İçeriğe atla

Lokmân'ın zeyrekliğini, Lokmân'ın efendisinin imtihân etmesi

27. bölüm / 33 · 2756 kelime · ~14 dk okuma

1451. Lokman'a mahsûs değil midir ki, temiz bir bende idi; gece ve gündüz bendelikte çevik idi.

Ya'ni, mihnet içinde hoş olmak hâli Lokmân'a mahsûs değil mi idi ki, o hâlis bir bende idi ve gece ve gündüz bendeliğini sür'at-i tâmme ile îfâ ederdi.

1452. Efendisi onu işte ileri tutardı; onu kendi evladlarından daha iyi görürdü.

Efendisi Lokmân'ı muâmelâtında muhterem tutar ve onu kendi evlâdlarından daha ziyâde kendisine vefâkâr ve sâdık görürdü.

1453. Çünkü Lokmân her ne kadar köle evladı ise de, efendi idi ve hevâdan âzâde idi.

Efendisinin onu muhterem tutmasının sebebi bu idi ki, Lokmân her ne kadar neseb i'tibariyle sûrette köle evlâdı idiyse de, ma'nâda efendi ve asîl idi ve hevâ-yı nefsânîden kurtulmuş idi. Zîrâ ma'nâsı insan olmayan bir kimsenin nesebi ile iftihârı boştur. Nitekim, Şah Bahâeddin Nakşbend hazretleri, "İnsanlar neseb ile bir yere vâsıl olmaz” buyurmuşlardır. Ve hükemâdan Sokrat'a bir beyzâde gidip demiş ki: "Sen âhâd-ı nâstan birinin oğlusun ve ben beyzâdeyim!" Sokrat cevâben: “ Be hey bîçâre, senin asâletin sende bitiyor; ve benim asâletim bende başlıyor!" diyerek iskât etmişlerdir.

1454. Padişahın birisi bir şeyhe söz esnasında: "Benden ihsan cinsinden bir şey iste!" dedi.

1455. Dedi ki: "Ey şah, sana utanma gelmez mi ki, bana böyle söylersin! Bundan daha yukarıya gel!"

Şeyh cevâben dedi ki: "Ey şâh, bana böyle söylemekten utanmaz mısın? Bu mertebeden yüksel!"

1456. "Benim iki kölem vardır ve onlar hakîrdir; halbuki o ikisi senin üzerine hâkim ve emîrdirler!"

Benim iki kölem vardır ki, onlar benim indimde ehemmiyyetsiz ve hakîrdirler. Bununla beraber benim bu iki hakîr kölem senin üzerine hâkim ve beydirler!

1457. Şah dedi ki: "O iki nelerdir? Bu zillettir!" Dedi: "Onun biri gazab ve diğeri şehvettir."

Şah şeyhe dedi ki: “O iki hakîr köle kimlerdir? Senin bu sözün bana zillettir!" Şeyh cevab verdi ki: "O hakîr kölenin birisi gazab ve diğeri şehvettir. Ve ben bunları hükmüme esîr etmişimdir. Sen ise bunların esîrisin ve ef'âline hükmeden bunlardır!"

1458. Şah onu bil ki, şahlıktan fâriğdir; aysız ve güneşsiz onun nûru tulû' edicidir.

1459. Mahzeni o tutar ki, mahzen onun zâtıdır; vücudu o tutar ki, vücuda düşmandır.

Mahzen sahibi odur ki, onun zâtı ve hakîkatı mahzen olmuştur; ve hakîkî varlık o kimsenindir ki, mevhûm olan bu izâfî varlığa düşman olmuştur.

1460. Lokman'ın efendisi zahirde onun efendisi, hakikatta bende; Lokmân [1471] onun efendisi idi.

Lokmân'ın efendisi her ne kadar zâhirde onun efendisi idiyse de, hakikatta onun bendesi idi; ve Lokmân ise onun efendisi idi.

1461. Ma'kûs olan cihanda bundan birçok vardır; onların nazarlarında bir gevher çöpten daha aşağıdır.

Bu âlem-i sûretin umûru hep tersinedir. Kıymetsiz olan kıymetli ve kıymetli olan kıymetsiz i'tibâr olunur. Binâenaleyh ehl-i dünyâ ma'nâdaki kıymete değil, zâhirdeki müzeyyenâta ve âlâyişe nazar ederler. Bu sebeple onların nazarında, hakîkatta bir cevher olan ehl-i ma'nâ çörçöpten daha aşağıdır.

1462. Beyâbâna "mefâze" nâm oldu; bir nâm u renk onların aklına tuzak oldu!

Nitekim bu ters olan cihânda, beyâbâna “mefâze" tesmiye olundu. Halbuki lügatta "mefâze"nin ma'nâsı, fevz ve necât bulacak mahal demektir. "Beyâbân" ise mahall-i helâk olduğu halde, ona ma'kûs olarak "mefâze" dediler. Ve kezâ lisân-ı Arab'da böyle ters ta'bîrlerin diğer nazîrleri vardır. Gâyet âciz ve gabî olan kimseye, zeyrek ve akıllı ma'nâsına olan "fehâme" derler. Bu ta'bîrin menşe'i budur ki: Birisi koltuğuna bir âhû almış, ona kaça aldığını sormuşlar; o da, "On akçeye aldım" demek işareti olarak, iki ellerinin parmaklarını açmış ve dilini de çıkarmış; fakat ellerini göstermek için kollarını açınca âhû da kaçmış. Ona "fehâme” demişlerdir. Ve bu ehl-i dünyânın aklına nâm ve şöhret ve renk ve âlâyiş, tuzak olarak onları musahhar kıldı. Hind nüshalarında "Reng" yerine "neng" mündericdir. Bu sûrette ma'nâ: "Ehl-i dünyanın aklına âr-ı zâhirî tuzaktır" demek olur.

1463. Bir taifenin muarrifi muhakkak elbise oldu; kabâ içinde derler ki: "Ὃ avamdandır!"

Bir tâifeye göre insanların kıymetini bildiren şey, mükellef ve süslü elbiselerdir. Böyle bir kimseyi görünce: "Bu mühim bir kimsedir!" diye i'tibâr ederler. Ve fakat, abâ giymiş, hadd-i zâtında münevver bir kimseyi görseler, "Bu kimse âhâd-ı nâstan ehemmiyyetsiz bir adamdır!" diye i'tibâr etmezler. İşte ehl-i dünyânın hâli budur.

1464. Bir gürûh için, zühd salusunun zahiri vardır; nûr lâzımdır, ta ki zühdün câsusu olsun!

Bir tâife, zühd hîlekârlarının zâhirine aldanırlar ve sûret-i zâhirede zühdünü gördüğü kimseyi ekâbir-i evliyâdan zannederler. Halbuki zühd-i hakîkînin câsûsu ve mümeyyizi nûr-ı bâtındır. Zîrâ dünyâ için dünyayı terk edenler ve erbâb-ı zühd ve takvâ sûretinde görünenler vardır. Bunların hâlini ancak nûr-ı bâtın temyîz edebilir.

1465. Taklîdden ve kapmaktan pâk bir nûr lâzımdır, tâ ki adamı fiilsiz ve kavlsiz anlasın.

"Gavl" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Müntehabü'l-Lügât'ın beyânına göre, nâgâh almak ve kapmak ma'nâsına gelir. Ankaravî hazretleri de bu ma'nâyı almıştır. Ya'ni, bir kimse gördüğü bir adamın mâhiyeti hakkında, ya öğrendiği kavâide taklîden; ve yâhut onun fiilinden ve sözünden aldığı ma'lûmâta müsteniden bir hüküm verebilecektir. Halbuki o bu hükümlerinde ekseriyâ aldanabilir. Bunun için röntgen şuâ'ı gibi kalbinin nâfız bir nûru lâzımdır ki, onun ahvâl-i bâtınesini müşâhede edebilsin. Hind nüshalarında "gavl" yerine ""avl" vâki'dir. Ve şârihlerden Bahru'l-Ulûm bu kelimenin cevr ve meyl ma'nâsına da geldiğini; ve burada "cevr"den murâd, istidlâl tarîkıyle müşâhede olduğunu beyân eder.

1466. Akıl yolundan onun kalbine gider; onun nakdini görür, nakdin bendi olmaz.

Taklîd ve zâhirden alış, akl-ı dimâğî ve zekâ-i cismânî yolundan bir kimsenin ahvâl-i kalbiyyesine muttali' olmağa çalışmaktır. Böyle kimse, gördüğü adamın nakdini, ya'ni zâhirini görür ve ma'lûmâtı zâhirden menkül olan şeye münhasır kalır ve naklin bendi olmaz. Ya'ni onun nazarında bu menkül olan hissiyatı takyîd edecek bir şey bulunmaz ki, hilafına hüküm edebilsin. Meselâ bir kimse bir abid ve zâhidi libâs-ı zühd ve takvâda görür ve sûfiyâne olan sözlerini dinler; onun zühd ve takvâ sâhibi olduğuna hükmeder, fakat ahvâl-i kalbiyyesini bilmez. İşte akıl ve istidlâl yolunun hidâyeti ve rehberliği bu kadardır. Bu hâle "firâset-i hikemiyye" derler. Bu firâset, hükmünde hatâ eder.

1467. Allâmü'l-guyûbun has kulları, can cihanında kalblerin casuslarıdır.

Ya'ni, gaybleri pek ziyâde bilen Allâh Teâlâ'nın has kulları vardır ki, onlar اتقوا فراسة المؤمن فإنه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakının; zîrâ Allâh'ın nûruyla nazar ederler!" hadîs-i şerîfi mûcibince, "firâset-i şer'iyye" sâhibleridir. Nazarları sûretlere değil, kalblerin ahvâline vâki' olur ve onlar kalblerin ahvâlini tecessüs ederler. Ve hükümlerini, gördükleri sûretlere göre değil, kalblerin ahvâline göre verirler. Binâenaleyh onlara karşı zâhirî hîleler ve mekrler müessir olmaz.

1468. Hayal gibi kalbin içine girer, onun indinde hâlin sırrı mekşûf olur.

Allâh Teâlâ'nın has kulları, hayal gibi latîf olarak kalbin içine girerler ve o kalbin ne düşündüğünü ve ne tahayyül ettiğini görürler. Onların indinde her bir adamın herkesten sakladığı hâlinin sırrı apaçık zâhir olur. Binâenaleyh insân-ı kâmil sâlikin ahvâl-i kalbiyyesini göre göre hastalığını anlar ve ona göre terbiye ve tedâvî eder. Bu halde olmayan, nefsinde kâmil olsa da, sâliki terbiye edip kemâle getiremez.

1469. Serçenin cisminde ne kuvvet ve tertib vardır ki, o doğanın aklına mestûr olsun?

İnsân-ı nâkıs serçe kuşu gibi zaîftir. Onun cisminde settârlık cihetinde ne derece kuvvet ve tertîb olabilir ki, o serçe kendi hâlini belli etmemek için birtakım tertîb ve tedbîre tevessül etsin de onun bu tertîbâtı doğan kuşu gibi olan insân-ı kâmilin akl-ı kâmilinin nazarından kapalı ve mestûr kalsın?

1470. O kimse ki, Hu'nun sırlarına vakıf oldu; onun önünde mahlukātın sır-[1481] ları ne olur?

أَلَا إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussilet, 41/54) ya'ni “Agâh ol, muhakkak hüviyyet-i ilâhiyye her şeyi kaplayıcıdır!" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, hüviyyet-i ilâhiyye her şeyi muhît olduğu ve insân-ı kâmil o hüviyyetin esrârına vakıf bulunduğu halde, zaîf olan mahlûkātın sırrını bilmek o insân-ı kâmile gâyet kolaydır. "Hüviyyet-i ilâhiyyenin esrârı"ndan murâd, suver-i ilmiyye-i Hak'tır. İnsân-ı kâmil, Hakk'ın keşf ettiği kadar bu âlemi müşâhede eder. Ve insanın kalbi ise, suver-i ilmiyye-i ilâhiyye mertebesinden bir numûnedir.

1471. O kimse ki, onun eflâk üzerinde gidişi ola, ona yeryüzünde gitmek niye müşkil olsun?

"Eflâk"tan murâd, suver-i ilmiyye-i Hak; ve "yeryüzü"nden murâd, suver-i ilmiyye-i mahlûktur.

1472. Zîra Dâvûd'un avucunda demir mum oldu; ey zalûm onun avucunda mum ne olur? وَأَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ )Sebe', 34/10) ya'ni "Biz Dâvûda demiri yumuşattık." âyet-i kerîmesine işarettir. Ya'ni, insân-ı kâmil olan Dâvûd (a.s.)ın avucunda demir mum gibi yumuşak oldu. Ey isti'dâdını âlem-i sûrete sarf etmekle nefsine mübâlağa ile zulmeden gāfil, demirin yanında mumun ne hükmü olur?

1473. Lokmân bende şeklinde bir efendi idi; onun zahirinde bendelik bir diba-ce idi!

"Dîbâce", lügatta yüzün yarısına derler. Kitap mukaddimesine "dîbâce" demeleri, o kitap münderecâtının kısmen icmâlinden ve kısmen tafsîlinden bahs ettiği içindir. Ya'ni, Lokmân zâhirde köle kıyafetinde bir efendi idi. Onun zâhirinde kölelik, kendi kitâb-ı bâtınının bir dîbâcesi ve vech-i bâtınının bir parçasını gösterir bir şey idi.

1474. Efendi tanınmadık yere gittiği vakit, elbisesini kendi kölesine giydirir.

1475. O, o kölenin elbiselerini giyer; kendi kölesini imâm yapar!

Efendi de o kölenin esvâbını giyer ve kendisini köle farz eder ve kendi kö-lesini imâm ve muktedâ yapıp, sûrette onun emrine tâbi' olur.

1476. Ondan bir kimse âgâh olmaması lazım olduğu için, köleler gibi yolda ar-kada olur.

Efendi kendisini tanıtmamak için, kölesinin esvâbını kendisi giyer ve ken-di esvabını da kölesine giydirir ve yollarda kölesinin arkasında bir köle vaz'iyyetinde yürür.

1477. Der ki: "Ey köle sen git sadrda otur; ben hakîr köle gibi pabuç tutayım!"

"Şîn", "nişesten" masdarının muhaffefi olan شستن masdarından emr-i hâ-zırdır. "Otur!" ma'nâsına.

1478. "Sen sertlik et, bana söğ; sen benim için hiç tevkîr tutma!"

Efendilik îcâbâtından gaflete düşme; efendinin bir kölesine yaptığı sert muâmele gibi muâmele yap ve bana mesela "Hayvan herif, niçin bunu böyle yaptın?" gibi ağır sözler söyle! Sakın şaşırıp da bana karşı tevkîr ve ihtirâm muâmelesi yapma?

1479. "Gurbette hîle tohumunu ekmek için, hizmet terkini senin hizmetin tuttum."

Bu diyâr-ı gurbette hîle tohumunu ekmek ve onun semeresinden istifâde etmek için, senin kölelik hizmetini terk etmeni ben bir hizmet farz ediyorum.

1480. Onların köle oldukları zannı gelmek için, efendiler bu kölelikleri etmiş- [1491] lerdir.

1481. Efendilikten gözü dolu ve tok idiler; işlerini hazır etmişlerdir.

Hakîkatta efendi olan Allâmu'l-guyûbun has kulları, bu ma'kûs olan sûret âleminde kendilerini bende hâlinde göstermişlerdir. Zîrâ onların gözü âlem-i zâhirin efendiliğinden müstağnî ve tok idi; ve onlar bu âlemde kendilerine lâzım olan vazîfeyi hazırlamışlardır.

1482. Ve bu hevâ köleleri onun aksine, kendilerini akıl ve can efendisi göstermişlerdir.

Ve ehl-i sûret olan hevâ-yı nefsânî kölelerine gelince, onlar bunların aksine olarak, kendilerini akıl ve can âleminin efendisi göstermişler ve kibir ve ucbe mübtelâ olmuşlardır.

1483. Efendiden efendilik yolu gelir; bendeden, bendelikten gayri gelmez.

Hakîkatta efendi olan kimse Allâh'ın has kulu olan kimsedir. Ve böyle bir kimseden zillet ve tevâzu' yolu zâhir olur. Zîrâ Allâh'a kul olan kimseden, kulluğun îcâbâtından başka bir şey zâhir olmaz.

1484. İmdi, o âlemden bu âleme böyle akis üzere ta'biyeler vardır, bunu bil!

Ya'ni, o âlem-i ma'nâdan bu âlem-i sûrete böyle aksine olarak ta'biye-ler ve tertîbler vardır. Efendi, köle ve köle, efendi; ve saîd, şakî ve şakî, sa-îd; ve hayır, şer ve şer hayır sûretlerinde zâhir olur. Nitekim bu hakîkata, عَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ (Bakara, 2/216) ya'ni "Sevdiğiniz şey câiz ki sizin için şer olsun; ve istikrâh ettiğiniz şey câiz ki si-zin için hayır olsun" âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. İşte bu hakîkatı bil!

1485. Lokman'ın efendisi bu gizli halden vâkıf idi; ondan alâmet görmüş idi.

Lokmân'ın efendisi bu gizli halden, ya'ni âlem-i sûrette aksine olarak ter-tîbler vâki' olduğundan âgâh olmuş ve hakîkatta efendi olan Lokmân'ın kö-leliğini bu hâle bir alâmet görmüş idi.

1486. Sırrı bilir idi o râh-ber; maslahat için eşeği iyi sürerdi.

Lokmân'ın efendisi sırrı, ya'ni âlem-i sûrette aksine tertîbler vâki' olduğu-nu bilirdi. Kendisi zâhirde onun efendisi olduğundan, nefsinin eşeğini masla-hat-ı zâhire için iyi sürerdi; ya'ni Lokmân'ın kadrini ve i'tibârını bilmek sû-retiyle ona karşı muâmele ederdi ve nefsinin eşeğine mağlûb olmazdı.

1487. Muhakkak onu evvelden âzâd ederdi; fakat Lokmân'ın rızasını istedi.

Efendisi Lokmân'ı muhakkak evvelden kölelikten âzâd eder ve onu hür bırakırdı; fakat bu mes'elede de Lokmân'ın rızasını nazar-ı i'tibâra almış idi ve Lokmân istemediği için âzâd etmedi.

1488. Zîrâ ki, Lokman'ın murâdı bu idi; tâ ki o arslanın ve delikanlının sır-rını kimse bilmeye!

Zîrâ o ilâhî arslanın ve tarîk-ı Hak kahramanının sırrı meydana çıkmamak için, Lokmân'ın murâdı köle olarak kalmak idi.

1489. Eğer sırrı kötüden gizlersen ne acebdir? Bu acebdir ki, sırrı kendinden gizleyesin!

Eğer sen sırrını kötülerden saklayacak olursan niye taaccüb olunsun? Bu hâl şâyân-ı taaccüb değildir; belki asıl şâyân-ı taaccüb olan şey, sırrını kendinden saklamandır!

Hind şârihlerinden İmdâdullâh hazretleriyle Mîr Nûrullâh buyururlar ki: "Sırrı kendinden saklamak, ef'âlini nazar-ı i'tibâra almamak ve kıymet vermemek ve mükâfât ümîdini uzaklaştırmaktır."

1490. Sen işi kendi gözlerinden gizle, tâ ki işin iyiden ve kötüden selîm olsun! [1501]

Sen kendi amellerini ağyârdan değil, kendi gözlerinden bile gizle, tâ ki o amellerin iyilerden ve kötülerden selâmette kalsın!

Hind nüshalarında ikinci mısra' تا بود کارت سلیم از چشم بد ya'ni "Ta ki senin işin kötü gözden selîm olsun!" sûretindedir. Ankaravî hazretleri bu beyitin şerhinde buyururlar ki: "Nümayiş ve hod-fürûşluk kaydından âzâd olan âşıkların kalbleri esrâr ve envâr makābiridir. Onlar kalblerinin esrârını faş etmezler. Onların ahvâl-i bâtıneleri ancak rûz-i haşrde belli olur."

Ma'lûm olsun ki, "nefs-i emmâre" mertebesinde olan insanlar, ef'âl-i hasenelerini ancak sûrî fâide gözeterek icrâ ederler ve fenâ fiillerinde de ba'zan halkın ta'yîbinden ve tahkîrinden çekinirler. "Nefs-i levvâme" mertebesinde olanlar ise, ef'âl-i hasenelerini, sûrî fâideye mükâfât-ı uhreviyyeyi de mezc ederek icrâ ederler ve kötü fiillerinde de hem halkın ta'yîbinden ve hem de azâb-ı uhrevîden korkarlar. "Nefs-i mülhime"de olanlar ise, ef'âl-i hasenelerinde sûrî fâideden geçmişler ve rızâ-yı Hakk'ı mülahaza etmekte bulunmuşlardır; ve sıfât-ı hayvâniyyeyi mezmûm görürler. Nazarlarında amelleri ihlâsladır. Fakat kendilerinde sıfât-ı nefsâniyye bâkıyyesi olarak kabûl-i halk zevki vardır. Bu zevk onları keşf-i ahvâle sevk eder. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte bu merâtib-i nefsiyyenin fevki olan "nefs-i mutmainne" mertebesine terakkîye işaret buyurulur. Zîrâ nefis "mutmainne" olduktan sonra, dünyâdan ve âhiretten alâkasını kesip, külliyetle Hakk'a rücû' eder ve artık nazarında tama' ve havf kalmaz. Şairin birisi bu ma'nâyı şu beyitte tasvîr eder:

1491. Kendini ücret tuzağına teslîm et; ondan sonra kendin olmaksızın kendinden bir şey çal!

“Ücret tuzağı”ndan murâd, ahkâm-ı ilâhiyyedir. “Ez-hod” “kendin”den murâd, ilm-i ilâhîde sabit olan hakikatından demektir. “Bî-hod” “kendin olmaksızın”dan murâd, “fenâ-fillâh” mertebesidir. Ya'ni, efâl-i hasenenin kabûlü veyâ adem-i kabûlü mülâhazasını külliyen terk ederek kendini ücret tuzağı olan ahkâm-ı ilâhiyyeye teslîm et ve ondan aslâ inhirâf etme! Bu hâl hâsıl olduktan sonra, ilm-i ilâhîde sâbit olan kendi hakîkatinden, Hak'ta fânî olduğun halde onun “feyz-i mukaddes”ini çal! Zîrâ senin hakîkatin, bir ism-i ilâhînin hazînesidir; onda pek çok şeyler mündemicdir.

Hind nüshalarında birinci mısra' خویش را تسلیم کن بر دار مزد ya'ni “Kendini teslîm et ve ücreti kaldır!” sûretinde vâki'dir. Ve Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm bu beyitin şerhinde şöyle buyurur: “Kendini Hakk'a teslîm et ve onda fânî ol; tâ ki kendin olmaksızın bir şey çal ve tahsîl et! Ve o, hayât-ı ebedîden ibaret olan bakā-billâhtır.”

1492. Oku cisminden dışarıya çekmek için, yaralı adama afyon verirler.

Görmez misin, bu âlem-i sûrette bile oktan yaralanmış olan bir adamın cisminde kalan oku çıkarmak ameliyyesi için afyon verip onun hissini ibtâl ederler! Ve zamânımızda da operatörler ameliyat yapmak için hastalara kloroform koklatıp bayıltırlar. İmdi ey sâlik-i tarîk-ı Hak, senin cismine batan sıfât-ı nefsâniyye okları da ancak hâl-i fenâda cisminden çıkarılır!

1493. Ölüm vaktinde rencden onu yırtarlar; o bununla meşgül olur, canı götürürler.

Vücudun hissi, afyonun ve kloroformun te'sîri ile meşgül iken, cisimde ameliyat yapıldığı gibi; ölüm vaktinde de cismi herhangi bir marazın meşakkati ile yırtar ve meşgül ederler ve cisim bu meşakkat ile meşgül iken cisimden canın alâkasını keserler.

1494. Her bir fikri kalbe tevdî edeceğin vakit, senden gizlide bir şey götüreceklerdir.

Ya'ni, kalbin herhangi bir fikir ile meşgül olduğu vakit, bu meşgalen içinde senden haberin olmaksızın bir şey alıp götürürler. O götürdükleri şey, sermâye-i hayât olan enfâs-ı ma'dûdedir.

1495. Ey zahmet çekici, her ne tahsil edersen, hırsız o taraftan gelir ki sen eyminsin!

Ey fikir ve amelde sa'y zahmetini çeken insan, fikirden ve amelden ne hâsıl edersen, hırsız emîn olduğun yerden gelir! Fikrin hâlis ise, hırsız emîn olduğun ihlâsına taalluk eden efkâr cihetinden gelip onu çalmağa teşebbüs eder. Ve eğer amelin sâlih ise, salâhından emîn olduğun bu ameli ifsâd etmek için yine amel cinsinden bir şey ile gelir. Bu hırsız, şeytandır.

1496. İmdi, onunla meşgül ol ki o pek iyidir; nihayet senden bir şey götürsün ki, o pek küçüktür!

Böyle olunca, hırsızın eli yetişemeyeceği pek iyi bir şeyle meşgül ol! Ya'ni, muhabbetullâh ile ve zikr-i Hak'la meşgül ol ve her nefeste Hak'tan gâfil olma! Bu sûrette hırsız senin efkârından ve amellerinden bir şey çalarsa, onlar bu zikr-i Hak ve muhabbetullâh indinde hakîr şeyler olduğundan, o hırsız senden ancak hakîr bir şey çalmış olur.

1497. Tacirlerin yükü suya düştükleri vakit, ellerini en iyi meta'a vururlar.

Ya'ni, tâcirler suya düşen mallarından, en evvel en kıymetlisini kurtarmağa çabalarlar. Bunun gibi ey sâlik, nefeslerinin en kıymetlisi, muhabbetullâh ve zikrullâh ile çıkan nefeslerdir. Bir akan su mesâbesinde olan bu hayât-ı sûriyyede o nefesleri elde etmeğe çabala!

1498. Mâdemki suda bir şey fevt olacaktır, kemterin terkini söyle ve en iyiyi bul!

Mâdemki enfâsın bu hayât-ı sûriyye akarsuyunda fevt olmağa mahkûmdur, hakîr olan şeylere sarf etme, onu en iyi olan muhabbetullâh ve zikrullaha sarf et!