İçeriğe atla

Çobanın münâcâtına Mûsâ (a.s.)ın inkâr etmesi

31. bölüm / 33 · 1688 kelime · ~9 dk okuma

1707. Mûsâ yolda bir çobanı gördü ki, o derdi: "Ey Huda ve ey İlâh!"

1708. "Sen neredesin? Tâ ki ben senin kölen olayım! Çarığını dikeyim, başını tarayım!"

1709. "Elbiseni yıkayım, bitlerini öldüreyim; ey muhteşem, senin önüne süt getireyim!"

1709. "Senin elceğizini öpeyim, senin ayağını ovayım; hab vakti ki gele, senin cây ve hab-gâhını süpüreyim ve pâk edeyim!"

1710. "Ey Huda, bütün keçilerim sana fedâ olsun! Ey Huda, benim "hey hey" ve "hay hay"ım senin yadınladır!

"Hey hey" ve "hay hay", Türkçe'de "hay huy" mukābilidir. Şûriş ve cezbe hâlinde bağırmaktan ibarettir. Ya'ni, "Ey Hudâ-yı müteâl, benim hâlimde şûriş ve feryâd seni anmak iledir!"

1711. O çoban bu minvalde boş sözler söylerdi; Mûsa dedi: "Ey filân, bu kimedir?"

"Bu beyiti, Avnî Bey merhûm sehv etmiş olduğundan, Ankaravî İsmâîl Dede'nin Mesnevî'sinden alınarak buraya aynen yazılmıştır." (Müzede Veli Sabri.) Ya'ni, çoban bu minvâl üzere cismânîlere lâyık olan boş sözleri Hak hakkında söylerdi. Mûsâ (a.s.) ona dedi ki: "Ey filân, bu söylediğin sözleri kime hitâben söylüyorsun?"

1712. Dedi: "O kimseye ki, bizi yarattı; bu yer ve gök ondan zuhûra geldi."

Çoban cevâben dedi: "Benim bu sözlerim o kimseye hitâbendir ki, bizi yarattı; bu yer ve gök onun varlığından zuhûra geldi."

1713. Mûsa dedi: "Hây, deli oldun! Müslüman olmamış iken kâfir oldun!"

1714. "Bu ne bâtıl sözdür, bu ne küfür ve hezeyandır! Muhakkak ağzına pamuk tıka!"

"Jaj", bâtıl söz; "füşâr", "fe"nin zammı ve fethi ile ["feşâr"] hezeyân; ve ikinci mısra'daki "fişâr", "füşurden" masdarından emr-i hâzırdır; saçmak ve dökmek ma'nâsınadır. Burada tıkamak ma'nâsı murâd olunur.

1715. "Senin küfrünün pis kokusu cihanı kokuttu; küfrün dînin libasını parça parça etti!"

1716. "Çarık ve ayak ve dolak sana lâyıktır; bir güneşe bunun gibiler ne vakit revâdır?"

1717. "Eğer bu sözden boğazını bağlamazsan, bir ateş gelir, halkı yakar!"

Eğer bu bâtıl sözler ile olan münâcâttan vazgeçmez isen, Hak Teâlâ'nın âteş-i gazabı zâhir olur ve halkı kahreder!

1718. "Eğer bir ateş gelmemiş ise bu duman nedir? Can kara olmuş, revân-ı merdûd nedir?"

"Eğer bir kahr-ı ilâhî ateşi gelmemiş ise, bu senden zâhir olan küfür dumanları nedir? Canın nûr-ı ma'rifeti gidip kapkara olmuş; hakîkat-i insâniyyen cehl âlemine reddolunmuş. Bunlar hep kahr-ı ilâhî ateşi değil midir? Binâenaleyh ben küfür ve inkârda sebât ediyorum; benim hakkımda kahır ve gazab-ı ilâhî neden zuhûr etmiyor?" diyenler son derece gaflet içindedirler. Zîrâ küfür ve inkârda devâm ve sebât, kahır ve gazab eseridir.

1719. Eğer Hakk'ın hâkim-i âdil olduğunu biliyor isen, bâtıl söz ve edebsizlik sana nasıl lâyıktır?"

1720. Akılsızın dostluğu muhakkak düşmanlıktır; Hak Teâlâ böyle hizmetten ganîdir!"

1721. Sen bunu kime söylüyorsun, cismi ve hâceti sıfat-ı Zü'l-Celal hakkında amcana, dayına mı?"

Cisim tasavvurunu ve cisme âid olan ihtiyaçları sen ancak amcan ve dayın hakkında câiz görebilirsin. Zü'l-Celâl olan Hakk'ın sıfatına senin söylediğin sözler asla münasib değildir.

1722. Sütü neşu ü nemâda olan içer; çarığı ayağa muhtaç olan giyer!"

1723. Ve eğer senin bu sözün bende için ise, odur ki, Hak "O Ben'dir ve Ben de oyum!" dedi!"

Ey çoban, senin bu sözün Allâh Teâlâ'nın öyle bir kulu için olsa ki, Hak Teâlâ onun hakkında "O bendir ve ben de oyum" buyurdu; Ma'lûm olsun ki; bu ve bundan sonraki beyitler mübtedâ; ve üçüncü beyit bunların haberi ve netîcesidir. Ve bu üç beyit, insân-ı kâmilin zevkine âid olduğundan, bu zevki tatmayanların, bu ma'nâlar havsala-yı ma'rifetlerine sığmaz. Nitekim cenâb-ı Mevlânâ bu ma'nâdaki zevklerini Dîvân-ı Kebîr'lerindeki şu beyit ile beyân buyururlar:

1724. "Ben O oldum, O da ben oldu; O cânım ve kalbim, tenim oldu. O halde bu nâle ve efgânım niçin devam edip durur?" "Odur ki, "Ben hasta oldum, beni iyâdet etmedin. Ben hasta oldum ve o yalnız olmadı."

O öyle bir kuldur ki, Hak Teâlâ onun hakkında, "Ben hasta oldum, beni ziyaret edip hâtırımı sormadın. Hasta olan yalnız o kulum değil idi; ben de onunla beraber hasta idim."

Bu beyitte, Ebû Hureyre hazretlerinden mervî olan şu hadis-i şerîfe işaret buyurulur: قال رسول الله صلى الله عليه و سلم ان الله يقول يوم القيامة يا ابن آدم مرضت فلم تعدني قال يا رب كيف اعودك و انت رب العالمين قال اما علمت ان عبدى فلانا مرض فلم تعده اما علمت انك لوعدته لوجدتني عنده Ya'ni "Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Allâh Teâla yevm-i kıyâmette buyurur ki: "Ey Adem oğlu, Ben hasta oldum, Beni iyâdet etmedin!" Kul der ki: "Ey Rabbim, ben Seni nasıl iyâdet ederim; halbuki Rabbü'l-âlemînsin?" Allâh Teâlâ buyurur ki: "Sen bilmiyor musun ki, filân kulum hasta oldu; sen onu iyâdet etmedin? Bilmez misin ki, eğer onu iyâdet ede idin, onun indinde beni bulurdun?"

Ma'lûm olsun ki; bu suver-i kesîfe-i eşyâ, vücûd-ı mutlak-ı Hak'ta mütekevvin olup, o vücûd-ı latîfin sıfât ve esmâsı hasebiyle mertebe-i kesâfete tenezzülünden başka bir şey değildir. Vücûd-ı Hakk'ı yerde ve gökte, sağda ve solda arayanlar, pek büyük bir gaflet içindedirler. Ve إِنَّ رَبَّكَ أَحَاطَ بِالنَّاس (İsrâ, 17/60) ya'ni "Senin Rabbin nâsı kaplamıştır" âyet-i kerîmesinin zevkinden bî-haberdirler. Eşyânın yoktan var olması, ancak âlem-i kesâfetin evvelden mevcûd değil iken sonradan mevcud olması demektir. Binâenaleyh kesâfet o vücûd-ı latîfte mahv ve müstehlek olduğu halde bilkuvve mevcûddur. Sonra meşiyyet-i ilâhiyye taalluk ederek bilfiil zâhir olur. Şu halde âlem yoktan değil, vardan var olmuştur. İmdi bu zuhûr-ı fiilîde, idrâkin mertebe-i kemâli insandadır. Ve insan his gözünü evvelâ sahâ-i kesâfete ve tabîata açar. Ondaki idrâk, kendisini mûcidin taharrîsine sevk eder. Hak Teâlâ kemâl-i kereminden, enbiyâsı ve evliyâsı libâsında zâhir olup muallimlik eder. Binâenaleyh enbiyâsını ve evliyâsını Hakk'ın gayri görüp inkâr edenler, âlem-i keserâtın fitnesine mübtelâ olup gaflete düşmüş olanlardır. Enbiyâ ve evliyânın onlardan farkı, bu âlem-i kesâfet ve tabîatın esâretinden ve kaydından kur- tulmuş olmaktan ibârettir. Eğer münkirler bu esâret zincirlerini koparabilseler ve muallim olan enbiyâya tâbi' olsalar, onlar da kendilerini evliyâ kāfilesi arasında bulurlar ve kendilerinin evvelki inkârlarına gülerler idi. İmdi, bilcümle eşyânın hakîkatı Hak; ve bu taayyünât dahi O'nun vücûdunun mertebelerinden bir mertebe olduğunu bilenlere, bu zikrolunan hadîs-i şerîfin ma'nâsını anlamak müşkil gelmez. Bu ma'nâya binâen cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî ve Eyyûbî'de bu maʼrifeti beyândan sonra, "Senin mazharında müteellim ve mütelezziz olanın kim olduğunu anlarsın" buyururlar.

1725. Odur ki, Benim ile işitir ve Benim ile görür olmuştur; o bendenin hakkında da bu beyhûdedir!

Bu beyt-i şerîfte لا يزال عبدي يتقرب الى بالنوافل حتى أحبه فإذا احببته كنت سمعه وبصره ولسانه و يده فرجله فبما يسمع وبما يبصر و بما ينطق و بما يبطش و بما يمشى ya'ni "Kulum, ben onu sevinceye kadar nevâfil ile dâimâ bana yaklaşır. Ben onu sevdiğim vakit, onun sem'i ve basarı ve lisânı ve eli ve ayağı ben olurum. İmdi, Benim ile işitir, Benim ile görür, Benim ile söyler, Benim ile tutar, Benim ile yürür" hadîs-i kudsîsine işaret buyurulur. Ya'ni "O öyle bir kuldur ki, bu hadîs-i kudsî mûcibince Benim ile işitir ve Benim ile görür bir hâle gelmiştir. Ey çoban, senin cismânîlere mahsûs olan sözlerin, zât-ı ahadiyye-i Hakk'a lâyık olmadığı gibi, bu sıfatı hâiz olan kullar hakkında da beyhûde ve abestir." Zîrâ o kullar cismâniyyet ve tabîat kayd ve esâretinden kurtulmuşlardır. Onların zâhir-i hâllerine bakıp aldanma! Onlardan zahir olan evsâf-ı cismâniyye ancak vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın merâtibi ahkâmını muhafaza içindir. Ve bu mertebede sıfât-ı abdiyyetin muhafazası hikmet-i ilâhiyye îcâbı olduğundan, onlar bu âlem-i kesâfette ızhâr-ı abdiyyetten bir an hâlî kalmazlar. Yoksa, isterlerse yemezler ve uyumazlar ve ateşte yanmazlar ve suda batmazlar. Velhâsıl, cismâniyyet ile mukayyed değildirler. Ve bu kullar "fenâ-fillâh” ve "baka-billâh" mertebesini ihrâz etmiş olan kullardır.

1726. Hakk'ın hâssına bî-edeb söz söylemek, kalbi öldürür varakı siyah tutar.

Yukarıda ahvali îzah olunan Hakk'ın hâs kullarına karşı lâyık olmayan sözleri söylemek bî-edebliktir. Ve onlara karşı bî-edebâne söz söylemek de kalbi öldürür ve füyûzât-ı ilâhiyyenin nüzülüne mâni' olur; ve defter-i a'mâlini karartır. Nitekim hadîs-i kudside من اهان لى وليا فقد بارزنى بالمحاربة ya'ni "Benim bir velîme ihanet eden, benim muhârebe ile mübâreze eder." Ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber buyururlar ki; من جالس الصوفية وخالف ما يتحققون به نزع الإيمان من قلبه ya'ni "Kim ki sûfiyye ile oturdu ve tahakkuk ettikleri şeye muhalefet etti, kalbinden îmânı nez' etti."

1727. Eğer sen bir erkeğe "Fatıma!" çağırır isen, gerçi erkek ve kadın hep bir cinstendir.

1728. Her ne kadar iyi huylu ve halîm ve sakin olsa da, mümkin oldukça senin kanına kasd eder.

Erkeği kadın ismiyle çağırdığın vakit, kabûl etmeyip hiddet eder.

1729. Fatıma, kadınların hakkında medihtir; eğer erkeğe söylersen mızrak darbesi olur.

Fâtıma, Resûl-i zîşân Efendimiz'in kerîme-i muhteremelerinin ism-i şerîfi olduğundan, mü'min kadınlar bu isim ile çağırıldıkları vakit, medih olur ve hoşlarına gider. Fakat kâfir ve münafık olan kadınlar ile erkeklerin hoşuna gitmez. Zîrâ kâfir ve münafık olan kadınlar bu isimden kendilerine müslümanlık isnâd olunduğunu anlarlar ve halbuki İslâmiyyet'ten istikrâh ederler. Ve kezâ erkekler de bu isim ile çağırıldıkları vakit, "Sende erkeklik yoktur; kadın hükmündesin" ma'nâsını anladıklarından, onların da hoşuna gitmez. Velhâsıl, bu isim bunların kalblerine mızrak ucu gibi saplanır.

1730. El ve ayak bizim hakkımızda medihtir; Hakk'ın kudsiyyeti hakkında [1744] alayiştir.

Eli ve ayağı tam ve yerinde olması, insanlar hakkında medihtir. Zîrâ bir kimseye "Tâmmu'l-a'zâ!" derlerse, hoşlanır. Fakat Hak hakkında el ve ayak isnâdı, O'nun kudsiyyetine lâyık değildir. Bu isnâd bulaşıklıktır.

1731. "Doğmadı, doğurulmadı!" O'na lâyıktır; doğuranı ve doğurulmuşu O yaratıcıdır.

1732. Her ne ki cisim geldi, vilâdet onun vasfıdır; her ne ki mevlûddür, o ırmağın bu tarafındandır.

Ya'ni, doğma, cisim hâlinde zâhir olan her şeyin vasfıdır; ve bu vasfı hâiz olan her mevlûd, müteselsilen akıp gelen hâdisât ırmağı tarafından zuhûra gelir. Zîrâ âlem-i ecsâmda nebât cemâddan; ve hayvân nebâttan; ve insân hayvândan ve cemâddan ve nebâttan müteselsilen peyda olur.

1733. Zîrâ ki kevn ü fesâddandır ve zaîftir ve hadistir ve muhakkak bir muhdis ister!

“Mehîn” burada zaîf ma'nâsınadır. Ya'ni, cisim, olmak ve bozulmak âlemindendir ve te'sîrât-ı muhtelife altında bozulmağa müstaid olduğundan, gâyet zaîfü'l-bünyedir. Ve evvelce mevcûd olmadığı halde, sonradan olmuştur. Binâenaleyh âlem-i sûrette zâhir olabilmek için, mutlaka bir ihdâs ediciye muhtaçtır.

1754. Dedi: "Ey Mûsâ ağzımı diktin ve sen pişmanlıktan canımı yaktın!"

Çoban dedi: "Ey nebiyy-i zîşân olan Hz. Mûsâ, sen şimdi benim kendi aklıma göre söylediğim sözlere müsaade etmedin; ve ben de söz bulamayacağım için ağzımı diktin ve kapadın. Ve ben Hakk'a hitâben söylediğim sözlerin yanlış ve fenâ olduğunu anladım; içimde pişmanlık hâsıl oldu. Bu nedâmet ateşinden canımı yaktın!"

1735. Elbisesini yırttı ve harâretli bir "Ah!" etti; bir sahraya baş koydu ve gitti!

Çoban, sevdiği ma'bûduna karşı lisânıyla hissiyât-ı âşıkānesini beyân kudretinden aczini anlayınca, yakasını yırttı ve yana yana bir "Ah!" etti ve başını alıp bir sahrâya gitti.