رجوع بحكايت ذوالنون قدس سره
26. bölüm / 33 · 575 kelime · ~3 dk okuma
1436. Vaktaki o cemaat onun nezdine eriştiler: "Hey!.. Kimlersiniz, sakının!" diye bağırdı.
1437. Edeb ile dediler ki: "Biz dostlardanız; buraya can ile sormak için geldik!"
O mürîdler kemâl-i edeb ile Zünnûn hazretlerine dediler ki: "Biz senin muhiblerindeniz, buraya sıdk u ihlâs ile senin hatırını sormak için geldik!"
1438. "Ey akl-ı zû-fünûn deryası, nasılsın; senin aklının üzerine bu ne büyük iftiradır?"
"Senin akl-ı kâmilin fünûn sahibi olan bir deryâdır. Ey böyle bir aklın sâhibi olan zât-ı şerîf, hâlin nedir? Senin bu mertebede olan aklına delilik isnâdı ne büyük bir iftirâdır!" dediler.
1439. "Külhanın dumanı ne vakit güneşe erişir; ankā kargadan nasıl şikeste olur?"
"Seni buraya getirenlerin akılları külhan gibidir ve onların verdikleri hüküm külhan dumanı gibidir. Ve senin aklın ise güneşe benzer. Onların akıllarının âsârı senin mertebe-i aklına yetişemez. Ve sen ankā kuşu gibisin; onlar karga mesâbesindedir. Hiç ankā kuşu kargaya mağlûb olur mu?"
1440. "Bizden geri tutma, bu sözü beyân et; biz muhibleriz, bunu bize yapma!"
"Biz yabancı değiliz, senin muhibbin ve mahreminiz. Binâenaleyh hâlini bizden saklama; bu delilik hâlindeki maksat ve hikmet nedir söyle!"
1441. Muhibleri teb'îd etmek, yâhut onlar üzerine setri ve mekri terk etmek lâyık olmaz!"
Muhibleri de yabancılar gibi kendi sırrından uzaklaştırmak ve yâhut onlara karşı da tesettür ve mekr usûlünü vaz' etmek münasib değildir.
1442. "Ey şah sırrı ortaya getir; ey ay, yüzüne bulut içinde gizlilik yapma!" Ey şâh-ı hakikat, bu hâli ihtiyâr etmenin sır ve hikmetini meydana koy! Ey ulûm-ı ledünniyye ayı, akl-ı şerîfinin parlak yüzünü bu delilik bulutu içinde saklama!
1443. "Biz muhib ve sadıkız ve mahzunuz; iki alemde gönlümüzü sana bağlamışız!"
1444. Güzâf cihetinden fuhşa başladı ve söğdü; o delice zî vü kāf dedi.
"Güzâf" birkaç ma'nâya gelir. Burada, herze ve beyhûde ve hesapsız ma'nâları münasib düşer. فحش آغازیدن ağzını bozmağa başlamak; “zî vü kāf”, ma'nâsız ve saçma sapan sözler ma'nâsınadır. Hind nüshalarında زين وقاف vâki'dir. Fakat bu kelimelerin beyite münasebetini bulmak için tekellüf ihtiyârı lâzımdır. Binâenaleyh, Ankaravî nüshası müreccahtır. Ya'ni, hesapsız olarak veyâ herze ve beyhûde cihetinden ağzını bozmağa başladı ve o delicesine saçma sapan sözler söyledi.
1445. Sıçradı ve taş ve sopa fırlattı; hepsi darbe korkusundan kaçtılar.
1446. Kahkaha ile güldü ve başını salladı; dedi ki: "Bu dostların sakalının rüzgârına bak!"
"Bâd-ı rîş", hod-nümâlık ve lâftan kinâyedir. Ya'ni, Zünnûn hazretleri, candan dostluk da'vâsında bulunan müridlerin taştan ve sopadan kaçtıklarını görünce; "Hele şu dostların hod-nümâlıklarına ve kuru laflarına bak!" dedi.
1447. Dostları gör, hani dostların nişanı? Dostlar için renc, can gibi olur!
Dostluk da'vâsında bulunanları gör! Bunlarda muhabbet alâmeti nerede? Dostun dosta olan zahmeti ve meşakkati can gibi makbûl olur. Dostun ezâsından ve cefâsından şikâyet eden kimse onun dostu değildir. Zîrâ, ضرب الحبيب احلى من الزبيب ya'ni "Dostun darbı, kuru üzümden daha tatlıdır" darb-ı meseli meşhûrdur.
1448. Dost dostun ezâsından ne vakit kenarı tutar? Renc mağzdır ve dostluk ona post gibidir.
"Kerân" kenâr ma'nâsınadır. Ya'ni, dost dostun cefâsından bir kenara çekilmez ve ictinâb etmez. Renc ve cefâ, dostluk da'vâ-yı zâhirîsinin iç yüzüdür ve zâhirî olan muâmelât-ı dostâne kabuk gibidir. Bu muâmelât-ı dostânenin iç yüzünün sağlam veyâ çürük olduğu, dosttan cefâ ve ezâ vâki' olduğu vakit meydana çıkar. Binâenaleyh dostun cefâsını ni'met bilenler enderdir. Bu îzâhâttan, Allâh'a muhabbet da'vâsında bulunan kullar arasında hakîkî muhiblerin de mebzûl olmadığı anlaşılır.
1449. Dostluğun alâmeti, belâda ve âfette ve mihnet-keşlikte sarhoşluk olmadı mı?
Allâh'ın hakîkî dostları, O'nun tarafından belâ ve mihnet teveccüh ettiği vakit, şikâyet etmek şöyle dursun, bilakis kemâl-i zevklerinden mest olurlar.
1450. Dost altın gibi, belâ ateş gibidir; hâlis altın ateş içinde hoştur. [1461]