İçeriğe atla

Hüdhüdün hakîr olan sûretinden Belkıs'ın kalbine Süleymân (a.s.)ın ta'zîminin aksi

30. bölüm / 33 · 8031 kelime · ~41 dk okuma

1590. O Belkıs'a yüz kat rahmet olsun ki, Hak ona yüz erkek kadar akıl [1601] verdi!

1591. Bir hüdhüd, Süleyman'dan beyanlı birkaç kelime mektup ve nişân getirdi.

1592. Vaktaki o şümüllü nükteleri okudu, resûle hakāretle bakmadı.

Bu beyitlerde, Kur'ân-ı Kerim'de sûre-i Neml'de beyân buyurulan kıssaya işâret buyurulur. Kıssanın tafsîli tefsîr kitaplarında ve birtakım incelikleri de Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânîdedir. Hülâsası budur ki: Süleyman (a.s.) asrında Yemen'de Sebâ' şehrinde sâkin, Belkıs isminde bir kadın hükümdar var idi. Kendisi ve teb'ası putperest idiler. Süleymân (a. s.) onları mu'cize-i nebeviyyesini göstererek dîne da'vet için bir mektup yazıp hüdhüd kuşuna teslîmen Belkıs'a gönderdi. Bu hüdhüd kuşuna zamânımızda baʼzı mahallerde Türkçe “çavuş kuşu" derler. Hüdhüd kuşu Belkıs'ın oturduğu sarayın bir penceresinden içeriye girip, mektûbu gagasından onun önüne bıraktı. Ehl-i tefsîrin beyânına göre mektubun adresi böyle idi: "Allah'ın kulu Dâvûd oğlu Süleyman tarafından Sebe' hükümdarı Belkıs'a..." Ve mündericâtı da şu idi: بسم الله الرحمن الرحيم السلام على من اتبع الهدى اما بعد فلا تعلوا على وأتوني مسلمين Ya'ni "Bismillahi'r-rahmâni'r-rahîm. Selâm, hidâyete tâbi' olan kimselerin üzerine olsun. Bundan sonrasına gelince, benim üzerime yükselmeyin; müslim ve münkäd olduğunuz halde bana gelin!" Belkıs birçok erkeklerden daha ziyâde akıllı olduğu için hükümdarlık makāmında bulunur idi. Süleymân (a.s.)ın gönderdiği mektup, birkaç kelimelik ve gâyet muhtasar olmakla beraber, şümüllü birçok nükteleri câmi' idi. Belkıs, aklının kemâli hasebiyle, sûrette küçük ve hakîr bir kuş olan hüdhüde, mahzâ Süleymân (a.s.)ın elçisi olduğu için, nazar-ı hakāretle bakmadı. Hüdhüdün elçiliğini inkâr eden ba'zı kimseler de bulunabilir. Fakat bu münkirler, güvercinlerin askerî muhâsaralarda muhâberâtı te'mîn ettiklerini derhâtır etseler, bir peygamber-i zîşânın hüdhüd ile mektup göndermesi imkânını istib'âd etmezler.

1593. Cismi hüdhüd gördü ve canını ankā gördü; hissi bir köpük gibi gördü ve gönlünü derya gördü!

Belkıs, elçinin cismini ve zâhirini hüdhüd kuşu gördü; ve fakat onun canını ve ma'nâsını ankā kuşu gibi büyük gördü. Ve mahsüs olan sûreti, onun deryâ gibi olan bâtınında bir köpük gibi gördü.

1594. Akıl, his ile bu iki renkli tılsımlardan, Muhammed gibi Ebû Cehil'ler ile cenktedir!

“Tılsımât”, kûvâ-yı fâile-i ulviyyâtın, kuvâ-yı münfaile-i süfliyyât ile imtizâcından ibarettir ki, o ef'âl ile amel sebebiyle âsâr-ı acîbe ve garîbe zâhir olur. Burada "iki renkli tılsımât"tan murâd, kuvâ-yı rûhâniyye ile kuvâ-yı nefsâniyyenin imtizâcından terekküb eden insân-ı kâmilin sûret-i beşeriyyesidir. "Ebû Cehil'ler"den murâd, âlem-i ma'nâdan bî-haber olan zâhir-perest kimselerdir ki, onlar kâmillerin sûret-i beşeriyyelerine bakıp, müsâvât da'vâsında bulunurlar ve dâimâ onlara muârız ve muhâlif olurlar. Ya'ni, akl-ı mahz olan kâmiller, hisde müstağrak olan zâhir-perestler ile, rûhânî ve nefsânî kuvvetleri hâiz olan bu iki renkli cisimlerinden dolayı, Muhammed (a.s.) Efendimiz'in Ebû Cehil ile muâraza ve mücadelede olduğu gibi muhâlefet ve nizâ' içindedirler. Beyt-i şerîfin bu ma'nâsı, Hind şârihlerinden İmdâdullâh ve Mîr Abdülfettâh hazretlerinin şerhlerine göredir. Yine Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve Velî Muhammed hazretleri ile Ankaravî hazretleri şu ma'nâyı beyân buyururlar: "Vücûd-ı beşerde olan akıl, bu iki renkli cisimlerden dolayı Muhammed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz'in Ebû Cehil ile cenk ettiği gibi, havâss-ı zâhire ile öylece cenk içindedir."

1595. Kâfirler Ahmed'i beşer gördüler; niçin ondan "inşikāk-ı kamer"i görmediler?

Hisde müstağrak olan kâfirler, Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz'in yalnız sûret-i zâhiresine bakıp, onu da kendileri gibi beşer gördüler; ve kuvve-i kudsiyyesiyle gösterdiği “şakk-ı kamer" mu'cizesini, zâhir gözü ile gördükleri halde, "Sihirdir ve göz bağcılıktır" diyerek kabûl etmediler. Zîrâ pek uzakta olan ayın küçükcük bir cism-i beşerin işareti ile yarılmasını, his gözü ve his aklı istib'âd eder. Bununla beraber hâdise dahi his gözü ile görülmüştür. Binâenaleyh bunu reddetmek için his aklı bir çâre arar ve nihâyet yine ma'nâ âlemine aid olmakla beraber, insanlar arasında yine his gözüyle mükerreren görülen sihir hâline atfetmeyi münasib görürler!

1596. Kendi his görücü gözüne toprak saç! His gözü aklın ve mezhebin düşmanıdır.

1597. His gözüne Hak "kör" dedi; ona "putperest" dedi ve "Bizim zıddımız" ta'bîr buyurdu!

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Neml'de vaki وَمَا أَنْتَ بِهَادَى الْعُمْى عَنْ ضَلَالَتَهُمْ إِنْ تُسْمِعُ إِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ (Neml, 27/81; Rûm, 30/53) ya'ni "Dalâletinden kör olanları sen îmâna hidâyet edemezsin; ancak bizim âyetlerimize inanıp teslîmiyette olanlara Kur'ân'ı dinletebilirsin!" âyet-i kerîmesiyle, emsâli âyât-ı kur'âniyyeye işaret buyurulur. Ve Hak Teâlâ أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ (Furkan, 25/43; Câsiye, 45/23) ya'ni "Hevâsını ilâh ittihâz edenleri görmez misin?" âyet-i kerîmesinde, hissiyât-ı nefsâniyyelerine tâbi' olanların putperestliğine işaret buyurdu. Ve وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُ وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُ (Fâtır, 35/19-21) ya'ni "Kör ile gören ve zulümât ile nûr ve gölge ile harâret müsâvî olmaz!" âyet-i kerîmesinde de münkirlere, biz mü'minlerin "zıdd"ı ta'bîr buyurdu.

1598. Hâlin ve ferdânın efendisi onun önündedir; o bir hazîneden, "tüsû"nun gayrini görmez!

Hâlin, ya'ni hayât-ı dünyeviyyenin; ve ferdânın, ya'ni hayât-ı uhreviyyenin efendisi olan insân-ı kâmil, o his gözünün önündedir. Ya'ni, his gözü onlarda da vardır, beşeriyyetin o his gözünü hâmil olmakta bütün insanlar ile müşterektir. Halbuki beşeriyyetin bu his gözü, tecelliyât-ı ilâhiyye hazînesinden ancak "tüsû" kadar bir şey görebilir. “Tüsû", dört buğday ağırlığında gâyet küçük kıymetteki bir paradır. Lisânımıza göre "bir para" diye tercüme etmek münasib olur. Ya'ni, bu his gözünün kıymeti, tecelliyât-ı ilâhiyye hazînesinden bir para kadar bir şeydir.

1599. Bir zerre o güneşten haber getirir; güneş o bir zerreye köle olur!

İnsân-ı kâmilin zerre mesâbesinde olan taayyün-i beşerîsi hakîkat güneşi olan Hak'tan haber getirdiği vakit, feleğin sûrî güneşi o bir zerrenin kölesi olur.

1600. Bir katre ki, vahdet denizinden sefîr oldu, yedi deniz o katreye esîr olur! [1612]

İnsân-ı kâmil olan enbiyânın, katre mesâbesinde olan sûret-i beşeriyyeleri, deryâ-yı vahdet olan Cenâb-ı Ulûhiyyet'ten âlem-i beşeriyyette sefir ya'ni elçi ve resûl olarak gönderildi. Yedi deryâ o katrenin esîri olur ve kabza-i ta- sarrufunda bulunur. "Yedi deryâ" ta'bîrinde, manzûme-i şemsiyyenin arzdan mâadâ yedi seyyâresindeki deryalara işâret buyurulur. Bu işareti âtîdeki beyit te'yîd eder.

1601. Eğer bir avuç toprak onun çâlâki olursa, onun toprağının önüne onun felekleri baş koyar!

Eğer bir avuç topraktan ibaret olan cism-i beşer, o deryâ-yı vahdet olan Ulûhiyyet'in emrinde çâlâk ve faâl olursa, artık Hakk'ın felekleri o beşerin topraktan mahlûk olan cisminin önüne baş koyar ve hükmüne itâat eder.

1602. Vaktaki Adem'in toprağı Hakk'ın çâlâki oldu, onun toprağının önüne Hakk'ın melekleri baş koydu.

Hz. Adem'in cesedi Hakk'ın emrinin çâlâki ve fa'âli olduğu vakit, onun topraktan mahlûk olan cisminin önüne melekler secde ve serfürû' ettiler.

1603. Nihayet, "es-semâü'nşakkat" neden oldu? Hâkîliği açan bir gözden oldu.

Ankaravî hazretleri "es-semâü'nşakkat” ta'birinin إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ (İnşikāk, 84/1) ["Semâ yarıldığı vakit"] sûresine işaret olmayıp, lügat ma'nâsı murâd olduğunu beyân ve şu ma'nâyı îzâh eder: "Ya'ni, esmâ sûretleri yarıldı. Neden oldu? "İnsânu'l-ayn" ve "ayn-ı insân" olan Sultân-ı enbiyâdan oldu. Zîrâ hâkîliği ve müşkilât kilitlerini açtı." Ve Hind şârihlerinden İmdâdullâh hazretleri de şöyle buyururlar: "Vâkıâ "İze's-semâü'nşakkat" sûresinde kıyâmetin zikri vardır. Lakin Hz. Mevlânâ (k.s.) semânın inşikākını eamm tutmuşlardır. Zîrâ ki nüzûl-i melâike kıyâmetten evvel dahi mütehakkıktır. Çünkü her sabah ve akşam arz-ı a'mâl için nâzil olurlar ve enbiyaya vahiy getirirler. Binâenaleyh hakîkatta göğün yarılması, Adem-i hakîkînin gözünün açılmasına râci' olur." Yine Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî beyânâtının hülâsası şudur: “Bu beyt-i şerîfte "İze's-semâü'nşakkat" sûre-i şerîfesine işâret buyurulur. Müfessirler derler ki: "İnşikāk-ı semâ, kıyâmet gününde nüzûl-i melâike içindir." Bu inşikāk niçin hâl-i fenâda vâki' olmasın? Zemîn ve âsumânın fenâsı, hâk-i insandan çeşme-i ma'rifetin zuhûru sebebiyledir. Zîrâ zâhirdir ki, ma'rifet vahdet-i Hakk'ın müşâhedesindendir ve kesret-i halkı if- nâ edicidir." Ve yine Hind şârihlerinden ba'zıları da “inşikāk-ı semâ"yı, mi'râc-ı nebevîye işaret addetmişlerdir. Fakat yukarıdan beri vâki' olan Hz. Pîr'in beyânât-ı aliyyesinden anlaşılan ma'nâ budur ki: Benî-Âdem'in cesedi âlem-i süflîdendir; ve onun ma'nâsı âlem-i ulvîdendir. Ve insan bu iki hâssayı câmi'dir. Onun âlem-i ulvîden olan ma'nâsı, cesed-i süflîsinin semâsıdır. Zîrâ "sema" lügatta "ulüvv" ma'nâsınadır. İmdi, o cism-i beşer, deryâ-yı vahdet olan ulûhiyyetin emrinde çâlâk ve fa'âl olduğu vakit, "fenâ-fillâh” ve bakā-billâh" mertebesi hâsıl olur ve onun nefs-i süflîsinin kıyâmeti kopar. Binâenaleyh onun semâsı münşakk olur. Ve böyle bir zâtın gözü, hâkîliği açan bir göz olup, semânın yarılması da bu gözün açılmasından olur. Binâenaleyh ne kadar enbiyâ ve evliyâ var ise, o kadar da "inşikāk-ı semâ” hâli vâki' olur. Bu ma'nâ, "İze's-semâü'nşakkat" (İnşikāk, 84/1) âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı işârîsinden biridir.

1604. Toprak kesafetten suyun altına çöker; toprağı gör ki, acele cihetinden arştan geçti!

Toprak, kesâfetinden dolayı suyun altına çöker. Bu, alelumûm kavâid-i tabîiyyedendir. Fakat sen topraktan olan peygamberlerin ve onların vârisleri olan kâmillerin cisimlerini gör ki, onlar alettedrîc istihâlât devrelerini geçirmeksizin, müsta'cilen vücûd-ı mecâzî arşından geçti ve rûhiyyet mertebesini buldu!

1605. İmdi, bil ki, o letafet sudan değildir; Vehhab olan mübdi'in atâsından gayri değildir.

Toprağın suyun dibine çökmesi, onun kesâfetinden ve suyun dahi ona nisbetle letâfetindendir. Fakat bunu bil ki, o letâfet suyun kendinden değildir. Ancak onu ibdâ' ya'ni nümûnesi olmaksızın îcâd eden Vehhab'ın atâyâ-yı esmâiyyesindendir. Zîrâ suyun mazhar olduğu isim, onun bu vücûd-ı mecâzî âleminde toprağa nisbeten letâfetini îcâb ettirmiştir.

1606. Eğer havayı ve ateşi süflî ederse ve eğer dikeni gülden geçirirse;

Letâfeti hasebiyle yükselmek şânından olan havayı ve harâreti Hak Teâlâ isterse alçak eder. Kömürün harâretinden mütehassıl karbon gazı gibi. Ve is- terse dikeni gül mertebesinden geçirerek onu güle tahvîl eder. Ya'ni her şeyi türlü türlü istihâlât devrelerinden geçirir.

1607. O hakimdir, Allâh dilediğini işler; O, derdin "ayn"ından devâyı koparır!

Allâh Teâlâ her şeyin isti'dâdına göre hükmeder. İlm-i ilâhîsinde sabit olan şeyi murâd eder; ve murâd ettiği şeyi de işler. Ve bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde zahir olan eşya, O'nun ilminin sûretleridir. O bu ilim ve hikmeti iktizâsınca, bir marazın "ayn"ından ve kendisinden, o marazın ilacını çıkarır. Nitekim çiçek ve kolera ve sâir emrâza mahsûs olan aşılar, derdin aynından devâyı çıkarmaktan başka bir şey değildir.

1608. Eğer havayı ve ateşi süflî ederse, bulanık ve kesîf ve ağır yapar.

"Süfl" dibine çökmek ma'nâsınadır. Ya'ni, eğer havayı ve harâreti süflî eder ve alçaltırsa, onlara ba'zı ahvâl ve şerait taslît ederek, bulanık ve kesîf yaparak dibe çöktürür.

1609. Ve eğer arzı ve suyu ulvî ederse, feleğin yolunu ayağı ile matvî eder.

Ve eğer kesîf olan arzı ve suyu bulundukları mertebeden yükseltmek isterse, onlara da ahvâl-i mahsûsa bahş edip, eflâkin yolunu tayy ettirir. Nitekim sûre-i Hadid'de buyurulur: يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخرج مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ . . . (Hadîd, 57/4). Ya'ni "Allâh Teâlâ arza giren şeyi ve ondan çıkan şeyi ve semâdan nazil olan şeyi ve onda urûc eden şeyi bilir. Ve O, nerede olsanız sizinle beraberdir."

Ma'lûm olsun ki, arz hem fezâda güneşin etrafında ve hem de kendi mihveri etrafında şiddetle dönmektedir. Ve arzı muhît olan havâ-yı nesîmînin sihanı, bir şeftalinin üzerindeki tüyleri nisbetindedir. En üst tabakadaki havâ-yı nesîmî gâyet latîftir. Ve ondan sonra tabakāt-ı esîriyye başlar ve havâ-yı nesîmînin hudûdu biter. Hiç şübhe yoktur ki, bu devr-i şedîd esnâsında arzdan tabakāt-ı esîriyye aleddevâm bir şey alır. Binâenaleyh arzın kesâfetinden dâimâ âlem-i letâfete urûc vardır. Fakat bu kesâfet mütemâdiyen âlem-i letâfete urûc etse, arzın hacmi şimdiye kadar bitmek îcâb ederdi. Fakat âyet-i kerîmede وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ ["Semadan nazil olan şeyi"] buyurulmasına nazaran, hacm-i arza âlem-i letâfetten nüzûl ve imdâd ol- duğu anlaşılır. Beyt-i şerîfte bu ma'nâya işâret buyurulduğu gibi, enbiyâ ve evliyânın tayy-i mekânlarına ve mi'râclarına da işâret vardır.

1610. İmdi, muhakkak oldu ki, dilediğini azîz eder; bir toprağa mensûba, [1622] "Kanatları aç!" dedi.

Binaenaleyh muhakkak oldu ki قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ (Al-i İmrân, 3/26) ya'ni, "Ey Allâh'ım, mülkü dilediğine verir- sin ve dilediğinden nez' edersin; ve dilediğini azîz edersin" âyet-i kerîmesi mûcibince, Allâh Teâlâ dilediğini azîz eder. İşte bu hakîkate mebnî, toprağa mensûb olan insân-ı kâmilin cesedine, "Ma'nân olan ruhunun kanatlarını aç ve âlem-i bâlâya uç!" dedi.

1611. Ateşe mensub olana, "Git, İblîs ol; yedinci kat yerin altında telbîs ile ol!" dedi.

"Yedinci kat toprağın altı"ndan murâd, vücûd-ı hakîkînin yedinci merte- be-i tenezzülü olan ecsâd-ı beşerdir. Ve o mertebeler şunlardır: "Ahadiyyet", "vahdet", "vâhidiyyet", "rûh”, "misâl", "şehadet" ve "insân"dır. Ve "ateşe mensûb" ile, insanın vücûdundaki harâret-i garîziyye murâd buyurulur ki, bu harâret, sıfat-ı İblîs olan hased, gazab ve şehvetin menba'ıdır. Ve İblîs, yedinci mertebe-i tenezzül olan vücûd-ı beşer arzının altında telbîs ile ve onu ıdlâl ile meşgüldür. Ve hakîkat-i iblîsiyye bilcümle efrâd-ı beşeri muhîttir ve cümlesine tasallut eder. Nitekim, "Her kimse ile beraber bir şeytan doğar ve benimle beraber de doğmuştur. Fakat اسلم شیطانی ya'ni Ben şeytanımı münkād kıldım" meâlindeki hadîs-i şerîfe nazaran, bu şeytan enbiyâ ve ev- liyânın ecsâd-ı şerîfelerini de muhîttir. Fakat onlara tasallut edemez. Zîrâ on- lar "muhlas"tırlar. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de İblîs'ten ihbâran Hak Teâlâ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ (Hicr, 15/40; Sad, 38/83) buyurur. Ve bu bâbdaki tafsîlât yukarılarda geçti. (1309 numaralı beyitte).

1612. Toprağa mensub olan âdem, sen Süha üzerine git; ey ateşe mensub olan İblîs seraya kadar git!

"Sühâ", fezâda parlak bir yıldızın ismidir. "Sera", rutûbetli toprak ma'nâsınadır. Burada "siccîn” murâd olunur. Nitekim `إن كتاب الفجار لفى سجين` (Mutaffifin, 83/7) buyurulur. Hind nüshalarında “Sühâ” yerine “sema” vâki'dir. Ve burada murâd, Adem-i hakîkînin âlem-i ulvîye gitmesi olduğundan, “Sühâ” ile "semâ" aynı ma'nâyı ifade eder.

Ma'lûm olsun ki, bir âlem-i nûr ve bir de âlem-i nâr vardır. "Âlem-i nûr", mazhar-ı ism-i Cemâl; ve "âlem-i nâr", mazhar-ı ism-i Celâl'dir. Birisi lutfî ve diğeri kahrîdir. Adem, Cemâl'i ve Celâl'i câmi'dir. Zîrâ onun rûhu âlem-i Cemâl'den; ve cesedi âlem-i Celâl'dendir. Eğer cisminin ahkâmına tâbi' olursa, "âlem-i nâr"a, ve ruhunun ahkâmına tâbi' olursa "âlem-i nûr"a mülhak olur. Ve burada "âdem"den murâd, ruhunun ahkâmına tabi' olanlardır. Cisminin ahkâmına tâbi' olanlar ise, hayvanlık mertebesinde kaldıklarından, onlar hakîkatte âdemden ma'dûd değildirler. Ya'ni Hak Teâlâ hâkî olup ruhunun ahkâmına tabi' olan âdeme, "Sen âlem-i ulvîye ve âlem-i nûra çık ve urûc et!" buyurdu. Ve "âlem-i nâr"a mülhak olan İblîs'e de, "Sen esfel-i sâfilîn olan siccînde kal!" dedi. Bundan anlaşılır ki, nefis aslâ evâmir-i ilâhiyyeye münkād olmaz. Olursa da rûhun galebesi ve kuvveti altında bi'l-ıztırâr olur ve bu halden aslâ râzî değildir. Vaktāki mevt ile rûh bedenden alâkasını keser, cismin karargâhı yine âlem-i siccîn olur.

1613. Dört tab' ve illet-i ûlâ değilim; ben dâimâ tasarrufta bâkîyim!

Erkân-ı tabiat dörttür: Sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve yaşlık. Gerçi kuruluk sıcaklıktan; ve yaşlık dahi soğukluktan neş'et ederse de, kuruluk harâretin ve yaşlık sıcaklığın aynı değildir. Her birinin kendi mertebelerindeki iktizâât ve ahkâmı başka başkadır. Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Îsevî'de beyân buyurulduğu üzere, tabîat mertebe-i ulûhiyyetin zâhiridir; ve suver-i unsuriyyenin mensûc olduğu bir destgah olup, onların bâtınıdır. Binâenaleyh Hakk'ın zâhiri onun sıfatıdır; "zât-ı sırf" değildir. Zîrâ zât-ı sırfta sıfat müstehlektir. Ve zât-ı sırf bu eşyânın “illet-i ûlâ”sı da değildir. Zîrâ zât, zâtiyyeti cihetinden ebedî tecellîden münezzehtir. Belki illet-i ûlâ eşyânın a'yân-ı sâbiteleridir. Ve zuhûrun illeti ve sebebi ancak ilm-i ilâhî sûretleri olan bu a'yân-ı sâbitedir. Ve Hakk'ın tasarrufâtı bu a'yân-ı sâbitenin isti'dâdına göre dâimâ hâl-i cereyândadır. Binâenaleyh eşyânın menşe'ini tabîat addeden hükemâ aldanırlar. Ve zuhûr-ı eşyâda, "zât-ı mutlak-ı Hakk"ın illet-i ûlâ ya'ni ilk sebep olduğunu zannedenler de hakîkat-i hâlden bî-haber olanlardır.

1614. Benim işim illetsiz ve müstakîmdir; ey sakîm, takdîrim vardır, illet yoktur!

Cenâb-ı Pîr bu beyitlerde lisân-ı Hak ile, feylesoflardan vücûd-ı Hakk'ı kabûl ve tasdîk edip, illetlerin illeti, ya'ni sebeplerin sebebi diyen zümrenin i'tikādlarını ve mezheblerini ibtâl buyururlar. Zîrâ bunlar Hakk'ın tasarrufâ-tını kuyûd-ı tabîat ile mukayyed kılarlar. Meselâ "Ateş tab'an yakar; yakma-mak imkânı yoktur" derler. Binâenaleyh İbrâhîm (a.s)ın Nemrûd tarafından ateşe atılmasını hâkî olan âyât-ı kur'âniyyeyi te'vîl edip, "Ateşten murâd Nemrûd'un gazabıdır; ve ateşin gülzâr olmasından murâd dahi İbrâhîm (a.s.) tarafından getirilen hüccetlerin ve delillerin Nemrûd'un âteş-i gazabını söndürmesidir" derler. Ve Mûsâ (a.s.)ın asâsının yılan olmasını ve sâir ha-vârık-ı âdâtı te'vîl ederler. Halbuki, ind-i ilâhîde maddeye i'tibâr yoktur. Hak Teâlâ herhangi bir hakîkati maddiyyât âleminde dilediği sûrette ızhâra kādir-dir. Meselâ bürûdeti harâret sûretinde ve harâreti de bürûdet libâsında gös-terir. Binâenaleyh i'tibâr hakāyıkadır; yoksa suver-i maddiyyâta değildir. Ama vücûd-ı hakîkîyi inkâr edip feylesof geçinenlerin bu bahiste yeri yok-tur. Zîrâ onlar büsbütün gaflet içindedirler.

Bu mukaddimeye göre beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: Alem-i sûrette benim ef'âlim münhasıran esbâb-ı tabîiyyeye müstenid değildir. İstersem eş-yâ hakkında kavâid-i tabîiyye dâiresinde tasarruf ederim; ve istersem tasar-rufâtımı kavâid-i tabîiyye hâricinde gösteririm ki, onlar hârikulâde addolu-nurlar. Ey yanlış düşünen feylesof, benim hakāyık-ı eşya üzerinde takdîrim vardır. Değişmeyen, o hükmüm ve kazâmdır. O hakāyıkı âlem-i taayyünde istediğim sûretten ızhâr ederim. Binâenaleyh esbâb-ı tabîiyye ile mukayyed değilim!

1615. Adetimi vaktinde döndürürüm; bu tozu vaktinde önden kaldırırım.

Sâha-i tabîatta cereyânı mu'tâd olan kavâid-i tabîiyyemi, kazâ-yı ilâhîmin infâzı vaktinde istediğim vech ile tebdîl ederim. Bir toz hükmünde olan bu su-ver-i maddiyyeyi his gözlerinin önünden kaldırıveririm!

1616. Denize derim ki: "Agâh ol, ateş ile dol!"; ateşe derim ki; "Git, gülzar ol!"

Denize, "Ateşe tebeddül et!" derim, eder. Nitekim âyet-i kerimede وَإِذَا الْبَحَارُ سُجِرَتْ (Tekvîr, 81/6) ya'ni "Kıyâmette denizler kızdırıldığı vakit" buyurulur. Ma'lûmdur ki, ateş ile su her ne kadar hikmet-i tabîiyye nokta-i nazarından birbirinin zıddı iseler de, bi'l-kimyâ aynı anâsırın muhassalâtıdır. Nitekim bu günkü günde küremizin etrafındaki bahr-i muhît, müvellidü'l-mâ [:hidrojen] ve müvellidü'l-humûza [:oksijen] ve sodyumdan mürekkebdir. Ve bunlar iştiâl eden mevâddandır. Binâenaleyh suyun ateş olması fennen dahi müsteb'ad değildir. Ve "Ateşe, 'Git, gülistân ol!' derim, olur." Bu dahi fennen müsteb'ad değildir. Nitekim küremiz bidâyet-i teşekkülünde mâyi-i nârî hâlinde idi; bugün o ateşîn küre üzerinde bağlar, bağçeler, gülistânlar mevcuttur. İstihâlât için fâsıla-i zamâniyyenin indallâhta hükmü ve i'tibârı yoktur.

1617. Dağa derim ki: "Yün gibi hafif ol!"; feleğe derim ki: "Göz önünde aşağıya!"

Dağlara, "Atılmış yün gibi hafif ve kabarık bir hâle gelin!" derim; öyle olur. Nitekim sûre-i Karia'da وَتَكُونُ الجَبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنفوش (Karia, 101/5) ya'ni "Kıyâmette dağlar atılmış yün gibi olurlar" buyurulur. Ve feleğe de derim ki: "His gözü önünde aşağıya sukūt et!" Ecrâm-ı semâviyye parçalanıp sukūt eder. Nitekim âyet-i kerîmede, إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ (İnşikâk, 84/1) ["Semâ yarıldığı vakit"] ve إِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ (İnfitâr, 82/1) ["Gökyüzü yarıldığı vakit"] buyurulur.

1618. Derim ki: "Ey güneş, aya yaklaş!"; her ikisini kara bulut gibi yaparız.

"Ey güneş, devrindeki âdeti boz, aya yaklaş!" derim; yaklaşır. Güneş tasallub edip ziyası gider ve aya da ondan ziyâ gelmez olur. Her ikisini de kara bulut gibi yaparım. Bu beyt-i şerîfte يَسْأَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ فَإِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ وَ خَسَفَ الْقَمَرُ وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ (Kıyâme, 75/6-9) ya'ni "İnsan, "Kıyâmet ne zamandır?" diye sorar. O vakittedir ki, his gözü faâliyetten kalır ve ay kararır ve güneş ve ay cem' olunur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ (Tekvîr, 81/1) ya'ni "Güneş karardığı vakit" âyet-i kerîmesi de bu ma'nâyı gösterir. İhbârât-ı kur'âniyyeye nazaran, manzûme-i şemsiyyemizin kıyameti kopacağı vakit, güneşin tasallub edip kararacağı ve câzibesinde bizce keyfiyyeti meçhûl olan bir tasarruf-1 ilâhî vâki' olarak, arzın kameriyle beraber şemse yaklaşacağı ve seyyârât arasında musâdemât vâki' olup, parçalarının arz üzerine döküleceği anlaşılmaktadır. Bunlar fennen dahi müsteb'ad şeyler değildir.

1619. Güneş çeşmesini kuru yaparız; kan çeşmesini fen ile misk yaparız!

Güneşin ziyâ ve harâret çeşmesini, mu'tâd hilafında olarak kuruturuz; ve âhûlarda olan kan menba'ını, fen ve istihâlât ile misk yaparız ve ona "misk göbeği" derler. Bunların hepsi esbâb ile mukayyed olmayıp, irâdemizde mutlak olduğumuzu gösterir.

1620. Güneş ve ay, iki kara öküz gibi; onların boynuna İlâh boyunduruk bağlar!

Güneş ve ay, fezâda iki kara öküz gibi kalır ve onların boyunlarına Allâh Teâlâ fezâda başka bir câzibe boyunduruğu bağlar!

انکار فلسفی بر قرائت إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْراً Felsefenin قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْتِيكُمْ بِمَاء مَعِين (Mülk, 67/30) ya'ni "Eğer sizin suyunuz dibe gidici olursa" kırâati üzerine inkârı

1621. Bir okuyucu, kitap yüzünden ماؤكم غوراً ya'ni Çeşmeden suyu bağlarım" diye okuyor idi.

Bir Kur'ân okuyan kimse, Mushaf-ı Şerîf'i açıp yüzünden, sûre-i Mülk'ün nihayetinde olan قُلْ أَرَأَيْتُم إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْتِيكُم بماء معين (Mülk 67/30) ya'ni "Yâ Habîbim de ki; "Görmediniz mi, suyunuz arzın ka'rına gittiği vakit size mâ-i cârîyi kim getirir?" âyet-i kerîmesini okuyor idi.

1622. Suyu diplerde gizlerim; menba'ları kuru ve kuru mahaller yaparım! Bu beyitler, yukarıdaki âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı şerîfini beyân eder.

1623. Suyu menba'a, ben fazıllı ve hatarlı bî-misilden gayri başka kim getirir?

“Hatar”, azamet ma'nâsınadır. Bu beyit فَمَنْ يَأْتِيَكُمْ بِماء معين (Mülk, 67/30) ["Size mâ'-i cârîyi kim getirir?] âyetinin tefsîridir.

1624. O zaman mantıkçı hakîr bir felsefî, mektep tarafından geçti idi.

Zikr olunan âyet-i kerîme okunduğu zaman, mektep civârından Muhammed b. Zekeriyyâ Râzî isminde, hakîr mantıkçı bir feylesof geçiyordu.

1625. Vaktaki âyeti işitti, o beğenmediğinden, "Biz suyu kazma ile çıkarırız" dedi.

1626. "Biz bel darbesi ve balta keskinliği ile suyu alttan üste getiririz."

Feylesof, "Mâ-i cârîyi yerin dibinden kim getirir?" âyet-i kerîmesini istihfâf edip, istihzâ kasdıyla “Biz suyu yerin altından kazma ve bel ve balta gibi âletler vâsıtasıyla üstüne çıkarırız." dedi.

1627. Gece uyudu ve o, arslan adam gördü; bir tokat vurdu, onun her iki gözünü kör etti.

Felsefi bu haltı ettikten sonra gece uykuya yattı ve rüyâsında arslan sıfatlı bir adam gördü ki, bu zât ona bir tokat yerleştirdi ve iki gözünü kör etti.

1628. Dedi: "Ey şakî, gözün bu iki çeşmesinden balta ile bir nûr çıkar, eğer sâdık isen!"

O merd-i ilâhî, feylesofun tokatla gözünü kör ettikten sonra ona dedi ki: "Ey şakî, eğer sözünde sâdık isen, kör olan gözünün bu iki oyuğundan ve menba'ından balta ile bir nûr çıkar bakalım!"

1629. Gündüz sıçradı ve iki gözünü kör gördü; onun iki gözünden nûr-ı cârî nâpedîd olmuştu.

1630. Eğer ağlasa idi ve müstağfir olsa idi, gitmiş olan nûr keremden zahir [1642] olurdu!

O felsefî, bu belânın inkâr ve sû'-i edeb yüzünden başına geldiğini bilip, ağlasa ve tövbe etse idi, kerem-i ilâhîden dolayı gözünün gitmiş olan nûru tekrar yerine gelir idi.

1631. Fakat istiğfâr da elde değildir; tövbe zevki her sarhoşun mezesi değildir!

Fakat inkârdan vazgeçmek ve istiğfâr etmek insanın elinde değildir. O da tevfik-i ilâhîye tevakkuf eder. Zîrâ tövbe zevki ve lezzeti, her sıfât-ı nefsâniyyede müstağrak olan gâfillerin ve sarhoşların mezesi olamaz. Zîrâ “nefs-i emmâre” mertebesinde bulunanların yaptıkları fenâlıklardan dolayı peşîmân olmaları hatırlarına bile gelmez. Nedâmet, ancak “nefs-i levvâme” mertebesinde olan kimselerin şânıdır.

1632. Amellerinin nühûseti ve inkârının şeâmeti, tövbe yolunu onun kalbi üzerine kapamış idi.

1633. Kalb, katılıktan taşın yüzü oldu; tövbe onu ziraat için nasıl yarar?

"Nefs-i emmâre" mertebesinde olan kalbin katılığı, bir taşın sathına benzer. Taşın sathına tohum ekilip biçilemediği gibi, o katı kalbe de tövbe tohumunu ekmek ve netîcede mağfiret mahsûlünü biçmek kābil değildir.

1634. Hani bir Şuayb gibi ki, tâ o duâdan, ekmek için dağı toprak yapsın!

Şuayb (a.s.)ın sakin olduğu karyenin etrafı taşlık olduğundan ekilip biçilemez ve halk uzak mahallere gidip zirâata mecbûr kalır idi. Hz. Şuayb, ci- varda bulunan taşlık mahallerin zirâata yarayacak bir sûrette toprak olmasını Cenâb-ı Hak'tan niyâz etti ve mu'cize-i nebeviyyesi olmak üzere oraları toprak oldu. Ya'ni Hz. Şuayb meşrebinde bir insân-ı kâmil lâzımdır ki, böyle tövbe tohumu ekilmeğe müsâid olmayan bir katı kalbi duâsıyla yumuşak toprak gibi bir hâle getirsin!

1635. O Halil'in niyaz ve i'tikādından, güç ve müstahil olan emr mümkin oldu.

Vâkıa katı bir kalbi yumuşatmak güç bir iştir. Fakat İbrâhîm Halîl (a.s.)ın niyâzından ve safvet-i i'tikādından, güç ve muhâl görünen işlerin husûlü mümkin oldu. Ya'ni, Nemrûd'un ateşi gülistân oldu ve kumlar, duâsı berekâtıyla un oldu.

1636. Yahût Mukavkıs'ın Resûl'den dilenmesiyle, bir taşlık usûl ile bir tarla oldu!

Yâhût Mukavkıs'ın (s.a.v.) Efendimiz'den tese'ül ederek, bir taşlığın usûl ve nizâmı dairesinde tarlaya inkılâbı gibi, bu katı kalb sâhibi dahi, kalbinin katılığının izâlesi için bir insân-ı kâmile serfürû edip, niyâz etmek lâzımdır.

Mukavkıs, Risâletpenâh Efendimiz zamânında Mısır hükümdârı olan bir kimsedir ki, mûmâileyhe ashâb-ı kirâmdan Hâtıb b. Beltea hazretleriyle mektûb-1 Risâletpenâhî gönderilmiş ve İslâm'a da'vet buyurulmuş idi. Mukavkıs îmân etmemekle beraber, mektûb-ı şerîfe hürmet etti ve ba'zı hediyeler gönderdi ve taşlık bir mahallin zirâata sâlih bir hâle gelmesini taleb etti.

1637. Böylece aks üzere o adamın inkârı, altını bakır ve bir sulhü cenk yapar!

Hulûs ve i'tikād ve niyâz, güç ve müstahîl görünen işleri mümkin kıldığı gibi, i'tikādsızlık ve inkâr dahi tersine olarak altını bakıra ve sulh ve müsâlemeti kavgaya tahvîl eder!

1638. Bu değā, meshin kehrübâsı geldi; kābiliyeti olan toprağı taş ve taş parçaları yapar!

"Değā" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada, eğrilik ve fesâd ma'nâsınadır. Ya'ni, bu eğrilik ve fesâd, tebdîl-i sûretin kehrübâsı mesâbesindedir. Kehrübâ çöpleri kendisine çektiği gibi, bu eğrilik ve fesâd dahi öylece çöp gibi hakîr ve kıymetsiz olan ahvâli kendisine çeker ve zirâata kābil olan toprağı, aksine olarak taşlık ve taş parçaları hâline koyar!

1639. Her bir kalbe secdeye de izin yoktur; rahmet ücreti her ecîrin nasibi değildir!

"Secde", inkıyâd ve tezellüldür. Bir kimse yaptığı kabâhatin şenâatini idrâk ederek kalben peşîmân olursa, onun kalbi inkıyâd ve tezellülü kabûl etmiş olur. Ve bu hâl, zamânımızın ta'bîri ile "vicdân azabı"dır. Fakat bu vicdân azâbını ancak kalbi yumuşak olanlar duyar. Kalbi katı olanlar, yaptıkları kötü fiillerden aslâ nedâmet hissetmezler. Nitekim halk arasında birbirlerine karşı hatâ edenler "tarziye" verirler. Ve bu tarziye vermek dahi bir nevi' tarîk-ı salâha inkıyâd ve tezellüldür. Eğer bu inkıyâd ve tezellül, kalbde emr-i ilâhîye muhalefetten sonra olursa, "tövbe" derler ki, huzûr-ı Hak'ta kalbin secdesidir; ve bunun ücreti rahmet ve mağfirettir. Binâenaleyh her kalbe hakkıyla secdeye izin ve tevfik-i ilâhî yoktur. Binâenaleyh rahmet ücreti her tövbekârın dahi nasîbi değildir. Zîrâ birçok kimseler, kalblerinde âteş-i nedâmet duymaksızın "estağfirullâh" derler. Bu tövbe ve istiğfârın dahi kıymeti yoktur. Zîrâ kalb sâkit ve lisân nâtıktır. Maâsî duygularının lezzetinden alâkasını kesmemiş olan bir kalb, menzil-i rahmet olamaz!

1640. Agah ol, "Tövbe ederim ve penâha gelirim" diye, ona dayanmakla cürüm ve günah etme!

Sakın, "Tövbe ederim ve Allâh'ın mağfiretine sığınırım" diyerek rahmet-i ilâhiyye ücretine dayanmakla cürüm ve günah yapma hâ!

1641. Tövbeye su ve harâret lâzımdır; tövbeye şimşek ve bulut şart oldu.

Hakîkî tövbeye su ya'ni göz yaşı ve harâret ya'ni içinin yanması lâzımdır. Kalbde nedâmet şimşeği çakmak ve ağlamak bulutu kaplayıp, yağmur gibi göz yaşları dökülmek şarttır!

1642. Meyveye bir harâret ve su lâzımdır; bu şîveye bulut ve şimşek vacib gelir.

Görmez misin, âlem-i zâhirîde bile mahsûlât peydâ olmak için güneş harâreti ve bulutların yağmurları lâzımdır. Binâenaleyh bu tövbe şîvesine de nedâmet şimşeği ve ağlamak bulutu derece-i vücûbdadır.

1643. Gönül şimşeği ve iki gözün bulutu olmadıkça, tehdîd ve gazab ateşi ne vakit sakin olur?

Şimşek gibi olan nedâmet-i kalb ve iki gözün ağlamak bulutu olmadıkça, senin inkârlarına ve efâl-i kabîhana mukābil olan Hakk'ın tehdîdi ve gazabının ateşi hiçbir vakit sâkin olmaz. Mutlaka tarziye vermek lâzımdır.

1644. Zevk-i visal yeşilliği ne vakit biter; âb-ı zülâlden çeşmeler ne vakit kaynar?

Allâh'a kavuşmak zevkinin yeşilliği ne vakit kalbde neşv ü nemâ bulur? Âb-ı zülâl gibi latîf olan rûhtan ne vakit maârif ve hikmet-i ilâhiyye menba'ları kaynar?

1645. Gülistan çemene ne vakit sır söyler; menekşe yasemen ile ne vakit ahid bağlar?

Rûh gülistânı kalb çemenzârında ne vakit hikemiyyât-ı ilâhiyye güllerini izhâr eder? Menekşe gibi koyu renkli olan sıfât-ı nefsâniyye ne vakit yâsemen gibi beyaz ve sâf olan sıfât-ı rûhâniyye ile muâhede akd eder?

1646. Bir çınar ne vakit duâya el açar; bir ağaç havada ne vakit baş dağıtır?

Bir çınar gibi olan cesed-i beşer ne vakit lisân-ı zâhir ile münâcâta başlar? Ve kezâ bir ağaç mesâbesinde olan bu cism-i beşer havada ve muhabbet-i Hak'ta ne vakit başını açarak şûrîde olur?

1647. Çiçek pür-nisar olan yenini, bahar günlerinde ne vakit saçmak üzere tutardı?

Hakāyık-ı ilâhiyye çiçekleri, ma'nâ kokularını saçan kollarının yenini, bahâr-ı tecellî günlerinde ne vakit maarif-i ilâhiyyeye hâhişker olan tâliblere saçmak üzere tutardı?

1648. Lâlenin yüzü ne vakit kan gibi şu'lelenir; gül ne vakit keseden altını dışarıya çıkarır?

Kalb lâlesi ne vakit aşk-ı ilâhî ateşi ile kan gibi kızarıp şu'lelenir? Rûh gülü ne vakit cisim kesesinden altın gibi olan âsârını meydana çıkarır?

1649. Ne vakit bülbül gelir ve gülü koklar; ne vakit güvercin talib gibi "Kû, kû" der?

Ne vakit rûh bülbülü vuslat gülünü koklar; ve ne vakit akıl güvercini matlûbu olan mûcidini, "Neredesin, neredesin?" diye arar sorar?

1650. Ne vakit leylek cân ile o "lek lek"i der; "lek lek" ne olur? Ey Müsteân senin mülkündür!

Bu beyt-i şerîften murâd ne olduğunu, cenâb-ı Pîr'in Dîvân-ı Kebîrlerindeki şu beyt-i şerîf îzâh buyurur:

شيخ مرغانست لك لك لك لكش دانى كه چيست حمد لك و الأمر لك والملك لك يا مستعان

"Leylek kuşların şeyhidir. Bilir misin onun "lek lek"i nedir? "Yâ Müsteân, hamd senindir ve emir senindir ve mülk senindir!" demektir."

Bu beyitlerde, insân-ı kâmil leyleğe; ve tâlibler kuşlara; ve insân-ı kâmilin لك الحمد لك الأمر لك الملك ["Leke'l-hamdü leke'l-emrü leke'l-mülkü" ya'ni "Hamd sanadır, emir senindir, mülk senindir."] demesi, leyleğin "lek lek"lerine teşbîh buyurulmuştur. Ve onun bu zikri, tevhîdin bilcümle merâtibini, ya'ni "tevhîd-i resmî", "tevhîd-i ilmî" ve "tevhîd-i hâlî" mertebelerini câmi'dir.

1651. Toprak ne vakit zamîrin esrarını gösterir; bostân ne vakit asumân gibi münîr olur?

Eğer gökteki bulutlardan yağmurlar yağmasa, arz içinde sakladığı envâ'ı nebâtâtı gösterebilir mi? Ve bostânlar gurûbda ve şafakta görülen türlü türlü latîf renkler gibi rengarenk çiçekler ile donanır mı idi? Bunun gibi, semâ-yı rûhta serfürû' ve tezellül bulutları arz-ı cisim üzerinde göz yaşlarını indirmedikçe, onda mahfi olan rengarenk letâif ve esrâr zâhir olur mu?

1652. O hulleleri nereden getirmişlerdir? Hepsini Kerîm'den ve Rahîm'den!

Gerek âfâk ve gerek enfüs bu latîf hulleleri ve libâsları nereden getirmişlerdir? Bunların hepsini vücûd-ı mutlakın kerîm ve rahîm olan mertebe-i vahdetinden ve cânib-i Ulûhiyyetten getirmişlerdir. Zîrâ mertebe-i vahdet ve ulûhiyyet bitmez tükenmez, ezelî ve ebedî bir hazînedir.

1653. Nişandan o kimse şad olur ki, şahı gördü; vaktaki onu görmedi, intibah olmaz!

Ya'ni bunların hepsi, vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın alâmetleridir. Bu alâmetleri görmekle mesrûr olan o kimsedir ki, bunların menşe'i olan o vücûd-ı hakîkîyi basar-ı basîreti ile görür; ve bunların her birisinin mezâhir-i esmâ olduğunu bilerek, müsemmâya intikal eder. Fakat yalnız bu alâmetleri görüp, onlar ile meşgül olan ve onlarda vücûd-ı hakîkîyi görmeyen kimsede uyanıklık yoktur. Böyle bir kimse Hak ve hakîkatten gāfildir. Beyit-i Şeyh Sa'dî (k.s.): "Cihân Hak'tan hürrem ve mesrûr olduğu için, ben de cihân ile hürrem ve mesrûrum. Bütün âleme âşıkım; zîrâ bütün âlem O'ndan sâdır olmuştur."

1654. O kimsenin ruhu ki elest hengâmında kendi Rabbi'ni gördü ve bî-hod ve sarhoş oldu!

وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Rûm, 30/22) ya'ni "Göklerin ve arzın halkı O'nun alâmetlerindendir" âyet-i kerîmesiyle emsâli âyât-ı kerîmede beyân buyurulduğu üzere, bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde birçok nişân ve alâmetler görüp, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ı müşâhede eden öyle bir kimsedir ki, onun rûhu âlem-i ervâhta Hak tarafından أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ (A'raf, 7/172) ya'ni "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitâbı vâki' olduğu vakit, kendi Rabbi'ni gördü; ve müşâhede şarabını içip kendinden geçti ve sarhoş oldu!

1655. Meyin kokusunu içen tanır; mâdemki içmedi, o mey koklamayı ne bilir?

Zîrâ şarabın kokusunu içen kimse tanır. Hiç şarap içmemiş olan kimse onun kokusunu bilemez. İmdi, bu suver-i eşyâ Hakk'ın vücûdunun alâmetidir ve O'nun vücûdunun delîlidir. Nitekim şarabın kokusu da şarabın vücûdunun delîlidir. Medlûlü taakkul eden kimse, ona vusûl için delîle yapışır ve muktezâ-yı hikmet budur.

1656. Zîrâ ki hikmet, gaib olmuş dişi deve gibidir; dellâle gibi şahlara delâlet edicidir.

Bu beyt-i şerîfte الحكمة ضالة المؤمن ya'ni "Hikmet mü'minin gâib olmuş dişi devesidir" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ya'ni, eserden müessire ve delîlden medlûle ve masnû'dan sâni'e intikāl etmek, gafletten intibâhı mûcib olduğundan, ayn-ı hikmettir. Ve hikmet mü'minin gāib olmuş devesi hükmünde olduğundan onu aramakla mükelleftir. Bu hikmet, şâhın huzûruna çıkmak için delâlet eden kimseye benzer.

1657. Sen rü'yâda, sana bir nişân va'desi veren bir hoş-likāyı görsen;

Ya'ni "Elestü bi-rabbiküm" hitâbının vukū'u hengâmında Rabb'ini görmüş ve sonra bu âlem-i kesâfete gelip, O'nu alâmât ile arayan kimsenin misâli şudur ki: Meselâ sen rü'yâda nûrânî bir kimse görsen ve sana birtakım alâmetler ve nişanlar va'd edip dese;

1658. Ki, "Senin muradın olur ve işte nişan ki, yarın senin önüne filân gelir."

Ki, "Senin murâdın hâsıl olacaktır; ve işte onun alâmeti de budur ki, yârınki gün senin yanına filân kimse gelecektir."

1659. "Bir nişan o ki, o süvar olur; bir nişan bu ki, seni kucaklar."

"O gelecek olan kimse hayvana binmiş olur; ve bir alâmet de, onun seni kucaklamasıdır."

1660. "Bir nişan bu ki, senin önünde güler; bir nişan bu ki, senin önünde el bağlar."

1661. "Bir nişân o ki, “Bu rüyayı ferda olduğu vakit, hevesten dolayı kimsenin önünde söyleyemesin!"

Ya'ni, o nûrânî olan kimse, rü'yâyı gören kimseye der ki: "Senin murâdının husûlüne alâmetin birisi dahi odur ki, yârın bu rü'yâyı, hevesinden ve sevincinden dolayı kimseye ifşa etmeyesin!" Çünkü,

1662. "O nişandan Yahya'nın pederine, “Üç gün kadar asla söze gelmeyesin!" dedi."

O sükût alâmetinden olarak, Hak Teâlâ hazretleri Yahya (a.s.)ın pederi olan Zekeriyyâ (a.s.)a, "Üç gün aslâ konuşma; ancak işaretle merâmını anlat!" buyurdu.

1663. "Üç geceye kadar iyiliğinden ve kötülüğünden sakit ol; bu nişan olur ki, sana Yahya gele."

Ya'ni Hak Teâlâ Zekeriyyâ (a.s.) a buyurdu ki: “Üç gün hiçbir kimseye söz söyleme! Senin üç gün sükûtun, Yahya'nın dünyaya gelmesi alâmeti olur!" buyurdu. Bu iki beyt-i şerîfte, sûre-i Al-i İmrân'da olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: قَالَ رَبِّ هَبْ لي من لدنك ذرية طيبة إنك سميع الدعاء فنادته الملائكة وهو قائم يُصَلِّى فِي الْمحراب أن الله يبشرك بيحيى مصدقًا بِكَلِمَة مِنَ اللهِ وسيداً وحَصُورًا وَنَبِيا مِنَ الصَّالِحِينَ قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِي الْكِبَرُ وَامْرَأَتِي عَاقِرٌ قَالَ كَذَلِكَ اللَّهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ قَالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ إِلَّا رَمْزًا (Âl-i İmrân, 3/38-41) Ya'ni "Zekeriyyâ (a.s.) Rabbi'ne münâcât edip dedi: “Yâ Rabbi, bana indinden bir iyi zürriyyet ihsân et! Muhakkak sen duâyı işiticisin." İmdi o mihrabda kâimen namaz kıldığı halde, melâike ona nidâ ettiler ki: "Allâh Teâlâ kendi cânibinden bir kelime-yi musaddık ve seyyid ve kadından müctenib ve sâlihlerden bir nebî olarak sana Yahyâ ile müjde verir!" Zekeriyyâ (a.s.) dedi: "Yâ Rabbi, benim oğlum nasıl olur ki, ben ihtiyarladım ve zevcem de kısır bir haldedir?" Cenâb-ı Hak buyurdu ki: "Allâh böylece dilediğini işler." Zekeriyyâ (a.s.) dedi: "Yâ Rabbi, bana bir alâmet yap!" Hak Teâlâ buyurdu ki: "Senin alâmetin, üç gün işâret-ten başka nâsa söz söylememendir." Rü'yâdaki nûrânî kimse dahi rü'yâ sahibine, "İşte benim sana rü'yâyı söylememen hususundaki tavsiye ve tenbîhim, Hak Teâlâ'nın Zekeriyyâ (a.s.)a olan tenbîh-i şerîfine imtisâlen vâki' olmuştur. Binâenaleyh sen de üç geceye kadar iyilikten ve kötülükten sâkit ol! Bu senin Yahyâ gibi olan murâdının husûlüne alâmet olur" dese:

1664. Üç gün güft u gûda dem vurma; zîrâ senin maksûduna alâmet bu sükuttur.

Ve kezâ yine o nûrânî olan kimse dese ki: "Üç gece sâkit olduğun gibi üç gün dahi güft ü gûdan dem vurma. Zîrâ bu sükûtun, murâdının husûlüne alâmettir."

Üç gecenin sükûtu, zulümât-ı selâseye işarettir. Nitekim âyet-i kerîmede يَخْلُقَكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ (Zümer, 39/6) ya'ni “Allâh Teâlâ sizi analarınızın karnında halktan sonra halk olarak zulümât-ı selâse içinde yarattı" buyurulur. "Analar"dan murâd, cemâd, nebât ve hayvân mertebeleridir ki, her bir mertebe, halktan sonra halk olarak birer tavırdır. Ve onlara taalluk eden rûhun geceleridir ki, sükût bu mertebelerin iktizâsı-dır. Ve bu mertebelerde mükellefiyet olmadığından, iyilik ve kötülük dahi mevzû'-i bahis olamaz. "Üç gün"den murâd dahi mertebe-i insâniyyeye geldikten sonra üç nevi' nûr-ı tevhîdin zuhûrudur ki, bunlar da "tevhîd-i ef'âl", "tevhîd-i esmâ ve sıfat" ve "tevhîd-i zât"tır. Sâlik bu merâtibi zevken idrâk etmedikten sonra hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeden sâkit olmak iktizâ eder. Bu üç gün sükûtu ikmâl ettikten sonra, maksûdu olan vuslat hâsıl olur.

1665. "Sakın bu nişanı söze getirme; ve bu sözü kalbinde gizli tut!"

Bu da rü'yâda nûrânî kimse tarafından vâki' olan tenbîhtir.

1666. Bu nişanları, bu ne olur? Başka yüz nişanı ona şeker gibi söylese;

O nûrânî zât, bu zikrolunan alâmetleri söylese; bu alâmetler nedir? Zîrâ bunlar azdır. Bunlardan başka birçok nişanlar ve alâmetler daha söylemiş olsa;

1667. Bu onun nişanı olur ki, o mülk ve câhı ki, peyâpey İlâh'tan istersin.

Ya'ni bu rü'yâ, senin gece ve gündüz Hak Teâlâ hazretlerinden niyâz etmekte olduğun mülk ve mansıbın husûlünün alâmeti olur.

1668. Odur ki, uzun geceler ağlarsın; ve odur ki, seher vakti niyazda yanarsın!

Bu rü'yâda gösterilen alâmetler, husûlü için uzun gecelerde ağladığın murâdının alâmetleridir. Ve sen o murâdın için seher vakti Hak Teâlâ'ya yana yana yalvarırsın.

1669. Ve odur ki, onsuz senin gündüzün karanlık oldu; bir iğ gibi boynun ince oldu.

Ve bu alâmetler o senin maksûdunun alâmetleridir ki, o murâdın olmaksızın senin gündüzün gam ve elem içinde gözüne karanlık görünür ve o iztırâb içinde boynun kederden bir iğ gibi ince zaîf oldu. "Dûk", iplik büktükleri iğ ma'nâsınadır.

1670. Ve o şeydir ki, pak-bazların zekâtı gibi, her nen varsa eşyanı zekâtta [1683] verdin.

Ya'ni bu alâmetler, senin o murâdının alâmetleridir ki, ehl-i hakîkatın zekât emrini îfâ için bilcümle mâmelekini verdikleri gibi, sen de o murâdının husûlü için, zekâtında, mâlik olduğun her şeyi fedâ ettin.

1671. Eşyanı ve rüyanı ve yüzünün rengini verdin; başını fedâ ettin ve kıl gibi oldu!

1672. Úd gibi ne kadar ateş içinde oturdun; tolga gibi ne kadar kılıç önüne gittin!

"Hûd", eski zamanda muhârebelerde başa giydikleri zırhlı bir başlıktır ki, ona Türkçe'de "tolga"; ve Arapça'da "miğfer" derler. Ya'ni, öd ağacı gibi âteş-i intizâr içinde oturdun; ve o murâdına nâiliyyet hususunda tolga gibi türlü mümâneat kılıçları önüne gittin!

1673. Böyle yüz bin bîçâreliklerden uşşakın huyu vardır ve sayıya gelmez!

Bu saydığımız birçok çaresizlikler cinsinden matlûblarına âşık olanların huyları vardır ve onların nâil-i maksûd olmak için çektikleri meşakkat ve mihnetler hesaba gelmez.

1674. Vaktaki gece bu rüyayı gördün, gündüz oldu, onun ümîdinden gündüzün muzaffer oldu!

Böyle hoş ve latîf bir rü'yâyı gördün; uyandın, gündüz oldu. O rü'yâda va'd olunan beşâretin zuhûru ümîdinden dolayı gündüzün zafer günü oldu, mesrûr oldun!

1675. "O nişan ve alâmetler nerededir?" diye sağa ve sola göz çevirici olmuşsun!

1676. "Vay, gündüz gider ve nişan yerine gelmez!" diye yaprak gibi titrersin!

1677. Buzağısını gâib eden kimse gibi; mahallede ve çarşıda ve evde koşarsın!

1678. Efendi hayırdır, bu koşuşun nedir? Burada gâibin mi var, kimindir?

Senin bu hâlini gören birisi der ki: "Efendi hayrola! Senin bu koşuşun neden dolayıdır? Burada birini mi gâib ettin? Kimi arayıp duruyorsun?"

1679. Ona dersin ki: "Hayırdır. Lakin benim hayrımdır. Benim gayrım olan kimsenin bilmesi caiz değildir!"

1680. Eğer söylersem, bir nişanım fevt oldu; nişân fevt olduğu vakit, mevt vakti oldu!

Murâdıma nail olmanın alâmetlerinden birisi de, bu rü'yâyı kimseye söylemememdir. Eğer söylersem, bu alâmetlerden birisini fevt etmiş olurum ve murâdım hâsıl olmaz. Murâdıma adem-i vusûl ise benim için ölüm vaktidir!

1681. Her râkib olan adamın yüzüne bakarsın; sana "Deli gibi bana bakma!" der!

Sana rü'yâda, "Yârın gelecek zâtın râkib bir halde olacağını" söylemiş olduklarından, her râkib adama rast geldikçe, "Acaba bana haber verilen bu mudur?" diye dikkatle yüzüne bakarsın. O adam da, "Efendi, deli gibi yüzüme niçin dikkatle bakıp duruyorsun?" der.

“Râkib"den murâd, aşk-ı ilâhî refrefine binmiş olan kâmillerdir ki, bunlar ezelde kendi tâbi'lerinin imâmıdırlar. Ve imâmların imâmı, (s.a.v.) Efendimiz'dir. Nitekim يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ أُنَاسٍ بِإِمَامِهِمْ (İsrâ, 17/71) âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret buyurulur. Bu âlem-i süflîde, ezelde mazhar-ı inâyet olup, kalblerine hubb-i ilâhî sârî olan kullar, bu sûretle kendilerinin imâm-ı ezelîlerini ararlar!

1682. Ona dersin ki: "Ben bir musahib gaib etmişim; yüzümü onun cüst ü cûyuna getirmişim."

Senin bütün mevcûdiyyetin lisân-ı hâl ve isti'dâd ile ona bî-harf ve savt olarak der ki: "Benim ezelde rûhumun bir musahibi var idi; sefere çıktım, muhtelif memleketlerden geçip, anâsır çenberleri içinde mahbûs kaldım; bu hâl içinde onu aramağa teveccüh ettim."

1683. "Ey binici, devletin dâim olsun; âşıklara merhamet et, ma'zûr tut!"

Ey refref-i aşkın süvârı olan zât-ı kâmil, devletin ezelî olduğu gibi ebedî de olsun! Bu anâsır çenberleri içinde mahbûs olan âşıklara merhamet et; onu böyle delice aradığından dolayı ma'zûr tut!"

1684. Vaktaki taleb ettin, nazar-ı cidd ile geldi; cidd hatâ etmez, haber böyle geldi.

Bu âlem-i hicâbda kalbine müstevlî olan hubb-i ilâhî sâikasıyla bir üstâd-ı kâmil aramaktaki nazarın cidd ve sa'y mertebesine geldi. Ya'ni bu hususu her işinin fevkinde tuttuğun vakit, aradığını bulursun. Zîrâ cidd ve sa'y hatâ etmez. Nitekim من طلب و جد وجد و من قرع الباب ولج ولج ya'ni "Kim ki istedi ve çalıştı, buldu; ve kim kapıyı çaldı ve ısrar etti, içeriye girdi" hadîs-i şerîfinde, cidd ve sa'yin hatâ etmediği bize haber verilmiştir. لَيْسَ الإِنْسَانِ الاّ مَا سَعَى (Necm, 53/39) ["İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur."] âyet-i kerîmesinde de bu ma'nâya işâret buyurulur.

1685. Ansızın iyi tali'li süvârî geldi; imdi seni sıkı sıkı kucağında tuttu.

"İyi tâli'li süvârî"den murâd, ezelde Hakk'ın mahbubiyyetiyle mümtâz olan insân-ı kâmildir. Ya'ni "a'yân-ı sâbite" âleminde mahbûbiyyete liyâkat isti'dâdını hâiz olup, "âlem-i ervâh"ta senin rûhunun imâmı olan insân-ı kâmil, rü'yâ mesâbesindeki "âlem-i misâl"in ferdâsı olan bu âlem-i dünyâda senin karşına çıktı ve seni sıkı sıkı kalbinde tuttu.

1686. Sen bî-hûş oldun ve taka düştün; bî-haber olan, "İşte riya ve nifak!" dedi.

"Tâk" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada pamuklu hırka ma'nâsınadır. "Üftâden be-tâk", Türkçe'de "hırkayı başına çekmek" ta'bîrine mukābil olur. "İnziva”dan kinâyedir. Ya'ni, sen o kâmilin teveccüh-i kalbîsinden dolayı kendinden geçtin ve hırkayı başına çekip mâsivâdan inzivâ ettin. Senin hâlinden bî-haber olan gāfil ise, "Hele şu yalancı ve riyâkâr ve münâfık adamın hâline bak!" dedi. Ya'ni senin hâl-i sahîhini inkâr etti.

1687. O ne görür, onda bu şûr nedir? O bilmez ki, o kimin visalinin nişanıdır!

O halden bîhaber olan gāfil, insân-ı kâmilin teveccüh-i kalbîsine nâil olan sâlikteki cezbe ve şûrun ne olduğunu göremez. O bu sâlikteki hâlin, kimin vaslının alâmeti olduğunu bilemez. Zîrâ o sâlikin rü'yâsından bî-haberdir.

1688. Bu nişân o kimse hakkında olur ki, gördü; o başkasına nişân ne vakit zâhir olur?

Bu nişân, ancak "Elestü bi-Rabbiküm” hitâbı hengâmında Rabbi'ni gören kimse hakkında nişân olur. Ondan başkasına o nişân ve alâmet zâhir değildir. Zîrâ o Rabbi'nden gaflettedir.

1689. Her zaman ondan bir nişan erişir; şahıs için bir cân bir câna erişir!

Her zaman Hak'tan bir nişân, ya'ni bir tecellî gelir. Bu nişân şahıs için, ya'ni bu cisim karartısı için bir cândır. Ve onu müteakib diğer bir tecellî gelir. Bu da kezâ bir cândır. Binâenaleyh bu tecelliyâtın tevâlîsi, bir cânın bir câna ittisâlidir.

Ma'lûm olsun ki; eşyâ her ân-ı gayr-i münkasimde bir tecellî ile ma'dûm ve bir tecellî ile mevcûd olur. Buna ıstılâh-ı sûfiyyede "teceddüd-i emsâl" derler. Bu bahse dâir olan îzahât I. ciltte geçti. Bu teceddüd-i emsâl arasında da her birinin rengi ve çeşnisi başka başka olarak her şahsa ale't-tevâlî tecelliyât-ı esmâiyye erişir. Ve bunların hey'et-i mecmuası o şahsın benliğini teşkîl eder. Binâenaleyh o tecellîlerin her birisi o şahsın cânı olur.

1690. Bîçare balığın önüne su geldi; bu nişanlar “Tilke âyâtü'l-kitab'dır! [1703]

"Su"dan murâd, bilcümle eşyânın içinde yüzdükleri tecelliyât-ı esmâiyye akıntısıdır. "Bîçâre balık"tan murâd, sâlik-i âşıktır ki, bu tecelliyât-ı esmâiyye onun hakkında su gibidir. Onun cânına bu tecelliyâttan hayât-ı ilmiyye erişir. Gerek kendisinin ve gerek muhîtindeki eşyânın benliklerini teşkîl edenin ne olduğunu bilir. Hakk'ın tecelliyâtı olan bu nişanlar ve alâmetler Kitâb'ın âyâtıdır. Ve Kitâb, bilcümle tecelliyâtı câmi' olan zât-ı Hak'tır.

Ma'lûm olsun ki; bu âlem-i şehadet, Kur'ân-ı fiilîdir; ve okuduğumuz Kitâb ise Kur'ân-ı kavlîdir. Fakat âriften başkası ne okuduğunu bilmez. Bu sırra vâkıf olanlar ancak urefâ-yı ilâhiyyedir. Ve âlem-i şehadet, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i tenezzülâtının azharı olduğu için kitâb-ı mübîndir, ya'ni apaçık bir kitaptır.

Beyt-i şerifte, تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْآنٍ مُبِينٍ (Hicr, 15/1) ya'ni “Bu kitabın âyetleridir ve apaçık bir Kur'ân'dır" âyet-i kerîmesinin zikri bu ma'nâya mebnîdir.

1691. İmdi, nişanlar ki enbiyada vardır, hâsseten âșina olan o cânadır!

Ma'lûl olsun ki; bu âlem-i şehadet Hakk'ın ism-i Zâhir'inin galebesi altındadır. Binâenaleyh bu ismin taht-ı ihâtasındaki esmânın âsârı his gözüyle görülür ve akl-ı maâş ile idrâk olunur. Binâenaleyh his gözü ve akl-ı maâş ile tahsîl olunan ilim, "ilm-i zâhirî"dir. Ve ehl-i fennin bilcümle keşifleri bu mertebeden ileriye geçemez. Fakat bu ism-i Zâhir'in altında bir de ism-i Bâtın'ın tecelliyâtı vardır ki, ism-i Zahir ism-i Bâtın'ın nikābi ve perdesi olduğundan, ehl-i zâhir bunun âsârını göremezler. Zîrâ bunların âsârı ancak kalb gözü ve akl-ı maâd ile görülür. Ve enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ, insanlardaki bu gözü açmak ve bu akla cilâ vermek için gelmişlerdir. İşte bu sırra mebnî, (s.a.v.) Efendimiz ehl-i zahire, أَنْتُمْ أَعْلَمُ بِمَصَالِحِ دُنْيَاكُمْ ya'ni "Siz dünyanızın işlerini daha iyi bilirsiniz" buyurmuşlardır. İşte enbiyâda olan ism-i Bâtın'ın taht-ı ihâtasındaki esmâ-i ilâhiyye âsârına âşinâ olmak, ancak "Elestü bi-Rabbiküm" hitâbı hengâmında Rabbi'nden âgâh olan canlara mahsûs olur; ve onların hâricinde kalanlar enbiyâ ve evliyâyı inkârlarında inâd ve ısrâr ederler.

1692. Bu söz nâkıs ve kararsız kaldı; gönlüm yoktur, gönülsüzüm, ma'zûr tut!

Bu enbiyâdaki nişânlar ve alâmetlere dâir olan söz eksik bir halde kaldı. Îzâhât-ı kâfiye ile bir karâra bağlanmadı. Zîrâ onlardan bahs etmek lafız işi değil, gönül işidir. Halbuki ben gönlümü ma'şûkuma verdim; gönülsüz kaldım. Ey sâmi', beni ma'zûr tut!

1693. Kumun zerrelerini saymak mümkin değildir; hususiyle o kimse ki, aşk ondan aklı götürdü!

"Kumun zerreleri"nden murâd, tecelliyât-ı esmâiyyenin kesretidir. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye külliyâtı i'tibariyle kabil-i ta'dâd ise de, cüz'iyyatı i'tibariyle ta'dâd olunamaz. Zîrâ nâmütenâhîdir. Ya'ni, tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyye o kadar çoktur ki, kumun zerrelerini saymak kabîlindendir. Bu ise mümkin değildir. Hele aşk-ı ilâhînin istîlâsı hasebiyle benim gibi kendisinde aklın hükmü kalmamış olan bir kimse onu nasıl sayabilir?

1694. Bağın yapraklarını sayıyorum; kekliğin ve karganın sesini sayıyorum!

Bu beyt-i şerîfte, 1643 numaralı beyitten i'tibâren ta'dâd buyurulan tecelliyâta işâret olunur ki, buralarda cenâb-ı Pîr gülistândan, çemenden, menekşeden, yâsemenden, çınardan ve çiçekten ve lâleden ve gülden bahis buyurmuşlar idi.

1695. Ta'dâda gelmez, lakin ben mümtehanın rüşdü için sayıyorum.

Bu tecelliyât-ı Hak esasen sayılmakla biter şey değildir. Fakat ben, الَّذِى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا (Mülk, 67/2) ya'ni “O Allâh Teâlâ ki, mevti ve hayâtı, hanginizin ameli daha güzel olduğunu imtihân etmek için yarattı" âyet-i kerîmesi mûcibince, hayât-ı dünyeviyyede imtihân içinde bulunanların irşâdı ve îkāzı için bir nebze sayıyorum.

1696. Zühal'in uğursuzluğu, yahût ki, Müşterî'nin uğuru; egerçi sayarsan hasra gelmez!

"Keyvân", Zühal seyyâresinin ismidir. İlm-i nücûmda Zühal'a "Nahs-i ekber"; ve Müşterî seyyâresine "Sa'd-ı ekber" derler. Efrâd-ı beşerden her birinin tali'i bir seyyâreye nisbet olunur. Zühal seyyâresi "Nahs-i ekber" olduğu için, onun uğursuzluğu ve şekāveti derece-i nihâyededir. Ve kezâ Müşterî seyyâresi "Sa'd-ı ekber" olduğundan, onun saâdeti ve uğuru da bî-nihâyedir. Ya'ni, halk tâli'i i'tibariyle iki kısımdır: Birinin tali'i mübârek; ve diğerinin tâli'i de nâ-mübârektir. Bu mes'ele sırr-ı kadere âiddir. Binâenaleyh bu hayât-ı dünyeviyyede imtihân içinde bulunanların bir kısmı saîd, bir kısmı şakîdir.

1697. Fakat bu her iki eserden de ba'zısını, ya'ni nef' ve zararı şerh etmek lâzımdır.

Ya'ni Zühal ve Müşterî seyyârelerinin her ikisinin te'sîrlerinden ba'zılarını, ya'ni Zühal'in zararını ve Müşterî'nin nef'ini bir nebzecik şerh ve beyân etmek îcâb ediyor.

1698. Tâ ki asar-ı kazanın bir şemmesi, sa'd ve nahs ehline ma'lum olsun.

Ya'ni bu şerh ve beyân, kazâ-yı ilâhî eserlerinin bir şemmesi ve bir nebzesi ve nümûnesi, ehl-i saâdet ve şekāvet taraflarından bilinmek içindir.

Ma'lûm olsun ki; manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden seyyârâttan her birinin rûhâniyyeti vardır. Ve ehl-i arzdan her bir ferdin rûhâniyyeti ile bunların rûhâniyyetleri arasında münasebetler mevcuttur. Bu seyyârâtın rûhâniyyetleri hakkında cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretlerinin Havzu'l-Hayât ismindeki risâlelerinde bir mikdar ma'lûmât verilmiştir. Bu münâsebât-ı rûhâniyyenin sırr-ı kader ile irtibâtları olup, bu irtibât Hak Teâlâ'nın keşf ettiği kullara ma'lûmdur.

1699. Tâli'i Müşterî olan o kimse, neşattan ve serverlikten şad olur.

Tâli'i Müşterî seyyâresine taalluk eden kimsenin kalbi ferah olur ve halk arasında sözü mu'teber olduğundan, serverlikten, ya'ni riyâsetten şâd olur.

1700. Ve o kimsenin ki tali'i Zühal'dir, umûrda her şürürdan ona ihtiyat lazım gelir.

Ve tâli'i Zühal seyyâresine taalluk eden kimseye, işlerinde şerlerin envâ'ından ihtiyât üzere bulunmak îcâb eder. Zîrâ onun tâli'i nühûset ve uğursuzluk içindedir. Şürûrdan adem-i tevakkîsi mâddeten ve ma'nen felâketini mûcib olur.

1701. Eğer o Zühal yıldızlıya söylersem, ateşinden muhakkak o bîçâreyi yakar.

Eğer o Zühal yıldızlı olan kimseye, o Zühal'in uğursuzluğundan bahs etsem, o Zühal, nühûsetinin ateşinden muhakkak o bîçâreyi yakar. Binâenaleyh, ilm-i Hey'et'in verdiği ma'lûmâta göre, etrafında sekiz ay devreden ve bir de mukavves ay mesâbesinde halkası bulunan Zühal seyyâresinin, sûrette arzdan daha ziyâde münevver olduğu halde, rûhâniyyeti cihetinden bu kadar berbâd bir halde bulunması, sûreti gâyet latîf ve fakat sîreti son derece şenî' olan insanlara benzer. Hind nüshalarında گر بگویم yerine گر نگویم vâkî'dir. Bu sûrette ma'nâ, "Eğer Zühal yıldızlıya, onun uğursuzluğunu söylemez isem, muhakkak onu nühûsetinin ateşinden yakar" demek olur. Atîye irtibâtı kuvvetli olduğuna göre bu nüsha müreccahtır.

1702. Bizim şahımız, "Allah'ı zikredin!" diye izin verdi; ateş içinde gördü, nûr verdi.

Bu beyt-i şerîf, bir sual-i mukadderin cevabıdır. Ya'ni birisi der ki: "Mâdemki efrâd-ı beşerden ba'zılarının rûhâniyyetleri Zühal seyyâresinin uğursuz olan rûhâniyyeti ile alâkadar olmaktan hâlî değildir ve bu alâkāt beşerin yed-i ihtiyârında olarak hâsıl olmuş bir şey de değildir; şu halde çâre nedir?" Cenâb-ı Pîr buna cevâben buyururlar ki: "Bizim şâh-ı hakîkî olan Allah'ımız, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا (Ahzab, 33/41) ya'ni “Ey îmân eden kimseler, Allâh'ı çok çok zikredin!" âyet-i kerîmesinde, kendini zikretmemiz için bize izin verdi; bizi tabîat ateşi içinde tekevvün etmiş olan mahlûklardan gördü de, bize nûr verdi ve bu nûr vâsıtasıyla Zühal'in tabîatının nühûsetinden ve ateşinden kurtarmak murâd buyurdu."

1703. Buyurdu ki: "Vakıû sizin zikrinizden pâkim; muhakkak bana tasvîrler lâyık değildir!"

Ya'ni "Benim Zât-ı ahadiyyem bilcümle sıfatlardan ve isimlerden pâk ve mukaddestir; ve sizin zikriniz ise, hayalinizde kendinize göre birer ma'nâ-yı ulûhiyyet tasavvur edip, bana birer isim izâfesi ve o ismi harf ve lafız sûreti giydirmek ile olur. Halbuki benim Zât-ı ahadiyyeme böyle hayaller ve isimler ve sûretler lâyık değildir!"

1704. Fakat tasvîr ve hayalin sarhoşu, bizi asla misalsiz anlayamaz!

Lâkin vücûd-ı izâfî âleminde hâdis olmuş olan cismânîler, bu tasvîr ve hayâlin sarhoşlarıdır. Binâenaleyh bizim Zât-ı ahadiyyemizi, hayallerinde îcâd ettikleri misâlsiz ve sûretsiz anlayamazlar. Ve onlara bizi anlatmak için وَالله المثَلُ الأَعْلَى )Nahl, 16/60) ["Mesel-i a'lâ Allah içindir."] âyet-i kerîmesi mûcibince, mesel îrâdı îcâb eder.

1705. Cismâne zikir, nâkısın hayalidir, şahane olan vasıf onlardan hâlistir!

Cisme lâyık olan zikir, ma'rifet-i Hak'ta nâkıs olanların hayalidir; şâh-ı hakîkî olan Hakk'a lâyık ve münasib olan vasıflar ise, o cismâniyyete münâsib olan vasıflardan pâk ve hâlistir!

1706. Bir kimse padişah için "Çulha değildir!" derse, bu ne medihtir? Bu ancak âgâh değildir!

Bir kimse pâdişâhı medhetmek için, “Pâdişâh çulha değildir!" dese, bu pâdişâh hakkında medih olmaz. Böyle söyleyen kimse, ancak pâdişâhın âlî olan mertebesine vakıf olmamıştır da onun için böyle nâkıs hayallerde ve sözlerde bulunur.