İçeriğe atla

O çobanın özrü hakkında Mûsâ (a.s.)a vahiy gelmesi

33. bölüm / 33 · 3044 kelime · ~16 dk okuma

1758. Bundan sonra Hak Mûsa'nın sırrına gizli sözler söyledi ki, o kelâma gelmez.

Mûsâ (a.s.) çobanın kendi aklınca Hakk'a olan münâcâtında söylediği münasebetsiz sözleri inkâr ettikten sonra, Hak Teâlâ Mûsâ (a.s.)ın ruhunun verâsında olan "sırr"ına, gizli olan birtakım esrâr-ı ilâhiyyesini söyledi ki, bunlar zevke âid olduğundan, kelâm ile ve yazı ile anlatmak mümkin değildir. Zîrâ "sırr"a söylenen sözleri yine "sırr" idrak edebilir. Halbuki "sırr" mertebesine evvelâ "nefis", sonra "kalb", sonra da "rûh” hicâbdır.

1759. Mûsa'nın kalbine sözler döktüler; görmeği ve söylemeyi birbirine karıştırdılar.

Mûsâ (a.s.) bir nebiyy-i zîşân olduğundan, onda "sırr"ının hicabları olan "nefis" ve "kalb" ve "rûh" mertebeleri müttehid bir hâle gelmiş idi. Binâenaleyh "sırr"ına hitâb olunan sözlerin esrârı kalb gözüyle de görünür idi. Binâenaleyh Hz. Mûsâ'nın vücûd-ı şerîfinde görmeyi ve söylemeyi birbirine karıştırdılar.

1760. Ne kadar bî-hod oldu ve ne kadar kendine geldi; ne kadar ezelden ebed [1774] tarafına uçtu!

Mûsâ (a.s.) Hak tarafından "sırr"ına vâki' olan hitâbın te'sîri ile birkaç def'alar kendinden geçti ve birkaç def'alar yine kendine geldi. Ve birkaç def'alar dahi onun sırrı, ezelden ebed tarafına uçtu.

Ma'lûm olsun ki, bir "ezel-i âzâl", bir de "ezel" vardır. "Ezel-i âzâl", künh-i Zât'a âid olduğundan, ondan bahs olunamaz. Fakat "ezel", merte- be-i ilm-i ilâhî ve a'yân-ı sâbite âlemi olduğundan, keşf-i ilâhî ile o merte- be sırren idrak olunur. Ve mümkin olduğu kadar da izn-i Hak ile ondan bahs olunabilir. "Ebediyyet"e gelince, "ilim" mertebesinde sâbit olan hakāyık için aslâ fenâ olmadığından ebedîdir. Binâenaleyh bu hakāyık sırrlarıyla ebediyyete tayarân ederler. Fakat bu uçuş nasıl bir uçuştur, elfâz ve kelimât ile ta'rîf ve tavsîf olunamaz.

1761. Bundan sonra eğer şerh söylersem ahmaklıktır. Zîrâ ki, bunun şerhi âgâhlığın verâsıdır!

Bu beyândan sonra, Mûsâ (a.s.)ın seyr-i sırrını şerhe başlarsam hamâ- kat olur. Çünkü bunun şerhi akıl ve idrâkin arkasındadır; zevkî ve hâlî bir şeydir.

1762. Ve eğer söylersem akılları kopar; ve eğer yazsam çok kalemleri kırar!

Ve bilfarz söylenemeyecek olan bu esrârı mümkin olduğu kadar misâller getirerek söylemeğe teşebbüs etsem, akılları yerinden oynatır. Ya'ni muvâze- ne-i akliyyeye uymaz ve bâdî-i inkâr olur. Ve yazmağa teşebbüs etsem, ka- lemler kırılır. Ya'ni, kalem elfâz ve kelimât bulamadığı için işleyemez bir hâ- le gelir.

1763. Vaktaki Mûsa (a.s.) Hak'tan bu itabı işitti, sahrada çobanın arkasın- dan koştu.

1764. O hayran olmuşun ayak izini sürdü; sahra yolundan toz saçtı.

Hz. Mûsâ, o şaşırıp kalmış olan çobanın ayak izin ta'kîb etti; sahrâ yolun- dan yürüyerek havaya tozlar kaldırdı. Hind nüshalarında ikinci misrâ گرد از پره بیابان بر فشاند sûretindedir. "Perre" ke- limesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "etek" veya "ot yaprakları" ma'nâlarını almak münasib görünür. Ya'ni, cenâb-ı Mûsâ o hayrân olan çoba- nın ayak izlerini ta'kîb etti; eteğinden sahrâ tozlarını saçtı. Veyâhut sahrânın ot yapraklarından tozu silkti demek olur ki, sür'atle yürümekten kinâyedir.

1765. Şûrîde adamın ayağının adımı da muhakkak başkalarının adımından belli olur.

Cezbe hâlinde bulunan adamın ayağının adımları, aklı başında olan adamların adımlarından farklı olur. Ya'ni şûrîdelerin yürüyüşlerinde intizâm yoktur; adımları karışıktır.

1766. Bir ayak ruh (رخ) gibi yukarıdan aşağıya kadar; bir ayak fil gibi eğri üzerine gitmiş.

"Ürîb", eğri ve yan gitmek ve bir köşeye nazar etmek ma'nâlarınadır. Burada, sağa ve sola çarpılarak gitmek demektir. “Ruh" (رخ) ve “fil”, şatranç oyununda müsta'mel taşlardan ikisinin adıdır. Ya'ni, şûrîdenin adımları, şatranç oyununa mahsûs olan tahtanın üzerinde "ruh" ve "fil" isimli taşların seyri gibidir.

1767. Gâh bir dalga gibi bayrak kaldıranlar üzere, gâh balık gibi karnı üzerinde yürüyücü!

Ya'ni, şûrîdenin yürüyüşü, “düşe kalka" ta'bîrine mâsadaktır. Ba'zan bayrak kaldıranların tarzı üzere bir dalga gibi ileriye atılır; ba'zan yuvarlanıp yüz üstü sürünerek yürür.

1768. Reml döken bir remmâl gibi ba'zan kendi hâlini bir toprak üzerine yazmış.

"Reml", keşf-i ahvâl için müsta'mel olan ulûm-ı garîbeden birisidir. Bununla meşgül olan bir kimse, kum veyâ kâğıt üzerine birtakım şekiller ve çizgiler vaz' edip, onlardan o ilmin usûlü vech ile ma'nâ istihrâc eder. Buna Türkçe'de "reml dökme" derler. İşte, âşık-ı şûrîde de ba'zan bu reml dökenler gibi kendi hâlini nazmen veyâ nesren, kâğıt bulursa kâğıda, bulamazsa kumlara ve topraklara yazar ki, bu tarz mağlûb olduğu hâlin îcâbıdır.

1769. Akıbet onu buldu ve gördü. Dedi: "Müjde ver ki, bir izin erişti!"

Hz. Mûsâ (a.s.) çobanın arkasından gitti ve onu buldu ve gördü de, dedi ki: "Müjdemi ver! Zîrâ sana izin verildi."

1770. Hiçbir adab ve tertib isteme; dar gönlün her neyi isterse söyle!

Bundan sonra ey çoban, sözlerinde Hakk'a karşı edeb ve tertib gözetme; ma'rifette vüs'at sahibi olmayan kalbine her ne gelirse bila-teemmül söyle!

1771. Senin küfrün dîndir; ve dînin cânın nurudur. Eyminsin ve senden ehl-i cihân emân içindedir!

Senin zâhiri küfür görünen sözlerin dîndir; ve dînin dahi cân âleminin nûrudur. Sen kendin emniyyette olduğun gibi, halk-ı cihân dahi senden emniyyet içindedir.

1772. Ey "yefalullahu mâ yeşa'nın muafı; git, çekinmeksizin dilini aç!

يَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ (Ibrahim, 14/27) ya'ni “Allâh Teâlâ dilediğini işler" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfine, muâfiyete nailiyyet sûretiyle mâsadak olmuş olan çoban, artık bundan sonra git, hiç çekinmeksizin diline geleni söyle!

1773. Dedi: "Ey Mûsa, ondan geçmişim; ben şimdi gönül kanına karışmışım!"

Çoban cevâben dedi: "Yâ Mûsâ, ben şimdi teşbîh-i sırftan geçtim; mertebe-i tenzîhe eriştim ki, her ne der isem, o mertebede Hak Teâlâ ondan münezzehtir. Binâenaleyh bu sebeble gönül kanına bulaştım ki, fehm ve idrâk o mertebenin vusûlünden âcizdir; ve şimdi bana “mi'râc-ı rûhî” hâsıl olmuştur!"

1774. Ben "sidre-i münteha"dan geçmişim; o taraftan yüz binlerce sene kadar gitmişim!

"Sidre"nin ma'nâ-yı lügavîleri vardır. Bir ma'nâsı da, "en son ağaç" ma'nâsınadır. Bundan, âlem-i sûret ve hayalin müntehâsı murâd olunur. Ya'ni, "Ben âlem-i sûret ve hayâlden ileriye geçtim ve "tecellî-i zâtî"de mahv oldum; ve hakkında تَعْرُجُ المَلائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ (Meâric, 70/4) ya'ni "Melâiké ve rûh O'na, mikdarí elli bin yıl olan bir günde urûc eder" buyurulan bir mertebeye urûc ettim." Bu elli bin yılın bir günü, dünyâ senesiyle elli bin sene i'tibâr olunursa, azîm bir adede bâliğ olur. Beyt-i şerîfte, "yüz binlerce sene kadar" ta'bîriyle bu aded-i azîme işâret buyurulur.

1775. Kamçı vurdun, atım sıçradı; atladı ve felekten geçti!

Senin bâzû-yı irşadın benim isti'dâd-ı ezelîmin atına bir kamçı vurdu; ve atım sıçrayıp atladı ve âlem-i sûret olan felekten, âlem-i bî-sûrete geçti.

1776. Bizim nâsûtumuzun mahremi lâhût oldu; senin eline ve koluna âferin olsun!

"Nâsût", âlem-i şehadet ile "hazret-i insân”ın mecmû'undan ibarettir. Ve “lâhût", bî-keyfiyyet ve bî-renk olan Zât'tan ibârettir ki, muhakkıkîn buna "Hû" ile işaret ederler. Ya'ni, "Bizim beşeriyyetimizin mahremi, keyfiyyetsiz ve renksiz olan "Zât-ı baht" oldu. Senin eline ve koluna âferin ki, bir kamçıda beni bu mertebeye terakkî ettirdin!"

1777. Şimdi benim hâlim söylemekten hariçtir. Bu söylediğim şey benim ahvalim değildir.

Mâdemki benim nâsûtum lâhûtun mahremi oldu ve ben tecellî-i zâtî zevki ile mütezevvik oldum, benim hâlimi nâsûtî olan harf ve savt ile söylemek mümkin değildir. Harf ve savta ve elfâza sığdırdığım ma'nâlar benim ahvâlim değildir; nâsûtumun ahvâlidir. Ve benim nâsûtum lâhûtiyyet aynasında menküştür.

1778. Aynada olan nakşı görürsen, o senin nakşındır; o aynanın nakşı değildir.

Vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın aynasında ve lâhûtiyyetinde gördüğün nakış senin nakşındır; aynanın nakşı değildir. Zîrâ o ayna sûretsiz ve sâf ve bî-renktir. Ma'lûm olsun ki, muhakkıkîn hazerâtı indinde iki i'tibâr vardır: Birisi, Hak âlemin aynasıdır. Suver-i eşyâ o aynada kendilerini görürler. Diğeri, âlem Hakk'ın aynası olup, Hak âlem aynasında kendi esmâ ve sıfatının sûretlerini müşâhede buyurur. Beyt-i şerîf evvelki i'tibâra göredir.

1779. Nâyî adamın naye üflediği nefes nâyin lâyıkıdır; adamın layıkı değildir.

Ya'nî Hak nefes-i rahmânîsiyle her ân-ı gayr-i münkasimde mütecellîdir ve o tecellî ale's-seviyyedir; aslâ tefâvüt yoktur. ما ترى في خلق الرحمن من تفاوت (Mülk, 67/3) Ya'ni "Halk-ı Rahmân'da tefâvüt göremezsin" âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret buyurulur. Ancak her ferd kendi isti'dâdı nisbetinde o tecellîyi kabûl eder. Nitekim neyzenin nefesi, muhtelif âhenkli neylere göre bir derecededir; fakat onlardan çıkan sadâ neylerin isti'dâdına göredir. Meselâ kimi "mansûr" âhenginde ve kimi “mâbeyn” veyâ “şâh” veyâ “dâvûd" âhenklerinde sadâlar çıkarır.

1780. Sakın ve sakın, eğer hamd ve eğer şükür söylersen, o çobanın na-fercâmı gibi tanı!

"Nâ-fercâm", asıl ve esâstan ârî şeye derler. Ve nâ-fercâm çobanın münâcâtına râci'dir. Ya'ni, "Sakın sakın ki, eğer türlü türlü elfâz ile Hakk'a hamd ve şükr edersen, onları çobanın esastan ârî münâcâtı kabîlinden bil! Zîrâ senden zuhûr eden hamd ve senâ senin lâyıkına göredir; yoksa Hakk'ın lâyıkına göre değildir. Ve o sözlerin hepsi menba'-ı nakäis olan senin nâsûtiyyetine âiddir.

1781. Senin hamdin ona nisbetle gerçi daha iyidir; fakat o Hakk'a nisbetle yine nef'den munkatı'dır.

Senin Hakk'a karşı yaptığın hamd ve senâ, çobanın hamd ve senâsına nisbetle her ne kadar daha yüksek ise de, mâdemki kullandığın elfâz ve kelimât senin nâsûtiyyetin cümlesindendir, vücûdun mertebe-i lâhûtiyyetiyle nâsûtiyyetinin ahkâmı asla birbirine benzemediği için, Hakk'a nisbetle o hamd ve senâ hayırdan ve nef'den munkatı'dır. Zîrâ yaptığın bu hamd ve senâ yarı yolda kalır.

1782. Nice bir söylersin, perdeyi kaldırdıkları vakit ki bu olmamıştır, o şeyi ki zannettiler.

Ne vakte kadar "Ben Hakk'a hamd ve senâ ediyorum ve Hakk'ı zikrediyorum" dersin? Bu nâsûtiyyet perdesini kaldırdıkları vakit, olduğunu zannettiğin hamd ü senâların ve zikirlerin olmamış olduğunu görürsün. Bu beyt-i şerîfte, Kaf sûresinde vâki' لَقَدْ كُنتَ في غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَركَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (Kaf, 50/22) ya'ni "Sen evvelce bundan gaflette idin; imdi senden perdeyi açtık; binâenaleyh bugün basarın keskindir." âyet-i kerîmesiyle, sûre-i Zümer'de vâki' و بدا لهم من الله ما لم يكونوا يحتسبون (Zümer, 39/47) ya'ni "Onlara Allâh Teâlâ tarafından zanneder olmadıkları şey zâhir olur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1783. Bu senin zikrinin kabûlü rahmettendir; müstehazanın namazı gibi ruhsattır.

Ma'lumdur ki, kadınlara hayız zamânında namaz kılmak câiz değildir. Fakat hayız zamanı geçtikten sonra yine kendilerinden gelen kan kesilmez ise, fukahâ onu "istihâza" addedip, namaz kılmasına şer'an icâzet vermişlerdir. Binâenaleyh bu ruhsat üzerine, kadın her ne kadar tâhir değil ise de namaz kılabilir.

Cenâb-ı Pîr, bizim menba'-ı nakāis olan nâsûtiyyetimiz cihetinden olan hamd ü senâmızı ve zikrimizi, “müstehâza"nın namazına teşbîh buyurup derler ki: "Bizim bu Hakk'ın zât-ı pâkine lâyık olmayan zikrimizin bu adem-i tahâretiyle beraber kabûl buyurulması, mahza Hakk'ın bize olan rahmetindendir. Nitekim "istihâza" hâlinde bulunan kadının namazına şer'an izin verilmiştir."

1784. Onun namazında kan bulaşmıştır; senin zikrin teşbîhe ve “çûn"e bulaşıktır!

"Müstehâza"nın namazıyla senin zikrinin arasında hiç fark yoktur. "Müstehâza"nın namazı kan ile bulaşık olduğu için adem-i tahâret içindedir. Ve senin zikrin dahi senin nâsûtiyyetinin ve beşeriyyetinin îcâb ettirdiği teşbîhlere ve “çûn"e ya'ni, kendi hayâlinin dâiresindeki keyfiyyete ve evsâfa bulaşık olduğu için, o da adem-i tahâret içindedir. Zât-ı Hak ise evhâm ve hayâlâta ve teşbîhâta sığmaktan muarrâdır.

1785. Kan pistir ve bir su ile gider; fakat bâtının pislikleri vardır.

1786. Ki o, Kirdigar'ın lutfunun suyundan gayri ile iş adamının batınından zail olmaz.

Bâtının, şeytanın vesveseleri ve kötü huylar gibi birtakım pislikleri vardır ki, o murdarlıklar fâil-i hakîkînin lütfunun suyundan başka vâsıta ile Hak yolunda çalışan sâlikin bâtınından ve kalbinden mahv ve zâil olmaz. İkinci mısra'daki `گم نگردد` kaf-ı Arabi ile `کم نگردد` olursa, “eksilmez” ma'nâsına gelir ki, bu da bir vecihtir. Ma'lûm olsun ki, necâset dört nevi'dir: Zâhirî necâsetin temizliği su iledir. Necâset-i nefs, hatâ ve maâsî ile olup, temizliği tövbe ve insân-ı kâmile inâbe iledir. Necâset-i ahlâk, kötü evsâf iledir. Onun temizliği, ahlâk-ı fâzıla ve evsâf-ı marzıyye iledir. Ve sırrın necâseti şirk ve cehâlet ve ma'rifetin azlığıdır. Onun temizliği, tevhîd ile ve ilim ile ve ma'rifetin çokluğu iledir. Bunların hepsi Hakk'ın lutuf suyu ile temizlenir; ve kötüler gider, yerlerine iyiler gelir.

1787. Keşki sücudunda yüz çevire idin; "sübhane Rabbiye'nin ma'nâsını bile idin!

Ya'ni, keşki sücûdunda kime teveccüh ettiğini bilerek, kalbinin yüzünü tamâmiyle Zât-ı ahadiyyete döndüre idin ve secde hâlinde "Sübhâne Rabbiye'l-a'lâ" ya'ni, "Rabb-i a'lâ'mı tenzîh ederim" demenin ma'nâsını bile idin! Yukarıda da îzâh olunduğu üzere, "Zât-ı ahadiyyet" mertebesine nazaran idrâk ve hayâl mertebesi dar olduğu gibi, elfâz ve kelimât-ı beşer dahi darın darıdır. Binâenaleyh nâmütenâhî olan Zât-ı ahadiyyetin bu darlıklara sığması, ukūl-ı nâkısamızın bile kabûl edemeyeceği meydandadır. Hiç şübhe yoktur ki, bizim tenzîhimiz, nâmütenâhî olan Zât-ı ahadiyyeyi tahdîd mâhiyyetinde olur. Zîrâ bir şey bir şeyden münezzeh olunca, ikisinin hudûdu birbirlerinden ayrılmış olur. İşte bizim tenzîhimizin kıymeti bu kadardır. Böyle olunca, bi- zim tesbîhâtımız mağrûr olacak bir şey değildir; belki utanılacak bir şeydir. Binâenaleyh bu tesbîh ve tenzîhimizden dahi Hakk'ı münezzeh addetmemiz ve kendimizi ve tesbîhimizi hiçe saymamız lâzım gelir.

1788. Şöyle ki, Ey Rabbim sücudum vücudum gibi na-sezâdır; muhakkak sen kötülüğe iyiliği ceza ver!

Ya'ni, "Sübhâne Rabbiye'l-a'la" dediğin vakit, bu ma'nâyı tahattur et! "Ey benim Rabbim, benim bu nâsûtiyyetim ile yaptığım secdeler, bu vücûd-1 nâ-sûtîm gibi Zât-ı ahadiyyene arza lâyık bir şey değildir. Hepsi levs-i bu'd ile mülevvestir. Binâenaleyh benim bu kötülüğüme karşı kemâl-i lutuf ve keremin ile iyilikle mükâfât ihsân eyle!"

1789. Bu arzın hilm-i Hak'tan eseri vardır; nihayet necaseti götürdü ve güller mahsul verdi.

Ya'ni, fenâlığa iyilik ile mukābele etmek eser-i hilimdir. Ve Hakk'ın bu hilminin eseri, O'nun mahlûku olan arzda da zâhirdir. Nitekim arza birtakım pislikler ve gübreler dökülür ve arz bunları bel' edip, yerine güzel kokulu güller ve çiçekler çıkarır ve tu'mu lezîz türlü türlü meyveler ve mahsûlât verir. Bu hâl, arzın tab'an kötüye iyi ile mukābelesinin nümûnesidir.

1790. O bizim pisliklerimizi örter; mukābilinde ondan goncalar biter! [1804]

Arz bizim murdarlıklarımızı hazmedip örter; onlara bedel, o arzdan goncalar ve çiçekler neşv ü nemâ bulur.

1791. İmdi, vaktaki kafir ihsânda ve sehâda topraktan daha mayasız ve alçak olduğunu gördü.

Ya'ni, âlem-i hakîkata hicâb olan bu topraktan mahlûk vücûd-ı izâfı, ıztırârî olan ölüm neticesinde zâil olduğu vakit, kâfirler göreceklerdir ki, hayât-ı dünyeviyyeden başka hayât-ı uhreviyye de var imiş ve kendileri bu hayâta lâzım olan şeylerden iflâs içinde kalmışlardır. İhsân ve sehâ hususunda ken- dilerinin topraktan daha mayasız ve aşağı olduklarını anlayacaklardır. Zîrâ toprak fenâ şeyleri alır; iyi şeyler çıkarır. Bunlar ise güzel gıdalar yerler ve fenâ efkâr ve ahlâk çıkarırlar.

1792. Onun vücudundan gül ve meyve bitmedi; bütün temizliklerin fesâdından başkasını istemedi!

O kâfirin vücudundan, gül gibi olan maârif-i ilâhiyye ve meyve gibi olan a'mâl-i sâliha ve ahlâk-ı fâzıla neşv ü nemâ bulmadı. Bütün temiz şeyleri bozdu. Nefis taâmlar yedi; bu gıdalar onun vücûdunda kuvvetlere inkılâb etti ve efkâr-ı bâtıle ve a'mâl-i fâside ve ahlâk-ı rezîle sûretinde zâhir oldu.

1793. Dedi: "Ben zehabda geri gitmişim; ey hasret, ne olaydı ben toprak olaydım!"

O kâfir, kesâfet-i tabîiyye kalkıp, letâfet-i rûhiyye zahir olduğu günde dedi ki: "Ben hayât-ı zâhiriyye ve kesâfet-i tabîiyye âleminde yürüdüğüm ve gittiğim vakit, meğer geriye gitmişim ve tersine yürümüşüm. Zîrâ hayât-ı dünyada kazandığımı zannettiğim şeylerin hepsini geride ve arkamda bıraktım!" Tebbet Yedâ sûresinde vaki مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالَهُ وَ مَا كَسَبَ (Mesed,111/2) ya'ni "Malı ve kazandığı şey kendisine helâkten fâide vermedi!" âyet-i kerîmesi mûcibince, bugün bana onların hiçbir fâidesi yoktur. Ey hasret ve nedâmet, şimdi senin vaktin geldi. Ne olaydı, ihsân ve sehâda ben de toprak mayasında olaydım!"

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Nebe' nihâyetinde olan وَ يَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِى كُنْتُ تُرَابًا (Nebe', 78/40) ya'ni "Kâfirler derler ki: Ne olaydı toprak olaydım! âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

1794. Keşki topraklıktan seferi ihtiyar etmese idim; hâkî gibi bir dâne toplasa idim!

İkinci "hâkî"den murâd, kuştur. Ve ba'zı nüshalarda “hâkî” yerine, "Hem-çü murgân" vâki'dir. Ya'ni, “Keşki topraklıktan nebât; ve nebâttan hayvân; ve hayvândan insân mertebelerine gelmek için sefer ihtiyâr etmese idim; hâkî olan kuşlar gibi dâneler toplasa idim."

1795. Vaktâki sefer ettim, beni yol imtihan etti; bu seferi etmekten yol azığım ne oldu?

Vaktâki topraklık mertebesinden kat'-ı merâtib için sefere çıktım ve insanlık mertebesine geldim; bu yol benim hakîkatımın mâhiyetini ve mayasını meydana çıkarmak için beni imtihan etti. Mertebe-i insâniyyete gelinceye kadar yaptığım bu seferden, bundan sonraki yaptığım sefer-i âhiret için yol azığım ve zâd ve zahîrem ne oldu? Hiç!

Ma'lûm olsun ki, her ferdin ilm-i ilâhî mertebesinden, esfel-i sâfilîn olan mertebe-i insâniyyete kadar olan seferi "nüzûl"dür. Ve bu nüzûl seferinde her geçtiği mertebeden birer renk ve meşreb alır ve insâniyyet mertebesinde bütün merâtibin ahkâmını ve meşâribini cem' eder. Bundan sonraki seferi yine aslı olan ilm-i ilâhîye kadar "urûc"dur. Bu sefer-i urûc, ya 'âcil veyâ âcil olur. "Urûc-ı 'âcil", Hakk'ın inâyeti ve insân-ı kâmilin terbiyesi sâyesinde, isti'dâd-ı ezelîsinin inkişafıyla hayât-ı dünyeviyyede olur. "Urûc-ı âcil" ise, hayât-ı dünyeviyyenin inkıtâ'ından sonra, isti'dâd-ı ezelîye göre, berzah, ba's, haşı, mîzân, hesâb, a'râf, cennet ve cehennem mevtınlarından mürûr sûretiyle olur ki, bu mevtınlerin mürûru, dünyâ seneleriyle pek uzun müddet-i teahhurlardan sonradır. İlm-i ilâhî mertebesine vusûldan sonra, her ferd için yok olmak yoktur ve ebediyyet vardır. Binâenaleyh ondan sonra yine seferler vardır. Ve bu nüzûl ve urûc ilâ-nihâye devam eder. Şu kadar ki, “urûc-ı 'âcil" ashâbının zevki, “urûc-ı âcil" ashâbının zevkinden başkadır. Bu sırrı anlamayanlar "tenâsüh"e käil olmuşlardır. Bu nüzûl ve urûc kat'an "tenâsüh" değildir. Ancak her ferdin "rabb-i hâss"ının hazînesinde meknûz olan ahkâm ve âsârın ilâ-nihâye zuhûrundan ibarettir. Burada pek çok tafsîlât vardır. Fakat bahis uzamamak için bu düstûr-ı ma'rifet ehl-i irfâna kâfidir.

1796. Ondan dolayı ki, onun meyli toprak tarafınadır ki o, seferde yüzü önünde bir faide görmez.

Kâfirin sefer-i âhiret için zâd ve zahîresiz kalması ondan dolayıdır ki, hayât-ı dünyeviyyede onun bütün meyli ve hevesi, menşe'leri toprak olan zâhirî sûretler tarafınadır. Ve fânî olan bu sûretlere muhabbet, serâba olan muhabbet gibidir. Binâenaleyh o kâfir hayâlâta gönül bağladığı için sefer-i âhi- rette bunlar zâil olunca yüzü önünde ve muvâcehesinde fâide husûlüne hâdim bir şey göremez olur.

1797. Onun yüzünü geri çevirmesi o hırs ve âzdır; ve onun yüzünü yola döndürmesi sıdk ve niyazdır.

Hayât-ı dünyeviyyedeki yürüyüşünde yüzünü geriye çevirmesi, fânîye olan hırsı ve şiddet-i meylidir. Çünkü hayât-ı dünyâ zâil olunca hepsi geride kalır. Ve yüzünü yola döndürmesi, Hâlık'ını tanıyıp O'na karşı sadâkattır. Ya'ni, mûcidinin emrine itâat ve inkisâr ve niyazdır. Zîrâ öndeki sefer-i âhiretin ve urûcun azığı ve zahîresi budur.

1798. Her otun ki onun meyli yukarıya ola, ziyâdelikte ve hayatta ve nemâdadır.

Her otun meyli yukarıya doğru olursa, hayât-ı nebâtiyyesi yolunda ve neşv ü nemâ içinde ve terakkîde olduğu anlaşılır.

1799. Vaktāki başını yer tarafına çevirdi, eksiklikte ve kurulukta ve noksanda ve mağbûnluktadır.

"Gabîn" burada masdar makāmında olarak “mağbûn” ma'nâsındadır. "Mağbûn", aldanmak demektir. Ya'ni, eğer otun başı arz tarafına doğru dönmüş olursa, hayât-ı nebâtiyyesi günden güne sönmekte ve eksilmekte olduğu ve kurumağa yüz tuttuğu ve kökünde topraktan gıdâ almak kuvvetine nakîsa geldiği ve binâenaleyh hayât-ı nebâtiyyesinde aldanmada bulunduğu anlaşılır.

1800. Vaktaki senin ruhunun meyli yukarı tarafa olur, senin merci'in tezâ-[1814] yüdde orası olur.

Otlar gibi senin hayatının meyli yukarı tarafa, ya'ni rûhâniyyet ve insâniyyet ve tahsîl-i maarif-i ilâhiyye tarafına olduğu vakit, senin rücû' edece-ğin yer dahi tezâyüdde orası olur. Ya'ni terakkîn ve ziyâdeliğin rûhâniyyet âleminde olur.

1801. Ve eğer senin başın zemîn tarafına, tersine isen, âfilsin; "Hak âfilleri sevmez!"

Ve eğer senin fikrin ve meylin topraktan hâsıl olan fânî sûretler tarafına ve yürüdüğün yolun arkasına olursa, fikrini bağlayarak o meyl ve muhabbet ettiğin fânîler gibi âfil ve zâil olursun. Hak Teâlâ hazretleri ise âfil ve zâil olanları sevmez ve onları vücûd-ı mutlakının merâtib-i baîdesine tarh buyurur ve tabîat cehenneminde ibkā eder.