1550. Şahın ve beylerin ve aklın sultanı olan bende-i hâssın üzerine hasedin [1561] kissası.
29. bölüm / 33 · 2377 kelime · ~12 dk okuma
1551. Kelâmı çok çekicinin çekmesinden uzak kaldı; geri dönmek ve onu tamâm etmek lazımdır.
Pâdişâhın hâs kölesine sâir huddâmın hased etmeleri bahsi 1042 numaralı beyitten i'tibâren beyan buyurulmaya başlanmış ve bu kıssa içinde diğer kıssaların zikri îcâb etmekle, bu kıssa nâ-tamâm kalmış idi. Şimdi bu kıssanın itmâmına şürü' buyuruluyor.
Yukarılarda îzah olunduğu üzere, Mesnevî-i Şerîf Çelebî Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerinin niyâzı üzerine te'lîf buyurulmuş olduğundan, “kelâmı çok çekici"den murâd, onların zât-ı şerîfleridir. Nitekim ان الله يلقن الحكمة على لسان الواعظين بقدر استعداد المستمعين ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ vâizlerin lisânı üzerine, dinleyenlerin isti'dâdı mikdârınca hikmet telkîn buyurur" buyurulmuştur ki, bu bahis bir mikdâr yukarıda geçtiği gibi âtîde de gelecektir.
1552. Mülkün ikballi ve bahtı olan bağçevânı niçin bir ağacı bir ağaçtan bilmeye?
"Mülk"ten murâd âlem-i şehadet; ve “ikballi ve bahtlı olan bağçevân"dan murâd insân-ı kâmil; ve "ağaç"tan murâd efrâd-ı beşerdir. Ya'ni, mâlik-i hakîkî olan Hak tarafından bu âlem-i şehadette kendisine ikbâl ve baht bahş edilmiş olan insân-ı kâmil, efrâd-ı beşerin terbiyesi hususunda, birinin isti'dâdını diğerinden niçin tefrik edemesin?
1553. O bir ağaç ki, acı ve merdûd ola; ve o bir ağaç ki, onun biri yedi yüz ola!
1554. Terbiyede ne vakit beraber tutar; çünkü onları akıbet gözü ile görür!
Insân-ı kâmil emr-i sülûkda, isti'dâdı nâkıs ve zekâ ve irfanı mahdûd olan bir sâlik ile, isti'dâdı yüksek olan sâliki terbiye etmek husûsunda beraber tutmaz. Zîrâ insân-ı kâmil onların hakîkatlerine nâzırdır ve mazhar oldukları "rabb-i hâss"ları iktizâsınca kendilerinden zuhûr edecek ahvâl ve şuûnâta vâkıftır. Binâenaleyh her birinin "ism-i hass"ının hazînesinde meknûz olan kemâlâtın zuhûru için, sâlikleri ayrı ayrı isti'dâdlarına göre terbiye eder.
1555. Ki, sonunda o ağaçların meyvesi nedir? Vâkıa bu dem nazarda mü-sâvîdir.
Bu beyitin mısrâ'-ı evveli, yukarıki beyitin mısrâ'-ı sânîsinin mâba'didir: ve ikisi şöyle bir cümle teşkil eder: Ya'ni “Zîrâ onları âkıbet gözüyle görür ki, sonunda o ağaçların meyvesi nedir!" Ya'ni, bidâyet-i sülükde efrâd-ı beşer sûret i'tibariyle birbirine müsâvî-dir; ve insân-ı kâmilin onları terbiyesi de müsâvî sûrette başlar. Ve onların hepsine aynı teveccühte bulunur. Fakat isti'dâdı yüksek olan sâlik, bir tevec-cühten bilfarz yedi yüz mertebe terakkî eder ve bir sözden yedi yüz ma'nâ çıkarır.
1556. Şeyh ki, o nûr-ı ilâhî ile nazar eder oldu, başlangıçtan ve sondan âgâh oldu.
Bu beyt-i şerîfte اتقوا فراسة المؤمن فإنه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakının; zîrâ o Allâh'ın nûruyla nazar eder!" hadîs-i şerîfine işaret buyuru-lur. Ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî (k.s.) hazretleri et-Tedbî-râtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i şerîflerinde buyururlar ki: "Firâset iki nevi' olup, birisi "firâset-i hikemiyye" ve diğeri "firâset-i şer'iyye" dir. "Firâset-i hikemiyye", sûretten ma'nâya intikāl olup, bunda hatâ olur. Ve "firâset-i şer'iyye" ise bâtına nazardan ibaret olup, bunda hatâ olmaz." Hadîs-i şerîf-te firâset-i şer'iyyeye işaret buyurulur. Ve firâset-i şer'iyye sahibi olmayan mürşid, kâmil değildir. Onun terbiyesi ancak ilmî ve lisânî olur. Ve bu terbi-ye ise nâkıstır. Sâlikin istifadesi mahdûd olur. Firâset-i şer'iyye sahibi olan mürşid ise, sâlikin hakîkatine ve bâtınına bakıp, onun fâtihasını ve hâtime-sini görür; ve onu isti'dâdına göre terbiye buyurur. Binâenaleyh onun terbi-yesi kâmildir.
1557. Ahır görücü olan gözü Hak için kapadı; ahir görücü olan gözü sebak-da açtı.
Birinci mısra'daki "âhur" kelimesinde iki vecih vârid olur: Birisi, hayvan ahırı; ve diğeri "âhar" gayr ma'nâsınadır. "Hayvan ahırı"ndan murâd, su- ver-i hayvâniyyenin menşe'i olan âlem-i unsurîdir. Ve "gayr" ma'nâsına alındığı takdirde, “mâsivâ-yı Hak" ta'bîr olunan âlem-i suverdir. Ve âlem-i suver, hicâbât-ı zulmâniyye ve nûrâniyyeyi muhîttir. "Ahir”den murâd ise, `وان الى ربك المنتهى` (Necm, 53/42) âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere, sülükten maksûd olan vuslat-ı Hak'tır. Ya'ni "İnsân-ı kâmil, sülükten maksûd olan [vuslat-ı] Hak için, âlem-i unsuriyyatı veyâhut bilcümle âlem-i suveri görücü olan gözünü kapadı ve sâliklerin ta'lîm ve terbiyesi hususunda müntehâ-yı sülükü görücü olan gözünü açtı."
1558. O hasedciler kötü ağaçlar olmuşlardır; gevherleri acı ve bahtları çorak olmuşlardır!
Bu kıssanın zımnında cenâb-ı Pîr efendimiz, Şemseddîn-i Tebrîzî hazretlerine ve ondan sonra da Salahaddîn Zerkûb hazretlerine hased eden tâife-i mürîdâna işaret buyururlar. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da bu vak'a hakkında şu ibâreler ile beyân buyurulur: "Cemâat-ı hasûdân, Salahaddîn Zerkûb hazretlerinin hadden ziyâde kurbiyyetini müşâhede eylediklerinde yine hıkd ve hased ile meşgül olup, adâvete başladılar ve gâyet-i kasâvet ve nihâyet-i şekāvetlerinden zât-ı şerîflerini cehle mensûb kıldılar. Halbuki onun hakāyık-ı ledünniyyesinden bî-haber idiler. Nitekim Hz. Sultan Veled buyurur: Bir mürid kalkıp etti tannâzlık, Çıkıp onlardan etti gammâzlık. Etti o azm-i nezd-i Mevlânâ. Onların sırrın eyledi ifşâ. Ki, "Bunu kasd eder bütün o gürûh, İşlesinler filâna bir mekrûh."
1559. Hasedden kaynayıcıdırlar ve köpük döktüler; gizlide mekr kopardılar!
Sıfat-ı hasedin ateşinden bâtınları kaynadı ve öfkeden ağızları köpürdü; sûret-i hafiyyede hîle tuzaklarını kurdular.
1560. Tâ ki bende-i hâssın boynunu vursunlar, onun kökünü zamâneden [1571] kopardılar!
Ya'ni, bende-i hâssın katli sûretiyle, onun nâm u nişanını ortadan kaldırmak için gizli müzakereler ve tedbîrler yaptılar.
1561. Mâdemki onun canı şâh idi, onun kökü Allah'ın hıfzında idi; nasıl fânî olur?
1562. Şah o esrardan vakıf gelmiş idi; Ebû Bekr-i Rebabî gibi susmuş idi!
Ebû Bekir Rebâbî mestûr olan evliyâullahdan bir zât olup yedi sene sükût üzerine imrâr-ı hayât ettiği rivâyet olunur. Şah, diğer hüddâmın o gulâm-ı hâs hakkındaki sû-i kasdlarını duymuş ve onlara bu mes'eleden asla bahsetmemiş idi ve bu mes'ele hakkındaki sükûtunda Ebû Bekir Rebâbî hazretlerine benzemiş idi..
1563. Kötü gevherlilerin kalblerinin temaşasında, o bardakçıların üzerine el çırpardı.
"Bed-gevher", mayası ve aslı kötü olan kimsedir. "Bardakçılar" ta'bîri, bende-i hâs aleyhinde sû'-i kasd niyyetinde bulunanlardan kinâyedir. "Hunbük", el çırpmak ma'nâsına olup, burada istihzâ tarîkıyla alkışlamak ma'nâsınadır. Nitekim ba'zı kimseler, zamânımızda el çırpıp, "Yaşa!" diyerek, bağırarak istihzâ ederler. Ya'ni, o kendi aleyhinde mekr eden aslı kötü kimselerin hallerine vakıf olup, kemâl-i hamâkatlarıyla içinden istihzâ ederek alkışlardı.
1564. Şahı bir şerbet kabına koymak için, hîlekâr taife mekr düzerler.
"Fukā" bakraç ve güğüm gibi içine şerbet konan kap ma'nâsınadır. Bu beyitlerde teşbîhât vardır. Yukarıkı beyitte cenâb-ı Pîr hîlekâr tâifeyi bardak yapıcılara; ve hakkında hîle yapılan zâtı bardağa; ve kurulan tuzağı dahi bu beyitte şerbet güğümüne ve bakraca teşbîh buyurmuşlardır. Buna Türkçe lisân-ı avâmda "kafese koymak" ta'bîr ederler. Tuzağın şerbet kabına teşbîhindeki vech-i şebeh, hasûdların lezzet-i intikāmı, mahsûdun ancak tuzağa düşmesiyle hâsıl olmasıdır. Ya'ni "O bardak yapıcı olan hîlekâr tâife, bâtın âleminin şâhı olan "kâmil"i bir bardak mesâbesinde tutup, şerbet kabı misâlindeki bir intikām tuzağına düşürerek hazz-ı nefsânî hâsıl etmek için mekr tasnî' ederler.
1565. Ey eşekler, çok azîm ve nihayetsiz olan bir padişah bir kap içine nasıl sığar?
Ma'nâ âleminde pek büyük ve vücûd-ı hakkānî ile käim ve nihâyetsiz olan bir pâdişâh, ey hamâkatta eşekler mertebesine sukūt etmiş olanlar, o daracık hîle tuzağına nasıl sığar?
1566. Şah için bir tuzak diktiler; nihayet o tedbiri ondan öğrendiler.
İnsân-ı kâmil vücûd-ı hakkānî ile käim ve kendi sıfatından soyunmuş bir halde olup, "Allâh" ism-i câmi'inin mazharıdır; ve mürîdlerin isti'dâd-1 ezelîlerine göre vâki' olan tecelliyât-ı Hak ise, “ism-i câmi" hazretinden nâzil olur. Binâenaleyh onların isti'dâdlarına göre nâzil olan tecelliyât-ı ilâhiyyenin tevzîâtı, insân-i kâmilin kalbinden icra olunur. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Tedbîrât-ı İlâhiyye'sinin ibtidâsında bu hakîkati beyân buyururlar. Böyle olunca, müridler insân-ı kâmil için kurdukları hîle tuzağını dahi ondan ahz ve telakkî etmiş olurlar.
1567. Nahs bir şakirddir ki, kendi üstadıyla bir iyiliğe başlaya ve ileriye gele!
Kendi üstâdı olan "kâmil"e karşı müsâvîlik da'vâsında bulunup ortaya çıkan bir şâkird, uğursuz ve nâ-mübarek bir şâkirddir. Ve böyle bir şâkirdin edeb ve hayâdan nasîbi olmadığı için, uğursuzdur. Zîrâ İmâm Alî (k.v.) hazretleri من علمنى حرفا فقد صیرنی عبدا ya'ni "Bana bir harf öğreten, muhakkak beni kendisine köle yaptı!" buyururlar.
1568. Hangi üstâd ile? Cihânın üstadı ile! Onun önünde âşikâr ve gizli birdir!
Hele bu uğursuz şâkirdin beraberlik da'vâsı cihanın üstâdına karşı olursa, büsbütün kepâzelik olur. Zîrâ o üstâd-ı cihân olan kâmilin huzûrunda, her şahsın zâhir olan ef'âli ile bâtını olan efkârı zuhûrda müsâvîdir. Ve insân-ı kâmilin nazarında bunların ikisi meşhûddur.
1569. Onun gözü Allah'ın nûruyla nazar eder olmuştur; cehl perdelerini yırtıcı olmuştur!
1570. Eski kilim gibi delik gönülden, o hakîmin önüne perde bağlar! [1581]
Uğursuz şâkird, şeytanın dest-i tasarrufunda eski kilim gibi delik delik olmuş kalbini insân-ı kâmile karşı perde ittihâz eder!
1571. Perde onun üzerine yüz ağız ile güler; her bir ağız onun üzerinde bir yarık olmuştur!
Şeytanın dest-i tasarrufunda delik delik olmuş olan o kalb perdesi, bu şâkird-i menhûsun üzerine yüz ağız ile güler. O kalbin üzerindeki her bir ağız bir yarıktır. Ya'ni insân-ı kâmil onun perde ittihâz ettiği o delik-deşik kalbe nâzırdır; ve bu deliklerin her biri bir ağız olup, şâkird-i menhûsun esrârını kâmilden gizlemiş olduğu hakkındaki kanâatle güler ve istihzâ eder.
1572. O üstad şakirde dedi ki: "Ey köpekten aşağı, senin bana vefân yoktur!"
O kâmil olan üstâd, bu bî-edeb şâkirde dedi ki: "Ey insanlık mertebesinden sukūt etmekle köpekten daha aşağı olan mahlûk, senin benim ile olan ahdine vefân yoktur!"
1573. "Muhakkak sen beni demir koparıcı üstad tutma; kendin gibi şakird ve kalbi kör tut!"
Mâdemki öyledir, muhakkak sen beni artık bana inâbe ederken tasavvur ettiğin gibi demir koparıcı ve sâhib-i tasarruf bir üstâd-ı kâmil farz etme; kendin gibi nâkıs bir şâkird ve kalb gözü kör bir kimse farz et! "Ahen güsil", vasf-ı terkîbîdir ve "demir koparıcılık", kuvvet-i bâzûdan kinâyedir.
1574. “Câna ve revâna muâvenet benden değil midir? Bensiz bir su cârî olmaz!"
"Revân"dan murâd kalb; ve "cân"dan murâd rûh-ı izâfî; ve "su"dan murâd ilim ve ma'rifettir. Ya'ni, "Ey sâlik-i bî-edeb, senin kalbinin ve canının terakkîsine muâvenet benden değil midir? Benim sana yardımım olmasa, senin kalbine ve rûhuna ilim ve ma'rifet suyunun bir katresi akmaz!"
1575. “İmdi, benim gönlüm senin bahtının kârgâhıdır; ey eğri, bu kârgâhı niye kırarsın?"
Ya'ni, benim gönlüm senin bahtının ve "hakîkat-ı insâniyye”nin i'mâlâthânesidir. Senin sıfât-ı hayvaniyyen bu i'mâlâthânede yontulup avârızdan tecrîd olunur ve sûret-i zâhirende bulduğun ahsen-i takvîmi bâtınında da ik- tisâb edersin. Binâenaleyh bu i'mâlâthâneyi niçin kırıp tahrîb edersin? Bu eğrilik değil midir?
1567. "Dersen ki: "Çakmağı gizli vururum." Kalbden kalbe pencere yok mudur?"
Sen kendi kendine dersen ki: "Ben hîle çakmağını gizli çakarım; üstâdım benim esrârımı nereden bilecektir?" Halbuki kalbden kalbe pencere yok mudur?
1577. Nihayet pencereden senin fikrini görür; gönül senin bu fikrinden şehâdet verir!
Bu gizli pencereden insân-ı kâmil senin fikrini görür; gönül senin kalbinde olan bu fikirlere ve hâtıralara şehadet verir. Bu görüş his gözünün görüşü kabîlinden olmadığı ve kalb gözünün görüşünde senin zevkin bulunmadığı için, sen onu inkâr edersin. Fakat senin inkârına rağmen insân-ı kâmil bu havâtırını kalbinde müşâhede eder!
1578. Tut ki kereminden senin yüzüne sürmez; her ne dersen güler ve "Evet" der.
Fakat şu ciheti hatırında tut ki, o senin kalbinde gördüğü kötü fikirlerini senin yüzüne vurmaz. Sen onun huzûrunda, içinde başka düşünüp, dışından ca'lî hürmet ibrâzı ile başka olarak her ne söylersen, sana beşâşet izhar edip güler ve zâhirde seni tasdîkan "Evet" der. Zîrâ ehl-i keşf, keşflerini izhar etmez. Çünkü esrâr-ı Hakk'ın emînidirler. Binâenaleyh huzûr-ı avâmda bir şey bilmez gibi görünürler.
1579. O senin tabasbusunun zevkinden gülmez; o senin hatırana güler!
Onun gülmesi, senin zâhirî hürmetinden ve yaltaklanmandan hoşlandığı için değildir. O senin fikirlerine ve onun nazarından bâtınını gizlemene ve aklınca yaptığın hîlene güler.
1580. Binaenaleyh bir hud'aya bir hud'a ceza oldu; kâse vur, bardak ye, işte lâyıkı!
Binâenaleyh sen içini göstermemeğe çalışmak ile ona karşı bir hud'a yaparsın; ve o da senin içini bildiği halde yüzüne vurup ızhâr etmemek sûretiyle sana karşı bir hud'a yapar ve bu hud'a senin hud'anın cezâsı olur. Nitekim ayet-i kerimede وجزاء سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) ya'ni "Ve fenâlığın cezâsı, onun misli bir fenâlıktır" buyurulur. Ve "Kâse vur, bardak ye!" darb-ı meseli beyne'n-nâs meşhûrdur. Ya'ni, birine kâse vurursan, bardakla mukābele görürsün demek olur ki, Türkçe'de "dümüne düm" derler. İşte senin fiilinin lâyıkı budur!
1581. Eğer sana onun rıza gülüşü olaydı, sana yüz binlerce gül açılırdı!
O kâmilin sana karşı gülüşü hud'adan nâşî olmayıp, gönlünün rızâsından dolayı olaydı, senin kalbinin bağında yüz binlerce hakāyık ve maârif gülleri açılır idi!
1582. Onun gönlü rızâda amel getirdiği vakit, bil ki, bir güneş Hamel'e gelir.
Kâmilin gönlünün i'mâlâthânesi rızâ dâiresinde işlemeğe başladığı vakit, bil ki, âfâkta güneşin Hamel burcuna girmesi zamânında hulûl eden mevsim-i bahâr gibi, senin kalbinin âlemine de bir mevsim-i bahâr hulûl eder ve kâmilin güneş gibi olan rûhu, senin Hamel burcu gibi olan hakîkatına tekabül eder. Cenâb-ı Pîr bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfede, teşbîhât ile "âfâk"ı "enfüs"e tatbîk buyururlar.
1583. Ondan hem bahar ve hem nehâr güler; çiçek ve yeşillik birbirine karışır.
Bu tekabülden hem kalbinin bahârını inkişaf eder ve hem de kalbine müstevlî olan zulmet-i tabîat zâil olarak gündüz olur; ulûm ve maârif çiçekleri ve îmân-ı yakînî yeşillikleri birbirine karışır.
1584. Yüz binlerce bülbül ve kumru; nevâyı bî-neva cihana ilkā ederler!
Bî-nevâ ve şenliksiz olan gönül bağında yüz binlerce vâridât-ı gaybiyye bülbülleri ve kumruları ötmeğe başlar!
1585. Mâdemki kendi ruhunun yaprağını sarı ve kara görürsün, şahın gazabını niçin bilmezsin?
"Rûhun yaprağı"ndan murâd, ona müstevlî olan sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'ni insân-ı kâmil hizmetinde bulunduğun halde, mâdemki rûhunda sararmış ve solmuş ve kararmış birtakım sıfât yapraklarını görüyorsun, o halde sebebini aramaz mısın; ve bunun sebebi insân-ı kâmilin gazabı ve tağayyür-i bâtını olduğunu bilmez ve anlamaz mısın?
1586. Şahın güneşi itâb burcunda, yüzleri kebab gibi kara eder!
İnsân-ı kâmilin güneş gibi olan rûhu, semâ-yı kalbin itâb ve gazab burcuna intikāl edince, mürîdlerin kalblerinin yüzünü kebâb gibi yakıp kapkara eder!
1587. O Utarid'in kâğıtları bizim canımızdır; o beyazlık ve o kara bizim ölçümüzdür!
İlm-i nücûm'da Utârid seyyâresini kitâbete nisbet edip "kâtib-i felek" derler ve bu seyyârenin ehl-i arz üzerinde kitâbete ve şiir ve inşâya te'sîrini gösterirler. İnsân-ı kâmil, “insân-ı kebîr" ta'bîr olunan manzûme-i şemsiyyemizin zübdesi ve hülâsası olduğundan, bu manzûmeyi teşkîl eden seyyârâtın te'sîrâtı kâmilen onda mündemiç olduğuna işâreten, cenâb-ı Pîr buyururlar ki: İnsân-ı kâmil âfâktaki Utârid gibidir. Bizim canımızın kâğıtları üzerine beyaz ve kara yazılar yazar. Ya'ni, yazdığı yazılar saâdete ve şekāvete dâir olur. Biz kalbimizde nûr vėyâ nursuzluk bulursak, işte bu buluşumuz bizim kendi hakkımızda vereceğimiz hükmün ölçüsü olur."
1588. Kezâ kırmızı ve yeşil bir menşûr yazar, tâ ki ruhlar karalıktan ve aczden kurtulsunlar!
Kezâ o Utârid gibi olan insân-ı kâmil, kâğıtlar gibi olan canlarımızın üzerine nûrsuzluktan ve sıfât-ı nefsâniyye te'sîrâtı altında kalmak aczinden kurtulmaları için, kırmızı ve yeşil bir menşûr yazar. Kırmızı ve yeşil, kalb ve rûh letâiflerinin rengidir.
1589. İlkbaharın yazısı, i'tibarda kavs-i kuzah hattı gibi kırmızı ve yeşil vâki' oldu.
"Kavs-i kuzah", "alâim-i semâ" dedikleri şeydir ki, su buharının zabt ettiği güneşin şuââtından havada yedi renkli bir kavs hâlinde teşekkül eder ve ilkbaharda yağan yağmurlardan havada su buharı ziyâde olduğu ve güneşin harâreti de şiddetlendiği cihetle, sık sık havada hâsıl olur; ve en ziyâde nazar-ı i'tibâra çarpan renkleri yeşil ve kırmızıdır. Ya'ni, insân-ı kâmilin nazar-ı rıza ile mürîdin kalbine teveccühü, onun kalbinde bir mevsim-i bahâr husûle getirir ve yeşil ve kırmızı olan letâifin renklerini yazar.