İçeriğe atla

Aişe-i Sıddîka'nın Hz. Mustafâ (s.a.v.)den "Bugün yağmur yağdı ve siz kabristan tarafında idiniz; niçin elbisen ıslanmamıştır?" diye suâl etmesidir

2. bölüm / 54 · 2537 kelime · ~13 dk okuma

2042. Mustafa (a.s.) bir gün kabristana gitti. Ashabdan bir kişinin cenazesiyle beraber gitti.

2043. Toprağı onun kabrine doldurdu; o, toprak altında o dâneyi diri etti.

Ya'nî Resûl-i Ekrem Efendimiz o sahâbîyi defn etti ve toprak altında bir tohum dânesine müşâbih olan o zâtı, hayât-ı berzahiyye ile diri kıldı ve onu `و هو معكم اينما كنتم` (Hadîd, 57/4) ya'nî "Nerede olursanız olun, O sizin ile beraberdir" âyet-i kerîmesi mûcibince maiyyet-i Hak hakkındaki ilim ve müşâhedesi kuvvetlendi.

2044. Bu ağaçlar toprağa mensub olanlar gibidirler; ellerini arzdan yukarı kaldırmışlardır.

2045. Halaik tarafına yüz işaret ediyorlar; ona kulak tut, hoş ibaret ediyorlar.

Beyt-i şerîfdeki "gûş dâr ân” Ankaravî nüshasında "gûşdârân" tarzında olup, o hazret buna "o kimse ki, onun gûşu vardır" ma'nâsı vermiştir. Bu nüshaya göre "gûşdâr” vasf-ı terkibi olup “kulak tutucu" demek olur. “Ân edât-ı cemi'dir. Bu sûretde bu terkib “kulak tutucular" ma'nâsına gelir. Ya'nî "Ey kulak tutucular, o yüz işâretde latîf ibâre söylüyorlar" deme olur. Hind nüshalarında ise "vân ki gûşesteş" sûretindedir. Bunun ma'nâsı da "o kimse ki, onun kulağı vardır" demektir. Fakîr ise "gûş"u isim, "dâr"ı emr-i hâzır ve "ân”ı ism-i işâret olarak aldım; ve ism-i işareti "sad işâret" tarafına ircâ' ettim ve âtîdeki ma'nâya zâhib oldum: "Bu ağaçlar, idrâk sahibi olan insanlara ellerini arzdan yukarı kaldırmakla, hayât-ı berzahiyye ve istihâlât-ı mütenevvia ve haşr u neşir hakkında yüz işaret ediyorlar. Ey müdrik olan insan, o işârete kulak tut, onların latîf ibârât-ı zâhire olduğunu anlarsın."

2046. Uzun el ile ve yeşil dil ile, toprağın zamîrinden sır söylüyorlar.

Bu ağaçlar, işâret sûretinde, yeşil dil olan yapraklarıyla, uzun el gibi olan dallarıyla toprağın bâtınından ve melekûtundan ibârât-ı zâhire olmak üzere sırlar söylüyorlar.

2047. Kazlar gibi suya baş daldırmışlar, tavuslar olmuşlar ve karga gibi olmuşlar.

Kış mevsiminde yapraklarını, çiçeklerini ve meyvelerini gizlemişler ve kazlar gibi başlarını suya daldırmışlardır; binâenaleyh bahar mevsiminde parlak tüylü tâvus kuşları gibi müzeyyenâtlarını ızhâr etmişler ve kış mevsiminde kargalar gibi kapkara bir çalı yığını hâline gelmişlerdir.

2048. Eğer kış onları mahbus ettiyse, o kargaları Hak Teâlâ tâvus etti.

2049. Vâkıa onlara kış ölüm verdi; bahardan onları diri kıldı ve yaprak verdi.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Rum'da vâki فَانْظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (Rum, 30/50) ya'nî “İmdi Allah'ın rahmetinin âsârına bakın ki, ölümünden sonra arzı nasıl ihyâ etti? İşte muhakkak bunun gibi elbette ölüleri dirilticidir ve O her şeye kādirdir” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

2050. Münkirler derler ki: Bu muhakkak kadîmdir; niçin bunu Rabb-i kerîme rabt edelim?

Münkir-i ulûhiyyet olup, her şeyi tabîata atf eden dinsizler derler: Bu âlemin mevsimleri ve her mevsimin ahkâmı ve âsârı eskiden beri böyle devân edip gider. Bu hâl tabîatın îcâbâtıdır. Bu halleri tahayyül olunan bir Rabb-kerîme bağlamakda ve atf etmekte ne ma'nâ vardır? derler. Nitekim humakāyı müteahhirînden birinin manzûm hezeyanlarından bir ikisini nümûne olarak burada zikrini münasib gördüm: Düzme Allâh'ı gibi şeytanı Buda'sı, Ehrimen'i Yezdân'ı Topunun hâlıkı bir vehm-i cebîn Gölgeler gölgeler onlar da derin. Bu zavallı dîn-i İslâm'ın binâ-yı i'tikādı olan Allah ile şeytanı da Hindlilerin Ehrimen'ine ve Yezdan'ına benzetmiş, hepsine birden vehim demiş. Bu kadar âyât-ı vücûd içinde kendi vehm-i muzliminde müstağrak olduğunu bilememiştir. Bu körler alayı her zamanda ve her asırda mevcûd olduğundan Cenâb-ı Pîr-i destgîr Mesnevî-i Şeriflerinde bunların silsile-i evhâmını sıras düşdükçe delâil-i muknia ile tahrib buyururlar.

2051. Hak Teâlâ onların körlüğüne dostların batınında bağ ve bostan bitirdi.

Ya'nî Hak Teâlâ o münkir-i ulûhiyyet olan humakānın körlüğüne, dostlarının kalbinde îmân bağlarını ve irfân bostanlarını bitirdi ve yeşillendirdi.

2052. Her bir gül ki, içeride kokucu olur, o gül, esrar-ı gülden söyleyici olur.

Gönül bağında bitip, meşâmm-ı rûha latîf kokular veren her bir ma'rife gülü, o ma'rifetin esrârından rûhun kulağına söyleyici olur.

2053. Onların kokusu, münkirlerin burnunu sürtmek için, perde yırtıcı olarak âlemin etrafında koşar.

“Rağm” toprağa sürtmek ve zelîl etmek ma'nâsınadır. “Rağm-ı enf” burnunu toprağa sürtmek demek olur. "Münkirlerin burnunu sürtmek ve onların hezeyanlarını ibtâl ve kendilerini zelîl etmek için bu dostların ma'rifet güllerinin kokuları, bâtıl fikirlerin perdelerini yırtıcı olduğu halde aktâr-ı âleme münteşir olur." Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimizin bu ihbâr-ı âlíleri zamânımız

2054. Münkirler gülün kokusundan bok böceği gibidirler; yahud davulun sesinden dimağı zayıf olan kimse gibidir.

Ya'nî bok böceği gülün kokusundan nasıl müteezzî olur ise, münkirler de enbiyâ ve evliyâ-yı kirâmın irfânından öylece müteezzî olurlar. Yâhud dimâğı ve cümle-i asabiyyesi zayıf olup davul sesinin gürültüsünden muztarib olan hastalara benzerler.

2055. Kendilerini meşgul ve gark kılarlar; bu parlamadan ve şimşekten göz kaparlar.

Münkirler enbiyâ ve evliyânın bu âlem-i zâhirin bâtınına dair olan ibzâl eyledikleri hakāyık ve maârifi dinlememek için kendilerini zevâhir-i âlem ile meşgûl ederler ve kendi fikirlerini bu zevâhire daldırırlar. Nitekim âyet-i kerîmede bu tâife hakkında buyrulur: "يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَ هُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ" (Rum, 30/7) Ya'nî "Onlar hayât-ı dünyadan zâhiri bilirler; halbuki onlar âhiretden gâfildirler." Binâenaleyh onlar, enbiyâ ve evliyânın dėlâil-i vâzıhalarının parlaklığına ve şimşek gibi çakan burhanlarına akıllarının gözleri dayanmadığı ve gözleri kamaştığı için, bu akıl gözlerini kaparlar.

2056. Göz kaparlar; orada göz yoktur; göz o olur ki, bir me'men göre.

Münkirler akl-ı maaşlarının perdesi ile rûhlarının gözlerini kaparlar; zîrâ akl-ı maaş mertebesinde enbiyâ ve evliyânın irfanını görecek göz yoktur. Göz hakîkatde ancak kendi maâdını ve kendinin emniyyet edebileceği bir mahalli görebilir ise, göz olur.

2057. Vaktaki Peygamber kabristandan avdet etti, Sıddika tarafına gitti ve sırdaş oldu.

2058. Sıddıka'nın gözü onun yüzüne düştüğü vakit, huzûra geldi, onun üzerine el koydu.

2059. Onun sarığı ve yüzü ve saçı, sakalı üzerine, yakası üzerine ve göğsüne ve koluna.

Ya'nî Resûl-i Ekrem Efendimiz kabristandan Aişe-i Sıddíka (r.a.) vâlidemizin nezdine avdet buyurdukları vakit, vâlidemiz hazretleri, onların sarıklarına ve yüzlerine ve saç ve sakallarına ve yakalarına ve göğüslerine ve kollarına el sürerek yokladı.

2060. Peygamber buyurdu ki: Sür'atle ne arıyorsun? (Hz. Sıddîka) dedi ki: [2030] Bugün buluttan yağmur geldi.

2061. (Yağmur eserini) talebde esvablarını arıyorum; acibdir ki, yağmurdan ıslak görmüyorum.

2062. (Peygamber) buyurdu ki: Baş üzerine örtüden ne bıraktın? (Hz. Sıddîka) dedi: Senin hırkanı örtü yaptım.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, başına tesettür için örtü olarak ne aldın? buyurdular. Vâlidemiz hazretleri de, senin hırka-i şerîfini örtü yaptım buyurdu.

2063. (Resûl-i Ekrem) buyurdu ki: Ey gömleği pâk olan, senin pâk olan gözüne Hak Teâlâ gayb yağmurunu onun için gösterdi.

"Ceyb" Müntehabu'l-Lügât' a göre yaka ve göğüs ma'nâlarından başka, gömlek ma'nâsına da gelir. Burada hırkaya mecâzen gömlek ta'bîr buyrulmuştur.

2064. O yağmur bu göğün bulutundan değildir; başka bir bulut ve başka bir gök vardır.

2065. Gaybın başka bir bulutu ve bir suyu vardır. Başka bir göğü ve güneşi vardır.

“Âlem-i gayb”dan murâd, âlem-i misâldir; zîrâ ilm-i ilâhîde peyda olan suver-i esmâiyye, cevâhir-i mücerrede-i nûrâniyye olarak mertebe-i ervâhda ve ondan sonra âlem-i şehadetde iktisâb edeceği taayyün-i unsurînin sûret-i misâliyyesi ile âlem-i misâle tenezzül eder. Binâenaleyh bu âlem-i misâl Hakîm Senâî hazretlerinin beytinde olduğu üzere vilâyet-i cân olup, onda gökler ve inişler ve yokuşlar ve yüksek dağlar ve denizler vardır. Bu âlem-i misâl, âlem-i şehadetin bâtını ve melekûtu olup âlem-i şehadetin sûretlerine bu âlemden imdâd olunur. Ve Hak Teâlâ hangi kulunun kalb gözünü açarsa, o kimse bu âlemin ahvâlini görür; ve ba'zı kimselerin âlem-i rü'yâda, dünyâda vâki' olacak hâdisâtı görmeleri bu âlemdendir.

2066. O, ancak haslara zahir olarak gelir; bâkîler halk-ı cedîdden lebs içindedir.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Kāf'da olan أَفَعَبِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِن خلق جديد (Kāf, 50/15) ya'nî “Halk-ı evvel ile bize acz ve yorgunluk mu geldi; belki onlar halk-ı cedîdden lebs içindedirler."

Bu âyet-i kerîme ba'si ve haşr u neşri inkâr eden kimselere karşıdır ve teceddüd-i emsâle işâretdir; ve teceddüd-i emsâl hakkında yukarıda 1170 nu- maralı beyitte îzâhât-ı kâfiye geçmiş idi. Ya'nî bu âlem-i şehadetin hey'et-i mecmuası, Hakk'ın her ân-ı gayr-i münkasım içinde vâki' olan tecelliyâtı ile mevcûd ve ma'dûm olmaktadır. Ma'dûm olmak, mevt ve kıyâmetdir; ve tekrâr mevcûd olmak, ba's ve haşr u neşr hâlidir. Fakat bu îcâd ve i'dâm, ihtizâzât-ı elektrīkiyye ile sabit olan sür'at-ı şedîde dâiresinde vâki' olduğundan, aslâ âfakda ve enfüsde hissolunamaz. Ve eşyâ sâbit bir halde zannolunur. Bunu ancak kendi nefsindeki îcâd ve i'dâma vakıf olan havâss-ı evliyâ görür; ve bu hâl ancak onlara zâhir olur. Onlardan başkaları eşyayı sâbit zannettiklerinden, bu halk-ı cedîdden şübhe ve zan içindedirler.

Bu beytin, yukarıki beyte cihet-i merbûtıyyeti budur ki: Alem-i misâl, âlem-i şehadetin bâtınıdır. Binâenaleyh bu teceddüd-i emsâl, içli ve dışlı vâki' olduğundan, her ân-ı münkasımda âlem-i misâldan, âlem-i şehadete olan imdâd-1 bâtınî dahi berâberce vâki' olur. Zîrâ bilcümle merâtib-i vücûd Hakk'ındır; ve celâlî ve cemâlî olan bilcümle tecelliyât-ı esmâiyye dahi Hakk'ındır.

2067. Perverdelikten dolayı yağmur vardır; pejmürdelikten dolayı yağmur vardır.

Gerek sûretde ve gerek ma'nâda, tecelliyât-ı cemâliyye ve latîfiyyenin îcâbı olan yağmur vardır ki, hayât-ı sûrî ve ma'nevî bahş eder ve mevcûdâtı besler. Ve kezâ tecelliyât-ı celâliyye ve kahriyyenin îcâbı olan yağmur vardır ki, letâfet ve tarâvet-i ma'neviyye ve sûriyyeyi harâb eder.

2068. Baharların yağmurunun niamı çok acibdir; sonbaharın yağmuru bağa sıtma gibidir.

2069. O baharlar onu nâz ile terbiye eder; ve bu hazâna mensub olan, onu nâhoş ve sarı yapar.

O baharların yağmuru, bağı nâz ile terbiye edip yemyeşil yapar ve bu sonbahara mensûb olan yağmur ise o bağın manzarasını çirkin yapar ve yeşilliklerini sarartır.

2070. Soğuğu ve rüzgârı ve güneşi böylece tefâvüt üzere bil ve ipin ucunu bul!

Alem-i şehadetdeki müessirâtın böyle yekdîğerinden başka başka olduğunu bilirsen, ipin ucunu bulursun; zîrâ bunlar sana esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeden haber verir; ve bundan keserâtın hikmet-i vücudunu anlarsın; ve esmânın müsemmâsı ve sıfatın mevsûfu bir olduğunu bilip, bu keserât içinde vahdeti görürsün.

2071. Gaybda da, ziyanda ve fâidede; ve meşakkatde ve hüsranda böyle bu enva vardır.

Alem-i şehadetde böyle muhtelif müessirât olunca, onun bâtını olan âlem-i gayb-ı misâlîde de böyle türlü türlü müessirât-ı mütekābile olmak tabîîdir.

2072. Abdalın nefesi o bahardan olur; gönülde ve canda ondan yeşillik biter.

"Abdal" sıfât-ı beşeriyyesini sıfât-ı ilâhiyyeye ve vücûd-ı abdânîsini vücûd-ı hakkānîye tebdîl eden evliyâya derler. Ya'nî bu evliyâ-yı Hakk'ın müessir olan nefesleri, âlem-i gaybın baharındandır; ve onların enfâs-ı mübârekelerinden gönüllerde ve canlarda ulûm-ı ledünniyye çiçekleri ve maârif-i ilâhiyye yeşillikleri neşv ü nemâ bulur.

2073. Bahara mensûb yağmurun ağaca olan fiili, ehl-i saadete onların nefeslerinden gelir.

Bahâr-ı sûrîye mensûb olan yağmurun fiili, sûrî ağaçları yeşillendirmek ve onlara hayât ve tarâvet vermektir. Ehl-i saâdet olan kimsenin kalbine ve canına da hayât ve tarâvet-i ma'neviyye, evliyâ-yı Hakk'ın nefeslerinden gelir.

Bu beytin mısra'-1 sânîsi Hind nüshalarında “der nîk-baht" yerine "ey nîk-baht" yazılmıştır. Bu nüshaya göre ma'nâ :" Ey saâdetli kimse, bahâra mensûb olan yağmurun fiili, ağaca, onların enfâsından gelir" demek olur.

Bu sûretle "bahar"dan murâd, âlem-i gaybın baharı ve “ağaç"dan murâd vücûd-ı beşer; ve "yağmur"dan murâd dahi âlem-i gaybın yağmuru olur. Fakat Ankaravî nüshası, âlem-i sûret ve ma'nâyı câmi' olduğundan müreccahdır.

2074. Eğer bir mekânda kuru ağaç olursa, kusûru o can artırıcı rüzgârdan bilme!

Eğer âlem-i sûretde bir yerde kuru bir ağaç olursa, kusûr, hayat-bahş olan rüzgârın te'sîrinden değildir; belki ağacın esâsında ve bünyesinde olan bozukluğundandır. Bunun gibi, irfandan bî-nasib kalan sâlik hakkında da kusûr evliyânın enfâs-ı mübârekesinde değil, belki o sâlikin isti'dâdındadır.

2075. Rüzgâr kendi işini yaptı ve esti; o kimse ki, bir can tuttu, onu cânı üzerine kabul etti.

Bahâr-ı sûrî ve rüzgârının vazîfesi esmek ve nebâtâta da neşv ü nemâ vermektir. Nitekim âyet-i kerîmede وَ أَرْسَلْنَا الرياح واقِحَ (Hicr, 15/22) ya'nî “Biz nebâta ve hayvânâta telkîh-ı hayât edici olan rüzgârı gönderdik" buyrulur. İmdi telkîhi kabûle müstaid olan nebât ve hayvân, ondan istifade etti ve neşv ü nemâ buldu; müstaid olmayanlar kurudu ve öldü. Bunun gibi evliyânın nefehâtı ve enfâs-ı mübarekeleri[ni] dâimâ üssü kabûle müstaid olanların gönülleri ve canları, onların feyizlerini kapar ve onlardan hayât ve neşv ü nemâ bulur.

معنی این حدیث که اغتنموا برد الربيع فَإِنَّهُ يَعْمَلُ بِأَبْدَانِكُمْ كَمَا يَعْمَلُ بِأَشْجَارِكُمْ وَاجْتَنِبُوا بَردَ الخريف فَإِنَّه يَعْمَلُ بِابَدَانِكُمْ كَمَا يَعْمَلُ بِأَشْجَارِكُمْ

Bu "İlkbaharın soğuğunu ganîmet addedin; zîrâ ağaçlarınıza ne yaparsa, bedenlerinize de onu yapar; ve sonbaharın soğuğundan kaçının; zîrâ ağaçlarınıza ne yaparsa, bedenlerinize de onu yapar" hadîs-i şerîfinin ma'nâsı beyânındadır.

2076. Peygamber buyurdu ki: Ey yârân, baharın soğuğundan teninizi asla örtmeyin!

2077. Zîrâ baharlar ağaçlara yaptığını, sizin cânınıza yapar.

2078. Fakat sonbaharın soğukluğundan kaçınız; zîrâ asmaların bağına yaptığını yapar.

2079. Râvîler bunu zâhire götürmüşler, o sûret üzerine de kanâat etmişlerdir.

Bu hadis-i şerîfîn râvíleri, ma'nâ-yı zâhirini alıp onunla iktifâ etmişler, ma'nâ-yı bâtınîsinden gâfil olmuşlardır.

2080. O taife candan bî-haber oldular; dağı görmüş, dağdaki ma'deni görmemiştir. [2050]

Bu hadis-i şerîfin zâhirini ve dışını görüp, bâtınını ve içini görmeyenler, dağın zâhirini görüp içindeki ma'deni görmeyenlere benzer.

2081. O sonbahar Hakk'ın indinde nefis ve hevâdır; akıl ve can, ilkbaharın ve bakānın aynıdır.

Ya'nî ind-i Hak'da ve ehl-i hakikat nezdinde hazân, nefsin ve hevâ-yı nefsin galebesinden ibaretdir ve bu galebe insandaki idrâkât-ı rûhâniyyeyi izâle eder; ve insanı Hak'dan uzaklaştırır. Ve hevâ-yı nefisden hâlî olan akıl ve can, idrâkât-ı rûhâniyyeyi hâiz olduğundan ayn-ı bahardır. Bunun için urefâ derler ki: Nefis diri oldukça gönül ölüdür ve gönül dirildiği vakit de nefis ölür. (Hz. İmdâdullah şerhinden.)

2082. Muhakkak gizlide senin için bir akl-ı cüz'î vardır; cihanda bir aklı kâmil olanı ara!

Ey sâlik, insan olman i'tibariyle muhakkak senin vücûdunda mestûr ve gizli bir akl-ı cüz'î vardır ki, sen onunla umûr-ı maâşını ve muâmelât-ı dünyeviyyeni idare edersin; fakat bunun fevkınde olan umûr-ı gaybiyyeni idrak edemez- sin. İşte bu akl-ı cüz'î ile teemmül et ki, bu umûr-ı gaybiyyeyi idrâk için, bu aklın derecesini yükseltmek ve iktisâb-ı terakkî için de bir aklı kemâle gelmiş olanı bulup rehber ittihâz etmek lâzımdır. Binâenaleyh bu aklı kâmil olanı ara!

2083. Senin cüz'ün, onun küllünden küllî olsun; akl-ı kül, nefis üzerinde bir zincir gibi olsun.

Senin akl-ı cüz'în, o kâmilin akl-ı küllîsi tahtında terbiye olunmak sûretiyle küllî olsun ve onun akl-ı küllîsi, senin sıfât-ı nefsâniyyenin üzerinde bir demir-bend ve zincir gibi olarak, onu serbest bırakmasın.

2084. Küllün cüz'ü, onun küllünden zâhir olur; aklın sarhoşluğu şarâbdan olduğu gibi.

Akıl şarabın te'sîrinden nasıl sarhoş olursa, akl-ı cüz'î dahi, akl-ı küllün te'sîri altında öylece zebûn olur ve onun hâliyle hallenir.

2085. İmdi te'vîl ile bu olur ki, enfâs-ı pak, bahar ve yaprağın ve asmanın hayatı gibidir.

Zikr olunan hadîs-i şerîfin te'vîl ile olan ma'nâ-yı bâtınîsi budur ki: Enfâs-ı mukaddese-i enbiyâ ve evliyâ ilkbahar gibidir; onların bahâr rüzgârı gibi olan nefesleri gönüllerin bağına estiği vakit, orada sebeb-i hayât-ı ma'nevî olur.

2086. Evliyânın yumuşak ve sert sözlerinden tenini örtme; zîrâ dînin için zahîrdir.

Mürşid-i kâmilin acı ve mülayim sözlerini nazar-ı i'tibâre al; o sözleri işitmemek için örtünme; zîrâ onun sözleri, senin dînine yardımcıdır ve saâdet-i ebediyyene hâdimdir.

2087. Sıcak söylesin, soğuk söylesin hoş tut! Tâ ki sıcaktan ve soğuktan ve cehennemden sıçrayasın.

Mürşid-i kâmil, ister senin tab'ına mülayim ve ister gayr-i mülayim söz söylemiş olsun, sen onların ikisini de bir ma'nâda görüp hoş tut. Zîrâ onun bunlardan kasdı seni kâmil kılmaktır. Eğer böyle yaparsan, sıcağı ve soğuğu ve acı ve tatlıyı tefrîk eden ve cehennem tabîatında olan nefisden kurtulursun.

2088. Onun soğuğu ve sıcağı diriliğin nev-baharıdır; ve sıdk ve yakînin ve kul- luğun mâyesidir.

2089. Zîra ki canların bostanı, ondan dirilmiştir; gönül denizi bu cevherlerden dolmuştur.

Canların bostanı, onların bu acı ve tatlı sözleriyle hayât-ı ma'nevî bulmuş ve gönül denizi de, onların beyân buyurdukları ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye cevherleriyle dolmuştur.

2090. Eğer gönül bağından bir hılâl eksik olursa, akılin gönlünde binlerce gam [2059] olur.

"Hılâl" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır; burada, iki şey arasında- ki aralık ve fâsıla ve zaman ve vakit ma'nâlarınadır.

Ya'nî evliyânın hayât-ı ma'neviyye veren nefhalarında ve kudsî nefesle- rinde biraz fâsıla olsa ve biraz zaman eksik olsa ve gönül bağına esmese, sâ- lik-i âkılin gönlü binlerce gam ve kabz ve sıkıntı duyar.