kıssa hadd-i zâtında bir remizden ibârettir. Zîrâ âb-ı hayattan murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır; zulmetden murâd, taayyünât-ı kesîfe âlemidir ki, bu vücûd-ı hakîkî bu âlemde mahfî ve müstetirdir.

3906. O zulmet içinde akıllar taze olmadı mı; bir sekte sermaye-i sada olmadı mı?

“Sekte” âsâr-ı mûsikıyyede, hânendelerin nefes almak için, darbın devamı ile beraber sustukları mahaldir ki, buna “nutk-ı darb” dahi derler. Ya'nî sûretâ zulmet görünen uyku içinde dimâğlar dinlenip akıllar kuvvet bulmadı mı ve tâzelenmedi mi? Ve sekte, hânendelerin seslerinin sermâye-i kuvveti olmadı mı? Nitekim uyku hakkında Hak Teâlâ buyurur : وَ جَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًاً (Nebe', 789) Ya'nî “Biz sizin uykunuzu istirahat yaptık.”

3907. Zîra zıdlardan zıdlar zahir olur; süveyda da rûşenâlık yarattı.

الاشياء تنكشف باضدادها [Eşyâ zıdlarıyla münkeşif olur] kavl-i meşhûru mûcibince, zıdlar zıdlardan zâhir olur. “Süveydâ”dan murâd, ya gözün karası, ve- yâ kalbde tecelliyât-ı Hakk'ın taalluk ettiği nokta-i siyahdır. Her ikisine de aydınlığın taalluku verdır. Zîrâ gözbebeği zâhiri ve kalbin nokta-i siyahı bâtını görür; kalb gözü dedikleri budur.

3908. Peygamberin cengi sulhün medârı oldu; bu âhir zamanın sulhü, o cenk-ten oldu.

Bu beyt-i şerif الجهاد ماض الى يوم القيامة ya'ni “Cihad, kıyâmete kadar cârîdir” hadîs-i şerîfine muhâlif değildir. Cenâb-ı Pîr'in murâd-ı âlíleri, vahşet-i beşeriyyeyi kaldırmak için Hz. Peygamber'in yaptığı cenk müsmir oldu ve o vahşeti kaldırdı. Nitekim bu âhir zamândaki medeniyyet o cenkden oldu demek olur. Filhakîka insanlar zamân-ı Risâlet-penâhîde harb ve şekāvet-i dâimî içinde idiler; ve harbleri de kemâl-i vahşet üzere idi. Gâlibler, mağlûbların gözlerini oyarlar ve ellerini ve ayaklarını keserler idi. Târîh-i İslâm'ı insâf dâiresinde mütâlaa edenler Hz. Peygamber'in gazalarda düşmanlara nasıl muâmele buyurduklarını görüp, bu vahşet-i dâimeye nasıl mâni' olduklarını anlarlar. Nihâyet insanlar hukūk-ı düvel kitablarına "hukūk-ı harb" nâmıyla bir bahis de ilave ederek, medeniyyetin îcâbâtını nazar-ı i'tibâra aldılar; ve insanlar artık son zamanlarda harb-i dâimî içinde yaşamaktan vazgeçtiler ve mehmâ-emken harbden de tevakkîye gayret ediyorlar. Bu hâl, aktâr-ı âleme münteşir olan füyûzât-ı Muhammediyye'dir; bunu ancak, insâf ile dikkat eden gözler görürler.

3909. O gönül alıcı, ehl-i cihanın başı emân bulmak için, yüz binlerce baş kesti.

O gönül alıcı olan Resûl-i Ekrem Efendimiz, harb ve şekāvet-i dâimîyi kaldırıp, cihân ehli emniyyet ve âsâyişe nâil olmak için, birçok gazâlar yaptı ve şekāvetlerinde musırr olanların vücûdlarını kaldırdı ve bu sûretle tecellî-i kahrîyi, tecellî-i lutfi ta'kîb etti.

3910. Hurma ağacı kāmetler ve meyveler bulmak için, bahçıvan o sebebden [3868] muzır olan dalları keser.

Ağaçlar kuvvet bulup meyveleri iyi olmak için ba'zı lüzûmsuz dalların kesilmesi, fenn-i zirâat îcâbındandır; binâenaleyh muzır olan insanların vücûd- ları da, bu muzır olan ağaçların dallarına benzer; bunların vücûdu izâle edil-medikçe cem'iyyât-ı beşeriyye için râhat yoktur.

3911. Bağ ve meyve ona hurremlik göstermek için, âlim olan kimse bağdan o otları koparır.

Fenn-i zirâata vakıf olan bahçıvan, bağ kendisine tarâvetli görünmek için, bağdan yabânî otları yolup atar. Bu da kahrın zımnında lutuf olduğuna dîğer bir misâldir.

3912. Dost ağrıdan ve marazdan kurtulmak için, o tabib fenâ dişi koparır.

Bu da tecellî-i kahrînin bir lüzûm ve hikmete müstenid olup onun zımnında lutuf bulunduğuna diğer bir misâldir.

3913. İmdi ziyadeler, noksanların içindedir; muhakkak şehîdler için hayat fe-nâdadır.

Meselâ efrâd-ı beşerden birinin, hükm-i şerî üzerine kısâsan katli veyâ küffâr ile olan harbde katl olunması, sûret-i zâhirede bir noksandır; fakat kısâsda terhîb-i eşkıyâ ve binnetîce cem'iyyet-i beşeriyyenin te'mîn-i selâmeti, o noksan içinde ziyâdeliktir. Ve kezâ küffâr ile olan harbde biri dünyevî, dîğeri uhrevî iki fâide vardır. Dünyevî fâide, şehîdlerin fedâ-yı nefisleriyle a'dâ-yı dînin tasallutlarının def'i; ve uhrevî fâide de ervâh-ı şühedânın, âlem-i berzâhda hiçbir kayıd ile mukayyed olmaksızın, hayât-ı ahrârâne ihrâz etmesidir. Bu da noksân içinde ziyâdeliktir; binâenaleyh her bir tecellî-i kahrî netîcesinde daha ziyâde bir tecellî-i lutfi hâsıl olur.

3914. Vaktāki rızık yiyici olan boğaz kesilmiş oldu, "Yürzekūne ferihîn" boğazdan kolayca geçer oldu.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Âl-i İmrân'da olan وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتاً بل أحياء عند ربهم يرزقون فَرحِينَ بِمَا آتَيهم الله من فضله (Âl-i İmrân, 3/169,170) ya'nî “Allah yolunda katl olunanları ölülerdir zannetmeyiniz; belki diridirler; Rabbleri in- dinde, Allah Teâlâ'nın fazlından verdiği şeye sevinerek rızıklanırlar" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

3915. Vaktaki hayvanın boğazı adl ile kesilmiş oldu, insanın boğazı muhkem oldu ve fazl artırdı.

Eti yenmesi meşrû' olan hayvanın boğazı kesildiği vakit, onun eti insanın boğazına dâhil olup vücudunda kuvvet peydâ etti; ve hayvâniyyet mertebesinden insanlık mertebesine terakkî edip fazlını ve şerefini artırdı. Bu ise hayvanlıktaki noksandan, insanlıktaki ziyâdeliğe sebeb oldu.

3916. Vaktaki insanın boğazı kesilir, âgâh ol gör, acaba ne doğar? Onun kıyasını bunun üzerine et!

Hayvan kesilip insana gıdâ olunca, mertebe-i insâniyyete terakkî edip şeref buluyor. Ya insan mertebe-i şehadete nâil olunca, acabâ onun boğazının kesilmesinden nasıl bir şerâfet hâsıl olacağını bunun üzerine kıyâs et!

3917. Üçüncü boğaz doğar ve onun tîmârı, Hakk'ın şerbeti ve O'nun nûrları olur.

“Üçüncü boğaz”dan murâd, melekî olan boğazdır. Zîrâ insanın mevtinden rûh-ı melekî peyda olur. Nitekim üçüncü cild Mesnevî-i Şerîf’de 3889 numaralı beyitte حملهء دیگر بمیرم از بشر تا برآرم از ملائک پا و سر ya'nî “Diğer bir hamlede beşer mertebesinden ölürüm; nihâyet melâike arasından ayak ve baş çıkarırım” buyrulur. Binâenaleyh halk-ı evvel hayvâniyyet, halk-ı sânî insâniyyet, halk-ı sâlis melekiyyet mertebeleri demek olur. Ve o boğazın tîmârı ve gıdâsı Hakk'ın şerbeti ve O'nun nûrları olur.

3918. Kesilmiş boğaz şerbeti içer; fakat "la"dan kurtulmuş "belî"de ölmüş olan boğaz.

Ya'nî, her boğazı kesilmiş olan bu şerbeti içemez. Bunu yalnız inkâr-ı Hak'dan kurtulmuş ve ikrâr-ı Hak'da fânî ve müstağrak olmuş olan boğaz içebilir.

3919. Yeter, ey parmak uçları kısa olan aşağı himmetli kimse! Ne vakte kadar canının hayatı ekmek ile olacaktır?

"Parmak uçları kısa olmak" aczden kinâyedir. Ya'nî o müşteheyât-ı nefsâniyyesine karşı âciz kalıp, bütün himmeti âlem-i süflîye taalluk etmiş olan kimse, ne vakte kadar canının hayâtı ve bakāsı, gıdâ-yı sûrî ile olacağı hayâlinde kalacaksın?

3920. Ondan dolayı söğüt gibi bir meyven yoktur; zîrâ yüzünün suyunu beyaz [3878] ekmek için giderdin.

Bakā-yı cânının gıdâ sebebiyle olduğu kanâatından dolayı, âlem-i ma'nâda söğüt ağacı gibi bir meyve veremedin; zîrâ bu hayâlinin sevkı ile beyaz ekmek elde etmek için zilleti ihtiyâr ettin.

3921. Eğer his canı bu ekmekten sabır tutmazsa, kimyayı al ve sen bakırı altın yap!

"His canı"ndan murâd, rûh-i hayvânîdir; "kimya"dan murâd, mürşid-i kâmildir. "Bakır"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'nî eğer senin rûh-ı hayvânînin bu gıdâ-yı sûrîye karşı sabır ve tahanımülü yok ise, bir mürşid-i kâmilin terbiyesi altına gir ve bakır gibi olan sıfât-ı nefsâniyyeni altına, ya'nî sıfât-ı rûhâniyyeye tebdíl et!

3922. Ey falan, çamaşırcılık etmek istersen, yüzünü bez yıkayıcıların mahallesinden çevirme!

"Çamaşırcılık"tan murâd, kalbi ve rûhu kirleten sıfât-ı nefsâniyyeyi temizlemektir. "Gâzer" bez yıkayanlara derler; bundan murâd insân-ı kâmildir ki, sâlikin sıfât-ı nefsâniyyesini izâle çârelerini ta'lîm eder.

3923. Gerçi ekmek senin orucunu bozdu ise, kırık bağlayıcıya sarıl ve yukarıya gel!

Ya'nî hırs-ı gıdâ, rûhunun teâlîsine sebeb olan riyâzetini kırdı ve bozdu ve seni âlem-i süflîye düşürdü ise, kırık bağlayıcı olan mürşid-i kâmilin eteğine sarıl ve teâlî et!

3924. İmdi kırıkçı geldiği vakit, onun eli, onun kırması yakînen ıslah etmek olur.

"Refû" elbiseyi ta'mîr ve ıslâh etmek ma'nâsınadır. Ya'nî kırıkçı olan mürşid-i kâmil geldiği vakit, eğer onun dest-i terbiyesi birtakım riyâzât ve mücâhedât ile senin cisminin kuvvetini kırarsa, belki onun bu dest-i terbiyesi ve senin kuvâ-yı hayvâniyyeni za'fa düşürmesi, muhakkak sûretde libâs-ı vücûdunun ta'mîr ve ıslâhı olur.

3925. Eğer sen onu kırarsan, der ki: Gel senin eli ve ayağı ıslah edicin yoktur.

Ey kimse, eğer sen kendi kendine mücâhedât ve riyâzât ile nefsini ıslâha teşebbüs edersen, mürşid-i kâmil, senin hâline bakıp acıyarak der ki: Ey bîçâre, gel ki kırmak ve yapmak benim işimdir. Senin eğri olan elini ve ayağını ıslâh edici bir tabîbin yoktur.

Bu beyt-i şerîf ile, âtîdeki beyitlerde, yekdiğerine zid olan iki tecellî-i Hakk'ın hikmeti beyân buyrulur.

3926. İmdi, kırmak onun hakkı olur ki o, kırık olmuşu ta'mîr etmeyi bilir.

3927. O kimse ki, dikmeyi bildi, o yırtmayı da bildi. O her neyi sattı ise, daha iyisini satın aldı.

3928. Hâneyi altüst vîrân eder; sonra bir anda daha ziyade ma'mûr eder.

Hak Teâlâ ölüm ile hâne-i cismi altüst edip harâb eder; sonra derhal onu hayât-ı berzahiyye ile daha ziyâde ma'mûr eder.

3929. Eğer cânîler üzerine bir kısâs emr etmese idi; yahud kısasda hayat geldi demese idi.

3930. Eğer bedenden birinin başını keser ise, derhal yüz binlerce baş çıkarır.

3931. Muhakkak kimin mecâli olurdu, tâ ki, o kendisinden, hükm-i Hakk'ın esîri üzerine bir kılıç vursun?

Ya'nî, eğer Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصَ حَيَات يا أولي الألباب (Bakara, 2/179) ya'nî “Ey akıl sahibleri, sizin için kısâsda hayât vardır" buyurmak sûretiyle, cânîler hakkında kısâsı emr etmese idi, fiilinde hükm-i Hakk'ın esîri olan cânîyi, hod-be-hod katle kimin kudret ve mecâli olurdu? Zîrâ yukarıda îzah olunduğu üzere cânî Hakk'ın âletidir ve fâil, cânînin mazharında Hak'dır; binâenaleyh cânî kazâ-yı ilâhînin esîridir; fakat Hakk'ın kısâs sûretiyle kendi hükmüne ve fiiline i'tirâzı hikmetine müsteniddir. Nitekim yukarıda îzâh olundu.

3932. Zîrâ o, her kimin gözünü açtı ise, bilir ki o öldürücü takdirin mağlubu idi.

Ya'nî Hak Teâlâ her kimin gözünü hakîkat-ı hâle açtı ise, o kimse kātilin takdîr-i ilâhînin müsahharı ve mağlûbu olduğunu bilir; sûret-i zâhirede de hükm-i şer'î icrâ etmekle beraber bâtınen kātile de acır ve onu ma'zûr görür. İşte ehl-i âlemin ahvâlini buna göre kıyâs et!

3933. O hüküm her kimin başı üzerine gelse idi, evladının başı üzerine de bir kılıç vururdu.

Ya'nî kazâ-yı mübrem-i ilâhînin hükmü gayr-i kābil-i ictinâbdır. Eğer kazâ-yı ilâhî sebk etmiş olursa, kişi evlâdını bile öldürür.

3934. Git, kork ve kötüler üzerine az ta'n vur. Hüküm tuzağının önünde kendi aczini bil!

Ey sâlih olan kimse, bu hakikati dinledikten sonra, git ve sû'-i kazâ-yı ilâhîden kork; ve kendini sâlih görüp, kötüler ve fâsidler üzerine az ta'n et! Ya'nî zâhiren hükm-i şerîatı îfâ etmekle iktifâ et; ve bâtınından onlara buğz etme; zîrâ o kötüler kazâ-yı ilâhî tuzağına tutulmuş bîçârelerdir; binâenaleyh bu kazâ-yı ilâhî tuzağının önünde kendi aczini bil ve hâl-i salâhına şükr et!