Emîrü'l-Mü'minîn Ömer (r.a.) ahdinde, çalgıcı ihtiyarın kıssasıdır ki, maişetsiz kaldığı gün kabristanda Allah için çalgı çalıyordu
1. bölüm / 54 · 7629 kelime · ~39 dk okuma
1941. Onu işittin mi ki, ahd-i Ömer'de letâfetli ve revnaklı çeng çalan bir mutrib var idi.
1942. Bülbül onun sesinden kendinden geçti; onun güzel sesinden bir tarab, yüz olurdu.
1943. Onun nefesi meclisi ve cem'iyyeti süsler idi; ve onun nağmesinden kıyamet kopardı.
1944. İsrafil gibi ki, onun sesi san'atla ölüler için bedene cân getirir idi.
1945. Yahut İsrafil'in risaleleri idi ki, onun sema'ından filin kanadı biter idi.
"Yâ resâil" ta'bîrinde şurrâhı kirâmın ihtilafi vardır ki, kimi “yâr" ve "sâ-il" i'tibâr etmiş ve tekellüf ile ma'nâ vermiştir; kimi “ya” ve “resâil" i'tibâr edip, resâilin ma'nâsında tekellüf etmiştir. Fakîre göre külfetsiz olarak anlaşılan ma'nâ: “Yahud bu çalgıcının nağmeleri Hz. İsrafil'in risaleleri idi. Ya'nî çalgıcının her bir nağmesi, İsrafil'in ervâha bir nefhası idi" demek olur. Zîrâ resâilin müfredi, risâledir ve risâle lügatte haber göndermek ve haber vermektir; ve mûsikînin negamâtı da pek çoktur. Binâenaleyh burada resâilin cemi' olarak isti'mâl buyrulması yerindedir. Ve "yâ" terdîd içindir. Nitekim ya şöyle veya böyle deriz.
Yukarıdaki beyitte çalgıcı İsrafil'in kendisine teşbîh buyrulmuş idi; bu beyitte de İsrafil'in kendisine değil, habercisine teşbih buyrulmuştur. Hulâsa-i ma'nâ budur: “Yâhut çalgıcı, İsrafil'in kendisine müşâbih değil, onun nağmeleri, İsrafil'in risâleleri ve habercileri idi ki, o nağmelerin istimâ'ından filin kanadı çıkardı; ya'nî sikālet-i tab'ları fil gibi olup yerinden güç kımıldayan kimseleri vecde getirir idi."
1946. Bir gün İsrafil nâlesini yapar; yüz yıllık çürümüşe can verir.
İsrafil (a.s.) ba's gününde sûrunu üfürür; birçok yıllar yer altında kalmış ve çürümüş olan ölülere tâze can verir.
1947. Enbiyanın içinde de nağmeler vardır; taliblere ondan bahasız hayat vardır.
Ya'nî enbiyâ-yı izâm hazerâtının ervâh-ı mukaddeselerinin dahi negamât-ı latîfeleri vardır ki, onlar hakāyık ve maârif-i ilâhiyyedir; ve bu maârif-i ilâhiyyenin taliblerinin ervâhı, onlardan bahâ yetişemiyecek derecede hâl sahibi olur.
1948. His kulağı o nağmeleri işitmez; zîrâ his kulağı sitemlerden necis olur.
Enbiyânın o nağmeleri, ervâh-ı mukaddeselerinin negamâtı olup tâlibler onları rûhlarının sem'iyle işitirler ve bunlar his kulağının işitemiyeceği derecede latîf füyûzatdır. Meselâ peygamberler bir ma'nâyı harf ve savt libâsına giydirip meydana çıkarırlar. His kulağı bu elfâzı işitir; fakat rûhunun kulağı tıkalı ise, o lafızdan murâd olan ma'nâ ruhuna nüfüz edemez. His kulağı hakîkatden nisbet-i bu'd ile mülevves olduğundan, bu letâifi rûha ifâzadan pek uzaktır.
1949. Perînin nağmesini âdemî işitemez; zîrâ perilerin esrarından a'cemîdir.
Enbiyânın vücûdları, âlem-i şehadetden olduğu ve âlem-i şehadet de his kulağı fa'âl bulunduğu halde enbiyânın nağmelerinin işitilmemesi nasıl olur der isen, cevâben deriz ki: Vücûdları âlem-i şehâdetde havâ ile harâretden terekküb eden cinnîlerin nağmelerini insanlar his kulağı ile işitemiyorlar; zîrâ cinnîlerin esrârına yabancıdırlar ve onların cinsinden değildirler. İnsanların vücudu kesîf ve cinnîlerin vücûdları latîfdir; kesîf kesîfi ve latîf latîfi idrâk eder.
1950. Vâkıa perînin nağmesi de bu âlemdendir; gönlün nağmesi ise her iki ne- [1922] fesden alîdir.
Ya'nî cinnîlerin vücûdları ve nağmeleri de âlem-i şehadetdendir; böyle iken his kulağı ile idrâk olunamaz. Gönlün nağmesi ise latîf olan cinnîlerin nağmelerinden daha latif olduğundan, gerek insanların ve gerek cinnîlerin nağmelerinden daha âlîdir. Zîrâ cins, ancak kendi cinsini idrak eder.
1951. Zîrâ perî ve âdemî zindana mensubdurlar; her ikisi bu cahillik zindânı içindedirler.
Ya'nî insân, âlem-i kesâfet içinde mahbûsdur ve ancak bu âlemin ahvaline vakıfdır; ve âlem-i letâfetden câhildir. İşte bu cehli sebebiyle âlem-i letâfetden olan cinnin vücudunu ve onun mâfevkı olan âlem-i melekût ehlini inkâr ederler. Ve cin tâifesi de kezâlik kendi âlemlerinde mahbûsturlar ve kendi vücûdlarının mâfevkı olan âlem-i letâfeti bilemezler.
1952. Sûre-i Rahman'da ma'şer-i cinni oku. "Testetîû tenfüzû"yü açık bil!
Ya'nî sûre-i Rahmân'da vaki olan يَا مَعْشَرَ الجَنَّ وَالْأَنْسِ ان اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا من أقطار السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانِ (Rahmân, 55/33) ya'nî “ Ey cin ve ins tâifesi; eğer muktedir iseniz, göklerin ve arzın aktârından çıkınız; hayır çıkamazsınız; ancak kuvvet ile çıkarsınız” âyet-i kerîmesini oku ve âlem-i kesâfetden olan semâvât ile arzın etrafından dışarıya, ya'nî âlem-i letâfete çıkılamıyacağını ve çıkılmak için mutlakā o mertebe-i letâfeti ihrâz etmek lâzım geleceğini bil!
1953. Evliyânın batınlarının nağmeleri, evvelâ derler ki: Ey "la"nın cüz'leri!
"Lâ" dan murâd vücûd-ı izâfî ve madde âlemidir ki, onlar sabun köpüğü gibi bir nümayişden ibaret olup hakikatde yokturlar; ve vücûd-ı insân bu âlem-i maddiyyatın cüz'leridir.
1954. Agah olun, “la"yı nefyden başları yukarı kaldırın; bu hayali ve vehmi bir tarafa bırakın!
Menfi olan "lâ"dan, ya'nî vücûd-ı izâfî âleminden başınızı yukarı kaldırınız; ve bu âlem içinde müstağrak olup kalmayınız. Hayal ve vehimden ibâret olan bu maddiyyât ve keserâtı bir tarafa bırakınız; hakîkî varlığa teveccüh ediniz.
1955. Ey hep kevn ü fesûd içinde çürümüşler; sizin bâkî olan canınız bitmedi ve doğmadı.
Ey şânı kevn ü fesâddan ibaret olan âlem-i maddiyyatın cüz'leri bulunan nâkıs insanlar; siz âleme rûh-i hayvânî ile geldiniz ve bu rûh-ı hayvânînin ahkâmı altında çüyürüp zebûn oldunuz. Sizin bu rûh-ı hayvânîniz, henüz bâkî olan rûh-ı izâfi mertebesine terakkî etmedi ve cesed-i kesîfiniz de henüz doğmadı.
1956. Eğer o nağmelerden bir şemme söylersem, canlar kabirlerden baş kaldırırlar.
Eğer evliyâ-yı kirâmın bâtınındaki nağmelerden biraz bahs edecek olursam, kabre müşâbih olan cesetlerde ölüler gibi hareketsiz bulunan ervâh baş kaldırıp vecde gelirler idi.
1957. Kulağını yaklaştır ki, o uzak değil; fakat onun sana nakline izin yoktur.
Ruhunun kulağını yaklaştır ki, o nağmeler karşındadır, uzak değildir; ve benim rûhumdan, senin rûhuna intikāl eder. Fakat elfâz ile his kulağına nakle, izn-i ilâhî yoktur; çünkü his kulağı yanlış anlar ve bundan dalâlet ve şaşkınlık hâsıl olur.
1958. Agah ol ki, evliyâ vaktin İsrafil'idirler; ölülere onlardan hayat ve nemâ vardır.
1959. Her bir ölünün cânı, ten mezarı içinde, kefende onların avâzından sıçrar.
1960. Der ki: O sadâ muhakkak onlardan ayrıdır; diri etmek, Hakk'ın sadâsının işidir.
Evliyânın negamât-ı rûhundan dirilip cesed-i kabrinden baş kaldıran kimse der ki: Beni dirilten bu ses, muhakkak sûret-i müteayyine sahibi olan bir mahlûkun sesinden başka bir sestir. Zîrâ ölüyü diriltmek bî-harf ü savt olan Hakk'ın sadâsının işidir.
1961. Biz öldük ve külliyyen eksildik; Hakk'ın sadası geldi, hep kalktık.
Bu beyt-i şerîfde, Cenâb-ı Pîr kendi zât-ı şerîflerine işaret edip buyururlar ki: Bizim negamât-ı rûhumuz ile dirilen sâlikler, bizim seslerimizi hakikat ci- hetinden Hakk'ın sesi bilirler. Zîrâ biz öldük; bizim bizliğimiz kalmadı, mertebe-i beşeriyyetimiz eksildi; bî-harf u savt hitâb-ı Hakk'ı işittik; vücûd-ı abdânîden fânî olduktan sonra, vücûd-ı hakkānî ile dirilip kalktık.
1962. Hakk'ın hitabı, hicab içinde ve hicabsız onu verir ki, onu cebinden Meryem'e verdi.
Ya'nî "fenâ-yı küllî" içinde bulunan kâmillere Hak Teâlâ hitâb eder. Bu hitâb iki sûretle vâki' olur. Ya ikilik perdesi olmaksızın doğrudan doğruya harf ve savtın dahli olmaksızın vâki' olur; veyâ ikilik perdesi arkasından zâhir olur; ve ikilik perdesi arkasından zuhûru budur ki: Yâ âlem-i misâlde mütemessil olan melek vâsıtasıyla olur, Hz. Cibríl'in temessülen Kur'ân'ı inzâli gibi; ve Hz. Meryem (aleyhe's-selâm)a mütemessilen zuhûr eden Hz. Cibríl'in nefh ile sûret-i Îsâ (a.s.)1 inzâli gibi; veyâhud her hangi bir ma'nâ, âlem-i misâlde kendisine bir sûret-i münasibeye girip görünür. Alem-i ma'nâda ilmin süt sûretine temessülü gibi. Hicâbsız olan hitâb-ı ilâhî zevkî ve vicdânî olduğundan, söylemek ve yazmak ile ta'rîf olunamaz.
1963. Ey kimseler ki fenâ, sizi post altında yok etmiştir; ademden, dostun âvâzından rücû' ediniz!
"Fenâ"dan murâd, fânî olan taayyünât âlemidir. "Post"dan murâd taayyünât-ı âlemden birer cüz' olan ecsâd-ı beşeriyyedir. "Yok etmek"ten murâd, mertebe-i insâniyyede tahakkuk edemeyip hayvâniyyet derekesinde kalmaktır. "Ademden rücû"dan murâd, mertebe-i hayvâniyyeden insâniyyet mertebesine gelmektir. Zîrâ insan sûretinde iken, hayvâniyyetde kalmak, yok olmaktır. Ve bu derekeden insâniyyete gelmek rücû'dur. "Dostun sesi"nden murâd, kâmilin sözleri ve da'vetidir; zîrâ kâmilin lisânı, lisân-ı Hak'dır. Nitekim hadîs-i şerîfde ان الله يقول الحق على لسان عبده ya'nî “Muhakkak Allah Teâlâ kulunun lisânı üzerinde söyler" buyrulur.
Hulâsa-i ma'nâ şudur: "Ey kimseler ki, fânî olan bu suver-i âlem, sizlerin insanlığınızı ecsâm-ı kesîfe altında yok etmiştir; ve hayvaniyyet derekesine düşürmüştür. İnsân-ı kâmil lisânından Hakk'ın da'vetini işitip henüz sizde olmayan insanlık mertebesine rücû' ediniz."
1964. Her ne kadar Allah'ın kulunun boğazından ise de, mutlak o ses, muhakkak şâhdan olur.
O da'veti mutazammın olan ses, her ne kadar sûretde Allah'ın kulları olan enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın boğazlarından ve hançerelerinden zâhir olur ise de, onlar Hakk'ın âleti mesâbesinde olduklarından, o sesler mutlakā şâh-ı hakîkî olan Allah Teâlâ Hazretleri'nin sesidir.
1965. Ona demiştir ki: Ben senin lisânın ve basarınım; ben senin havassin ve ben rızân ve gazabınım.
1966. Yürü ki, benimle işitir ve benimle görür olan sensin. Sır sensin; ne yeri vardır? Sahib-i sır sensin.
Yukarıdaki beyit ile bu beyt-i şerîf لا يزال عبدي يتقرب الى بالنوافل حتى أحبه فاذا احببت كنت له سمعا و بصرا و لسانا و يدا فبي يسمع و بي يبصر و بی ینطق و بی یبطش ya'nî “Kulum, ben onu sevinceye kadar, nevâfil ile dâimâ bana yaklaşmakda olur. Vaktâki ben onu severim; ben onun sem'i ve basarı ve lisânı ve eli olurum. Binâenaleyh benim ile işitir ve benim ile görür ve benim ile söyler ve benim ile tutar” hadîs-i kudsîsinin meâl-i şerîfidir. Ve bu beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ında da الانسان سر من اسراری ya'nî “İnsan, benim sırlarımdan bir sırdır” hadîs-i kudsîsine işâret buyrulur. Ve abdin Hakk'a takarrubu iki vech ile olur: Birisine “kurb-i nevâfil” derler. Bu mertebede Hak, abdin bâtını ve abd, Hakk'ın zâhiri olur. Ve diğerine “kurb-i ferâiz” derler. Bu mertebede de Hak abdin zâhiri ve abd, Hakk'ın bâtını olur. Ve ta'bîr-i dîger ile “kurb-i nevâfil”de abd, Hakk'ın âleti; ve “kurb-i ferâiz”de Hak, abdin âleti olur. Onun için bu merâtibe işareten kâmillerden birisi demiştir ki: “Şimdiye kadar Hak dedi, ben yaptım; bundan sonra ben söylerim, Hak yapar.”
Bu îzâhdan anlaşılır ki, beyt-i şerîfin birinci mısra'ında “kurb-i nevâfil”e ve ikinci mısra'ında hem “kurb-i nevâfil”e ve hem de “kurb-i ferâiz”a işâret buyrulmuş olur. Zîrâ “kurb-i nevâfil”de Hak, abdin bâtını olunca abd sahib-i sır olur; ve “kurb-i ferâiz”de abd Hakk'ın bâtını olunca, kendisi Hakk'ın sırrı olmuş olur.
1967. Vaktaki sen hayretden Allah için olan kimse oldun; ben de senin için olurum; zira كان الله له )kanallahu lehû)dur.
Bu beyt-i şerifde من كان لله كان الله له Ya'ni “Kim ki Allah için oldu; Allah da onun için olur” hadîs-i şerîfinin ma'nâsı beyân buyrulur.
Ya'nî “Ey abdim, mâdemki sen sıfât-ı nefsâniyyeni benim yolumda fedâ ettin; ve benim için enâniyyet-i mevhûmeni kurbân ettin; ve benim Zât ve sıfât-ı azîmü'ş-şânımın muvâcehesinde hayretde kaldın; ben de vücûd-ı hakkānîm ile senin vücûd-ı abdânîni setr ettim ve kâmilen senin için oldum.”
1968. Sana gâh sensin ve gâh benim derim. Her ne dersem, ben parlak güneşim.
Senin taayyünün ve sûretin cihetinden ba'zan sana abdim derim; ve bâtının ve hakikatin cihetinden de ba'zan sana, benim derim. Sana ister “sensin” diyeyim ve ister “benim” diyeyim, her ne dersem, ben âlem-i vücûdda parlak bir güneşim; zîrâ senin taayyünün ve sûretin dahi, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyem hasebiyle merâtibe tenezzülden hâsıl olmuştur ve cemî-i mevcûdât bir parlak güneş gibi olan benim varlığımdan ibaretdir.
1969. Bir dem senin mişkâtından her nereye parlarsam, ehl-i âlemin müşkilâtı orada halloldu.
“Mişkât” duvar içinde kandîl veyâ lamba koydukları mahalle derler. Bundan murâd cemî-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharı olan insân-ı kâmilin kalb-i şerîfidir. Ve bu zât-ı şerîf âlemde vâhidü'z-zamân olup, hakikat-ı muhammediyyeyi hâmildir. Bilcümle ehl-i âleme füyûzât-ı ilâhiyye, onun kalb-i şerîfinden tevzî olunur. Ona “kutbu'l-aktâb” dahi derler. Şecere-i kevnin semere-i yegânesidir.
“Parlamak”dan murâd feyz-i mukaddestir; zîrâ feyz-i ilâhî iki nevi'dir. Birisine “feyz-i akdes”, diğerine “feyz-i mukaddes” derler. Feyz-i akdes ile bilcümle eşyânın hakāyıkı ilm-i ilâhîde sabit olur; ve feyz-i mukaddes ile bu hakāyıkın îcâbâtı, âlem-i taayyünâtda vücûd bulur. Ve bu feyz-i mukaddese âlem-i taayyünâtda kutbu'l-aktabın mişkât-ı kalbi vâsıta olur; çünkü bu zât-ı şerîf yeryüzünde halîfe-i Hak'dır.
1970. O karanlığı ki, onu güneş kaldıramadı, o zulmet bizim nefsimizden kuşluk vakti gibi olur.
1971. Her nereye ki, nâ-sezâ bir karanlık geldi; bizim ziyâmızdan kuşluk vaktinin güneşi olur.
Ya'nî güneş maddî ve zâhirî karanlığı kaldırır ise de, ma'nevî zulmetleri kaldıramaz. Biz onu, ey halîfem, senin mişkât-ı kalbinden aksettirdiğimiz şems-i hidâyetimiz ile kaldırır ve o ma'nevî karanlığa ma'rûz kalan kalbleri, kuşluk vakti gibi nûrânî bir hâle getiririz.
1972. Âdem'in kendisine ve benî-âdeme esmâyı gösterdi; ve başkalarına Âdem'den esmâyı açtı.
Ya'nî ahsen-i takvîm üzere mahlûk olan Âdem'in bu taayyünü, cemî-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin zuhûruna musâid olduğundan, gerek Hz. Âdem'in kendisine ve gerek onun evlâdına bilcümle esmâ' ve sıfât-ı ilâhiyyesini Hak fiilen ve zevkan gösterdi. Başka mahlûkāt-ı ilâhiyye, bu esmâ' ve sıfât-ı ilâhiyyenin ahkâm ve âsârını insanda müşâhede ettiler.
1973. Onun nûrunu ister Âdem'den, ister O'ndan al; ister küpten, ister su kabağından al!
“Onun nûru”dan murâd, Hakk'ın tecelliyât-ı esmâ ve sıfatıdır. Ya'nî ey sâlik, bu tecelliyât-ı ilâhiyyeyi, ister kutbu'l-aktabdan ve onun tevâbi'i olan sâir kâmillerden al; ister doğrudan doğruya Hak'dan aldığını gör, hep müsâvîdir. Meselâ suyu ister küpten alırsın; ister maşraba makāmında kullanılan su kabağından alırsın, ikisi de birdir.
1974. Bu su kabağı küpe pek bitişiktir; iyi bahtlı olan su kabağı, senin gibi mesrûr değildir.
"Küp"den murâd, vücûd-ı hakiki-i Hak'dır. "Su kabağı"ndan murâd, vücûd-ı izâfi-i kâmildir. "Nik-baht"dan murâd, saâdet-i ezeliyyedir. Ya'nî vücûd-ı izâfî-i kâmil ile vücûd-ı hakîkî-i Hak arasında enâniyyet-i mevhûme olmadığından, yekdîğerine pek muttasıldır. O saâdet-i ezeliyye sahibi olan vücûd-ı izâfî-i kâmil, senin gibi enâniyyet-i mevhûmesiyle şâdân ve mesrûr değildir.
1975. Mustafa (a.s.) buyurdu ki: Saadet, beni gören kimseye ve beni gören kimseyi gören kimseye!
Bu beyt-i şerif طوبى لمن رأنی و آمن بی و طوبی لمن رأى من رآنی و آمن بی ya'ni "Pek ziyâde saâdet, o kimseye ki, beni gördü ve îmân etti; ve yine saâdet o kimseye ki, beni göreni gördü ve îmân etti" hadîs-i şerîfine işarettir. Bu hadis-i şerîf, insân-ı kâmilin Hakk'a olan şiddet-i ittisâlini müeyyid olmak i'tibariyle beyt-i şerîfde zikr edilmiştir.
1976. Vaktaki bir çerâğ bir şem'in nûrunu çekti, her kim onu gördü ise muhakkak o şem'i gördü.
Yanmayan bir mum, yanan bir mumdan yandığı vakit, onun ziyâsı bu muma intikāl eder; binâenaleyh evvelki mumun nûrunu görmek isteyen, bu mumun nûrunu ve ışığını görsün.
1977. Eğer böylece yüz çerağa kadar nakl olunsa, sonu görmek, aslın likāsı oldu.
1978. İstersen sen o nûru sonraki nûrdan istersen cân şem'inden al, hiç fark yoktur.
"Şem'-i cân"dan murâd, (s.a.v.) Efendimiz'dir; zîrâ kendileri "ebu'l-ervâh"dır ve bilcümle ervâh ondan inşiâb etti. Ya'nî sen, nûr-i hidâyetini ister doğrudan doğruya canların şem'i olan risâlet-penâh Efendimiz'den al, ister ondan sonra gelen, onun vârislerinden al, hiçbir fark yoktur.
1979. Nûru ister sonraki çerâğdan gör; ister onun nûrunu geçmişlerin şem'inden gör!
Ya'nî feyz-i ilâhîyi ister en sonra âlem-i taayyünde zâhir olan insân-ı kâmilden gör; ve ister o feyzi bu âlem-i taayyünden intikāl etmiş olan kâmillerden gör! Meselâ Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz, bu âlem-i taayyünde değildirler; fakat onların her zamanda halîfeleri ve kendi nûrlarından ve feyizlerinden parlayan vârisleri vardır. İster bu feyzi bu Mesnevî-i Şerif vâsıtasıyla onlardan al; ister vârisî olan zâtdan al, müsâvîdir.
در معنی حدیث ان لربكم في ايام دهر كم نفحات الا فتعرضوا لها
"Muhakkak Rabb'inizin, sizin dehrinizin günlerinde kokuları vardır. Agâh olun, onlara teveccüh edin!" hadîs-i şerîfinin ma'nâsı hakkındadır
1980. Peygamber (a.s.) buyurdu ki: Hakk'ın nefhaları bu günler içinde yarış [1951] ediyor.
Ya'nî Hakk'ın füyûzât-ı ilâhiyyesi ve hidâyetiyle olan tecelliyât-ı rabbâniyyesi, Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'in zamân-ı saâdetlerinde ezmine-i sâireden daha ziyâde olduğuna işâret buyrulur.
1981. Bu evkāta kulak ve akıl tutunuz; böyle nefhaları kapınız!
1982. Nefha size geldi, gördü ve gitti. Her kimin için dilediyse can bağışladı ve gitti.
Hakk'ın nefhası olan kâmil geldi ve sizi gördü; ba'dehû âlem-i taayyün-den çıkıp gitti. Ezelde her kimin saâdetden nasîbi var ise, onun rûh-ı hayvânîsini rûh-ı izâfiye tebdil etti de öyle gitti.
1983. Agah ol, bir nefha daha erişdi; hâce-taş nihayet bundan dahi geri kal-miyasın.
Nefha-i ilâhî olan insân-ı kâmilin birisi gitti, diğeri geldi; geçip gidenin far-kına varmadın ve istifade edemedin; bâri bu gelenden istifade et ve istifâde-den mahrûm olma, ey kapı yoldaşı!
Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîf ile kendi zât-ı şerîflerine işâret buyururlar. Nite-kim Dîvân-ı Kebîr' lerindeki şu beyt-i şerîfleri bu ma'nâyı müeyyeddir.
Nazmen tercüme: "Açtılar kenz-i füyûzu olunuz hil'at-pûş Mustafa geldi yine, cümleniz îmân ediniz!"
1984. Nârî olan can ondan ateş söndürücülük buldu. Ölü can ondan hareket buldu.
Gazab ve şehvet ateşlerini hâvî olan rûh-ı hayvânî, o kâmilden bu ateşle-rin söndürücülüğünü buldu ve hissetti. Rûh-ı hayvânînin taht-ı kahrında ölü gibi hareketsiz kalmış olan rûh-ı izâfî ve insânî, o kâmilin nefhasından hare-kete geldi ve dirildi.
1985. Nârî olan can, ondan intıfâ buldu; ölü onun bakāsından kaba giydi.
Rûh-ı hayvânînin gazab ve şehvet ateşi ondan söndü; ölü olan rûh-ı izâfi onun hayât-ı bakıyesinden bir libâs giydi ki, o libâs o hayât-ı bâkıye cinsinden- dir. Ya'nî kâmil, insân-ı hayvânı kendisi gibi bakā-billah mertebesine getirdi.
1986. O tûbânın tâzeliği ve kımıldamasıdır; o halaikın hareketleri gibi değildir.
Insân-ı kâmilin nefehâtındaki tarâvet ve onun efâl ve harekâtı, cennet-i cismânîdeki tûbâ ağacına benzer ki, o ağacın tarâveti ve harekât-ı latîfi dâ- imîdir. Binâenaleyh kâmilin efâl ve harekâtını, sâir nâkıs insanların harekâ- tına benzetmek münasib değildir.
1987. Eğer yere ve göğe düşerse, onların zehreleri derhal su olur.
Ya'nî eğer o nefehât-ı ilâhiyye yeryüzüne ve göğe isabet etse, onlardaki zehreler hemen suya inkılâb eder ya'nî ödleri kopar. "Zehre” öd ma'nâsınadır. Burada لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ (Haşr, 59/21) ["Eğer biz bu Kur'ân'ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün"] âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu beyit, âtîdeki beytin evvelki mısrâ'ı ile tamâm olur.
1988. Bu nihayetsiz demin korkusundan dolayı فابين أن يحملنها ya'nî "Onu yük- lenmekten ibâ ettiler" âyetini tekrar oku.
1989. Ve yoksa "Ondan korktular" ne vakit olurdu? Eğer onun korkusundan, dağın kalbi kan olmasa idi.
Yukarıki beyit ile bu beyitte, şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَينَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَ حَمَلَهَا الْإِنْسَانُ (Ahzâb, 33/72) Ya'nî “Biz emâneti göklere ve yere ve dağlara arz ettik. İmdi onu yüklenmek- ten istinkâf ettiler ve ondan korktular; ve onu insan yüklendi." Evvelki beyitte "dem-i bî-müntehâ" dan murâd, hiç bir an munkatı' olma- yan ve nihâyeti bulunmayan "nefes-i rahmânî"dir ki, esmâ ve sıfatın mezâ- hiri olan kâinâtın hey'et-i mecmûasına lâ-yenkatı' vücûd-bahş olur. Fakat âlemin hey'et-i mecmuası, insan gibi cem'iyyet-i esmâiyyeyi kabûle müstaid değildir. Meselâ efrâd-ı âlemden hiçbir ferd ism-i Gaffâr'ın mazharı olamaz; çünkü mükellef olmadığı cihetle, kendisinden isyân zuhûr etmek mümkin değildir; ve isyân olmayan mahalde, mağfiret dahi olamaz. Bu mazhariyyet ancak insana mahsûsdur. Ve kezâ Adl ve Muntakim vesâir isimler de böyledir. Binâenaleyh cem'iyyet-i esmâiyyeyi kabûle müsâid olan ancak insandır; ve âyet-i kerîmede de arz edildiği beyân buyrulan emânet dahi budur. Üç beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı böyle olur: "Eğer o nefehât-ı ilâhiyye yere ve göğe nâzil olsa, bu nihâyetsiz olan cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâmil nefes-i rahmânînin korkusundan ödleri patlayıp erir ve su olurdu. Eğer bu ma'nâya delîl istersen أَنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ (Ahzab, 33/72) ["Biz emâneti arz ettik"] âyet-i kerîmesindeki فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا (Ahzab, 33/72) [Onu yüklenmekten istinkâf ettiler]i tekrar oku. Eğer o nefesin korkusundan dağların kalbi kan olmasa idi, âyet-i kerîmede وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا (Ahzab, 33/72) [Ondan korktular] buyrulur mu idi.
1990. Dün gece bu, başka türlü el verdi; birkaç lokma geldi, yolu bağladı.
Dün gece bu nefes-i rahmânîden başka türlü bir nefha ve bir latîf koku zâhir oldu. Fakat birkaç lokma mecrâ-yı feyzi tıkadı.
Bu lokmanın âkili hakkında şurrâh-ı kirâmın nokta-i nazarları muhteliftir. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri lokmanın âkili Hz. Pîr olduğunu ve kalb-i şerîflerine vârid olan ilhâmın bu lokma sebebiyle mertebe-i kelâma gelemediğini beyân eder. Hind şârihleri ise, bu lokmanın âkili sâmi'ler olduğunu ve yedikleri taâm onların kalblerine bu nefehâtın aksine mâni' olduğunu îzâh ederler. Fakîr de Hind şârihlerinin mütâlaasını muvâfik bulurum. Zîrâ eğer lokmanın âkili Cenâb-ı Pîr olmuş olsa idi, bu ilhâmât kalb-i şerîflerine nâzil olmaz idi. Nitekim Mesnevî-i Şerîfde bu ma'nâlar, âtîde "Allah Teâlâ vâizlerin lisânına hikmeti, dinleyenlerin isti'dâdı kadar telkîn eder" bahsinde mebzûlen gelecektir. Ve kezâ Cenâb-ı Pîr Fîhi Mâ Fîh nâmındaki eser-i âlîlerinde bunu bir misâl ile de tavzîh buyurup derler ki: “Kadının memesine süt gelir; fakat çocuk tarafından cezb edilmek lazımdır. Bana söyle diyorsunuz; fakat siz niçin cezb etmiyorsunuz?"
Bu mütâlaâta göre beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Dün gece bize bu nefehât başka bir renkte geldi; fakat sâmi'lerin rûhlarının kulaklarını, yedikleri birkaç lokma tıkamış olduğundan, o maânîyi cezb edemediler."
1991. Lokma için bir Lokman rehin olmuştur; Lokman'a mensub olan vakit-dir; ey lokma git!
"Lokman"dan murâd hikemiyyât-ı ilâhiyye ile muttasıf olan Cenâb-ı Pîr'in zât-ı şerîfleridir. "Rehin" lügatte habs etmek ma'nâsınadır. "Vakt-i lokmânî"den murâd, zât-ı şerîflerinin zamân-ı irşâdlarıdır.
Ya'nî sâmi'lerin yedikleri birkaç lokmadan dolayı, bir Lokman olan zâtım mahbûs olup kaldı; istediğim gibi sâmi'lere beyân-ı hakāyık ve maârif edemiyorum. Ey lokma ve onun sû'-i te'sîrâtı, şimdi benim zamân-ı irşadımdır, gidin ve zâil olun ki, vazîfe-i irşâdımı lâyıkıyla yapayım.
1992. Bu ıztırab, bir lokmanın hevâsındandır; Lokman'ın avucundan dikeni çıkarın.
Bu beyt-i şerîf, insân-ı nâkısın insân-ı kâmile olan te'sîrini beyân buyurur; şöyle ki: İnsân-ı kâmilin kalb-i şerîfi, bilcümle hevâ-yı nefsânîden hâlî ve musaffâdır. Onun huzûruna bir insân-ı nâkıs geldiği vakit, onun kalbindeki hevâ-yı nefsânî ve havâtır-ı dünyevî derhal aks eder. İşte bu akisden mürşid, mürîdin hâlini bilir. Bu hâlde olmayan bir zât, mürşid-i kâmil değildir; ancak bir vâiz ve nâsihdir. Eğer mürşidliğe kıyâm ederse halkı aldatmış olur.
İmdi mürîdden vâki' olan bu akis, kâmilin kalbinde bir hârhâr ve bir meşgale peydâ eder. Ya'nî kendisine vârid olan hakāyıkın beyânını bırakıp mürîdin hâlini ıslah ile meşgûl olur. İşte bu meşgale, mürşid-i kâmilin yed-i tasarrufuna batmış bir diken gibidir. Bu dikenin çıkması, mürîdin bu havâtırı nefy edip mürşidin füyûzât-ı kalbiyyesine teveccühü ile olur.
Hulâsa-i ma'nâ şudur: “Bana vârid olan nefehât-ı ilâhiyyenin ızhârına mâni' olan hâl, sâmi'lerin yediği birkaç lokma sebebiyle kalblerinde hâsıl olan hevâ-yı nefsânîdir. Bu havâtırı nefy edip, nâtık-ı hikmet olan Lokman'ın yed-i tasarrufundan bu akis dikenini çıkarınız ve benim söylediğim ma'nâda müstağrak olunuz!"
1993. Onun avucunda diken vardır ve onun sâyesi keskin değildir; lakin size hırstan o temyîz yoktur.
Mürşidin yed-i tasarrufundaki dikenin te'sîri keskin ve şedîd değildir; o onu kalbinden kolayca izâle edebilir. Fakat siz noksânî olan hırsları fark ve temyîz edemediğinizden, biri gidip biri geliyor ve benim kalbime olan akisler de tevâlî ediyor. Eğer feyz almak isterseniz, o nefsânî hırsları bırakınız.
1994. Diken bil, onu ki hurma görmüşsün; zîrâ sen çok nankörsün ve çok görmemişsin.
Hurma diye üzerine atılıp yediğin şey, âlem-i ma'nâda dikendir. Senin rûhunun boğazına saplanıp kalıyor ve rûhuna hikemiyyât ve maârif-i ilâhiyye lokmalarını yutturmuyor. Ben senin önünde bu kadar hakāyık ve maârif ibzâl ettiğim halde, onların fikriyle meşgül olmayıp, yediğin birkaç lokmanın verdiği te'sîr sebebiyle havâtır-ı nefsâniyyen ile meşgülsün. Binâenaleyh sen maârif-i ilâhiyye ni'metlerinin nankörüsün ve âlem-i ma'nâdan çok görmemişsin ve hiç nasib almamışsın.
1995. Lokman'ın cânı ki, o Hakk'ın gülistanıdır, onun cânının ayağı niçin bir dikenin bağlanmışıdır?
Bu beyt-i şerîf bir suâl-i mukaddere cevabdır. Gûyâ birisi çıkıp der ki, ey hazret-i Pîr, bizim taâm yememize ta'rîz ediyorsun; halbuki sen de beşersin, binâenaleyh bizim gibi yiyip içersin. Cenâb-ı Pîr bu suâle cevâben buyururlar ki: Lokman gibi olan bir kâmilin cânı, maârif ve hakäyık-ı ilâhiyyenin gülistânıdır. Onun cânının ayağı, ya'nî kuvveti niçin diken gibi olan birkaç lokma ile bağlanmış olsun? Ya'nî onun yediği ve içtiği, ilhâmât-ı ilâhiyyeye sed olmaz.
1996. Bu diken yiyici vücûd, deve olarak geldi. Bir Mustafa-zâde de, bu deve üzerine binicidir.
"Bir Mustafa-zâde"den murâd, zât-ı şerîfleri ve bilcümle kâmillerdir. Ve "deve"den murâd, ceseddir. Ve cesede "deve" ta'bîr buyrulması diken alâkasıyladır. Zîrâ develer diken yemeyi pek severler; hattâ dikenli bir nevi' nebâtın adı "deve dikeni"dir.
Bu beyt-i şerîf dahi, yukarıdaki suâl-i mukaddere olan cevabın mütemmimidir.
1997. Ey deve! Senin arkanda bir gül dengi vardır ki, onun nesîminden sende yüz gülzar bitti.
1998. Senin meylin mugaylan ve kum tarafınadır; acaba kıymetsiz dikenden ne gül toplayabilirsin?
Bu beyit, sâil-i nâkısın suâl-i mukadderine cevâbdan sonra, onun hâlini îzahdır. "Mugaylân" Arabistan'da bulunan bir nevi' dikenli ağaçtır. "Mürde rîk" bir ölünün başından arta kalmış olan kıymetsiz eşyâdır. Kıymetsiz ve i'tibârsız mevâd hakkında kullanılan bir ta'bîrdir.
Ya'nî, “Ey nâkıs! Kâmillerin deve gibi olan cesedleri de, bu dikenleri yemek zarûrîdir. Fakat onların bu yemede ve içmede aslâ meyilleri ve alâkaları yoktur; fakat senin meylin ve muhabbetin mugaylân ve kum mesâbesinde olan gıdâ-yı sûrîyedir. Onlar yaşamak için yerler; fakat sen yemek ve içmek için yaşarsın. Binâenaleyh sen, bu kıymetsiz ve âdî dikenden acaba hangi maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye güllerini toplayabilirsin?"
1999. Ey bu talebden dolayı köyden köye dolaşmış olan kimse, ne zamâna kadar dersin ki bu gülistan hani, hani?
Ey mugaylân ve kuma müşâbih olan huzûz-ı nefsâniyye arkasında köyden köye dolaşmış olan kimse: Ne vakte kadar "Bunca zamandır dolaştım, gülistân-ı ma'nâ olan bir kâmil bulamadım" dersin?
Nitekim dervişin birisi Dar isminde bir kâmilin huzûruna gelip demiş ki: "Ey şeyh, dünyayı dolaştım; ne râhat ettim, ne de râhat etmiş bir kimse gördüm. Şimdi sana geldim ki, birkaç gün seninle müsterîh olayım." O zât-ı şerîf ona cevâben demiş ki: "Niçin kendi nefsinden el çekmedin ki, hem sen ve hem de halk müsterîh olsalar idi."
2000. Ayağın dikenini çıkarmadan evvel gözün karanlıktır; nasıl cevelân [1970] edersin?
Ey nâkıs! Senin ruhunun ayağında sıfât-ı nefsâniyye dikenleri var ve gözü de kördür ve karanlıktır. Sen bu hâlde bir veliyy-i kâmil aramak için nasıl dolaşabilirsin; ve bu ayak ve göz ile ne görebilir ve ne bulabilirsin?
2001. Ademî ki, cihana sığmaz, bir dikenin ucunda nihan olur.
Benî-âdemin vücûdu, hakikatde âlem-i kübrâdır ve âlemin vücûdu ise, âlem-i suğrâdır. Nitekim Mesnevî-i Şerif in IV. cildinde: ["Sûretde küçük âlem sensin; ma'nâda ise büyük âlem sensin"] beytinde işâret buyrulmuştur."
İmdi bu i'tibâr ile Adem'in hakikati âleme sığmadığı halde, acib bir şeydir ki, bu hakikat bu âlemin cinsinden olup diken mesâbesinde bulunan suver-i âlemin birinin ucunda mahfî ve mestûr kalıyor. Bu sebeble hakikat gizleniyor ve meydana çıkamıyor.
2002. Mustafa (a.s.) geldi ki: "Ey kırmızıcık bana söyle, bana söyle"yi bir hemdem ittihaz ede.
Ya'nî yerlere ve göklere sığmayan bir hakikati hâmil bulunan (s.a.v.) Efendimiz, bu âlem-i taayyünde bu hakikat ahkâmının üzerlerine galebesi zamânında, mertebe-i beşeriyyete tenezzül etmek ve binâenaleyh halkı da'vetle meşgûl olmak için suver-i âlemden biri olan Hz. Aişe (r.a.) vâlidemizi, zât-ı seniyyelerine hemdem ve musâhib ittihâz buyururlar ve ona: “ Ey vech-i latîfi beyaz olan, benim ile konuş, benim ile konuş!" buyururlar idi. Ve bu meşgale ile hakikat-ı muhammediyyeleri gizlenir ve âlem-i sûrete âid olan cihet-i nübüvvetleri zâhir olur idi.
“Humeyra” kelimesi “hamrâ” kelimesinin tasgîridir ve “hamra” kırmızı ma'nâsına gelir ise de, Arablar penbe ve beyaz olana “hamra” derler; ve “humeyra” lafz-ı müennesdir.
Bu beyt-i şerîf, evvelki beyt-i şerîfin îzâhı maksadıyla îrâd buyrulmuştur; fakat insân-ı kâmil, mertebe-i beşeriyyete ve keserâta nüzûl zamânında da mezâhirde Hakk'ı müşâhede buyurduğundan, her hangi bir mazhara teveccüh buyurmuş olsa, onda Hakk'ın bir tecellî-i hâssını görür ki, o tecellî-i hâs, aslâ başka bir mazharda bulunmaz. Bu ma'nâya binâen (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Aişe (r.a.) vâlidemize ziyâde muhabbet ederler idi; ve bu ma'nâya binâen خذوا شطر دينكم من حميراء ya'nî Dîninizin nısfını Humeyra'dan, ya'nî Âişe'den alınız!" buyurdular.
2003. Ey Humeyra, sen na'li ateş içine koy; ta ki senin na'linden bu dağ la'l olsun.
"Hamse-i muhtefiyye" ta'bîr olunan ulûmdan, “ilm-i hîmyâ” ameliyatından birisi de budur ki; kaçan bir kölenin veyâ serkeş bir ma'şûkun ismini bir yeni na'l üstüne yazıp ateşe koyarlar; derhal o köle avdet eder; ve o ma'şûk dahi âşıkına mutî ve münkād olur imiş. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfde na'li ateşe koymak" ta'bîrinde bu teshîre işaret buyrulur.
Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfde, hakikat-ı muhammediyyelerinin inkişafıyla istitâr eden nübüvvet-i seniyyeleri ahkâmının avdeti için, "na'l"e müşâbih olan sûret-i unsuriyyeni, âteş-i mükâlemeye koy; senin na'l gibi olan sûret-i unsuriyyenden bu dağ, ya'nî benim taayyün-i unsurîm la'l olsun; ya'nî bir dağ mesâbesinde olan bu sûret-i unsuriyyemden, nûr-i dîn ve hikmet lemeân etsin.
(S.a.v.) Efendimiz'den bunun aksi de vâki' olurdu. Vazîfe-i nübüvvet îcâbı olarak halk ile çok meşgûl olsalar ve bu münasebetle kendilerine ahkâm-ı beşeriyyet gâlib olsa, sesi ve negamâtı güzel olan Bilâl-i Habeşîye hitâben: ارحنا يا بلال Ya'ni “Ey Bilâl bizi dinlerdir!" buyururlar idi. Zîrâ negamât-ı mûsıkıyye, âlem-i ervâhdandır; ehl-i dil olanlar onu işittikleri vakit, beşeriyyetlerinden rûhâniyyetlerine müteveccih olurlar.
2004. Bu "Humeyra" lafz-ı te'nîsdir ve can da. Bu Arablar ona te'nîs nâmını koyarlar.
Bu "Humeyra" kelimesi lafız ve na't i'tibariyle müennesdir ve can dahi müennesdir. Zîrâ Arablar rûhu müennes i'tibâr edip, onun için ibârede müennes zamîrini kullanırlar.
2005. Fakat câna te'nîsden korku yoktur. Rûhun erkek ve kadın ile iştiraki yoktur.
Ya'nî rûh bir cevher-i mücerred-i nûrânî olduğu için Arabların lisanda onu müennes i'tibâr etmelerinden bir korku yoktur; çünkü hakikatde rûhun erkeklik ve kadınlık ile aslâ bir münasebeti ve iştirâki yoktur.
2006. Müennesden ve müzekkerden pek âlîdir; bu, o can değildir ki, kurudan ve yaşdandır.
Rûh-i izâfî ve insânî müennes ve müzekker olmaktan pek münezzeh ve âlîdir. Ve bizim bahs ettiğimiz rûh, o rûh-i hayvânî değildir. Zîrâ o rûh-i hayvânî, anâsırın erkân-ı tabîat olan kuruluk ve yaşlık ve soğukluk ve sıcaklık te'sîrâtı altında ictimâ'ından hâsıl olur; ve birtakım ahvâl ve şerait dâiresinde vâki' olan bu ictimâ' ve terekkübden, kan ve harâret-i garîziyye peydâ ve bundan da vücûdda his ve hareket zâhir olur. Bu rûh ve hayât bilcümle hayvânâtda da vardır. Hakîmlerin ve tabîiyyûnun bildikleri rûh ve hayât budur. Ve rûh-ı izâfî, bu cesed-i insânîye ta'rîfe sığmaz bir sûretde taalluk eder; zîrâ bir şe'ndir. San'atın ele ve gamzenin göze taalluku ta'rîf olunamadığı gibi, bunun da keyfiyyet-i taalluku ta'rîf olunamaz. Onun için hakîmlerin bir kısmı ve tabîatı tedkîk edenler, buna vakıf olamadıklarından inkâr ederler.
2007. Bu o can değildir ki, ekmekten ziyadeleşir. Ya ba'zan böyle, ba'zan şöyle olur.
Bu rûh-ı izâfî, ba'zan kavî ve ba'zan zayîf olan ve yemek ve içmek ile kuvvet bulan rûh-ı hayvânî değildir.
2008. Hoş edicidir ve hoştur ve hoşluğun aynıdır. Ey mürteşî, hoşluk, hoşluksuzluk olmaz.
“Mürteşî” “reşâ”dandır ve “reşâ” lügatte, kendisiyle bir hâcete vâsıl olunan şeye derler. Ve "rüşvet" dahi bu ma'nâdandır.
Ya'nî bu rûh-ı izâfînin hoşluğu ve letâfeti ve kuvveti, yemeden ve içmeden gelmez. Kendisi vücûd-ı insânîye bir letâfet ve zevk-i ma'nevî verir ve hoş eder. Esâsen kendisi hoşdur ve latîfdir; ve kendisi hoşluğun ve zevkın aynıdır. Ey hâcete vesîle ittihâz edici olan Hak yolunun saliki! Hoşluk ve zevk kendisinin zıddı olan hoşluksuzluk ve zevksizlik olmaz; zîrâ iki zıd, müctemi' olmaz. Hakk'a vusûlun vâsıtası ancak bu rûhdur. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şöyle der: "Menâkıbü'l-Arifin'de mezkûrdur ki, Hz. Mevlânâ efendimiz buyurmuşlardır ki, bütün enbiyâ ve evliyâ Bârî Teâlâ Hazretleri'nin hakîkatinden bahs etmediler; ve ben rûh-ı Muhammedî (s.a.v.) Efendimiz'in sîretinden bahs ediyorum ki, bütün zevkin gıdasıdır, من لم يذق لم يدر [Tatmayan anlamaz]; ve ben o zevk içinde külliyyen müstağrakım. Ehl-i âlemin zevki, o zevkın aksi üzerindedir; zîrâ الايمان كله ذوق و شوق ya'ni "Imanın küllîsi zevk ve şevkdir."
2009. Vaktaki sen şekerden tatlı olasın, olur ki şeker bir vakit senden gâib ola.
Bu beyt-i şerîfde, rûh-ı izâfinin, rûh-ı hayvânîye taalluku ahvali beyân buyrulur. "Şeker"den murâd, rûh-ı izâfî ve "sen"den murâd hicâb-ı enâniyete bâdî olan rûh-ı hayvânîdir. Ve "tatlılık"dan murâd, rûh-ı izâfînin, rûh-ı hayvânîye galebesi hâlindeki zevk-ı ma'nevîdir. Ya'nî sen, rûh-ı izâfînin halâvet ve zevkinden hoş hâl olduğun vakit, o zevk ve halâvet-i ma'neviyye, ara sıra senden gâib olur. O zaman vücûdundaki rûh-ı hayvânînin hükmü cârî olur; ve o halâvet-i ma'nevî kalmaz ve sen kendinde kesâfet ve tatsızlık duyarsın. Nitekim bu hâli herkes meclis-i ibâdet ve zikirde hisseder.
2010. Vaktaki te'sîr-i vefâdan şeker olursun, binâenaleyh şekerlik şekerden ne [1980] vakit cüdâ olur.
Bu beyit dahi rûhun te'sîrini beyandır. Ya'nî vaktāki şeker hakkıyla hükmünü vermesinin te'sîri cihetinden, sen şeker olduğun vakit, artık şekerlik, şekerden aslâ münfek olmaz. Rûh vücûd-ı mutlakın, gayriyyet libâsıyla tenezzül ettiği bir cevher-i nûrânî mertebesidir ki, Hak ile onun arasında vâsıta yoktur. İmdi bu rûh sana hakkıyla hükmünü verdiği ve rûh-ı hayvânîn onun sıfatıyla muttasıf olmasının te'sîrinden sen ayn-ı rûh olursun. Nitekim bu hâl ile muttasıf olan zevat ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا ya'ni "Bizim ervâhımız, şahıslarımızdır ve şahıslarımız rûhlarımızdır" buyururlar; ve böyle olunca, artık o rûhun halâveti ve zevki senden münfek olmaz.
2011. Aşık, vaktaki rahîkı kendisinden gıda bulur, ey refîk, akıl orada gaib olur.
"Rahîk" hâlis şarâb ma'nâsınadır. Burada şarâb-ı ma'nevî murâd olunur. Ve bu şarâb-ı ma'nevî sâlikin kendinden geçmesi hâlidir ki, buna "bî-hodluk" derler. Nitekim Nizâmeddîn Gencevî hazretleri şu mısra'da işâret buyurur: "Ben meyden hep bî-hodluğu murâd ettim."
Bu acíb bir şarâbdır ki, onun mezesi müşâhede-i Zât-ı Hak'dır. Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı budurki: "Aşık, ahkâm-ı ruhunun kendisini kâmilen istílâsından dolayı, şarâb-ı ma'nevîyi kendi hakîkatinden gıdâ olarak bulur ve bî-hod kalır ve kendinden geçer. Artık akıl burada gâib olur." Fakat bu bî-hodluk, galebe-i mizâcdan dahi sâliklere vâki' olur. Matlûb olan bî-hodluk bu değildir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî efendimiz et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i âlîlerinin nihâyetlerine doğru bu husûsda îzâhât i'tâ buyurmuşlardır; burada zikri uzun olur.
2012. Akl-ı cüz'î her ne kadar sahib-i sır görünürse de, aşkı münkirdir.
Akl-ı cüz'î her ne kadar mantık, beyân, bedî', maânî gibi ulûmu bilmek ve anlamakda sahib-i sır görünürse de, bî-hodluk âleminin ahvâline vakıf olamadığı için, bu hâli saçma ve hurâfât addeder ve aşk denildiği vakit, meyl-i nefsânîyi anlar.
2013. Zekîdir ve âlimdir; fakat yok değildir. Melek "la" olmadıkça bir Ehri-men'dir.
Ya'nî zekâvet ve fetânet ve ilim, akl-ı cüz'înin şânındandır; fakat enâniyet sahibidir. Vücûd-ı Hak muvâcehesinde kendisini fânî kılmamıştır. Bu enâniyet kendisini da'vâya ve inkâra sevk eder ve hadd-i zâtında kendisi melek cinsindendir; fakat kuvâ-yı nefsâniyye ve kuvve-i vâhime ile muhâlatası hasebiyle kendisini zümre-i şeyâtîne ilhâk etmiştir. "Ehrimen" mezâhib-i hindiyyeden birisine aid ta'bîrâtdandır ki, bu mez-hebin sâlikleri bir "hâlık-ı şer" tahayyül ederler ve ona "Ehrimen" derler. Bu beyt-i şerîfde menba'-ı şurûr olan “şeytân" murâd olunur ve şeytanlığın hu-lâsası enâniyettir ve kendisinde varlık görmektir.
Ya'nî, melek cinsinden olan akl-ı cüz'î, kendisini hiçe sayıp akl-ı küllînin hükmü olan tevhîd-i vücûdîyi kabûl etmedikçe, şeytâniyet mertebesinden kurtulup, kendi cinsi olan melâike sınıfına dâhil olamaz, demek olur.
2014. O kavil ile ve fiil ile bizim yarimiz olur; hâl hükmüne geldiğin vakit "la" olur.
O akl-ı cüz'î, sözde ve fiilde bize güzel bir yardımcıdır. O bizi güzel güzel söyletir ve bize fâideli işler gördürür; fakat hâle taalluk eden bahse gelince hiç olur.. Orada sersem sersem baka kalır. Meselâ aşkı ta'rîf etmek husûsunda âciz ve dilsiz kalır; zîrâ aşk bir hâldir. Nitekim Hz. Pîr bir beyt-i şerîflerinde şöyle buyururlar:
"Birisi âşıklık nedir diye sordu. Benim gibi ol ki, bilesin diye cevab ver-dim."
2015. Mâdemki o varlıktan yok olmadı, "la" olur; vaktaki tav'an "la" olma-dı, kerhen olmak kâfidir.
Mâdemki akl-ı cüz'î mecâzî ve izâfi olan kendi varlığından yok olmadı ve kendi ihtiyârıyla bu yokluğu kabûl etmedi, mevt-i tabîî geldiği vakit, taalluk ettiği vücûd-ı unsurînin dimâğı bozulur. Hem kendisi ve hem de bilgileri ker-hen yok olur.
2016. Can kemâldir ve onun nidası da kemâldir. Mustafa "Ey Bilal, bizi dinlerdir!" buyurdu.
Bu beyt-i şerîf, biraz yukarıda geçen خوش کننده است و خوش و عين خوشی beytine merbûtdur. Ya'nî rûh-ı izâfi, kemâlin aynıdır ve sıfât-ı nefsâniyye- nin ve akıl ve dimâğın ve kuvve-i vâhimenin rengine boyanmaksızın rûhdan gelen nidâ ve kelâm dahi, ayn-ı kemâldir. Onun için (s.a.v.) Efendimiz, nûr-ı risâlet-penâhîlerinin sâyesinde rûhu musaffâ olan Bilâl-i Habeşî (r.a.) efendimize: "Ey Bilal güzel sesin ile bize ezan oku ve kasîdeler söyle ve âlem-i keserâtda bizlere hâsıl olan yorgunluklardan bizi dinlendir!" buyururlar idi. Hz. Bilâl efendimizin okuduğu kasîdelerden birisinin iki beyti budur: "Ey uyuyanlar, uyanın uyanın! Sabah, karanlık ordularını münhezim kıldı. Ey uykusunda müstağrak olan kimse, sen uyuyorsun ammâ Rabb'in (celle şânuhû) uyumuyor."
2017. Ey Bilal, senin kalbine nefh ettiğim nefesden, müselsel sesini yükselt!
2018. O nefesden ki, Adem ondan hayran oldu; asumân ehlinin aklı kendinden geçti.
Ya'nî bu beyt-i şerîfde Adem hakkında وَ نَفَحْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (Hicr, 15/29) ya'nî "Ona rûhumdan nefh ettim" buyrulan âyet-i kerîmeye işaret olunur Ya'nî "Hilafet-i ilâhiyyem hasebiyle senin kalbine nefh ettiğim o nefhadan, Hz. Adem hayran kaldı ve o nefhanın azameti karşısında ehl-i melekûtun akılları kendinden geçti de, sıfat-ı akliyyet kalmadı.
2019. Mustafa güzel sesten kendinden geçti; ta'rîs gecesinde namazı fevt oldu.
"Ta'rîs" bir yolcunun gece ibtidâsından sonuna kadar yürüyerek, gecenin sonunda uyku ve istirahat için bir mahalde ikâmet etmesine derler. Resûl-i Ekrem efendimiz ba'zı gazâlarında ta'rîs buyururlar ve bir mahalle nüzûl eylediklerinde "Erihnâ yâ Bilâl" ["Ey Bilal, bizi dinlerdir!"] buyururlar ve ashâb-ı kirâmı istirahata sevk ederler imiş. Bu beyt-i şerîfe nazaran Risâlet-penâh Efendimiz dahi Hz. Bilâl'in nega-mât-ı latîfesinin te'sîriyle kendilerinden geçerler ve deryâ-yı vahdete dalarlar imiş. Bu hâlin müteaddid def'alar vâki' olduğunu sahâbe-i kirâm hazarâtı ri-vâyet ederler. Ve bu ta'rîs gecelerinde sabah namazı fevt olmuş ve kuşluk vaktine kadar ashâb-ı kirâm uykuda ve Resûl-i Ekrem Efendimiz dahi hâl-i istiğrâkda kalmışlardır; ve kuşluk vaktinde (s.a.v.) Efendimiz, fevt olan sa-bah namazını cemâatle kazâ buyururlar imiş. Bu hâl bizim gibi acezeye hu-sûsiyle yazın, kısa gecelerde alelekser vâki' olmaktadır.
2020. O mübarek uykudan baş kaldırmadı; nihayet sabah vaktinin namazı kuş-[1990] luğa geldi.
2021. Ta'rîs gecesinde o arûsun huzurunda, onların ruh-ı mukaddesi el öpme-yi buldu.
Cenâb-ı Pîr efendimiz "ta'rîs" kelimesinden "arûs"a intikāl buyurmuşlar-dır. "Arûs" lügatte "gelin" ma'nâsınadır; burada ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'a işâret buyrulur. Ya'nî Resûl-i Ekrem Efendimiz'in uykulan تنام عيناي و لا ينام قلبي ya'nî “Benim gözlerim uyur ve kalbim uyumaz" buyurdukları vecih ile âhâd-ı nâsın uykusuna mümâsil değil idi. Onlar mübarek gözlerini kapadık-ları vakit, rûh-ı Muhammedî'leri cemâl-i Hakk'ın müşâhedesinde müstağrak olur idi. Nitekim, ikinci mısra'da onların rûh-ı mukaddesleri "Ma'şûk-ı hakî-kînin elini öpmek mertebesini buldu" buyururlar. Ve "el öpmek" pek ziyâde yaklaşmak ma'nâsını mutazammın olan bir ta'bîr-i zâhirîdir.
2022. Aşk ve can, her ikisi gizli ve mestûrdur; eğer ona arûs ta'bîr edersem, ayba mensûb tutma!
Aşk burada müteallıkıyyet alakasıyla mecâz-ı mürsel olmak üzere "ma'şûk" demek olur. Hey'et-i mecmûa-i âlemin ve binâenaleyh efrâd-ı eşyâ-dan her birinin hakîkati olan vücûd-ı mutlak-ı Hak ma'şûkdur. Zîrâ o her şe-yin bâtınının bâtınıdır ve gizlidir; ve taayyünât perdesi altında mestûrdur. Ve kezâ bu vücûd-ı mutlakın gayriyyet libâsıyla tenezzül eylediği, ilk mertebe olan rûh-ı izâfi dahi, taayyünât-ı beşeriyyede gizli ve mestûrdur. Binâenaleyh ben giz- li ve mestûr olan vücûd-ı hakîkîyi enzâr-ı halkdan gizlenen arûsa ve makām-ı قاب قوسين أو أدني (Necm, 53/9) [İki yay kadar, yahut daha yakın oldu] da rûh-ı Muhammedî'nin ona kurbünü, damâdın zifâfına teşbîh edersem ayıplama!
2023. Eğer o, bir dem bana mühlet de vermiş olsa idi, ben yârin melüllüğünden sakit olurdum.
Ma'şûk-ı hakîkîye benim onun hakkında bu gibi ta'bîrât-ı kevniyye ile söz söylemem çirkin gelmiş olsa idi, eğer bu husûsda bana bir an müsâade etmiş olsa bile, böyle sözleri söylemeyi câiz görmez ve susar idim.
2024. Fakat söyle, sakın ha ayıp değildir; gaybın takāzāsından gayri değildir.
Fakat ne yapayım ki, ma'şûk-ı hakîkî: Bu gibi sözler söyle; sakın hiç çekinme, bana karşı aslâ ayıp değildir. Zîrâ senin bu sözlerinin zuhûru, ancak gaybın kazâsının muktezâsıdır; zîrâ ezelde bu Mesnevî-i Şerîf'in, irşâd-ı beşer için, bir rahmet-i ilâhiyye olmak üzere zuhûruna kazâ-yı mübrem-i ilâhî taalluk etmiştir. Fakat hakikat-ı hâlden câhil olan sûret-perestler kendi dar nazarlarıyla onu ayıp görürler, buyuruyor.
2025. Aybın gayrini görmeyen kimse, ayb olur; gaybın rûh-i pâki ne vakit ayb görür?
Âlem-i sûretde ve kendinin sıfât-ı nefsâniyyesinde müstağrak olan kimse, meydân-ı zuhûrda hep ayıp ve kusûr müşâhede eder. Bu müşâhedesiyle kendisinin ayıp ve kusûr olduğunu isbât etmiş olur. Zîrâ insanın hulâsası rü'yettir. Görüşü noksan olan kimse elbette baştan ayağa kadar ayıp ve kusûr olur; fakat sıfât-ı nefsâniyyeden ve sûret-perestlikten kurtulmuş ve artık kendi vücûdunda âlem-i gaybın pâk olan rûhu hâkim bulunmuş olan kimsenin nazarında, kâinâtın hiçbir ayıp ve kusûru kalmaz. Zîrâ bâtılı da kendi dâiresinde hak görür. Nitekim Ebû Medyen Mağribî hazretleri buyurur: لا تنكر الباطل في طوره فانه من بعض ظهوراته "Bâtılı kendi tavrında inkâr etme; zîrâ o da Hakk'ın zuhûrâtından bir cüz'dür."
2026. Hudâvend-i kabûle nisbet değil, cehûl olan mahluka nisbet ayıp oldu.
Âlem-i sûretde ayıp ve kusûr görünen şeyler, kabûl edici olan Hak Teâlâ'ya karşı ayıp ve kusûr değildir; belki hakāyık-ı ilâhiyyeden câhil olan mahlûka nisbet ile ayıp ve kusûr oldu. Zîrâ suver-i eşyâ, mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyedir ve her birinden bir ism-i ilâhînin ahkâm ve âsârı zâhir olur. Meselâ mü'min, ism-i Hâdî'nin mazharıdır ve ondan îmân ve hayır ve hasenât sâdır olur. Ve kâfir, Mudil isminin mazharıdır; ondan da küfür ve şer ve seyyiât zâhir olur. Ve Hak Teâlâ onların îmân ve küfre olan meyillerini kabûl ve efâlini halk eder.
2027. Küfür dahi Hâlık'a nisbetle hikmettir; bize nisbet ettiğin vakit, küfür âfettir.
Küfürün Hâlik'a nisbet ile hikmet olması budur ki: Esmâ-i ilâhiyye Hâdî ve Mudil ve emsâli gibi mütekābildir. Bunların âlem-i taayyünde zuhûr-ı ahkâmi, hikmete müsteniddir. Nitekim âyet-i kerimede وَ مَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَاً باطلاً (Sâd, 38/27) ya'nî "Ve biz semâyı ve arzı ve onların arasındakilerini bâtıl olarak yaratmadık" buyrulur. İmdi Hakk'ın küfrü kazâ buyurması, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdına nazaran vâki' olur. Binâenaleyh kazâ, Hakk'ın sıfât-ı fiiliyyesindendir ve bu kazâya rızâ farzdır.; fakat bu kazâ makzînin gayridir; makzîye rızâ mutlakā farz değildir; zîrâ makzî abdin fiilindendir. Binâenaleyh abde izâfe olunur Şu halde küfür, kazâ olması cihetinden Hakk'a nisbetle hikmet ve makzî olup abde muzâf olması cihetinden âfettir.
Bu bahis Mesnevî-i Şerîf in III. cildinde راضیم در کفر زان و که قضاست beytinin şerhinde daha ziyâde tafsil olunur. (Cild-i mezkûrun 1365 numarasına müracaat.)
2028. Eğer birisi yüz dirilik ile ayba mensub olsa, nebâtta çöp misali üzeredir.
Ya'nî bizim ifrât-ı aşkdan dolayı söylediğimiz sözlerin birisi, pek kuvvetli olarak ayıplı ve kusûrlu olsa, sebzevât arasında incecik çöplere benzer.
2029. Terazide her ikisini bir çekerler; zîrâ o her ikisi cisim ve can gibi hoşdurlar.
Meselâ bir okka ıspanak alınsa, arasındaki çöpleri de beraber tartarlar; zîrâ yenecek ıspanakla, yenmeyecek olan çöpler yekdîğeriyle mümtezicdir; herkes onu hoş görür ve alırken i'tirâz etmezler.
2030. Binaenaleyh büyükler bunu boşuna söylemediler: Pâklerin cismi sâfî cânın aynı vâki oldu.
Ya'nî rüesâ-yı tarîkat ve ma'rifet "Sıfât-ı nefsâniyyeden temizlenmiş olanların cisimleri kemâl-i safvetleri sebebiyle canlarının aynıdır; ve onların şahısları rûhları ve rûhları şahıslarıdır" sözünü beyhûde söylemediler. Meselâ ezcümle Hz. Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) şu beyti söylediler: رق الزجاج و رقت الخمر فكانما خمر و لا قدح فتشابها و تشاكل الامر و كانما قدح و لا خمر "Kadehin şeffaflığı ve şarabın inceliği birbirine benzedi ve emir müşkil oldu. Gûyâ sâde şarâbdır ve kadeh yoktur; ve sanki sâde kadehdir ve şarâb yoktur."
2031. Onların sözleri ve nefisleri ve nakışları, hep nişansız mutlak can geldi.
"Nefis"den murâd, can ile rûhun hey'et-i mecmûası; "nakış"dan murâd yalnız cisim ve sûret; ve "cân-ı mutlak"dan murâd, ayn-ı Zât-ı Hak'dır. Zîrâ onların vücûd-ı abdânîleri gitmiş, yerine vücûd-ı hakkānî kāim olmuştur. Ve vücûd-ı mutlak-ı Hak bî-nişandır. Sırfen, maddeden mücerred olarak görünmez; ancak kâmilin vücûduyla görünür. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de beyân ve îzâh buyurmuşlardır; bunu inkâr edenler, hakikat-ı hâlden gâfil olanlardır.
2032. Onları düşman tutan can, sırf cisimdir; o tavla oyunundan "ziyâd" gibi sırf isimdir.
Ya'nî enbiyâ ve evliyâ hazarâtına karşı adâvete kıyâm eden ve onları düşman ittihâz eden can, sırf cisimden ibârettir; rûh-ı izâfî ahkâmından bî-nasibdir. O kimse tavla oyununda "ziyâd" dedikleri tek ve açık pul gibi bir kuru isimdir. Tavla oyununa vâkıf olanlarca ma'lumdur ki, her hânede birbiri üstünde iki pul bulunursa, o hâne hasma karşı kapalıdır. Hasım o hâne üzerine kendi pullarını koyamaz; fakat bir tek pul kalırsa, hasım kendi pullarıyla o pulu def' edip yerine kendi pullarını koyar; ve bu pulun adına lisân-ı Fârisîde "ziyâd" ve Türkçede "açık" ta'bîr ederler. Binâenaleyh evliyâyı düşman addedenlerin vücûdu da tavla oyunu sâhasına benzeyen bu âlemde "açık" pullara benzer; kuru bir isim ve bir sûretden ibaretdirler.
2033. O toprağa gitti, külliyyen toprak oldu. Bu tuz içine gitti, külliyyen pâk oldu.
Sırf cisim olanlar toprak içine gittiler ve kâmilen toprağa münkalib oldular; ve cisimleri rûh olan evliyâ-yı kirâm hazarâtı ise, tuzlaya düşen cism-i uzvî gibi tertemiz oldular. Zîrâ hayvânâttan birisi tuz ma'deni içine düşüp ölse, mürûr-ı eyyâm ile onun cismi tebahhur edip yekpâre tuz parçası olur; ve onda aslâ taaffün ve uzviyyetden eser kalmaz, tamâmiyle tuzun aynı ve tuz gibi temiz bir hâle gelir.
2034. O tuz ki, ondan Muhammed emlahdır, o nemekli olan hadîsden efsahdır.
"Emlah" lügatte pek ziyâde melâhat sahibi olana derler ve Cenâb-ı Pîr efendimiz tuz ma'nâsına gelen "milh"den melâhata intikāl buyurmuşlardır. "Nemek" Fârisîde tuz ma'nâsınadır; mecâzen zevk ma'nâsında isti'mâl olunur. Meselâ “Şi'rî bî-nemek" "tuzsuz şiir" derler ki zevk-âver ma'nâyı hâiz olmayan bir şiir demek olur. Beyt-i şerîfin ma'nâsı şu demek olur:
"Evliyâ-yı kirâm öyle bir tuzun içine düşüp pâk olmuşlardır ki, Hâtem-i enbiyâ Muhammed (a.s.) Efendimiz, o tuzdan emlah olmuştur; ya'nî latîf ve pür-zevk olmuştur. O server-i âlem Efendimiz, nemekli zevk-âver olan انا املح من اخي يوسف و يوسف اجمل مني ya'nî "Ben kardeşim Yûsuf'dan emlahım ve Yûsuf benden ecmeldir" hadîs-i şerîfinde beyân buyurdukları ma'nâdan dolayı Arab'ın efsahıdır. Nitekim انا افصح العرب "Ben Arab'ın en ziyâde fasih söz söyleyeniyim" buyururlar.
"Melîh" ile "cemîl" arasındaki fark budur ki, melîhin güzelliği vehleten göze çarpmaz; dikkat ettikçe tedrîcen anlaşılır; fakat cemîlin güzelliği ilk nazarda göze çarpar. İmdi "tuzla"dan murâd vücûd-ı mutlak-ı Hak'dır ki enbiyâ ve evliyâ kendi sıfât-ı cismâniyyelerinden fânî ve rûhlarının ahkâmı ile bâkî ve vücûd-ı mutlak-ı Hak'da müstağraktırlar. Binâenaleyh onlardaki melâhat ve fesâhat kâmilen Hakk'a râci'dir.
2035. Bu tuz onun mîrâsından bâkîdir; onun varisleri seninle beraberdir; onu iste!
Bu zevk-ı melâhat ve fesâhat o Server-i âlem Efendimiz'in mîrâsından olmak üzere elyevm bâkîdir; hattâ o vârisler senin ile beraberdir; sen o vârislerini iştiyâk-ı kalbî ile taleb et!
2036. Senin önünde oturmuştur; senin önün ise hani! Senin varlığının önünde ön düşünücü can hani!
Ya'nî o enbiyânın vârisleri senin önünde oturmuştur. Sen önünün nerede olduğunu görüyor musun?
Ya'nî senin önün, canının önüdür; fakat sende bu canın önünü görecek kalb gözü var mıdır; senin o varlığının ve enâniyyet-i cismâniyyenin önünde ön düşünen ve huzûr-ı ma'nevîyi gören can nerededir?
2037. Eğer sen kendi zâtına ön ve arka zannı tutarsan, cisme bağlanmışsın va candan mahrumsun.
Eğer sen kendi zâtının ve hakîkatinin önü ve arkası vardır zanında bulunur isen, sen onu kendi cismine kıyâs etmiş olursun; ve bu halde de ma'nâdan gâfil ve candan mahrûm olmuş bulunursun.
2038. Alt ve üst, ön ve arka tenin vasfıdır; cihetsizlikler rûşen olan cânın zâtıdır.
Ten ve cisim için taraf ve cihet vardır; fakat bir cevher-ı nûr-ı mücerre olan cânın zâtı için cihet tasavvuru câiz değildir.
2039. Şahın nûr-ı pakinden nazarı aç; tâ ki kısa bakışlı gibi zannetmeyesin.
Ya'nî kendine nûr-ı Hak ile nazar et; tâ ki kendini cismin kısa bakışı dâiresinde mahsûr bırakmış olan kimse gibi cisimden ibâret görmeyesin.
2040. Sen ancak gam ve şâdî içindesin ve bu kadar; ey adem, muhakkak ade- [2010] min önü ve arkası hani?
Senin âlem-i taayyünde ve sûretdeki hâlin, umûmiyet i'tibariyle gam ve şâdîden ibaretdir. Gâh mağmûm ve gâh mesrûr olursun. Ve senin bu âlem-i cismânîdeki duyguların ancak bu kadardır; fakat kendinin hakikatine bakarsan, bu cismin bu âlemde hâdis olmazdan mukaddem yok idi; mevt-i tabîî ile yine yok olur. Maahâzâ senin bu cismin yoktan vâr olmadı; zîrâ yoktan hiçbir şey çıkmaz; ancak vardan var oldu. Vaktâki mevt-i tabîî ile bu cismin bozuldu ve sûretin yok oldu, fakat yine evvelce içinde bulunduğun varlık içine daldın, şu halde cismâniyet ve sûret âlemi, ademden ibâret kaldı. Ey sûret-i cismâniyyesine istinâden enâniyet da'vâsında bulunan adem! Muhakkak ademin önü ve arkası ve cihât-ı sâiresi olur mu? Eğer bulabilir isen bu yokluğun önünü arkasını göster!
2041. Yağmur günüdür, geceye kadar yürü! Bu yağmurun cinsinden değildir; Rabb'in bârânı cinsindendir.
"Gün"den murâd, hayât-ı sûriyye ve dünyeviyyedir. "Yağmur"dan murâd, nefehât-ı ilâhiyye ve füyûzât-ı rabbâniyyedir. "Gece"den murâd mevt-i tabîîdir.
Ya'nî “bu hayât-ı dünyeviyyede Allah Teâlâ Hazretleri'nin nefehâtı ve füyûzâtı vardır. Bu nefehât-ı rabbâniyyeden müstefîd olmak için, mevt-i tabîîye kadar tarîk-ı ma'rifetde yürü! Zîrâ bu yağmur, hayât-ı dünyeviyyeye sebeb olan maddî yağmûr cinsinden değildir; belki hayât-ı rûhâniyyeye sebeb olan Rabbü'l-âlemîn Hazretleri'nin âlem-i ma'nâya âid atâyâ-yı esmâiyyesi yağmurlarının cinsindendir.