İçeriğe atla

Hak Teâlâ'nın Mûsâ (a.s.)a çoban için itâb buyurması

32. bölüm / 33 · 1471 kelime · ~8 dk okuma

1736. Huda'dan Mûsa tarafına vahiy geldi; şöyle ki, "Bizim kulumuzu bizden ayırdın!"

1737. "Sen vasl etmek için mi geldin; yahût fasl etmek için mi geldin?"

1738. "Kādir oldukça firâka ayak koyma; benim indimde eşyanın en mekrûhu talaktır!"

"Yâ Mûsâ, kudretin oldukça ayrılık cihetine adım atma! Zîrâ benim indimde en mekrûh olan şey, zevc ile zevce arasındaki talâk ve iftirâktır!" Ve hadîs-i şerîfte, ما خلق الله مباحا احب اليه من العتاق وما خلق الله مباحا ابغض اليه من الطلاق ya'ni "Allâh Teâlâ köle ve câriye âzâd etmekten kendisine daha sevgili bir mubâh yaratmadı ve kendisine kadın boşamaktan daha iğrenç gelen bir mubâh yaratmadı" buyurulur.

1739. "Her bir kimseye bir sîret koymuşum; her bir kimseye bir ıstılah vermişim."

Her bir ferde bir âdet ve meşreb koydum; o meşreb dâiresinde seyreder. Ve her bir ferde meşrebine muvâfık ıstılâh ve söz verdim; o dâire dâhilinde söz söyler.

1740. "Onun hakkında medih ve senin hakkında zemdir; onun hakkında bal ve senin hakkında zehirdir."

Çobanın söylediği sözler, kendi mertebesine göre benim hakkımda medihtir. Fakat yine o sözler, senin mertebe-i nübüvvetine göre benim hakkımda zemdir. Ve çobanın sözleri, onun mertebesinden bana bal gibi tatlı gelir; fakat senden zehir gibi acı gelir.

1741. "Biz bütün pakten ve nâ-pâklikten; ve bütün girân-cânlılıktan ve çalaklikten berîyiz!"

Biz "mertebe-i ahadiyyet"imizde kudsiyyetten ve adem-i kudsiyyetten ve batâetten ve sür'atten berîyiz. Zîrâ mertebe-i ahadiyyette Hak hiçbir isim ile müsemmâ ve bir na't ile men'ût ve bir sıfat ile mevsûf olmaktan münezzehtir. Ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleriyle cenâb-ı Mevlânâ efendimizin "vücûd-ı mutlak" buyurmaları, ancak bu mertebeye işâret için vaz' edilmiş bir ıstılâhtır. Bu mertebe itlâk ile takyîd olunmaktan dahi münezzehtir. Çünkü bu mertebe künh-i Zât'tır. Burada akıl ve fikir işlemez.

1742. "Ben bir fâide etmem için emretmedim; belki bendelere bir cûd edeyim diye emrettim."

Ben kendime bir fâidesi olmak için peygamberleri ve şerîatlarımı göndermedim. Belki âlem-i kesâfet ve tabîatta mertebe-i hayvâniyyede kalan kullarıma, insanlık mertebesini ihsân için gönderdim. Zîrâ benim peygamberlerim zulmet-i cehl içinde kalan kullarıma muallimdir ve câhillere ilim ve ma'rifet ta'lîmi, ihsân-ı azimdir. Nitekim رتبة العلم اعلى الرتب ya'ni “İlmin mertebesi, mertebelerin en yükseğidir" buyurulur.

1743. "Hindlilerin Hind ıstılâhı medihtir; Sindlilerin Sind ıstılâhı medihtir."

Hind ahâlîsinin medih için kendilerine mahsûs ta'bîrâtı olduğu gibi, Sind ahâlîsinin de medih için kullandıkları ta'bîrât vardır. Bunlar birbirine benzemez. Binâenaleyh her bir kavmin lisânına ve ta'bîrâtına ta'n ve i'tirâz câiz değildir. Zîrâ hepsinin maksadı birdir.

1744. "Ben onların tenzîhinden pâk olmam; inci saçıcı oldukları halde yine onlar pâk olurlar."

"Tesbih", tenzîh ve takdîs ma'nâsınadır. Ve tenzîh, Hak Teâlâ hazretlerini bilcümle nakäistan pâk ve ârî görmektir. Binâenaleyh her bir mü'min ve muvahhid için Hakk'ı tenzîh ve takdîs etmek lâzımdır. Fakat bu bizim tenzîhimiz, kendi aklımıza göre olan tenzîhtir; tenzîh-i hakîkî değildir. Çünkü, "Bir şey bir şeyden münezzehtir" dediğimiz vakit, her iki şeye birer had ta'yîn etmiş oluruz. Halbuki Hak Teâlâ hazretleri bu gibi hadlerden münezzehtir. Onun için Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İlyâsî'de “Tenzîh-i sırf, Hak hakkında yarım ma'rifettir" buyururlar. Hak Teâlâ mertebe-i ahadiyyetinde bilcümle sıfât ve esmâdan münezzehtir. Fakat mertebe-i ulûhiyyeti olan mertebe-i vahdetinde sıfatlardan ve isimlerden münezzeh değildir; ve mezâhir-i kevniyyede bi-hasebi'l-esmâ zuhûru, O'nun tenezzühüne zarar vermez. Zîrâ ayn-ı teşbîhte tenezzühtedir. Binâenaleyh Hâtem-i enbiya (s.a.v.) Efendimiz'in ümmet-i merhûmesinin zevki, tenzîhte teşbîh ve teşbîhte tenzîhtir. Nitekim bu bâbdaki tafsîlât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Nûhî'dedir. Her ne kadar bu tarz tenzîhi ba'zı korkak sâliklerin havsalaları almaz ise de, bu ma'rifet hakîkatta tam bir ma'rifettir. İmdi, kulların tesbihi ve tenzîhi ile Hak münezzeh ve mukaddes olmaz. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri ezel-i âzâlde ve aslın-da mukaddes ve münezzehtir. Bu tenzîh ancak kullar için fâidelidir. Çünkü onların tesbihleri ve tenzîhleri arazdır. Ve arazlardan âlem-i rûhâniyyette gü-zel sûretler peyda olur ve inciler saçılır. Nitekim bu cildin ibtidalarında a'râz ve cevher hakkındaki îzâhât geçti.

1745. Biz dile ve söze bakmayız; biz ruha ve hâle bakarız.

1746. Her ne kadar lafzın sözü na-hâzı' olursa da, eğer hâşi' ise, biz kalbe nâzırız.

"Hâşi” ve “hâzı", mütezellil ve mütevazi' ma'nâlarınadır. Ya'ni, biz mütevazi' ve mütezellil olan kalbe bakarız. Böyle bir kalbin sahibinin sözlerinde tevâzu' ve tezellül bulunmasa bile, mâdemki onun kalbinde huşû' vardır, mu'teber olan bu huşû'dur. Bu ma'nâya binâen (s.a.v.) Efendimiz, ان الله لا ينظر الى صوركم ولا الى اعمالكم بل ينظر الى قلوبكم و نياتكم -yani Muhakkak Allâh Teâlâ sizin sûretlerinize ve amellerinize bakmaz; belki kalblerinize ve niyetlerinize bakar" buyururlar.

1747. Zîra ki gönül cevher ve söylemek araz olur; binâenaleyh araz tufeyl, cevher garaz geldi.

Söze bakılmayıp kalbe bakılmasının sebebi budur ki: Kalb cevherdir. Zîrâ iki zamânda bâkîdir. Söylemek ise iki zamanda bâkî olmadığı için arazdır. Binâenaleyh araz cevherin tufeyli ve tâbi'idir. Ve garaz ve maksûd cevherdir. Onun için söze değil, kalbe bakılır.

1748. Bu elfâz ve izmâr ve mecâz cinsinden sözler ne vakte kadar? Harâret isterim harâret! O harâretle düzül!

Bu parlak lafızlar ve ma'nâların elfâz tahtında ızmârı ve mecâz sözler ne vakte kadar devam edecek! Benim indimde bunlara i'tibâr yoktur. Bu fesâhât ve belâgat, kendini satmak için bir sermâyedir. Halbuki ben âteş-i aşk harâreti isterim. O aşk ateşinin harâreti ile kalbine çeki-düzen ver!

1749. Canda aşktan bir ateş parlat; baştan başa fikri ve ibâreyi yak!

Rûhunda aşk-ı ilâhîden bir ateş parlat; fikr-i fesâhat ve belâgatı ve o tumturaklı ibâreleri yak!

1750. Ey Musa, dânânın edebleri başkadırlar; canı yanıklar ve revânân [1764] başkadırlar!

“Dânâ”dan murâd, "fenâ"dan "bakā"ya rücû'dan sonra abdiyyetle mütehakkık olan kimsedir. "Canı yanık'tan murâd, müşâhede-i Hak'ta fânî olup, mağlûbu'l-ahval olanlardır. “Revânân"dan murâd, sâliklerdir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte üç sınıfa işaret buyurulur: Biri mübtedî, diğeri mutavassıt, üçüncüsü de müntehîdir. Ve bu üç sınıftan her birinin âdâbı başka başkadır. Zîrâ her bir mertebe bir nev'-i edebi iktizâ eder.

1751. Aşıklara her nefes yanmak layıktır; harab köy üzerine harâc ve öşür yoktur.

Allah'ın âşıklarına her nefeste aşk ateşine yanmak lâyık olur. Ve bu ateş onların iklîm-i kalblerini yakıp harâb eder. Binâenaleyh onlardan edeb ve kāide ve resm ve âdet bekleme! Zîrâ harâbe hâline gelmiş olan bir köye harâc ve öşür gibi vergiler tarh olunamaz.

1752. "Eğer hatâ söylerse, ona “hatâ edici" deme! Eğer şehîd-i pür-hûn olursa, onu yıkama!"

1753. "Kan şehitler için sudan daha evlâdır. Bu hatâ yüz doğrudan daha evlâdır!"

Kan şer'an necis olup tahâret lâzım geldiği halde, şehitler için sudan daha iyidir. Zîrâ şer'an onlar yıkanmaz. Bunun gibi, Allâh'ın âşıklarından yanlış bir söz ve fiil sâdır olursa, yüz doğrudan daha iyidir. Nitekim hadîs-i şerîfte, اذا احب الله عبدا لم يضر ذنبه ya'ni "Allâh Teâlâ bir kulu sevdiği vakit, onun günâhı zarar vermez" buyurulur.

1754. "Ka'benin içinde kıble âdeti yoktur. Eğer dalgıcın dolağı yoksa ne gamdır?"

“Pâçîle” burada “pâtâbe” ya'ni dolak ma'nâsınadır. Ve dolak, bacaklara sarılan sargıdır. Ankaravî hazretleri, “Karda gezmek için ayağa geçirilen çenber çubuğudur” buyurur. Hind şârihleri bu ma'nâyı da beyân edip, evvelki ma'nâyı müreccah tutmuşlardır. Ve fakîr dahi muvâfık bulurum. Ya'ni, Ka'be'nin binâsı içinde teveccüh edilecek bir cihet aranmaz; her tarafa teveccüh olunur. Allâh'ın âşıkları da her tarafta Hakk'ın vechini müşâhede ettiklerinden, sûret ve resm ve âdet bağlarıyla mukayyed değildirler. Onlar aşk-ı ilâhî deryâsının dalgıçlarıdır. Dalgıçlar denize dalarken bacaklarına dolak lâzım olmadığı gibi, bu âşıklar da dolak mesâbesinde olan tâc ve hırka ve kılık ve kıyafet gibi bağlardan müstağnîdirler.

1755. "Sen sarhoşlardan kılavuzluk isteme; elbisesini yırtanlara niye yama emredersin?"

"Sermestler"den murâd, aşk-ı ilâhîde müstağrak olup, akıl ve tedbîr bağlarını kopararak bu aşkın hükmü ile hareket edenlerdir. Ve tekâlîf-i ilâhiyye akla hitâben gelmiş olduğundan, bu âşıklardan tekâlîf-i ilâhiyye hâricinde muâmeleler dahi vâki' olabilir. Binâenaleyh bunlar mertebe-i akılda olan sâliklere kılavuzluk edemezler. Zîrâ bu gibi zevât söyleyeni ve işiteni bir bulurlar. Nitekim bu taife السماع طير يطير من الحق الى الحق ya'ni "Dinleme bir kuştur ki, Hak'tan Hakk'a uçar" derler. Bunlar her ne söylerlerse, aşkın tercümânı olup, ma'zûrdurlar. Ve nitekim Hz. Şiblî (k.s.) انا اقول و انا اسمع و هل في الدارين غيرى ya'ni "Ben söylerim; ben dinlerim. Ve iki âlemde benden başkası var mıdır?" buyurur. Böyle olunca, bu gibi zevâtın zâhir-i şer'a muhâlif olan sözlerini ve fiillerini inkâr etmek münasib değildir. Onların bu hâl içinde terk-i edebleri, ayn-ı edebdir. Birtakım mubâhî olan mülhidler, ta'tîl-i şerîatta bunlara benzerler; fakat bunlardan değildirler. Onlar hevâ-yı nefsânînin adını aşk koymuşlar ve şeytanın tuzaklarına tutulmuşlardır.

1756. Aşkın milleti bütün dinlerden ayrıdır; âşıkların mezhebi ve milleti Huda'dır!

"Millet" burada dîn ma'nâsınadır. Ya'ni, aşk dîni, bilcümle dinlerden ayrı bir dindir. Onların mezhebi ve dîni ancak Hak'tır. Ve onlardan rüsûm-ı şer'iyye beklemek abestir. Nitekim yukarıki beyitte îzâh olundu. Ve Hz. Cüneyd'in انا على مذهب ربي ya'ni "Ben Rabbim'in mezhebi üzereyim" buyurması da bu ma'nâdandır.

1757. Eğer la'lin mührü olmazsa, korku yoktur; aşk, gam deryasında gamnak değildir!

Allah'ın aşkında fânî olanların vücûd-ı mecâzîleri la'l gibi saf ve şeffaf olmuştur. Bir la'l parçasının üstünde mühür mahkûk olmasa, kıymetine halel gelmeyeceği gibi, bu âşıkların la'l parçası gibi olan vücûd-ı mecâzîleri üzerinde de rüsûm ve âdâb-ı şer'iyye bulunmasa hiçbir beis yoktur. Zîrâ aşkın zâtında keserât yoktur. Ancak bir Ma'şûk vardır; ve âşıkın muharriki, ancak bu Ma'şûk'un aşkıdır. Binâenaleyh onun nazarında Ma'şûk'un lutfu ve kahrı ve cemâli ve celâli müsâvî olduğundan, gam deryâsında müstağrak olmak onun şânından değildir.