İçeriğe atla

İmtihân edenlerin indinde Lokmân'ın fazlı zâhir olması

28. bölüm / 33 · 3043 kelime · ~16 dk okuma

1499. Her bir taâmı ki ona getirirlerdi, müteakiben bir kimseyi Lokmân tarafına gönderir idi.

Ya'ni, Lokmân'ın efendisine bir yiyecek getirdikleri vakit, efendi Lokmân'ı çağırmak üzere derhal ona birini gönderir idi.

1500. Ta ki Lokman onun tarafına el götüre; kāsıd olarak tâ ki efendi onun [1511] artığını yiye.

Taâm getirildiği vakit Lokmân'ı çağırtması, Lokmân'ın evvelâ o taâmdan yeyip çeşnisini tecrübe etmesi ve kasdî olarak efendi Lokmân'ın artığını yemesi için idi.

1501. Onun artığını yerdi ve cezbelenirdi; onun yemediği her bir taâmı dökerdi.

“Sü'r” “artık” ma'nâsına Arabîdir. “Şûr-engîhtî” masdar-ı mürekkebini, “hallenmek ve cezbelenmek” diye tercüme etmek münasibdir. Hind nüshalarında “sûr-engîhtî" vâki'dir. Ma'nâsı “hoşluk ve sürür hâsıl etmek” demektir. Muhabbet-i kâmile, tabîata tiksinmek ve iğrenmek duygusunun gelmesine mâni' olur.

1502. Ve eğer yiye idi, gönülsüz ve iştihâsız yerdi; nihayetsiz ittisal budur.

Ve eğer efendi getirilen taâmı Lokmân'sız yiye idi, gönülsüz ve iştihâsız yerdi. İşte nihâyetsiz olan ittihâd ve muhabbet-i kâmile budur!

1503. Hediyye olarak karpuz getirmişler idi; "Git evladım Lokman'ı çağır!" dedi.

"Harbuze" kavun ve karpuz cinsinden olan meyvelere itlâk olunur. Lokmân'ın efendisine hediye olarak karpuz veyâ kavun getirmişler idi. Efendi kölelerinden birisine: "Git evladım Lokmân'ı çağır!" dedi.

1504. Vaktaki kesti ve bir dilimini ona verdi, onu şeker ve bal gibi yedi.

"Bürîn", dilim demektir. Lokmân gelince efendi elindeki meyveden bir dilim kesti ve Lokmân'a verdi; Lokmân onu tatlı tatlı yedi.

1505. Hoşluktan ki yedi, ona ikinciyi verdi; o dilimler on yedinciye kadar erişti.

"Gürç" kâf-ı Fârisînin zammesiyle, “dilim" ma'nâsınadır. Ankaravî hazretleri, kâf-ı Fârisînin kesriyle buyurmuş ise de, lügatlarda zamm ile gösterilmiştir. Ya'ni, Lokmân, efendinin verdiği ilk dilimi hoşlukla ve tatlı tatlı yediği için, ona ikinci dilimi de verdi. Bu dilimlerin verilmesi on yedinciye bâliğ oldu ve Lokmân hepsini lezzetle yedi.

1506. Bir dilim kaldı, dedi ki: "Bunu ben yiyeyim; acaba ne tatlı karpuzdur bunu göreyim!"

"Tâ çi" deki "tâ", taaccüb içindir. Karpuzun mecmû'u on sekiz dilim olmuş; on yedisini Lokmân yemiş, bir tâne kalmış, onu da efendi, "Ben yiyeyim; Lokmân bunları tatlı tatlı yedi, acabâ tadı ve lezzeti ne derecededir göreyim!" demiştir.

1507. O böyle hoş yer ki, onun zevkinden tab'lar iştiha edici ve lokma isteyici oldu!

Lokmân öyle bir iştihâ ile yedi ki, benim de iştihâmı celb etti!

1508. Vaktaki yedi, onun acılığından ateş parladı; hem dilini kabarttı, hem boğazını yaktı!

"Abile"nin müteaddid ma'nâsı vardır. "Su kabarcığı" ma'nâsına da gelir. Burada "dilini kabartmak" demektir.

1509. Bir dem onun acılığından kendinden geçti; ondan sonra ona dedi ki: "Ey cihânın cânı,

1510. Sen bu kadar zehiri nasıl tatlı yaptın; bu kahrı nasıl lutuf tasavvur ettin?"

[1521] "Nûş" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada, "tatlı" ve "bal" ma'nâlarına gelir. Ya'ni, nasıl oldu da bu kadar şiddetli acıyı tatlı addettin ve bu kahrı lutuf yerine koydun?

1511. "Bu ne sabırdır, bu sabûrluk ne yüzdendir; yahût galiba senin indinde bu cânın düşmandır!"

Hind nüshalarında ikinci mısra' جان توگوئ به پیش تو عدوست vaki'dir. "Gûyâ senin cânın senin indinde düşmandır" demek olur.

1512. "Benim bir özrüm vardır, bir dem feragat et!" diye niçin illet ile hüccet getirmedin?"

"Niçin "Bunu yemekte ma'zûrum" demedin ve acılıktan bahsedip "Elve-rir!" demedin de bu acı karpuzun on yedi dilimini sâbirâne bir sûrette yedin?"

1513. Dedi: "Ben senin ni'met bağışlayıcı elinden o kadar yemişim ki, utanmamdan iki katım!"

1514. Bana utanma geldi ki, senin elinden bir acıyı nâgehân göreyim ve seni ondan vakıf edeyim.

Ey efendim, senin elinden o kadar tatlı ni'metler yeyip şükrünü îfâ edemediğim halde, yine o elinden senin haberin olmaksızın bana gelen bir acıyı sana haber vermekten ve reddetmekten utandım!

1515. Mâdemki bütün eczâm senin ni'metlerinden bitmiştir ve senin dânene ve tuzağına garklardır;

"Dâne"den murâd, tecellî-i cemâlî; ve "tuzak"tan murâd, tecellî-i celâlîdir. Ya'ni, "Benim bütün eczâ-yı vücûdum senin ni'metlerin ile perverde olmuştur ve senin tecelliyât-ı cemâliyyen ile tecelliyât-ı celâliyyenin müstağrakıdır."

1516. Eğer bir acıdan feriyâd ve şikâyet edersem, eczânın başı üzerine yüz kere toprak olsun!

"Eğer tecellî-i cemâlîden mahzûz ve tecellî-i celâlîden feryâd ve şikâyet edersem, benim vücudumun her bir cüz'ünün başı üzerine yüz kerre toprak saçılsın!" Hind nüshalarında خاك صد ره yerine خاك تيره vaki'dir. "Kara toprak saçılsın!" demek olur.

1517. Senin şeker bahşedici elinin lezzeti tuttu, bu karpuz içinde ne vakit acılık bıraktı?

"Mâdemki bu karpuza senin şeker bahşedici olan elinin lezzeti sirâyet etti artık bu karpuzun içinde ne vakit acılık bıraktı?" "Bettîh" kelimesi Arabîdir ve "harbuze"nin mukābilidir.

1518. Muhabbetten acılar tatlı olur; muhabbetten bakırlar altına mensub olur!

1519. Muhabbetten tortular safî olur; muhabbetten derdler şifa verici olur!

Muhabbet-i Hak'tan, kesîf olan cisimler rûhânî olup sâfiyet kesbeder. Ve muhabbetten, mücâhede ve riyâzet zahmetleri illet-i kesâfete şifâ verici olur.

1520. Muhabbetten ölüyü diri ederler; muhabbetten şahı köle ederler!

[1531] Muhabbet sebebiyle, hakîkatta ölü olan âşıkı, hayât-ı ebediyye ile diri ederler. Nitekim birinci ciltte زنده معشوقست عاشق مردهء ya'ni, “Diri, ma'şûk-ı hakîkî olan Hak'tır; ve âşık olan abd ölüdür.” buyurulmuş idi. Ve abdin hayât-ı ebediyye ile diri oluşu muhabbet sebebiyle; ve muhabbet dahi ilim sebebiyle hâsıl olur. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîfte beyân buyurulur. Ve kezâ muhabbet şâhı bende eder. Ya'ni, bir çok şahlar, sevdikleri kölelerinin bendeleri ve esîrleri olmuşlardır. Ve Lokmân'ın efendisi de onlardan birisi idi.

Bu beyt-i şerîfte “kurb-ı nevâfil”e de işâret buyurulur. Zîrâ kurb-ı nevâfilde, Hak sevdiği kuluna âlet olur. Nitekim hadis-i kudside لا يزال عبدى يتقرب الى بالنوافل حتى أحبه فإذا احببته كنت له سمعا و بصرا ولسانا و يدا . . . -yani “Ben onu sevin-ceye kadar kulum dâimâ bana nevâfil ile yaklaşır. Ben onu sevdiğim vakit, sem'i ve basarı ve lisânı ve eli... olurum.” buyurulur.

1521. Bu muhabbet dahi ilim neticesidir; beyhûde böyle bir taht üzerine ne vakit oturdu?

Muhabbetin pek büyük te'sîrleri vardır. Fakat bu muhabbet de ilmin netîcesidir. Ve ilmin merâtibi çoktur. Binâenaleyh muhabbetin dahi dereceleri vardır. Eğer ilim ve ma'rifet nâkıs olursa, ihsân-dîde olan kimse, sâhib-i ihsâna değil, ancak ihsâna muhabbet eder. Binâenaleyh ilmi kâmil olan kimse “Muhsin”in zâtına muhabbet ettiği için, ondan gelen tatlı ve acı ve az, çok ihsândan mahzûz olur. Binâenaleyh ilim ve ma'rifetten boş olan ve beyhûde bir halde bulunan kimse böyle bir sultân-ı aşk tahtının üzerine ne vakit oturabilir?

1522. Nâkıs ilim bu aşkı nerede doğurdu; nâkıs aşk doğurur, fakat cemâd üzerine! Nâkıs olan ilmin böyle bir aşk-ı hakîkîyi doğurması nerede? Vâkıâ nâkıs olan ilim dahi aşk doğurur; fakat mâsivâ-yı Hak olan altın ve gümüş ve sâ- hib-i cemâl mahlûkāt gibi cemâd cinsinden olan cisimler üzerine doğurur.

1523. Bir cemad üzerinde bir matlûbun rengini gördüğü vakit, bir safîrden mahbuba mensub olan sadayı işitti!

"Safır", kuşbazların kuş sesini taklîden çıkardıkları sadâdır. Ya'ni, aklı ve il- mi nâkıs olan kimse, kendisinin matlûbu ve mahbûbu olan bir cemâdın üzerin- de renk ve letâfet gördüğü vakit, kuşbâzın sadâ-yı taklîdisine benzeyen, mah- bûb-i hakîkîye mensûb sadâyı işitti. Ya'ni, vücûdât-ı izâfiyyede görülen letâfet ve güzellik, mahbub-i hakîkî olan Hakk'ın cemâl-i mutlakından bir pertevdir.

1524. Nâkıs ilim farkı bilmez; şübhesiz şimşeği güneş bilir.

Fakat nâkıs olan ilim, mezâhirde zahir olan hüsn ve letâfetin cemâl-i mut- laka âid olduğunu fark edemez. Fânî olan bu mezâhir üzerinde şimşek gibi çakıp gâib olan bu güzellikleri, şübhesiz hüsn-i hakîkî güneşi bilir. Ve o fânî olan vücûd zâil olunca onun derdinden yanar tutuşur. İşte nâkıs ilmin akıl ve idrâke delâleti bu kadardır.

1525. Çünki Resûl nâkısa "mel'ûn" ta'bîr buyurdu, te'vilde akılların noksanı oldu.

Çünki Resûl (a.s.) الناقص ملعون ya'ni "Nâkıs mel'ûndur!" buyurdu. "Mel'ûn", matrûd demektir. Bu hadis-i şerîfin ma'nâsı, “nâkıs akıllar idrâk-i hakîkatten matrûddur" tarzında te'vîl olunur.

1526. Zîra ki nâkıs olan ten rahmetin merhumudur; merhûma la'n ve zahm lâyık değildir.

Zîrâ ki hadîs-i şerîfin cisim noksânına hamli mümkin olmaz. Çünkü nâkıs olan cisim, âtîdeki beyitte gösterildiği üzere rahmet-i ilâhiyye ile merhûmdur. Ve rahmet-i ilâhiyyeye mazhar olanı koğmak ve ona azâb etmek lâyık değildir.

1527. Aklın naksıdır, o ki kötü hastalıktır, la'neti mûcib, uzaklığa sezâdır.

Aklın noksânına taalluk eden her şey kötü bir hastalıktır ve huzûr-ı hakî-kattan tardı mûcibdir ve uzaklaştırılmağa lâyıktır.

1528. Zîrâ ki akılları kâmil etmek uzak değildir; lakin bedeni kamil yapmak mümkin değildir.

Mâdemki noksânî-i akla müteallık olan avârız hastalıktır, o halde tedâvî ile bu hastalığı izâle edip akılları kemâle getirmek müsteb'ad değildir. Fakat cisim noksânını ikmâl etmek ve meselâ çıkmış bir gözü yerine koymak ve ke-silen bir eli yerine getirmek mümkin değildir. Bu sebeple, cisim ve a'zâ nok-sanlığı mûcib-i merhamet olur.

1529. Baîd olan her mecûsînin küfrü ve Fir'avnluğu, hep akıl noksanından zahir geldi!

Hind nüshalarının ba'zısında birinci mısra'da هر گبر عنيد ya'ni "her inadçı me-cûsî"; ve ba'zılarında هر گبر و بعید vaki'dir. Ya'ni “her mecûsî ve baîd olan" de-mektir. Ve "gebr" lügatta mecûsî ma'nâsına ise de, burada vücûdât-ı izâfiyyeye gönül bağlayanlara remz olunur. Ya'ni, Hak'tan uzak düşen her sûret-perestin Hak ve hakîkati inkârı ve Fir'avnâne inâdı, hep akıl noksânından ileri geldi!

1530. Noksân-ı beden için, Kur'ân'da "Mâ ale'l-a'mâ harac" diye ferec geldi.

Sûre-i Feth'te olan âyet-i kerîmeye işâret buyurulur : لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ (Nûr, 24/61). Ya'ni "A'mâ üzerine teklif ve meşakkat yoktur ve sakat olana da meşakkat yoktur ve hastaya da teklîf ve meşakkat yoktur" demek olur. Bu ise a'zâ noksanları ve cisim ma'lûlleri hak-kında bir ferec ve sürûrdur. "Nübî" Kur'ân ma'nâsınadır.

1531. Şimşek afildir ve çok vefâsızdır; afili Bâkî'den safâsız bilmezsin.

Mezâhirde zâhir olan şuûnât-ı ilâhiyye şimşekleri gâib olur ve pek vefâsızdır. Bunun böyle olduğunu her an müşâhede etmekte olduğun halde, kalbinde safvet ve nûr-ı temyîz olmadığından, kemâl-i gafletten o âfil ve gâib olan mezâhirdeki letâfeti, bâkî olan cemâl-i mutlaktan ayırt edip bilemezsin.

1532. Şimşek gülüyor, niye gülüyor söyle; bir kimseye ki, o onun nûruna gönül koyar!

Halbuki mezâhirde zâhir olan şuûnât-ı ilâhiyye şimşekleri gülüyor ve istihzâ ediyor. Kime gülüyor? Söyle bakalım! O fânî ve âfil olan mezâhirin nurlarına ve letâfetlerine gönül bağlayan kimselere gülüyor!

1533. Çarhın nurlarının arkası munkatı'dır; o ki la-şarkî ve la-garbîdir, asıldır.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Nûr'da olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مثل نوره كمشكاة فيها مصباح المصباح فِي زُجَاجَةُ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاءُ وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (Nûr, 24/35). Yani "Allâh Teâlâ göklerin ve yeryüzünün nûrudur. O'nun nûrunun meseli, duvar oyuğunda bulunan pencere içindeki kandil gibidir. Öyle kandil ki, sırça içindedir; ve öyle sırça ki, gûyâ parlak bir yıldızdır. Mübarek olan zeytûn ağacından yakılır ki, o ağaç ne şarkîdir, ne de garbîdir. Ona ateş dokunmasa da ziyâ verir. Nûr üzerine nûrdur. Ve Allâh Teâlâ dilediği kimseyi nûruyla hidâyet eder. Ve Allâh Teâlâ nâsa darb-ı emsâl eder. Ve Allâh Teâlâ her bir şeyi dâimâ bilicidir!" Bu âyet-i kerîmenin tafsîli burada uzun olur. Ankaravî hazretleri bu ayet-i kerîme hakkında Misbahu'l-Esrâr nâmında bir risâle yazmışlardır. İsteyenler onu mütâlâa edebilirler. Beyt-i şerîfe taalluk eden rumûzu budur ki: "Mişkât"tan murâd ecsâm-ı kesîfe; "mısbah"dan murâd rûh; "zücâc"dan murâd beden-i misâlî; "zeytûn"dan murâd, şarkî ve garbî olmayan ya'ni cihetlerden münezzeh olan Zât-ı mutlaktır. Zeytûnun içindeki yağda nûr mündemic olduğu gibi, cisimlerde ebdân-ı misâliyye; ve ebdân-ı misâliyyede ervâh-ı mücerrede; ve ervâh-ı mücerredede zât-ı mutlak-ı Hakk'ın nûru mündemicdir. Binâenaleyh asıl olan nûr Zât-ı mutlakın nûrudur ki, merâtib-i vücûda pertev salar. Bunu bilmeyen, nûru cisimden nebeân eder zanne- der. Halbuki cisim fânîdir ve ebdân-ı misâliyye ve ervâh hep zât-ı Hak'ta müstehlektir. “Key” asıl ma'nâsınadır.

1534. Şimşeği gözleri kapıcı huylu bil; nûr-ı bâkîyi bütün ensâr bil!

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Bakara'nın ibtidâsında olan âyet-i kerîmeye işâret buyurulur. `يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ كُلَّمَا أَضَاءَ لَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ` (Bakara, 2/20) Ya'ni “Şimşeğin onların gözlerini kamaştırması karîb olur. Her ne vakit ışık verse, onda yorulur ve onların üzerinde karardığı vakit kalakaldılar. Ve eğer Allâh Teâlâ dilerse onların işitmesini ve basarlarını giderir. Muhakkak Allâh Teâlâ her şeye kādirdir!”

Cenâb-ı Pîr-i destgîr yukarıdan beri îrâd buyurdukları ebyât-ı şerîfede, bu âyet-i kerîmedeki rumûzu îzâh ederler. Ya'ni, mezâhirde zâhir olan hüsnün ve letâfet bir şimşek hükmündedir ki, basar-ı basîretin görüşünü ve idrâkini kasıtlı letâfet-i mutlakın müşâhedesinden kör eder. Fakat nûr-ı bâkî ise serî'ü'z-zevâl olan şimşeğin nûru gibi değildir. O nûr-ı bâkî, hakâyıkın müşâhedesinde yardımcı bil!

1535. Denizin köpüğü üzerine at sürmek, şimşeğin nûrunda bir mektup okumak;

1536. Harislikten âkıbeti görmemektir; kendi kalbine ve aklına gülmektir!

Ya'ni, suver-i âlemde görülen hüsn ve letâfet üzerine atılmak ve onlardan intifâ'a kasdetmek, denizin köpüğü üzerine at sürmek ve şimşek ışığında mektup okumak kabîlindendir. Bu haller ise sâika-i hırs ile âkıbeti görmemek demek olur. Zîrâ denize sürülen at batar ve şimşek ışığında okunmağa teşebbüs olunan bir mektup akîm kalır. Bu fiil ve hareket, kişinin kendi kalbi ve aklı ile istihzâ etmesi demek olur.

1537. Akıl hâssıyetten âkıbet görücüdür; o ki âkıbeti görmeye, nefs oldu!

Aklın hâssıyyeti her işin sonunu görmektir. Âkıbeti göremeyen akıl, nefsin “ayn”ı demek olur.

1538. Nefsin mağlûbu olan akıl nefis oldu; Müşterî Zühal'in matı oldu, nahs oldu!

Zîrâ hüküm gālibindir. Nefse mağlûb olan akıl ayn-ı nefstir. Ve aklın şânı celb-i saâdet; ve nefsin şânı celb-i nühûsettir Nitekim ilm-i nücûm kāidesince Müşterî seyyâresinin te'sîri saâdet ve Zühal'in te'sîri ise nühûsettir. Eğer Müşterî seyyâresi Zühal'in matı ve mağlûbu olursa, te'sîri nühûsete tebeddül eder.

1539. Bu nahslik içinde de bu nazarı döndür; seni nahs eden bir kimseye bak!

Fakat ey sâlik, bu nühûset-i nefsâniyye içinde de nazarını ve fikrini sâbit kılma; onu tebdîl et. Ve seni meş'ûm olan nefsin mağlûbu ve nahs eden kimseye, ya'ni saâdeti ve nühûseti halk eden Hâlık'a bak! Zîrâ âyet-i kerîmede الله خالق كل شئ (Ra'd, 13/16; Zümer, 39/62) ya'ni "Her şeyin Hâlık'ı Allâh'tır” buyurulur. Ve keza والله يدير الأمر (Ra'd, 13/2; Secde, 32/5) "Emri tedbîr eden Allah'tır" âyet-i kerîmesinin hükmüne nazar et ki, vücûdda şirkten kurtulup tevhîde vâsıl ve saâdete nâil olasın. Zîrâ nefis ve akıl, ortada saâdet ve nühûset için birer bahânedir.

1540. Bu cerr u medde bakan o nazar, nahslikten sa'dlik tarafına delik deldi. [1551]

"Cerr u medd"den murâd, esmâ-i mütekābile-i Hakk'ın tecelliyâtıdır. Zîrâ Kābız ismi cerr ve Bâsıt ismi medd eder. İmdi, mütekābil esmânın tecelliyâtına bakan o nazar ve fikir, vücûdda şerîk görmek nühûsetinden, vücûd-ı vâhid-i hakîkîyi görmek saâdeti tarafına bir delik delmiş olur. Zîrâ esmâdan müsemmâya intikāl olunur. Ve müsemmâ ise, vâhid-i hakîkî olan Hak'tır.

1541. Ondan dolayı sana bir hali hâle döndürür, intikālden, zıd zıddı peydâ edicidir.

Vâhid-i hakîkîye intikāl etmen için, senin üzerinde muhavvilü'l-ahvâl olan Hak Teâlâ hazretleri her an bir hâli bir hâle tahvîl eder. Zîrâ intikāl hallerinde bir zıd bir zıddı ızhâr eder. Meselâ gündüzün intikāli, onun zıddı olan geceyi ızhâr eder; ve soğuğun intikāli, onun zıddı olan sıcaklık zuhûruyla olur. Ve açlığın zevâli, onun zıddı olan tokluk ile mümkin olur. Bunun gibi ey sâlik, eğer esnâ-yı sülükünde kalbine nefsin sıfatı müstevlî olursa, mutlakā nühûsetine ve şeâmetine hükmetme; her şeyin hâlıkı olan Mukallibü'l-kulû-ba müteveccih ol! Tâ ki bu hâlin zıddı zâhir olsun! Beyit:

1542. Ta ki sana "zâtü'ş-şimal"den korku doğa; rical "zâtü'l-yemîn"in lezzetini ümid eder.

"Zâtü'ş-şimâl"den murâd, ism-i Mudill'in mazhar-ı etemmi olan İblîs'tir. Ve "zâtü'l-yemîn"den murâd, ism-i Hâdî'nin mazhar-ı etemmi olan "akl-ı küll" ve "hakikat-ı insaniyye" mertebesidir. Ya'ni, senin üzerinde bir hâlin bir hâle intikāl etmesinin sebebi budur ki, senin kalbinde ism-i Mudill hazretinin tecellîsinden bir korku peyda olsun. Halbuki, tarîk-ı Hak sâliki olan ricâlin matma'-ı nazarları, "hakîkat-ı insaniyye" ve akl-ı kül mertebesinden feyezân ve "rûh-ı küllî-i Muhammedî" mertebesinden nebeân eden nûr-ı hidâyet lezzetidir.

Ma'lûm olsun ki; zât-ı Hak câmiu'l-ezdâddır. Binâenaleyh tecelliyât-ı Hak dahi dâimâ ezdâd ile vâki' olur. Bu ezdâd ile vâki' olan tecellîde, "nefs-i levvâme" mertebesinde havf ve recâ; ve "mülhime"de kabz ve bast ve "mutma-inne"de celâl ve cemâl; ve onun fevkindeki merâtibde heybet ve üns halleri kalblere bi'l-münâvebe vârid olur. Binâenaleyh insan hakkında خلقت بیدی (Sâd, 38/75) ya'ni "İki elimle halk ettim" buyurulduğu için, insan her bir mertebesinde fezâ-yı sülükde bu iki kanatlar ile uçar.

1543. Nihayet iki kanatlı olasın ki, bir kanatlı kuş uçmaktan aciz gelir ey bergüzîde!

"Sere" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "bergüzîde" ve "hülâsa" ma'nâlarına almak münasib olur. "Bir kanatlı kuş olmak"tan murâd, külliyen havf veya recâ gālib olmaktır. Zîrâ külliyen havf gālib olursa, insan ye'se düşer. Ve yeis, rahmet-i Hak'tan nâümîd olmak ve Hak hakkında sû'-i zanna düşmektir. Bu hal kul hakkında mühliktir. Ve eğer külliyen recâ gālib olursa, bu da aynı derecede mühliktir. Zîrâ bu hâlin galebesiyle kul Hakk'a karşı mütecâsir ve bî-edeb olur. Bu haller ile tarîk-ı sülükte terakkî mümkin olmaz. Binâenaleyh her iki cihet kalbde i'tidâl üzere olmalıdır. Hak Teâlâ hazretleri bir âyet-i kerîmede kullarını te'mîn ve tahvîf buyurur: نبئ عبادى أَنِّي أَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ وَأَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الْأَلِيمُ (Hicr, 15/49-50). Ya'ni, "Ey Peygamberim, kullarıma haber ver, muhakkak ben Gafûr ve Rahîm'im; ve muhakkak benim azâbım azâb-ı elîmdir!" Ve bu gibi te'mîn ve tahvîf eden diğer âyât-ı kur'âniyye müteaddiddir.

1544. Ya bırak, tâ ki kelâma gelemeyeyim; yahût izin ver, tâ ki tamâm söyleyeyim!

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ebyât-ı şerîfede ba'zı esrâr-ı ilâhiyyeyi sâliklere ibzâl buyurdukları sırada, zât-ı şerîflerinin dahi bu mütekābil olan tecelliyât-ı esmâiyyenin te'sîri altında bulunduklarına işâreten ve zât-ı Hakk'a hitâben bu münâcâta mübâşeret buyururlar. Ya'ni "Ey Hâlik-ı zîşânım, ya Mâni' ism-i şerîfinle tecellî buyur, söz söylemeyeyim; veyâhût Mu'tî ve Vehhâb ism-i şerîflerin ile tecellî buyurup izin ver ki, muhtâc-ı irfân olan kullarına esrâr-ı ilâhiyyeni tamâmen söyleyeyim!"

1545. Ve yoksa ne bunu ne onu istemez isen, fermân senindir; kimse ne bilir muhakkak senin kasdın nerededir?

Ve eğer Mâni' ism-i şerîfinle tecellî buyurup, beni büsbütün susturmaz ve tamâm söylememe de izin vermezsen, hüküm ve fermân senindir. Zîrâ senin tecelliyâtın hikmetine müsteniddir; ve senin murâdın nerede olduğunu kimse bilmez. Çünkü senin irâden ilmine; ve ilmin dahi ma'lûm olan hakāyık-ı eşyaya tâbi'dir. Ve hakāyık-ı eşyâyı, ihâta tarîkıyla ancak sen bilirsin. Ve kulların bilse de ancak senin keşf ettiğin ve bildirdiğin kadar bilirler.

1546. İbrâhîm'in canı lazımdır, ta ki nûr ile nâr içinde Firdevs ve kusûr görsün!

Ayn-ı âteş olan bu âlem-i kesâfet içinde hakîkat bağçesini ve köşklerini görmek için İbrâhîm (a.s.)ın canındaki kuvvet-i nûr olmak lâzımdır.

1547. Basamak basamak ay ve güneş üzerine gitsin, tâ ki halka gibi kapının bendi kalmasın!

Bu nûrun kuvveti ile, bu âlem-i kesâfette basamak basamak terakkî edip ay gibi olan mertebe-i rûhiyyete ve güneş mesâbesinde olan tecellî-i zâtî mertebesine gidebilsin. Tâ ki ev kapılarına bağlanıp kalan halkalar gibi tecelliyât-ı esmâiyyenin mazharı olmak i'tibârıyle müsemmâ-yı zâtın kapısı mesâbesinde bulunan bu âlem-i sûrette bağlanıp kalmasın!

1548. Halil gibi "Ben ufûl edenleri sevmem" diyerek yedinci gökten geçe!

İbrâhîm Halîl (a.s.) gibi "Ben ufûl eden şeyleri sevmem" desin de, nefsin yedinci mertebesini kat' edip geçsin ve "fenâ-ender-fenâ" içinde bulunsun!

1549. Bu ten cihânı galat-endâz oldu; o kimseden gayri ki, [şehvetten] geri gitti!

Bu ten cihânı, ya'ni sûret âlemi insanları şaşırtıcı ve hakîkati yanlış gösterici oldu. Bu şaşırmak ve yanlış görmekten kurtulanlar, ancak nefsânî arzûları terk edenlerdir.