Emîrü'l-Mü'minîn (r.a.) hazretlerinin kılıcı elden bırakması sebebi; o hâl içinde ne olmuş olduğu hakkında cevab vermesi
50. bölüm / 54 · 4035 kelime · ~21 dk okuma
3829. Dedi ki: Ben kılıcı Hak için vururum; ben Hakk'ın kuluyum, tenin me'mûru değilim.
Hz. Ali buyurdu ki: Ben Allah Teâlâ hazretlerinin rızâsı için küffâr ile harb eder ve kılıcımı ancak Hakk'ın emrine imtisâlen kullanırım. Nefsimin arzûlarını tatmîn için kılıç kullanmağa tenezzül etmem; zîrâ ben Hakk'ın kuluyum; tenimin ve nefsimin me'mûru değilim.
3830. Hakk'ın arslanıyım, hevânın arslanı değilim; benim fiilim benim üze-[3798] rime şâhiddir.
Ben Hakk'ın emrini icrâ hususunda arslan gibi şecî'im; hevâ-yı nefsimin emirlerini infâz için şecî değilim. Benim bu sözlerime fiilim şehadet eder; zî- râ sözler fiiller ile te'yîd edilmedikçe, kizibden ibâret kalır.
3831. Ben muharebede "Mâ remeyte iz remeyt"im; ben kılıç gibiyim ve O vurucu güneştir.
"Hırâb" "fial” vezninde "müfâale babı"nın masdarıdır; muhârebe ma'nâ- sınadır. Ya'nî ben muhârebede sûre-i Enfal'de olan وَ مَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ (Enfal, 8/17) ya'nî "Attığın vakit, sen atmadın" âyet-i kerîmesinin mâsadakıyım; ve ben kılıç gibiyim ve o kılıcı vuran ise, hakikat güneşi olan Allah Zü'l-Celâl hazretleridir. Bu vakitde İmâm-ı Ali (k.v.) efendimizin “kurb-i ferâiz" merte- besinde bulundukları anlaşılır ve bu mertebede abd Hakk'ın âletidir; ve "kurb-i nevâfil"de ise Hak, abde âlet olur.
3832. Ben kendi yükümü yoldan kaldırdım; Hakk'ın gayrini ben adem tasavvur ettim.
Ben tarîk-ı hayâlde bulunan varlığımın yükünü, o yoldan kaldırdım; Hakk'ın gayri olan her bir şeyi, ben yok bildim.
3833. Ben bir gölgeyim, sahibim güneştir; ben hâcibim, O'nun hicabı değilim.
Ben güneşin harekâtına tâbi' olan bir gölgeyim; ya'nî vücûdda ve varlık- ta Hakk'ın esmâsının zılliyim; binâenaleyh ben Hakk'ın bâb-ı tecelliyâtında bir kapıcı ve bir perdedârım. O'nun vücûdunun perdesi ve hicabı deği- lim. Ya'nî Hak kapısında ağyâre karşı perdedârım; O'nun huzûruna ağyârı koymam.
3834. Ben visal cevherleriyle dolu kılıç gibiyim; kıtalde öldürülmüş değil, diri ederim.
Benim kıtâlden ve cihâddan kasdım, adam öldürmek değildir; belki sıfât-ı nefsâniyye ve hayvaniyye içinde istiğrâkları hasebiyle âdemiyyet mertebe- sinden ölmüş olanları, kılıç korkusuyla îmân ve insanlık mertebesine getir-mek sûretiyle diriltmektir.
3835. Benim kılıcımın cevherini kan örtmez; rüzgâr benim bulutumu ne vakit yerinden götürür?
“Kılıç ve bulut” Hz. Emîr'in zât-ı şerîfinden ve “kan”, sâika-i nefsâniyye ile vâki' olan katilden ve “kılıcın gevheri”, tahalluk buyurdukları ahlâk-ı ilâhiyye-den ve “rüzgâr”, hevâ-yı nefsâniyyeden kinâyedir. Hulâsa-i ma'nâ böyle olur: Kabza-i ilâhiyyede kılıç gibi olan vücûdumda zâhir olan ahlâk-ı ilâhiyye sâika-i nefsâniyyet ile katl îkāına mâni'dir. Hiç hevâ-yı nefsânî benim zıll-i ilâhî olan vücûdumu izâle ve ondan nâzil olacak rahmeti men' edebilir mi?
3836. Saman çöpü değilim, hilimden ve sabırdan ve atâdan dağım; sert rüzgâr dağı ne vakit kapar?
Ben saman çöpü gibi zayıf ve nahîf değilim ki, sert ve şedîd olan hevâ-yı nefsânî beni yerimden oynatsın; belki ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukda ve Hak Teâlâ'nın Halîm ve Sabûr ve Mu'tî isimlerinin mazharı olmakda dağ gibi sâ-bit bir haldeyim. Ya'nî ben makām-ı telvînde değilim, makām-ı temkîndeyim.
3837. O kimse ki bir rüzgârdan yerinden giderse, bir çöptür; zîrâ ki birçok nâ-muvafık rüzgâr vardır.
Bir hevâ-yı nefsânî ile tâat-ı Hak'dan inhirâf eden kimse, bir çöp gibi za-yıftır; zîrâ bu âlem-i cismânîde sâha-i kalbe esen muhâlif rüzgârlar pek çok-tur. Binâenaleyh nefsin bir hevâsına dayanamıyacak kadar zayıf olan bir kimse, bu kadar muhâlif rüzgârlara nasıl tahammül edebilir?
3838. Gazab rüzgârı ve şehvet rüzgârı, hırs rüzgârı, ehl-i namaz olmayan o kimseyi götürür.
Nefsin gazabı ve şehveti ve hırsı o muhâlif olarak esen rüzgârlardandır. İşte bu rüzgârlara huzûr-ı Hak'da ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukda sâbit ve ber-karâr olmayan kimseleri esfel-i sâfilîne götürür. “Ehl-i namâz”dan murâd, salât-ı dâim ashâbı olan ehl-i temkîndir ki, onlar sıfat-ı nefsâniyyelerinden kurtulmuşlardır. Onlar hakkında âyet-i kerimede الذين هم على صلاتهم دائمون (Meâric, 70/23) [Onlar namazlarında devamlıdır] buyrulur. Ve ان الصلوة تنهى عَنِ الْفَحْشَاء والمنكر (Ankebût, 29/45) [Namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar] âyet-i kerîmesinde fahşâdan ve münkerden nehy eden salât dahi, ancak bu namazdır; yoksa avâm-ı mü'minînin bin türlü mâsivâ hâtıralarıyla kıldıkları namaz değildir. Bunların namazlarının kıymeti ancak emr-i ilâhîye itâat ecrini kazandırır, işte bu kadar.
3839. Bir dağım; ve benim vücudum onun bünyadıdır; ve eğer saman çöpü gibi olursam rüzgârım, onun rüzgârıdır.
Ben sâbit bir dağım; ve benim vücudum onun bünyâdı ve varlığıdır. Zîrâ ben, vücûd-ı hakkānî ile kāimim ve eğer saman çöpü gibi herhangi bir tarafa meyil ve hareketim vâki' olursa, bana te'sîr eden rüzgâr, Hakk'ın iradesinin rüzgârıdır.
3840. Onun rüzgârının gayri ile benim meylim kımıldamaz; benim ser-askerim [3798] aşk-ı Ahad'in gayri değildir.
Hakk'ın iradesinin rüzgârından başka bir havâ ile benim meyil ve irâdem kımıldamaz. Benim vücûdumdaki kuvâ askerinin başkumandanı ancak aşk-ı Hak'dır.
3841. Gazab, padişahlar üzerinde şahdır ve bizim kölemizdir. Gazabı da yular altına bağlamışım.
Gazab-ı nefsânî pâdişâhların üzerinde hâkimdir. Binâenaleyh onlar gazablarının emrine tebean hareket ederler. O gazab bizim kölemiz ve esîrimizdir; onu istediğimiz gibi kullanırız. Zîrâ biz nefsimizin gazabına yular taktık.
3842. Hilmimin kılıcı, gazabımın boynunu vurmuştur; Hakk'ın gazabı benim üzerime rahmet gibi gelmiştir.
Ya'nî hilmim gazabıma galebe etmiştir; eğer benden gazab zâhir olursa, nefsim için değil, Hak için zuhûr eder. Binâenaleyh küffâr ile olan kıtâlde, benden zuhûr eden gazab Hakk'ın gazabıdır; fakat sen bana hakāret edince, Hakk'ın o gazabı, benim üzerime rahmet gibi gelmiş ve o anda elimden kılıcı bırakmak bir hâl-i tabîî olmuştur.
3843. Her ne kadar sakfım harab oldu ise de, nûra gark oldum; her ne kadar Bû-türab oldum ise de ravza oldum.
Her ne kadar varlığımın tavanı yıkıldı ise de, hakikat güneşinin nûruna gark oldum ve her ne kadar "Bû Türâb" lakabını iktisâb ettim ise de, ilim ve maârif bahçesi oldum. Ebû Türâb lakabının sebebi budur ki, bir gün Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Fâtıma vâlidemizin hâne-i saâdetlerini teşrîf buyurup, این ابن عمك ya'ni "Amcanın oğlu nerededir?" hitâbıyla, Şâh-ı velâyet hazretlerini sordular. Ümmü'l-mü'minîn (r.a.) hazretleri de, “Aramızda birâz iğbirâr vâki' oldu" buyurdu ve gitti dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, İmâm-ı Ali (k.v.) efendimizi arattılar. Mescidde yattığını haber vermeleri üzerine, mescidi teşrîf buyurup Hz. İmâm'ın topraklar üstünde yatmış olduğunu ve üstü başı toprak içinde kaldığını gördüler. Ve قم يا ابا التراب قم يا ابا التراب ya'nî “Kalk, yâ Ebâ't-türâb, kalk yâ Ebâ't-türâb" buyurdular. Ve Ebû Türâb, ya'nî "toprak babası" lakabı da, bu hitâb-ı Nebevî'den inbiâs etti. Bu lakab Hz. İmâm'ın çok hoşuna giderdi.
3844. Vaktaki gazâda bir illet zâhir oldu, kılıcı saklamayı lâyık gördüm.
Vaktāki nzâ-yı Bârî için olan mukātele esnasında, senin bana hakāretin sebebi ile, bir illet-i nefsâniyye zâhir oldu, kılıcı saklayıp mukāteleden vazgeçmeyi münasib gördüm.
3845. Tâ ki benim ismim "Ehabbe lillah" gelsin; tâ ki benim murâdım "Ebgaza lillah" gelsin.
Bu beyt-i şerîf من احب لله و ابغض لله و اعطى لله و منع لله فقد استكمل الايمان ya'nî “Allah için seven ve Allah için buğz eden ve Allah için veren ve Allah için men' eden kimse, muhakkak îmânı istikmâl etti" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Ya'nî ben mukātelede kılıcı onun için attım ki, nâmım muhabbeti Allâh için olan kimseler arasında bulunsun ve nefsimin murâdına da Allah için buğz etmiş olayım.
3846. Tâ ki benim cûdum, Allah için verdi gelsin; tâ ki benim vücudum Allah için imsak etti gelsin.
Seni öldürmekten vazgeçmem bir atâdır ve benim bu atâm Allah Teâlâ'nın rızâsı içindir. Ve kezâ bu hâl nefsimin gazabını tutmak ve zabt etmektir; bu da rızâ-yı Bârî içindir. Bu beyit de yukarıki hadîsi îmâ eder.
3847. Benim buhlüm Allah içindir, atâm Allah içindir, işte bu kadar. Cümle Allah içinim, ben kimsenin tabi'i değilim.
3848. Ve Allah için yaptığım şey taklîd değildir; tahyîl ve zan değildir; müşâhedenin gayri değildir.
Benim rızâ-yı ilâhî için yaptığım işler, kâmillerin efâline taklîd tarîkıyle değildir; kendi zan ve hayalimde iyi görerek yapmak sûretiyle değildir. Hakîkatde yapılması lâzım geldiğini görüp yapılmış olan işlerdir. Ya'nî ben sırr-ı kadere nazar ederim, icrââtımı ona göre yaparım; binâenaleyh ey pehlivân, sırr-ı kader îcâbınca senin ezelde mü'min olduğunu gördüm ve seni öldürmekten vazgeçtim; zîrâ eğer seni öldüre idim, bir mü'mini öldürmüş olacaktım; bu ise körlerin işidir.
3849. İctihaddan ve taharrîden kurtulmuşum; yenimi Hakk'ın eteğine bağlamışım.
Herhangi bir mes'elede nazar-ı aklî ile ictihâd etmekten ve bir hüküm vermek için aklî ve naklî delâil aramaktan kurtulmuşum. Hükümlerim, basar-ı basîretimin önünde mekşûf olan hakāyık-ı eşyaya nazarandır; zîrâ yenimi Hakk'ın eteğine bağlamışım. “Âstîn”den murâd, rûhun mahall-i taalluku olan kalbdir. “Dâmen-i Hak”dan murâd dahi, suver-i ilmiyye-i esmâ- iyye ve a'yân-ı sâbite âlemidir. Ya'nî kalbimi a'yân-ı sâbite âlemine ta'lîk etmişimdir; ve kalbin a'yân-ı sâbite âlemine rabtı, sırr-ı kadere ıttılâ'ı iktizâ eder. Nitekim bu cildin ibtidâsında 72 numaralı beyitte ان خیالاتیکه دام اولیاست hayaller ki evliyânın tuzağıdır; Hudâ bostânı mehrûlarının aksidir] buyrulmuş idi. Bu beytin tercümesi ve îzâhı orada geçti.
3850. Eğer uçarsam metârı görürüm; ve eğer dönersem, medârı görürüm.
[3808] “Matâr” uçulan yer, “medâr” devr olunan yer ma'nâlarınadır. Ya'nî uçtuğum vakit, uçtuğum yeri göre göre uçarım ve devr edersem, devr edeceğim yeri göre göre devr ederim; ya'nî bütün icrââtım müşâhedeme müsteniddir.
3851. Ve eğer bir yükü çekersem nereye kadardır, bilirim; ben ayım ve önümde güneş pîşvâdır.
Ya'nî, eğer bir vazîfeyi îfâya me'mûr olursam, onu ne dereceye kadar îfâ edeceğimi bilirim; zîrâ ben ay gibiyim ve önümde hakikat güneşi rehberimdir. Ay nasıl güneşten ziyâ alırsa, ben de bilcümle muâmelâtımda öylece Hak'dan nûr alırım.
3852. Halka bundan ziyade söylemek vecih değildir; denizin ırmağa sığıcılığı yoktur.
Sûretde müstağrak olan halka, ma'nâyı bundan ziyâde söylemek vech-i savâb değildir; zîrâ ma'nâ denizi, ırmak mesâbesinde olan elfâz sûretlerine sığmaz.
3853. Ben akılların ölçüsü ile aşağı söylüyorum; ayıp olmaz, bu Resûlün işi olur.
Ben söylediklerimi akılların dûn mertebesine göre söylüyorum; hakāyıkı bu tarzda beyân etmek bir kusûr değildir. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz de böyle yaptı ve bize de كلموا الناس على قدر عقولهم ya'ni “Nâsa akılları mikdârınca söyleyiniz” buyurdu.
3854. Garazdan hürüm, hürrün şehadetini dinle; zîrâ bendelerin şehadeti iki arpaya değmez.
Ben nefsânî olan garazdan âzâdım; söylediğim sözler hürcedir. Binâenaleyh nefsin kulluğundan kurtulmuş olan hürrün şehadetini dinle! Zîrâ şer'-i şerîfde kölelerin şehadeti iki arpa kıymetinde bile değildir. Binâenaleyh hakāyıka müteallık olan sözleri, nefislerinin kulu olan kimselerden dinleme; zîrâ söyledikleri sözler müşâhedeye değil, sem'a müsteniddir. Beyit: Nazmen tercüme: "Derviş sözünü görür de söyler Âmmî işitir de öyle söyler."
3855. Şerîatde da'vâ ve hüküm vaktinde muhakkak kölenin şahidliğinin bir kadri yoktur.
Köle, kendi hürriyyetine mâlik olmayıp te'sîr altında bulunduğundan, şerîatde hâkim da'vâda onun şehadetini makbûl addedip hüküm vermez. Nefislerinin kölesi olanlar da ağrâz-ı nefsâniyyelerinin te'sîri altında bulunduklarından, hakāyıka olan şehadetde onların sözleri makbûl değildir.
3856. Eğer binlerce köle sana şahid olsalar, şerîat onları saman çöpüne tartmaz.
3857. Hak indinde şehvetin kölesi, gulâmdan ve istirkāk olunmuş olan bendelerden daha fenâdır.
"Gulâm" ta'bîriyle para ile hâl-i sulhde satın alınmış köleye ve “istirkāk" ile de, harbde esîr edilmiş olan köleye işâret buyrulur. "Şehvet"den murâd, bilumûm nefsin murâdları ve istekleridir. Ve şehvetin kölesi, bilcümle efâl ve harekâtı nefsinin arzûlarıyla vâki' olan kimsedir.
3858. Zîrâ bu, bir lafız ile efendiden âzâd olur; halbuki o, tatlı yaşar ve pek acı ölür.
Zîrâ satın alınmış veyâ harbde esîr edilmiş olan köle, efendinin bir lafzı ile, ya'nî "Seni âzâd ettim" demesi ile âzâd olur ve esâretten kurtulur. Halbuki esîr-i şehvet olan hayât-ı sûrîsinde tatlı tatlı imrâr-ı evkāt eder; fakat pek acı bir sûrette ölür.
3859. Şehvetin kölesi ise, Hakk'ın fazlı ve husûsî olan in'âmından gayri halâs olmaz.
3860. Bir kuyuya düştü ki, dibi yoktur; ve o, onun günâhıdır, cebir ve cevr yoktur. [3818]
Ya'nî şehvetin kölesi olan kimse Zât-ı Hak'dan gâyet baîd olan tabîat kuyusuna düştü ki, o kuyunun dibi yoktur. Zîrâ tabîat, merâtib-i vücudun esfel-i sâfilînidir ve ayn-ı cehennemdir; ve "cehennem" gâyet derin kuyu ma'nâsına olan "cihnâm”dan müştakdır. Ve onun bu kuyuya düşmesi, kendi günâhıdır. Ya'nî onun ayn-ı sâbitesinin lisân-ı isti'dâd ile hazret-i Hak'dan bunu taleb etmesindendir; ve isti'dâdının şeâmeti hasebiyle Hâdînin hidâyetini kabûl edememesindendir; ve isti'dâd ise mec'ûl olmadığından, bu husûsda cebir ve zulüm de yoktur. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri وَ مَا ظَلَمْنَاهُمْ وَ لَكُنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (Nahl, 16/118) ya'nî "Biz onlara zulm etmedik; fakat onlar kendi nefislerine zulm ettiler" buyurur. Ve dîğer bir âyet-i kerîmede de لَا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَ هُمْ يُسْئَلُونَ (Enbiyâ, 21/23) ya'nî "Hak Teâlâ işlediğinden mes'ûl değildir ve ancak onlar mes'ûldürler" buyurur. İmdi bizim üzerimizde zâhir ve vâki' olan her şey, ancak bizdendir; ve cebir ve zulüm dahi ancak bizim kendi hakikatimizden, yine kendimize vâki' olur. Cebir ve cebbâriyyet hakkındaki îzâhât 625 numaralı beyt-i şerîfde geçti.
3861. O kendisini bir kuyuya attı ki, ben onun dibine lâyık bir ip bulamam.
Şehvetin kölesi, kendi isti'dâdının şeâmeti hasebiyle kendisini tabîatın öyle bir derin kuyusuna attı ki, onun o kuyuya düşmesi emr-i makzîdir. Binâenaleyh ben onu oradan çıkarmak için bir vesîle ve sebeb bulamam. Zîrâ ism-i Hâdînin mazharı olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ, “emr-i teklîfi"ye hizmet ederler; "emr-i irâdî'ye hizmet etmezler; ve “emr-i irâdî" herkesin lisân-ı isti'dâd ile Hak'dan taleb ettiği şey üzerine, cânib-i Hak'dan vâki' olan hüküm ve kazâdır. Binâenaleyh bunun hiçbir vesile ve sebeb ile tebeddülüne imkân yoktur. Bu bahsin tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ya'kūbî'dedir.
3862. Kâfî görürüm; eğer bu söz ziyade olursa ciğer ne olur ki, mermer kan olur!
Bu sözleri kâfi görürüm; eğer [isti'dâd-1 gayr-ı mec'ûl ve] isti'dâd-1 mec'ûle taalluk eden bu sözleri daha ziyâde tavzîh edersem, kemâl-i teessürden ciğerlerin kan olması şöyle dursun, mermer taşı bile kana tahavvül eder. Zîrâ sırr-ı kader mes'elesi zevk-ı isneyniyyet içinde bulunanlara elem-i azîm verir; kişiyi bu elemden ancak zevk-ı vahdet kurtarır.
3863. Bu ciğerler kan olmadı ise katılıktandır, gaflettendir ve meşguliyettendir ve bedbahtlıktandır.
“Ciğerin kan olması”, müteessir olmaktan kinâyedir. Bu ciğerler enbiyâ ve evliyânın sözlerinden müteessir olmadı ise, evsâf-ı nefsâniyyede istiğrâk sebebiyle katı bir hâle gelmiş olmasındandır; veyâ adem-i vuküf sebebiyle gafletdendir; veyâ hubb-i mâsivâ ile umûr-ı dünyaya pek ziyâde meşgûliyettendir; veyâ isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlün şeâmetinden ve bedbahtlıktandır. İm-di katılık ve gaflet ve meşgûliyet, ârızîdir; bunların çâreleri sabır ve enbiyâ ve evliyânın sözlerini dinlemek ve terk-i meşgûliyyettir. Fakat bedbahtlığın çâresi yoktur; nitekim yukarıda îzah olundu.
3864. Bir gün kan olur ki, kan ona fâide değildir; o bir vakit kan ol ki, kan merdûd değildir.
Teessürün fâide verdiği bu mevtın-ı dünyâda enbiyâ ve evliyânın sözlerinden müteessir olup, amel-i sâlihe müdavim ol; zîrâ hayât-ı uhreviyyede müteessir olmak fâide vermez.
3865. Mâdemki kölelerin şehadeti makbûl değildir; şahid-i adil o olur ki, gūlün kölesi değildir.
Nefis ve şeytanın köleleri olan kimselerin sözlerine ve felsefelerine kulak asma! Gülün, ya'nî nefis ve şeytanın köleleri olmayan enbiyâ ve evliyânın hikemiyâtını ve nesâyihini dinle ki, onlar şâhid-i âdildir.
3866. (Hak) Kur'ân'da "Erselnake şâhiden" buyurdu; zîrâ o kevnden hür oğlu hür idi.
"Nüzür" Kur'ân-ı Kerîm'in isimlerinden birisidir. Ya'nî Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Ahzab'da يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ أَنا اَرْسَلْنَاكَ شَاهدًا (Ahzab, 33/45) ya'nî “Ey Peygamber, biz seni şâhid olarak gönderdik" buyurdu. Çünkü Peygamber-i zîşân, âlem-i kevnin esâretinden kurtulmuş olan hür oğlu hür idi; ve hürrün şehadeti ise makbûldür. “Hür oğlu hür" ta'bîri ile, Nebiyy-i zîşân Efendimiz'in, İbrâhîm ve İsmail (aleyhime's-selâm)ın evlâdlarından olduğuna işâret buyrulur. Ve enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın cümlesi, âlem-i dünyâya “nefs-i mutmainne" mertebesinde gelmiş olduklarından, sıfât-ı behîme-i nefsâniyyeye esîr olmaktan berîdirler. Ve nefs-i emmâre mertebesinden, nefs-i mutmainne mertebesine terakkî eden evliyâ dahi onların vârisi olarak hürdürler.
3867. Mâdemki hürrüm, gazab beni ne vakit bağlar? Gel ki, burada Hakk'ın sıfatından başkası yoktur.
Cenâb-ı Pîr efendimiz Şâh-ı velâyet İmâm-ı Ali (k.v.) lisânından buyururlar ki: Mâdemki ben kevnin esâretinden kurtulup hür oldum; gazab-ı nefsânî beni bağlıyabilir mi? Ey pehlivân, gel ki şimdi burada ancak Hak ve Hakk'ın sıfatı kāimdir; O'ndan başkası yoktur.
3868. Gel ki seni fazl-ı Hak âzâd etti; zîrâ ki rahmeti O'nun gazabına sebkat tuttu.
Gel ki, seni hem helâk-i sûrîden ve hem de helâk-i ma'nevîden Hakk'ın fazlı âzâd etti. Zira سبقت رحمتى على غضبی [Rahmetim gazabımı geçti] hadîs-i kudsîsi mûcibince, O'nun rahmeti, gazabını geçmiştir.
3869. Gel şimdi ki, hatardan kurtuldun. Taş idin, kimya seni gevher etti.
Gel, hatardan kurtulduğun şu anda, kimyâ olan fazl-ı Hak ve insân-ı kâmilin nazarı, senin bakırını altın yaptı.
3870. Küfürden ve onun dikenliğinden kurtulmuşsun; Hu'nun serviliğinde [3828] açılmış gül gibisin.
Küfürden ve dikenlik mesâbesinde olan küfrün îcâbâtından ve nefsâniyyet-i kesîfeden kurtuldun; artık hüviyyet-i ilâhiyyenin bahçesi olan îmân mertebesinde terbiye olunarak terakkî et ve gül gibi açıl!
3871. Ey muhteşem, sen bensin ve ben senim; sen Ali oldun, Ali'yi nasıl öldüreyim?
Ya'nî “المسلمون كنفس واحدة” hadîs-i şerîfi mûcibince, sen müslüman olmakla, ben oldun; ben kendimi nasıl öldüreyim?
3872. Her bir taatdan iyi bir ma'sıyet yaptın; bir anda âsumânı tayy ettin.
Sen evvelen bir mü'mini katle tasaddî ettin; ve sonra da mağlub olup yüzüne tükürdün. Binâenaleyh kabâhat kabâhat üstüne yaptın; fakat senin bu kabâhat ve ma'sıyetin, îmânına sebeb olmakla, her tâatdan daha iyi bir ma'sıyet yapmış oldun. Ne mes'ûd bir isti'dâdın var imiş ki, onda rûhun âsûmân-ı îmâna urûc etti.
3873. Çok mübarek ma'sıyetdir ki onu âdem yaptı; gülün yaprakları bir dikenden bitmez mi?
Ba'zan bir adamın yaptığı bir günâh çok mübarek olur ve o günâhdan, rahmet-i ilâhiyye zuhûra gelir. Ve fenâdan iyi zuhûrunun, âlem-i zâhirde misalleri vardır. Nitekim latîf gülün yaprakları da çirkin dikenlerden peydâ olur; ve böyle günahların misâlleri de müteaddiddir, ezcümle:
3874. Ömer'in günahı ve Resûl'e kasdı, onu dergâh-ı kabûle kadar çekmedi mi?
Hz. Ömer (r.a.)ın İslâmiyyet'i kabûl etmesi, târîh-i İslâm'da tafsîlen beyân olunmuştur. Müşârünileyh, hemşîresinin müslüman olduğunu haber alarak, zamân-ı câhiliyyetde, hiddet etmiş ve hemen kılıcını çekip hem hemşîresinin ve hem de Nebiyy-i zîşân Efendimiz'in vücûdlarına sûikasd için yola çıktı. Hemşîresinin evine geldiği vakit “Tâhâ” sûre-i şerîfesi okunduğunu işitti. Evvelâ hiddetlendi ve sonra ma'nâ-yı Kur'ân'dan müteessir oldu; ve Nebiyy-i zîşân Efendimiz'in bulundukları mahalle teveccüh etti. Oraya vusûlünde, nazar-ı Risâlet-penâhî ile kalbindeki feyz ve teessür ziyâdeleşti; derhâl İslâmiyyet'i kabûl etti. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu vak'ayı, fakîr tarafından tercüme edilmiş olan Fihi Mâ Fîh nâmındaki eser-i âlîlerinde beyân buyurmuşlardır. Bu vak'a ile sâbittir ki, Hz. Ömer'in günâhı ve Resûl'e kasdı, kendisini dergâh-ı kabûle çekmiştir.
3875. Sahirleri sihir ile, onların Fir'avn'ı çekmedi mi? Ve onların yardımı devlet olmadı mı?
Ya'nî Fir'avn, Mûsâ (a.s.)ın asâsı ejderha olmasını sihir zannedip, ona mukābele etmek üzere sihirbazları da'vet etti; ve onlar da sihirlerini yaparak, Fir'avn'ın Hz. Mûsâ'ya karşı olan muhalefetine yardım ettiler. Sonra, mu'cize-i asâ önünde mağlûb olduklarını görünce îmân ettiler. Nitekim tafsilâtı tefsîr kitablarında mezkûrdur. Halbuki onların Fir'avn'a yardımı ve Hz. Mûsâ'ya muhalefetleri ma'sıyet idi. Bu ma'sıyet onların sebeb-i devlet ve saâdetleri olmadı mı?
3876. Eğer onların sihirleri ve o inkârı olmasa idi, ne vakit onları inadçı olan Fir'aun'a çekerdi?
3877. Ne vakit asâyı ve mucizeleri görürler idi; ey âsîler taifesi, ma'sıyet tâ-at oldu.
Sâhirlerin sihirleri ve inkârları olmasa idi, Fir'avn onları da'vet etmezdi ve sâhirler de Mûsâ (a.s.)ın asâsını ve mucizelerini göremezler idi. Ey her zamanda mevcûd olan âsîler fırkası; işte görüyorsunuz ki, ba'zı kere isyân ind-i ilâhîde ayn-ı tâat oldu.
3878. Mâdemki günah taat misali gelmiştir; Hak Teâlâ nâ-ümîdliğin boynunu vurmuştur.
Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri kelâm-ı kadîminde يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) ya'nî “Ey benim, nefisleri üzerinde israf eden kullarım; Allah'ın rahmetinden me'yûs olmayınız. Muhakkak Allah Teâlâ bütün günahları mağfiret eder; zîrâ O gafûr ve rahîmdir” buyurmakla, ümidsizliğin boynunu vurmuş ve ortadan kaldırmıştır. Günâhın tâat misâli olmasının sebebi de, bu ümîdsizliğin izâlesi içindir.
3879. O seyyiâtı tebdîl ettiği vakit, onu gammazlara rağmen bir tâat yapar.
"Rağam" (harekât-ı selâse ile) toprağa bulanmak ve kerîh görmek ve zelîl olmak ma'nâlarına gelir. "Vüşât” “vâşî”nin cem'idir. Vâşî, söz götürüp getiren gammâza derler. Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri ma'sıyetleri tebdîl ettiği vakit, onları şeytanların körlüğüne bir tâat yapar. Nitekim âyet-i kerîmede ma'sıyetten pişman olanlar hakkında فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Furkan, 25/70) ya'nî "İşte Allah Teâlâ'nın seyyiâtını hasenâta tebdîl ettiği kimseler onlardır" buyrulur.
Şurrâh-ı kirâmdan Bahru'l-Ulûm hazretleri, seyyiâtın hasenâta tebdîli hakkındaki tahkikâta dâir olan beyânâtı, Şeyh-i Ekber hazretlerinin Fütûhât-ı Mekkiyye'sinin 74. bâbından hulâsa etmiş olduğundan, tercümesini fâideli gördüm: "Ef'âlin kâffesi hasenedir; zîrâ Allah Teâlâ hâlik-ı ef'âl olduğu için, muhakkak ef'âlin kâffesi Hakk'ındır. Ve ef'âl, o ef'âli icrâ edenlerin mazhar oldukları esmânın iktizâsı hasebiyledir. Binâenaleyh fiil o ismin marzîsidir; ve o fiilin fâili de o ismin merbûbudur; fakat dîğer ismin marzîsi değildir. Ve bilcümle esmâ-i ilâhiyye hüsnâdırlar ve hüsnün muktezâsı da ancak hüsündür. Zîrâ esmâ-i ilâhiyyenin kemâli, o ef'âlden ibaret olan zuhûr-ı esmâî olmaksızın mümkin değildir. İmdi cemî-i ef'âl bu cihetle hüsündürler. Bu da her fiilin hüsn-i zâtîsidir; velâkin onun isminin muktezâsı olan ef'âl-i meşrûa, kendi hüsnü üzerine bâkîdir; ve meşrûiyyet cihetinden güzellik, güzellik üzerine zahir olur. Ve ef'âl-i menhiyyeye gelince, ona kubuh ârızdır ve onun hüsnünü setr eder. Cemâl sahibine ârız olup, onun cemâlini setr eden kir ve pas gibidir. İşte bunun için, şerîat ondan nehy buyurdu ve şer'a muhalefeti o fiili kabîh yaptı. Ve fiil-i meşrû', cemâlinde hicâb olmayan bir sahib-i cemâle benzer. Efâl-i menhiyye ise yüzlerine kir ve pas ve kazûrât bulaşmış olan sâhib-i cemâle benzer ki, bu hicâblar, râîlerin nazarında, onun cemâlini setr eder. İmdi âsî olan kimse, ef'âl-i menhiyyeden tövbe edince, emr-i şer'a olan muhalefeti kalkar ve o fiil-i muhâlifin kubhu zâil ve kendi hüsn-i zâtîsi üzerinde bâkî kalır. Ve Allah Teâlâ onların fenâlıklarını güzelliğe tebdîl eder. Şu halde bu hüsün, hüsn-i zâtî üzerine zâid olarak fiile ârız olur; ve bu fiil ise hüsün üzerine hüsün olur. Ve muhalefeti terk etmek fiili, sâhib-i cemâlin kendisine bulaşan kiri ve kazûrâtı izâle edip temiz libâs giymesi ve cemâl peydâ etmesi mesâbesinde olur ki, bunda birisi cemâl-i zâtî, dîğeri cemâl-i libâs olmak üzere iki cemâl hâsıl olur. Binâenaleyh o fiil-i menhînin güzel olması da, bunun gibi birisi zâtî, dîğeri tebdîlden hâsıl olan güzellik olur. İşte seyyiâtın hasenâta tebdîlindeki hikmet budur."
3880. Racîm olan şeytan, bundan mercûm olur; ve o hasedden çatlar, iki parça olur.
"Recm" taş atmak, reddetmek ve zan ile söz söylemek ma'nâlarınadır. Burada reddetmek ma'nâsında müsta'meldir. "Bitrakad" kelimesi Ankaravî'de "çatlar" ma'nâsında tercüme buyrulmuş ise de, iştikākı hakkında îzâhât verilmemiştir. Hind şerhlerinde de îzâhâta tesadüf edemedim. Burhân ve Bahâr-ı Acem ve Heft Kulzüm ve Gıyâsü'l-Lügât ve Şemsü'l-Lügât ve Çerâğ-ı Hidâyet nâmındaki lügat kitablarında aradım, böyle bir kelime bulamadım. Fakîrin zehâbı budur ki, bu kelime "tark" masdar-ı Arabîsinden bir masdar-ı ca'lîdir ve aslı "tarkîden”dir; muzâri'i ale'l-kāide "tarkad" gelir. "Bâ" harfi, fiillere dâhil olan bâ-yı zâidedir.
Ya'nî şeytan benî Âdem'i iğvâ edip ma'sıyete sevk eder ve bu iğvâ sebebi ile benî âdemden şer'a muhâlif fiil zâhir olur. Vaktâki hâkî olan âdem Hâlık'ıne karşı serkeşlikten tövbe eder, onun bu seyyiesi, yukarıda îzah olunduğu vech ile, haseneye tebdîl olunur. Şeytan, iğvâsının müsmir olmadığı görünce, esâsen huzûr-ı Hak'dan merdûd olan o şeytan, bir kat daha merdûd olur ve kemâl-i enâniyyetinden dolayı serkeşlikten rücû' ve tövbe, şeytanın elinden gelmediği için, âdemin bu hâline hased eder ve kemâl-i teessüründen çatlar.
3881. O bir günahı terbiye etmek için çalışır; ondan bizi bir kuyuya getirir.
Şeytan, âdemin bir günâhını kuvvetlendirip onda musırr olması için çaba-lar. O günaha ısrârımızdan dolayı bizleri kendisi gibi hüsrân-ı ebedî kuyusu-na atmak ister.
3882. O, günahın tâat olduğunu gördüğü vakit, ona na-mübarek bir saat olur.
3883. İçeriye gel, ben sana kapı açtım; sen tükürdün, ben sana hediye verdim.
3884. Muhakkak cefâ edenlere böylelerini veririm; sol ayak önüne ne vech ile baş koyarım!
"Sol ayak" cefâgerden, düşmandan kinâye olur. Ya'nî "Ben mürüvvet şâhıyım; cefâgerlere böyle lutuf kapısını açarım; bak ki, sol ayak mesâbesinde olan düşmanlara karşı nasıl tevâzu' ederim." Bu ma'nâ Ankaravî nüshasına göredir. Hind nüshalarında ikinci mısra'da “çep" yerine "hibb" yazılmış ki, habib ma'nâsına gelir. Tenâzur-ı ma'nâ i'tibariyle bu nüsha müraccah görünür. Ya'nî "Ben cefâ edenlere ve düşmanlara böyle lutuf kapısını açarım; habîb, dost ve vefâger olanların ayağı önüne ise, ne vecih ile baş koyacağımı ve onlara ne sûretle ikrâm edeceğimi var kıyâs et!" Aşağıdaki beyt-i şerîf dahi bu ma'nâyı tafsil buyurur:
3885. İmdi vefâger olanlara ne bağışlarım, sen bil! Hazîneler ve ebedî mülkler!..
Vefâger ve dost olanlara ne ihsânlar edeceğimi artık kıyâs eyle de bil! Onlara ma'nâ hazînelerini ve aslâ zevâli olmayan emlâk-i rûhâniyyeyi bağışlarım.
3886. Ben öyle adamım ki, benim lutfumun şerbeti, kātilim üzerine kahırda zehir olmadı.
Târih-i İslâm'da tafsilen beyân olduğu üzere İmâm-ı Ali (k.v.) hazretlerini şehîd eden İbn Mülcem'dir. Ve İbn Mülcem Hz. İmâm'ı zamân-ı hilâfetlerinde şehîd etti; ve Server-i Enbiyâ Efendimiz'i görmedi. Bu sebeble Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm buyururlar ki: "Bu ibârede sehv-i kâtib vardır. Aslında "be-dest-i tû" yerine "be-dest-i o" idi. Kâtib, sehv sebebiyle "o" lafzı yerine "tu" lafzını yazdı." Fakat ibârenin hey'et-i umûmiyyesine ve ondan sonra gelen beyt-i şerîfe bakılırsa, bunun sehv-i kâtibe hamli müşkildir. Ankaravîde bundan hiç bahis buyrulmamıştır. Fakîre lâyih olan budur ki, Server-i Âlem Efendimiz bu sırrı Hz. İmâm'a söylediler ve Hz. İmâm dahi kendi seyisinin kulağına gizlice söyledi. Hz. Pîr efendimiz, hilâfet-i risâlet-penâhîyi zâhiren ve ma'nen hâiz olmasından dolayı, Hz. İmâm'ı Server-i Enbiyâ Efendimiz'in gayri görmediler. Seyisin kulağına söyleyen Risâlet-penâh Efendimiz' buyurdular. Zîrâ halîfe, müstahlifin aynıdır. Bu ma'nâ her ne kadar zâhire muhâlif görünür ise de, hakikate mutâbıkdır. Ve Hz. Pîr efendimizin meşreb-i ma'rifetlerine muvâfikdır. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'in bir beytinde şöyle buyururlar: چون جدا بینی ز بنده خواجه را کم کنی هم متن و هم دیباجه را ya'nî “Sen efendiyi, bendeden ayrı gördüğün vakit, kitâb-ı hakîkatin hem metnini ve hem dîbâcesini gâib edersin." İmdi Hz. İmâm, Server-i Âlem Efendimiz'in bendeleri ve Server-i Âlem Efendimiz, Hz. İmâm'ın seyyidi ve efendisidir. Binâenaleyh hakikatde yekdîğerinden ayrı değildir.