İçeriğe atla

Dostların, Zünnûn-ı Mısrî (rahmetullahi aleyh)i iyâdet için tımarhâneye gelmesi

25. bölüm / 33 · 3959 kelime · ~20 dk okuma

1375. Böylesi, Zünnûn-ı Mısrî'ye vâki' oldu; ki onda yeni bir şûr ve delilik doğdu.

Aşk-ı ilâhînin galebesinden hâsıl olan böyle bir şûrîdelik, Zünnûn-ı Mısrî hazretlerine vâki' oldu. Bir halde ki, o hazrette bu şûrîdelik yeni bir tarzda zâhir oldu. Bu zât-ı şerîfin künyesi Ebu'l-Feyz ve ismi Sevbân b. İbrâhîm ve lakabı Zünnûn'dur. Bu Zünnûn'un lakabının verilmesindeki sebep budur ki; kendisine aşk-ı ilâhînin galebesinden mütehassıl şûreliğin ibtidâsında bir gemiye binip bir mahalde oturmuş ve o esnâda tâcirlerden birisinin zî-kıymet bir taşı gâib olmuş idi. Gemideki halkı birer birer aradılar bulamadılar ve nihayet "Bu taşı bu şûrîde almıştır" diye müttefikan karar verdiler ve ona taarruz ve eziyet ettiler. Onların ezâsı haddi tecavüz edince, cenâb-ı Zünnûn Hz. Hakk'a bunun ref'i için niyâz etti. Derhal binlerce balık ağızlarından birer cevher olduğu halde denizden başlarını çıkardılar. Cenâb-ı Zünnûn birisini alıp tâcire verdi. Gemi halkı bu hâli görünce istiğfâr ve isti'fâ-yı kusûr ettiler ve ona "balık sahibi" ma'nâsına olan bu Zünnûn lakabını verdiler.

1376. Şûr o kadar oldu ki, ondan feleğin fevkine kadar ciğerlere toz erişirdi!

"Ciğerlere toz erişmek", müteessir olmaktan kinâyedir. Onun aşk-ı ilâhî ile olan şûrîdeliğinden yalnız ehl-i arz değil, ehl-i melekût dahi müteessir olurdu.

1377. Agah ol ey çorak toprak, sen kendi şûrunu pak olan hudavendlerin şûrunun yanına koyma!

Ey mübtedî sâlik, senin hâkî olan cismin tecelliyât-ı Hak tohumlarının neşv ü nemâsında henüz çoraktır. İnsân-ı kâmilin nazarıyla sende hâsıl olan şûrîdeliği, cismi rûh hâline gelmiş ve âsâr-ı nefsâniyyeden temizlenmiş olan hudâvendlerin, ya'ni tasarrufât-ı ma'neviyye sahiplerinin şûrîdeliği ile müsâvî tutma!

1378. Halka onun cünununun takati olmadı; onun ateşi onların sakallarını yaktı.

Bu zevâtın şûrîdeliklerine halkın tâkati yoktur, onlar tahammül edemezler. Zîrâ bu şûrîdeliğin ateşi halkın sakallarını, ya'ni halkın âdetlerini ve akıllarının tavrını yakıp berbâd etti. Çünkü halk "kesrette vahdet"i müşâhededen mahrûm oldukları için, âlem-i keserâtın îcâbâtı ile mukayyeddir ve onların akılları bu kuyûdâtın hâricine çıkamaz. Bu zevât ise deryâ-yı ıtlâkta kulaç attıklarından, halk onları deli oldu zannederler.

1379. Vaktaki avâmın sakallarına ateş düştü, onu bir zindana koymak için bağladılar.

"Be-zindânî" deki "be" ta'lîl içindir. Binaenaleyh بزندانی نهاد "bir zindana koymak için" ma'nâsınadır. Ya'ni, deryâ-yı vahdette müstağrak olan o Zünnûn hazretlerinin hâlini avâm-ı halk vaktāki kendi rüsûm ve kāidelerinin hâricinde gördüler, aralarına ateş telâşı düştü; onu deli oldu diye tımarhâneye göndermek için bağladılar.

1380. Dizgini geri çekmeğe imkân yoktur; vakıa avâm bu yoldan dar gelirler.

[1391] Aşk atını akıl ve irâde dizgini ile geriye çekmek mümkin değildir. Ve aşk-ı ilâhînin galebesinde avâmın riâyet ettikleri tarîk-ı akılda yürümek kābil değildir. Binâenaleyh avâma göre aşk yolu dar gelir ve onlar bu yoldan gâyet sıkıntılı bir sûrette geçerler.

1381. Bu şahlar avâmdan can korkusu görmüşlerdir; zîrâ bu taife kördürler ve şahları nişandır.

"Avâm"dan murâd, şerîatı kendi dâire-i muhâkemesine hasr eden ulemâ-i zâhiredir. “Şâhân"dan murâd, müstağrak-ı hubb-i ilâhî olan evliyâ-yı kirâmdır. Ya'ni, bu müstağrak-ı aşk-ı ilâhî ve cezbe-i rabbânî olan evliyâ-yı kirâm, ulemâ-yı zâhirenin kendi nâkıs muhâkemeleriyle verdikleri fetvâlardan dolayı i'dâm korkusu görmüşlerdir. Zîrâ bu “ulema" nâmı altında bulunan tâife kördürler ve onlar hakîkatta ulemâ değil, “ulu a'mâ"dır. Ve bu evliyâ-yı kirâm ise nâm u nişân-ı zâhirîden muarrâdır.

1382. Vaktaki hüküm rindlerin elinde olur, şübhesiz Zünnûn zindanda olur.

"Rindler"den murâd, münkirân-ı evliyâdır ki, bunlar ulemâ-i zâhire nâmı altında gezen mutaassıblardır. Kendi taassublarına göre fetvâlar verirler; ev- liyânın kimini delidir diye tımarhâneye korlar ve kimini şer'an katli câizdir diyerek öldürürler.

1383. Şah-ı azîm bir süvârî olarak gider; böyle nadir inci çocukların elindedir!

Azîm bir şâh-ı hakîkat olan Zünnûn hazretleriyle emsâli, kendi muhîtleri arasında aşk-ı ilâhî atına binip yalnız başına gider ve onun bu hâline vâkıf olan başka kimse bulunmaz. Böyle bir nâdir inci, sıbyân-ı şerîat olan ulemâ-i zâhirenin ve avâmın elinde oyuncak olur.

1384. İnci nedir? Katre içinde gizli denizdir! Zerre içinde mahfî güneştir!

1385. Bir güneş kendisini zerre gösterdi; ve kendi yüzünü azar azar açtı.

Ankaravî hazretleri bu beyti, "Ahadiyyet güneşi kendisini zerre gibi olan insân-ı kâmilde gösterdi ve vech-i bâkîsini ve esrâr-ı gaybiyyesini o zerreden azar azar açtı" sûretinde şerh buyurmuştur. Ve Hind şârihleri, bu beyit, "dürr-i yetîm" olan Hz. Zünnûn'un medhi olduğunu beyân buyururlar.

1386. Zerrelerin hepsi onda mahv oldu; âlem ondan sarhoş oldu ve ayık oldu!

İnsân-ı kâmil güneş ve avâm-ı halk zerre mesâbesindedir. Binâenaleyh insân-ı kâmil vech-i bâtınîsini gösterdiği vakit, bu zerrelerin akıl ve irâdesi onda mahv oldu ve âlem ondan sarhoş ve cezbedâr oldu; ve yine sahv ve akla geldi. Bu ma'nâ Ankaravî'ye göredir. Hind şârihleri, صحو شد e, "sahv ve ayıklık gitti" ma'nâsı vermişlerdir. Ya'ni, "Halk onun teveccühünden sarhoş oldu ve sahv ve ayıklık halleri gitti" demek olur.

1387. Vaktaki kalem bir gaddârın elinde olur, şübhesiz Mansûr berdar olur!

Fetvâ kalemi bir gaddâr ve zâlim hâkimin elinde olduğu vakit, elbette Mansûr darağacına asılır! Zîrâ Hallâc-ı Mansûr hazretleri kendisinin îmânını huzûr-ı kadıda beyân ettiği halde, o vakitte kadı olan zâlim hiç o sözleri na-zar-ı i'tibâra almamış ve i'dâm fetvâsını yazmakla meşgül olmuştur.

1388. Mâdemki bu iş güç sefîhler içindir, enbiyâyı katl etmeleri lâzım gelir.

Bu beyt-i şerîf, إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَيَقْتُلُونَ الَّذِينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ أُولَئِكَ الَّذِينَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ ya'ni “Şu kimseler ki, Allah'ın âyetlerine kâfır oldular ve haksız olarak peygamber-leri öldürdüler ve adâlet ile emredenleri de öldürdüler. İmdi, onlara dünyâda ve âhirette azâb-ı elîm müjdesini ver! Ve onlar için yardımcı yoktur!" (Âl-i İmran, 3/21-22) âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfine işarettir.

1389. Dalâlet yolunun kavmi, sefehlerinden dolayı enbiyâya, "Biz sizinle te-şe'üm ediyoruz" demişlerdir.

Bu beyt-i şerîfte, Yâsîn sûre-i şerîfesinde vâki قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَتَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ (Yâsîn, 36/18) ya'ni "Memleketimize yağmur yağ-mamasından dolayı biz sizi uğursuz addediyoruz. Eğer bizi da'vetten ve da'vânızdan vazgeçmezseniz, elbette biz sizi taşlarız ve bizden size elem ve-rici azab isabet eder!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Küffârın bu hitâbı, Îsâ (a.s.) tarafından Antakya ahâlîsine gönderilmiş olan resûlleredir. Nitekim bunun nazîrini, kavmi Şuayb'a (a.s.) da söylediler ve وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ (Hûd, 11/91) ya'ni "Eğer senin taallukātın olmasa idi, biz seni taşlardık" dediler. Ve yollarını şaşırmış olan bu münkirîn, kendi sefâhet ve cehâletlerini idrak ede-mediler. Zîrâ enbiyâ o kavimlere ahlâk ve insâniyyet dersi veriyordu. Bunlar ise ahlâk-ı hayvâniyyeden olan yırtıcılığa alışmış idiler ve bu alıştıkları hay-vâniyyet kendilerine hoş geliyordu. İnsanlar ise alışmış oldukları şeye sarıl-makta pek mutaassıbdırlar. O şeyin fenâlığını düşünmek bile kendilerine ağır gelir. İşte bu sebeple münkirîn enbiyâya dâimâ muhalefet ettiler.

1390. Nasârânın cehlini gör ki, asılmış olan o bir hudâvendden emân koparmışlardır!

Nasrânîlerin cehâletine bak ki, birbirini nakzeden iki hükmü doğru zanne-diyorlar. Birisi budur ki, o Hazret'in ulûhiyyetine hükmederler; ve diğeri bu- dur ki: "Yahûdîler tarafından haça gerildi" derler. Halbuki ulûhiyyette galibiyyet olmak zarûrî olduğundan, onun ulûhiyyetine hükmettikleri vakit, galibiyyetine de hükmetmiş olurlar. Ve yahûdîlerin elinde asılması ise mağlûbiyyet olduğundan, bir taraftan da mağlûbiyyetine hükmetmiş bulunurlar. Galibiyyet ve mağlûbiyyet ise birbirinin zıddı ve nakîzidir. Ve bu cehlin üzerine fazla olarak bir cehalet tüyü daha dikip, yahûdîlere mağlub olan bir ilâhtan dahi dünyâda ve âhirette emniyyet beklerler.

1391. Mâdemki onun kavli ile cühûdun maslûbudur, binâenaleyh onun için ne vakit emn gösterilebilir?

Mâdemki nasârânın kavline göre Îsâ (a.s.) yahûdîler tarafından asılmıştır, binâenaleyh mağlûb olan ilâhtan nasıl emniyyet ve imdâd ve muâvenet isteyebilir? Cüz'î bir mülahaza edilecek olursa, akıl ve mantık aslâ bunu kabûl etmez. Fakat ne çâre ki, akıl ve mantık mîzânına sığmayan bu mütenâkız hükümleri nasârânın dimâğları "sır" nâmıyla kabûl ederler.

1392. Mâdemki o şâhın gönlü onlardan hun olur, "Ve ente fîhim" ismeti nasıl olur!?

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Enfal'de olan وَمَا كَانَ اللَّهُ لَيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ (Enfal, 8/33) ya'ni "Ey Nebiyy-i zî-şânım, sen onların içinde olduğun halde Allâh Teâlâ onları ta'zîb etmez!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

Ma'lûm olsun ki, "Kur'ân" cem' ma'nâsınadır. Kur'ân-ı Kerîm bilcümle enbiyâyı musaddık ve onların getirdikleri ahkâm ve akāidi câmi' olduğundan, ism-i şerîfine "Kur'ân" denilmiştir. Binâenaleyh ondaki ahkâm bilcümle enbiyânın zamanlarına şâmildir. Binâenaleyh aralarındaki peygamberleri o muhîtten çıkarmadıkça, Hak Teâlâ münkirlere azâb etmemiştir. Ya'ni "Mâdemki nasârânın kavline göre Îsâ (a.s.) yahûdîler tarafından asıldı ve onun kalb-i şerîfi bu sûretle münkirlerden hûn oldu ve müteessir oldu ve bu halde aralarından çıktı; artık Hak Teâlâ tarafından mev'ûd olan ismet ve muhafaza ümîdi kalır mı ki, bu tâife Hz. Îsâ'nın vücûdu sebebiyle emn taleb edebilsinler?"

Bu beyt-i şerîfte, nasrânîlerin diğer bir i'tikādı da cerh buyurulmuş olur. Zîrâ onlar, "Benî-beşerin günahlarından musaffâ olması için, Hz. Îsâ kendisini fedâ etti" derler.

1393. Hâlis altına ve kuyumcuya hain kalpçıdan hatar ziyade olur.

"Kuyumcu"dan murâd, enbiyâ; ve "hâlis altın"dan murâd, enbiyânın vârisleri olan evliyâdır. "Kallab", mübâlağa ile ism-i fâil olup, "pek ziyâde kalbzen" ma'nâsınadır. Ve bundan murâd, Ebû Cehîl ve Fir'avn ve Nemrûd meşrebinde olan süfehâdır. Ya'ni, kuyumcunun san'atına ve altının revâcına, hâin kalb-zenlerden çok tehlike olduğu gibi, enbiyâya ve onların vârislerine de süfehâdan tehlike ve korku vardır.

1394. Yûsuf'lar çirkinlerin hasedinden mahfîdirler; zîrâ güzeller düşmandan ateş içinde yaşarlar.

Hz. Yûsuf gibi sîretleri güzel olanlar, çirkin huyluların hasedinden tesettür edip saklanırlar. Zîrâ güzellerin düşmanı çoktur. Onlar düşmanın tecavüzü korkusunun ateşi içinde yaşarlar.

1395. Yûsuflar kardeşlerin mekrinden kuyu içindedir; zîrâ hasedlerden Yusuf'u kurtlara verirler.

Hz. Yûsuf mesâbesinde olanlar, kendi sûret kardeşlerinin mekr ve hîlesi yüzünden ihtifâdadırlar. Zîrâ ihtifa kuyusundan meydana çıksalar, hasedlerinden o Hz. Yûsuf meşrebli olan zevâtı, kurt gibi olan kötü huylarına teslîm ederler ve o huylar dahi onu yırtar.

1396. Hasedden Yûsuf-ı Mısrî üzerine ne gitti! Bu hased pusuda bir azîm kurttur!

Kardeşlerinin hasedi yüzünden Yûsuf-ı Mısrî (a.s.) üzerinden ne hâdiseler cereyân ettiğini Kur'ân-ı Azîmüşân'da okudun. Bu hased huyu, bu mütenâsib cisim pususunda saklanmış bir büyük kurttur.

1397. Şübhesiz bu kurttan, halîm olan Ya'kūb, dâima Yûsuf üzerine havf ve korku tuttu.

Ya'kūb (a.s.), evladlarının cisimleri pususunda gizlenmiş olan bu hased kurdunun dâimâ Yûsuf (a.s.) üzerine hücûm edeceğinden korkardı. Ve nitekim âyet-i kerîmede hikâye ve beyân buyurulduğu üzere, وَأَخَافُ أَنْ يَأْكُلَهُ الذِّنْبُ (Yûsuf, 12/13) ya'ni "Ben muhakkak onu kurdun yemesinden korkarım!" dedi.

1398. Zahirî kurt muhakkak Yûsuf'un etrafını dolaşmadı; bu hased fiilde kurtlardan geçti.

Zâhirdeki kurt, nebiyy-i zîşân olan Yûsuf (a.s.)a taarruz için etrafını dolaşmadı; fakat cesed pusularında gizli olan hased kurdu, fiilde ve te'sîrde zâhirî kurtları geçti.

1399. Bu kurt zahm yaptı ve "innâ zehebnâ nestebiku" diye tatlı dilin özründen gelmiştir.

Bu hased kurdu, bir taraftan yara açtı, bir taraftan da rûy-i haktan görünerek tatlı diller döktü. Nitekim kardeşleri Yûsuf (a.s.)1, pederleri olan Ya'kūb (a.s.)a "Yûsuf'u bizimle beraber gönder, teferrüc etsin ve oynasın; biz onu muhafaza ederiz" diyerek aldılar ve sahrâya gittiler ve orada bir kör kuyuya attılar. Ve avdetlerinde ca'lî teessürat ile قالوا يَا أَبَانَا إنا ذهبنا نستبق وتركنا يوسف عند متاعنا فَأَكَلَهُ الذِّنْبُ (Yusuf 12/17) ya'ni “Biz sahrâda koşmaca oyunu oynayıp, birbirimizle yarış ediyor idik. Yûsuf'u da eşyâmızın yanında bıraktık; sonra onu kurt yedi" dediler ve hem hasedlerinin hükmünü icrâ ettiler ve hem de müteessirâne tatlı diller ile pederlerine i'tizâr ettiler. Binâenaleyh bu kurdun yarası, tatlı dilin özrü ve zulmü cihetinden olur.

1400. Yüz binlerce kurdun bu mekri yoktur; dur, bu kurt akıbet rüsvây olur! [1411]

Ya'ni yüz binlerce zâhirî kurda bu bâtın kurdu olan hasedin hîlesi ve mekri yoktur. Hele sen dur, bu bâtın kurdu sonunda rüsvây ve rezîl olur. "Bîst" kelimesi "Îstâden" masdarından emr-i hazırdır بأيست kelimesinin muhaffefidir.

1401. Zîra ki hasidlerin haşrını zarar günü, şübhesiz kurtların sûreti üzerine yaparlar.

Rûz-i gezend yevm-i kıyâmetten kinâyedir. Ya'ni, yevm-i kıyâmette hasedciler, sûret-i insâniyyelerini gâib edip, kurtlar sûretinde haşr olunurlar. Ma'lûm olsun ki, ümmet-i merhûme-i muhammediyyeden mesh-i zâhir kaldırılmıştır, fakat mesh-i bâtın vardır. Binâenaleyh hayât-ı dünyeviyyede hiçbir kimsenin sûret-i insâniyyesi başka şekle girmez. Fakat kendisine sıfat-ı hayvâniyyeden hangisi galib gelmiş ve ef'âlinde eseri zâhir olmakta bulmuş ise, bâtını o hayvanın sûretinde olur. Ve nâsın bâtınları kendisine münkeşif olan evliyâ-yı kirâm bu hâli bu âlemde müşâhede ederler. Binâenaleyh bir kimse bâtını memsûh olarak bu âlemden intikāl ederse ve Hak Teâlâ hazretleri de onun bu hâlini gafr ve setr buyurmazsa, berzahta ve yevm-i ba'sde o sıfatın sûreti üzerine haşr olur. Nitekim hadis-i şerîfte, تموتون كما تعيشون و تحشرون كما تموتون ya'ni "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olunursunuz" buyurulur. Bu hâl tenâsüh değildir. Zîrâ tenâsühün ma'nâsı, dünyâda bir kalıbtan diğer bir kalıba intikāldir.

1402. Murdar yiyici olan hırs dolu alçağın haşri, hesap gününde bir domuz sûreti olur!

Ya'ni, Hak Teâlâ'nın harâm ettiği şeyleri yiyen harîs ve alçak tabîatlı olan kimseler, hesap günü olan yevm-i kıyâmette domuz sûretinde haşr olunurlar. Meğer ki tövbe ede ve yâhut Hak Teâlâ hazretleri onu mağfiret buyura!

1403. Zânîlerin gizli uzvu kokmuş, şarap içenlerin ağızları kokmuş olur!

Zînâ edenlerin âlet-i tenâsülleri, muhîtini müteezzî edecek sûrette pis kokulu olur ve şarap içenlerin ağızlarının kokusu da kezâ pek murdar olur. Bu bâtın kokularını, ashâb-ı mükâşefeden olan evliyâ bu dünyâda da duyarlar ve onların hallerini bu kokulardan bilirler. Ve zinânın pis kokusu başka ve şarâbın pis kokusu da yine başkadır. Nitekim dünyâda da pis kokuların envâ'ı vardır.

1404. Gizli koku ki, gönüllere erişirdi, haşrda mahsüs ve aşikâr olur!

Bu hayât-ı dünyeviyyede ashâb-ı mükâşefenin gönüllerine erişen bu gizli pis kokular, yevm-i kıyâmette, dünyâda zâhiren mahsüs olan kokular gibi meydana çıkar. Nitekim ayet-i kerîmede, يَوْمَ تَبْلَى السَّائرُ (Tarık, 86/9) ya'ni "O kıyâmet gününde, gizli olanlar âşikâr olur” buyurulur.

1405. Ademînin vücudu bir orman geldi; eğer sen o bir demden isen, bu vücûddan hazer üzerine ol!

İnsanın vücûdu bir orman mesâbesindedir. Alemde mevcûd olan bilcümle hayvânâtın sıfatları onda mevcuttur. Nitekim cenâb-ı Pîr Fihi Mâ Fih'de şöyle buyururlar: “İnsanda çok şeyler vardır. Bir kere kuş kafesi yukarıya götürür ve fâre yine aşağıya çeker. Ve insanda yüz binlerce vuhûş-ı muhtelife vardır. Binâenaleyh sen وَنَفَحْتُ فيه من روحى (Hicr, 15/29) ya'ni "Ben insana kendi rûhumdan nefh ettim" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan nefhaya mensûb olan tâifeden isen, bu vücûd ormanından kork ki, seni bu nefhadan teb'îd ve hayvaniyyet mertebesine tenzîl etmesin!"

1406. Bizim vücudumuzda binlerce kurt ve domuz, sâlih ve gayr-i salih ve güzel ve çirkin vardır!

Ya'ni bizim vücûdumuzda pek çok iyi ve kötü sıfatlar ve ahlâklar vardır. "Huşûk", haram-zâde ve kötü fiilli olan kimse ma'nâsınadır.

1407. Hüküm o huy içindir ki, o ziyade galibdir; vaktaki altın bakırdan ziyade geldi, o altındır.

İnsanın iyiliği ve kötülüğü hakkında verilecek hüküm, kendisinde mevcûd olan galib sıfatlar üzerinedir. Eğer iyi sıfatlar ve huylar çok ve gālib; ve kötü sıfatlar ve huylar az ise, o insana insan denir. Zîrâ şerîatta "racül-i adl", "hasenâtı seyyiâtına gālib olan kimsedir" diye ta'rîf olunur. Nitekim bakır ile altın halîtasında bakır çok olursa bakır; ve altın çok olursa altın hükmü verilir. Ve ayârları altının mikdârına göre ta'yîn ederler.

1408. Bir sîret ki, o senin vücudunda galibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir.

İşte bunun için, iyi ve kötü huydan hangisi senin üzerine gālib olmuş ise, yevm-i kıyâmette o huyun îcâb ettirdiği sûret üzerine haşrin zarûrî ve vâcib olur. Eğer iyi huy gālib ise, bu huy haslet-i insâniyyeden olduğundan insan sûretinde; ve kötü huy gālib ise, o huy hangi hayvanın sıfatı ise o hayvanın sûreti üzerine haşr olunursun.

1409. Bir saatta beşerde kurtluk, bir saatta ay gibi Yusuf yüzlülük zahir olur.

Vücûd-ı beşer rûh ile cisimden terekküb ettiğinden, onun üzerinde iki tarafın te'sîrâtı da hüküm-fermâdır. Ba'zan eser-i nefs olarak kurtluk ve yırtıcılık; ve ba'zan da melek cinsinden olan rûhun ay gibi parlak olan sıfatı zâhir olur. "Yûsuf yüzlülük"ten murâd, sıfât-ı rûhiyye ve melekiyyedir.

1410. Salah ve kînler sînelerden sînelere gizli yoldan gider.

[1421] Ya'ni, sâlih olan kimselerin hüsn-i ahlâkı, onun kalbinden kendi musâhiblerinin kalbine gizli bir yoldan gidip sirâyet ettiği gibi, sû'-i ahlâk sahibi olan kimselerin kalblerinde merkûz olan bu kötü huylar da onların musâhiblerinin kalblerine yine o gizli yoldan gider. Zîrâ tabîat sâriktır; iyiyi ve kötüyü çalar. Onun için iyilerle musâhabet lüzûmu tahakkuk etmiştir. Ve insan tab'ın bu sirkatinin farkına varamaz.

1411. Belki muhakkak insandan öküze ve eşeğe, âlimlik ve ilim ve hüner gider!

Bunun misâl-i zâhirîsini istersen, görmez misin; insanlar öküzleri ve eşekleri ve sâir hayvânâtı terbiye ederler; bu terbiyeden onlarda bir nevi' ilim peydâ olur ve hayvan iş yerini ve ahırını kendi kendine bulur.

1412. Serkeş at rehvâr ve muti olur; ayı oyunculuk ve keçi de selâm eder!

Ve nitekim serkeş ve yabânî atları ta'lîm ve terbiye ile rahvan yaparlar ve yarışlarda hendek atlatmak gibi birtakım hünerler öğretirler. Ve at canbazları türlü türlü ma'rifetler ta'lîm ederler. Ve ayıları oynatırlar ve keçileri selâma durdururlar. Bunlar onlara hep insanlardan sirâyet eder.

1413. Ademilerden köpeğe heves gitti; ya çoban, ya avcı, yahut bekçi oldu.

Ve kezâ insanlar köpeğe ta'lîm ve terbiye ile, kurtlara karşı koyunları beklemek veyâ avcılık ve yâhut ev ve bostan bekçiliği yapmak hevesini aşıladılar.

1414. Ashabın köpeğine o cemaattan bir huy gitti; akıbet Allah'ı isteyici olmuş idi.

Ashâb-ı Kehf'in köpeğine, o Hak âşıkları olan cemâattan, tâlib-i Hak olmak huyu sirâyet etti ve nihâyet mağarada onlardan ayrılmayıp Allâh'ı isteyici oldu. Nitekim tafsîli sûre-i Kehf'te tefsîr kitaplarında mündericdir.

Hind nüshalarında "vufûd" yerine "rukud" vâki'dir. Ve "rukūd" uyku ma'nâsınadır. Bu sûrette, sûre-i Kehf'te vâki' وتحسبهم أيقاظاً وهم رقود (Kehf, 18/18) ya'ni "Sen onları uyanık zannedersin; halbuki onlar da uykudadırlar!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni "Ashâb-ı Kehf'in kelbi, onların ilâhî olan uykusundan, gitti Allâh'ı isteyici oldu" demek olur.

1415. Her zaman sînede bir nevi' zâhir olur; gâh şeytan ve gâh melek ve gâh tuzak ve canavar.

Her an kalbde türlü türlü havâtır peyda olur. Bu havâtır gâh şeytânî ve gâh melekî ve gâh nefsânî olur. Ve nefsânî olan havâtır şeytânın tuzaklarıdır. Zîrâ şeytan ancak sıfât-ı nefsâniyye hasebiyle insanı azdırır ve ondan bu sebeple hayvanlık ve canavarlık eseri zâhir olur.

1416. O acîb ormandan ki her arslan âgâhtır, sînelerin tuzağına kadar gizli yol vardır.

"Orman"dan murâd, vücûd-ı insandır. Nitekim 1405 numaralı beyitte, بیشهء آمد وجود آدمی buyurulmuş idi. "Arslan”dan murâd, insân-ı kâmildir. “Sînelerin tuzağı"dan murâd, kulûb-ı beşerdir. "Gizli yol"dan murâd, tarîk-ı bâtındır. Ya'ni insanın vücudu acîb bir ormana benzer. Onda her cins havâtır ağaçları neşv ü nemâ bulur. Bu havâtıra her insân-ı kâmil âgâh ve vakıftır. Zîrâ onlar cevâsîsü'l-kulûbdur. Sînelerin havâtır tuzağı olan kalblere kadar bir tarîk-ı bâtınî vardır ki, insân-ı kâmiller o havâtırı bu yoldan müşâhede ederler.

1417. Derûndan can mercanını çal; ey âriflerin bâtınından köpekten aşağı olan!

Ey âriflerin derûnundan ve bâtınından gaflette Ashâb-ı Kehf'in köpeğinden daha aşağı olan kimse, o âriflerin kalbinden can mercanını çal! Ya'ni âriflerin nûr-ı kalbinden istifâde husûsunda bir köpekten daha aşağı olma! İnsan sûretinde yaratılmış olduğun halde, o ni'metin kadrini bil ve hakkını îfâ et!

1418. Çaldığın vakit o latif inciyi hamil olursun; hâmil olduğun vakit şerîfi yüklenirsin.

Çaldığın vakit o latîf olan inciyi, ya'ni rûh-ı izâfiyi hâmil olursun. O canı hâmil olduğun vakit dahi, müddet-i ömründe şerîf olan bir yükün hâmili olursun.

فهم کردن مریدان که شیخ ذوالنون دیوانه نشده قاصد کرده است

Mürîdlerin anlamasıdır ki, Şeyh Zünnûn deli olmamıştır, kasden yapmıştır.

1419. Dostlar Zünnûn'un kıssasında zindan tarafına gittiler ve orada bir re'y vurdular.

Zünnûn-ı Mısrî hazretlerinin mürîdleri, onun cinnetini müzakere ederek, görmek üzere tımarhâneye gittiler ve orada o Hazret'in hâli hakkında bir re'y ve karar verdiler.

1420. Dediler ki: "Ancak kasden yapar; yahut bir hikmet vardır. Zîrâ o bu [1431] dînde bir kıble ve bir âyettir."

1421. Deliliğin ona sefâhet buyurucu olması, onun derya gibi olan aklından pek uzaktır.

1422. Hâșâ lillah onun mertebesinin kemâlinden ki, onun ayını hastalık bulutu örtsün!

“Hâşâ lillâh”, taaccüb vaktinde söylenen bir sözdür. Ya'ni “Allâh Teâlâ bundan münezzehtir ki, böyle bir kâmili deli yapsın!" demek olur.

1423. O avâmın şerrinden ev içinde oldu; o akılların arından deli oldu!

"O, avâmın şerrinden dört duvar içine çekildi. O kendi akl-ı maaşlarıyla iftihâr edip gurûr-ı ilmî ve idrâke düşen ehl-i gafletin aklını gördü; "Bunların arasında yaşamak ve gezmekten ise, deli olup tımarhâneye kapanmak daha evlâdır" dedi ve kendisini kasden deli olmuş gösterdi. Yoksa onun hâli şu beyitin mâsadakıdır:

[Nazmen] tercüme: "Derûndan âşinâ ol, taşradan bîgâne sansınlar. Bu bir zîbâ reviştir âkıl ol, dîvâne sansınlar."

1424. O nâkıs ve ten-perest olan aklın arından, kasden gitmiştir ve deli olmuştur.

"Künd" belîd ve nâkısu'l-akl olan kimseye derler. Ya'ni, Hz. Zünnûn bu akl-ı cüz'înin maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyedeki za'f ve noksânını ve ancak cismin idâresine kâfî bir kudreti olduğunu gördü; "Bu sıfatta olan bir aklın idâresi altında kalmaktan ise, deli olmak daha hayırlıdır" deyip, kendisini kasden deliler zümresine ilhâk etmiştir.

1425. Der ki: "Beni kavî bağlayın ve öküz masnu'undan başıma ve arkama vurun ve bunu tefahhus etmeyin!"

Ya'ni, Zünnûn hazretleri bu vaz'-ı zâhirîsi ile bize der ki: "Beni sıkı sıkı bağlayın ve öküzün kuyruğundan yapılmış olan kamçı ile başıma ve arkama vurun ve bunun sebebini araştırmayın!"

1426. Tâ ki ey sikāt, o kuyruk parçasının zahminden, Mûsa'nın öküzünden katîl gibi hayat bulayım!"

"Tâ ki ey sikāt, ya'ni dînin büyükleri olan ehl-i hakîkat, o öküz kuyruğu parçasının darbı sebebiyle, Mûsâ (a.s.) zamanında öldürülmüş olan bir kimseye öküzün parçasından vurulup dirilmiş olduğu gibi, ben de hayât-ı ma'nevî bulayım!"

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Bakara'da beyân buyurulan kıssaya işaret olunur. Kıssanın hülâsası şudur: Benî İsrâîl arasında Âmîl b. Şurahbil isminde zengin bir ihtiyar var idi. Amcalarının çocuklarından başka da vârisleri yok idi. Bu ihtiyarı, malına tama'an sahrâya götürüp öldürdüler; ba'dehû iki köy arasına bırakıp, bu köylerin halkından onun diyetini istediler. Köylerin ahâlîsi Mûsâ (a.s.)a gelip şikâyet etti. Mûsâ (a.s.) bu ahâlîyi topladı. Onlara yemîn teklif etti. Onlar da bu katilden haberleri olmadığına yemîn ettiler. Cenâb-ı Mûsâ onlara maktûlün diyetini vermekle hükmetti. Onlar dediler ki: "Yâ Nebiyyallâh, biz diyeti verelim; fakat sen de Hak'tan niyâz eyle ki, bu maktûlün kātilini lütfen bize bildirsin!" Cenâb-ı Mûsâ, vahy-i ilâhî üzerine bunlara buyurdu ki: "Bir öküz kesin; onun parçası ile maktûle vurun ki, maktûl dirilsin ve kātilini haber versin." Bu kıssa, sûre-i Bakara'da وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِه إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ لَكُمْ أَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَة (Bakara, 2/67) [ya'ni "Mûsa kavmine: Allah bir sığır kesmenizi emrediyor, demişti de...] âyet-i kerîmesinden i'tibâren beyân buyurulur. Tafsîli tefsîr kitaplarında mündericdir.

Ya'ni, "insanın kalbi ölmüş bir kimseye; ve "nefs"i de öküze benzer. Kalbini diriltmek isteyen kimse, mücâhede kılıcı ile nefsinin öküzünü öldürsün demek olur.

1427. Tâ ki öküze mensub olan parçanın darbından hoş olayım; Mûsa'nın öküzünün ölmüşü gibi mahbub olayım."

Ya'ni, öküz gibi olan nefsi öldüreyim ve onun parçaları olan sıfatlarını, ölü mesâbesinde olan kalbime vura vura dirilteyim ve Mûsâ (a.s.)ın kestirdiği öküzün parçalarının darbesinden dirilen maktûl gibi dirilerek makbûl ve mahbûb olsun ve esrâr-ı ilâhiyyeden haber versin.

1428. Öküzün kuyruğunun darbesinden, ölmüş diri oldu; bakır gibi kimyadan, halis altun parçaları oldu!

"Sâv" kelimesinin, Şemsü'l-Lügât'ın beyânına göre müteaddid ma'nâları vardır. Burada, hâlis altın parçaları ma'nâsınadır.

1429. Ölmüş sıçradı ve esrârı söyledi; o hunhâr zümreyi açıkça gösterdi.

Cenâb-ı Mûsâ zamânında maktûl olan ihtiyar, öküzün darbesinden dirilip, sıçradı ve kalktı ve esrârı söyledi; kātillerinin kimler olduğunu açıktan açığa gösterdi.

1430. Açık olarak dedi ki: "Bu cemaat öldürmüşlerdir ki, bu zaman benim [1441] husûmetimde îşüftedirler!"

O maktûl ihtiyar açıktan açığa dedi ki: "Beni öldürenler bunlardır ki, şimdi benim katlimden dolayı köyler halkına karşı husûmette bulunuyorlar ve zâhirde perîşanlıklar ızhâr ediyorlar!"

1431. Vaktaki bu sakîl cisim ölmüş ola, esrar bilici bir varlık diri olur!

Bu sakîl olan cism-i unsurînin ahkâmı ve nefsin sıfatları muattal olduğu vakit, esrâr-ı ilâhiyyeye vâkıf olan rûh dirilir ve kuvvet bulur ve bu cisimden artık rûhun ahkâm ve âsârı zâhir olmağa başlar.

1432. Onun canı cenneti ve cehennemi görür, cümle esrarı açık bilir!

1433. Şeytan kātillerini açık gösterir; hud'a tuzağını ve mekri açık gösterir.

Ya'ni, nefis öküzünün parçalarının darbesinden dirilen rûh, artık âlem-i gaybı müşâhedeye başlar ve sûret perdelerinin altında gizli olan cennet ve cehennemi ve onların ehlini âşikâre olarak görür. Ve onun nazarında, خفت الجنة بالمكاره و حفت النار بالشهوات ya'ni "Cennet nefsin mekrûh gördüğü şeyler ile; ve cehennem nefsin arzû ettiği şeylerle örtülmüştür" hadîs-i şerîfinin sırrı zâhir olur. Ve insanı helâke sa'y eden şeytanları ve onların bu âlem-i sûretteki hud'alarının tuzaklarını ve mekrlerini müşâhede eder ve bunları açıkça beyân eder.

1434. Öküzü öldürmek tarîkın şartındandır, tâ ki onun kuyruğunun darbesinden can mufîk olsun!

Nefis öküzünün kuyruğunun darbesinden can ifakat bulmak için, o nefis öküzünü öldürmek Hak yolunun şartındandır.

1435. Nefsinin öküzünü pek çabuk öldür, ta ki gizli ruh akıl ile diri olsun!

“Zû-ter”, “zûd-ter” in muhaffefidir; pek çabuk demektir. “Huş”, akıl ma'nâ-sına olan "hûş” muhaffefidir. Ya'ni, bu hayât-ı sûrî pek kısadır. Bu fırsatı kaçırmaksızın nefsinin öküzünü pek çabuk öldür ki, nefsinin ahkâmı altında zebûn ve gizli kalmış olan rûhun, akl-ı maâd ile diri olsun. Zîrâ akl-ı maâş, insanın rûh-ı hayvânîsinin sıfatıdır; ve akl-ı maâd ise rûh-ı insânîsinin sıfatıdır. Nefis öküzü kendisine mahsûs olan bu akl-ı maâş ile beraber diridir. O ölüp rûh dirilirse, rûh da kendisinin sıfatı olan akl-ı maâd ile beraber dirilir.