Hayrâtın ferdâya te’hîrinin âfeti beyânındadır.
24. bölüm / 33 · 9052 kelime · ~46 dk okuma
1262. Sakın yarın deme ki, yarınlar geçti; tâ ki zirâat günleri külliyen geçmesin!
Ya’ni her gün, senin “yarın” dediğin gündür; ve o günler dahi geçmekte ve senin cismin dahi çökmekte ihtiyarlamaktadır. Binâenaleyh, “Yarın yapa- rım" demekten vazgeç ki, a'mâl-i sâliha sermâyesi olan kuvvetin büsbütün munkarız olmasın!
1263. Benim nasihatımı dinle ki, ten kuvvetli bağdır; eğer senin yeniliğe meylin varsa, eskiyi dışarıya at!
Nasîhatımı tut ki, bu cisim kaydı Hak yolunun kuvvetli bir bağıdır. Bu bağı çözmek lazımdır. Eğer yeni bir hayâta ve yaşayışa meylin varsa, eskimiş olan bu hayât-ı zâhire ve hayvâniyyeyi rûh-ı insanî âleminin dışarısına at!
1264. Dudağı bağla ve altın dolu avucunu aç; ten hasîsliğini bırak ve sehaveti ileriye getir!
Dedikodulardan ve boş sözlerden vazgeç; altın mesâbesindeki rûh-ı insânîyi hâmil bulunan cisminin eli mesâbesindeki kuvvetini Allâh yolunda imsâk etme! Hifz-ı cisim fikrini ve ten hasîsliğini bırak ve Hak yolunda ne olursam olayım diyerek, cisminin hoşlandığı şeyleri terk etmekte cömert ol! Nitekim hadis-i şerifte buyurulur: طوبى لمن شغله عيبه عن عيوب الناس و امسك فضل قوله و أنفق فضل ماله ya'ni "Ne mutlu o kimseye ki, onun ayıbı nâsın ayıplarından kendisini meşgül eder ve zâid sözünü imsâk eder ve malının ziyâdesini infâk ve tasadduk eder!"
1265. Şehvetleri ve lezzetleri terk etmek cömertliktir; her kim şehvetten aşağıya gitti ise yukarıya kalkmadı!
Zîrâ cismin arzûlarını ve lezzetlerini Allâh için terk etmek cömertliktir. Şehvette müstağrak olanlar bir daha içinden çıkamadı.
1266. Bu sehavet bir daldır, o cennet servisidir; vay ona ki, böyle bir dalı elden bıraktı!
Bu beyt-i şerîfte şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur: السخاء شجرة من اشجار الجنة اغصانها متدليات فى الدنيا فمن اخذ غصنا منها قاده ذلك الغصن الى الجنة yani "Cömertlik cennet ağaçlarından bir ağaçtır; dalları dünyâya sarkmıştır. İmdi, kim ki onlardan bir dalı tutarsa bu dal onu cennete çeker götürür."
1267. Bu terk-i hevâ kavî iptir; bu dal canı semâya çeker!
Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Bakara'da olan فَمَنْ يَكْفُرْ بالطاغوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللَّهِ فَقَدْ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى (Bakara, 2/256) ya'ni "Kim ki Tâğût'a küfr etti ve Allah'a îmân etti, imdi muhakkak kavî ipe yapıştı!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. "Tâğût"tan murâd, abdi Hakk'tan uzaklaştıran her bir şeydir. Ve "urve-i vüskā" kavî ip ma'nâsına olup, ondan murâd, Hakk'a yaklaştıran evâmir-i ilâhiyyedir. Ve hevâ-yı nefsânî, abdi Hakk'tan uzaklaştıran şeylerden olduğu için, hadîs-i şerîfte, لا يؤمن احدكم حتى يكون هواه تبعا لما جئت به ya'ni "Sizden birinizin hevâsı benim getirdiğim şeye tâbi' olmadıkça o kimse mü'min olmaz" buyurulur. Bu ma'nâya binâen cenâb-ı Pîr “urvetü'l-vüskā"yı, terk-i hevâ ma'nâsına almışlardır. Zîrâ terk-i hevânın netîcesi, evâmir-i ilâhiyye ve ahkâm-ı şer'iyyeye temessüktür. Ve sehâvet, evâmir-i ilâhiyyeyi kabûl ve icrâ ve terk-i hevâ demek olduğundan, ikinci mısra'daki “şah (شاخ) dan murâd dahi yukarıki beyt-i şerîfte zikr olunan hadîs-i şerîfteki şecere-i sehâ demek olur. Ve sehânın zıddı ise buhüldür. Ve buhül ise, sıfât-ı nefsâniyyeden olup, hevâya muvâfakattir. Ve buhül, şecere-i cehennemdendir. Nitekim Beyhakî'nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur: السخاء شجرة في الجنة فمن كان سخيا اخذ بغصن منها فلم يتركه الغصن حتى يدخل الجنة والشح شجرة فى النار فمن كان شحيحا اخذ بغصن منها فلم يتركه الغصن حتى يدخله النار ya'ni “Cömertlik cennette bir ağaçtır. İmdi, cömert olan kimse ondan bir dalı tutar, cennete girinceye kadar o dalı bırakmaz. Ve buhül cehennemde bir ağaçtır. İmdi, bahîl olan kimse ondan bir dalı tutar, cehennememe girinceye kadar o dalı bırakmaz." Beyt-i şerîfteki "semâ"dan murâd, âlem-i ulvîdir.
1268. Ey iyi mezhebli, tâ ki seni sehavet dalı yukarıya çekerek kendi aslına kadar götürsün!
Ey müslüman, sehâvet dalına yapış ki, seni aslı olan cennete götürsün.
1269. Güzellik Yûsuf'usun ve bu âlem kuyu gibidir; ve bu ip Allah'ın emrine sabırdır.
Senin rûh-ı insânîn güzellikte Hz. Yûsuf gibidir; ve bu âlem-i kesîf-i şehadet ise kuyuya benzer. Ve bu kuyuya, emr-i ilâhîye sabr etmek ipi sarkıtılmıştır.
1270. Ey Yusuf, ip geldi, iki elini vur; ipten gafil olma, geç olmuştur! [1277]
Ey Yûsuf gibi olan rûh-ı insânî, işte kavî ip olan emr-i ilâhî, Peygamber-i zîşân ve onun vârisi olan veliyy-i kâmil vâsıtasıyla bize vârid oldu. İki elinle sarıl, sakın bu zulmânî olan kuyu içinde bu sarkıtılmış olan ipten gâfil olma! Zîrâ ömür âhire yaklaşmıştır.
1271. Allah'a hamd olsun ki, o ipi sarkıttılar; fazl ve rahmeti birbirine karıştırdılar!
Allâh Teâlâ'ya hamd olsun, o ipi rahmeten-li'l-âlemîn olan Nebiyy-i zîşân vâsıtasıyla ve mahzâ fazl-ı ilâhî ile onun vârisi olan veliyy-i kâmil eli ile sarkıttılar. Binâenaleyh fazl ve rahmeti birbirine karıştırdılar.
1272. Tâ ki yeni can âlemini çok aşikar, na-pedîd olan âlem-i azîmi göresin!
İmdi, fazl ve rahmet yekdîğerine karıştırılmak sûretiyle bu zamanda zâhir olan vâris-i kâmilin huzûruna gel ki, ma'nâ cihetiyle çok âşikâr ve zâhir; ve fakat sûret cihetiyle görünmez ve gizli olan yeni can âlemini, o âlem-i azîmi göresin! Yukarıki beyt-i şerîfte, fazl ve rahmetin birbirine karıştırılmış olmasını beyân ile, zât-ı şerîflerinin verâset-i muhammediyyeyi hâiz olduklarına işâret buyururlar.
1273. Bu yok olan cihân varlar gibi olmuştur; ve o var olan cihân çok gizli olmuştur.
Zîrâ hakîkatta sabun köpüğü gibi bir yoktan ibaret olan bu cihân-ı sûrî, varlar gibi görünmüştür; ve var olan rûh ve ma'nâ âlemi ise bu sûret perdesi altında pek gizli kalmıştır.
1274. Toprak rüzgâr üstündedir ve oyunculuk eder; eğri göstericilik ve perde yapıcılık eder.
Bu hâl ona benzer ki, rüzgâr şiddetle estiği vakit, yerden toprakları havaya kaldırır ve kesîf topraklar havâ-yı nesîmî üstünde kalıp bir oyun ve hareket gösterir. Halbuki havada uçmak toprağın âdeti değildir. Bu sûretle his gözüne eğri göstericilik ve kendi kesâfeti ile, latîf olan havâ-yı nesîmîye perde yapıcılık eder. İşte rûh ile cismin hâli böyledir.
1275. Bu ki iş üzerindedir, işsizdir ve kabuktur; ve o ki gizlidir, iç ve asıl olan odur.
Havada hareket ve devirde olan toprak, hakîkatta hareketsizdir ve sûret-ten ibarettir. Ve gizli olan hava ise o hareketin bâdîsi ve içi ve aslıdır. Rûh ile cisim arasındaki irtibât dahi böyledir.
1276. Toprak rüzgârın elinde bir âlet gibidir; rüzgârı yüksek ve yüksek asıllı bil!
1277. Toprağa mensub olan gözün nazarı toprağa düşer; rüzgârı gören bir göz başka türlüdür.
Toprağa, ya'ni sûret-i cisme mensûb olan gözün bakışı, yine kendi cinsinden olan suver-i ecsâma düşer. Rüzgâr gibi latîf olan bir göz, başka türlü bir göz olur. Ya'ni kesîf kesîfi ve latîf dahi latîfi görür.
1278. Atı at bilir, zîra o yardır; binicinin ahvalini de binici bilir.
"At"dan murâd cism-i unsurî, “binici"den murâd rûhtur. Ya'ni at gibi olan cismin ahvâlini yine cisim bilir. Zîrâ kendinin cinsi ve nazîridir. Süvârî olan rûhun ahvâlini de yine kendi cinsinden bir süvârî olan rûh bilir.
1279. His gözü attır ve Hakk'ın nûru binicidir; süvarîsiz ise at işe gelmez.
Cismin sûretine taalluk eden his gözü at mesâbesindedir ve hayvânîdir. Ve rûh-ı insânînin sıfatı ve Hakk'ın nûru olan akıl ve idrâk ise bu atın süvârîsidir. Süvârîsi olmayınca at, kendi hayvanlığı âleminde kalır, bir işe yaramaz.
1280. Böyle olunca, atı kötü huydan te'dîb et; ve yoksa at şah indinde redd [1287] olur.
At mesâbesinde olan his gözünün görüşünde müstağrak olma! Zîrâ o atın nazarı kötü huyludur. Dâimâ hayvanlık tarafına bakar ve sûret ve tabîat mer'âsını görüp kudurur. Binâenaleyh onu bu kötü huydan vazgeçirmek ve doğru yola sevk etmek için te'dîb ve terbiye et! Aksi halde o atta, şâh ve halîfe-i Hak olan rûh-ı insânînin ahkâmı zâhir olmayıp, hayvâniyyet âleminde merdûd ve métrûk bir halde kalır.
1281. Atın gözü şâhın gözünden yol görücü olur; şahın gözü olmaksızın atın gözü muztarr olur.
At mesâbesinde olan his gözü, şâh ve halîfe-i Hak olan rûhun gözünden tarîk-ı Hakk'ı görücü olur. Rûhun gözü olmazsa, merci'ini ve maâdını görmekten âciz ve muztarr olur.
1282. Otların gayri ve otlağın gayri her nereye çağırır isen, atların gözü, "Hayır, niçin?" der.
Atlar ancak ota ve otlağa çağırırsan gelir. Bunların gayri olarak her nereye çağırırsan, o atların gözü, "Hayır, gelmem, niçin geleyim? Orada benim hazzım yoktur!" der. Bunun gibi, cismin gözü sûret tarafına da'vet olunduğu vakit koşa koşa gelir; ma'nâ tarafına çağırılırsa, "Benim orada zevkim ve hazzım yoktur" der, istinkâf eder.
1283. Hakk'ın nuru hissin nûru üzerine rakib olur; ondan sonra can Hak tarafına rağıb olur.
Hakk'ın nûru, ya'ni rûh-ı insânînin sıfatı olan akıl ve idrâk his gözünün nûruna râkib olur ve his gözü gördüğünü akıl ve idrâk nûru vâsıtasıyla muhâkeme ederse, o sıfatın mevsûfu olan rûh-ı insânî hayvâniyyetten yakasını kurtarıp Hak tarafına râğıb olur.
1284. Rakibsiz at yolun resmini ne bilir; caddeyi bilmek için şah lazımdır.
Başıboş bırakılan at, hangi yoldan nereye gidileceğini bilemez ve münasebetsiz yollara sapar. At üstünde binici şâh lâzımdır ki, doğru caddeye sevk etsin!
1285. Bir his tarafına git ki, onun nûru rakibdir; o iyi nûr hissin sahibidir.
Hiss-i hayvânîye değil, hiss-i akıl ve idrâk tarafına git ki, bu akıl ve idrâkin nûru havâss-i hayvânî üzerine râkibdir. O nûr-ı mahbûb, hiss-i hayvânînin musâhib ve refîkidir. Zîrâ havâss-i hamse-i zâhire, âlem-i sûrette insanı çok aldatır ve hakāyıkı idrâke mâni' olur. Velâkin nûr-ı akıl ona musâhib ve refîk olursa, muhâkeme ederek onun galatâtını ve hatâlarını bulur. Nitekim sûre-i Rum'da إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٌ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (Rum, 30/24) ya'ni “Muhakkak bunda taakkul eden tâife için elbette nişanlar ve alâmetler vardır!" buyurulur. Ve bu meâldeki âyât-ı kur'âniyye çoktur.
1286. Hissin nûruna Hakk'ın nûru tezyîn olur; "nûr üzerine nûr"un ma'nâsı bu olur.
Havâss-i zâhirenin nûrunu, nûr-ı Hak olan akıl ve idrâk nûru süsler. İşte, نُورٌ عَلَى نُور (Nûr, 24/35) ["Nûr üzerine nûr"] âyet-i kerîmesinin ma'nâsı budur. Zîrâ kuvâ-yı zâhire, hayvâniyyet mertebesine ihsân-ı ilâhî olan bir nûrdur. Fakat onun üzerine zâid olarak, cins-i insâna mahsûs bir de nûr-ı akıl ve idrâk ihsân buyurulmuştur ki, Hak Teâlâ tarîk-ı hidâyeti meşiyyeti ile bu nûra gösterir. Nitekim âyet-i kerîmede, نُورٌ عَلَى نُورٌ يَهْدِى اللهُ لنوره مَنْ يَشَاءُ ["Nûr üstüne nûrdur; Allah dilediğini nûruna hidayet eder."] (Nûr, 24/35) buyurur. Ve bu nûr-ı akıl sâyesinde insan, tarîk-ı Hakk'ın rehberi olan insân-ı kâmilin terbiyesine ihtiyaç olduğunu idrâk eder.
1287. Hisse mensub olan nûr toprak tarafına çeker; Hakk'ın nûru onu yüksek tarafa götürür.
"Sera", merkez-i arz ve nemli toprak ma'nâlarına gelir. Burada, âlem-i ecsâmdan ibaret olan mahsüsât murâd buyurulur. حقش da zamîri, mahzûf olan insana râci'dir. Ya'ni, kuvâ-yı zâhire nûru insanı mahsüsât tarafına ve âlem-i süflîye çeker. Hakk'ın nûru olan akıl onu âlem-i ulvîye götürür.
1288. Zîrâ ki mahsüsât pek aşağı bir âlemdir; nûr-ı Hak deryadır ve his çiy gibidir!
Zîrâ âlem-i mahsüsât olan cismâniyyet ve sûret âlemi pek aşağı bir âlemdir ve esfel-i sâfilîndir ve pek dardır. Fakat Hakk'ın nûru olan âlem-i ukül, ma'nâ âlemi olduğu için deryâdır ve gâyet geniştir. Havâss-i zâhire, akl-ı kül deryâ-sından tebahhur ve ba'dehû tekâsüf edip aşağıya düşen çiy tânelerine benzer.
1289. Fakat o râkib onun üzerinde iyi eserlerin ve iyi sözün gayri ile zahir değildir.
O havâsse râkib olan nûr-ı akıl, bir şekil ve sûrette görünmez. O ancak taalluk ettiği ecsâmda güzel eserler ve iyi sözler ile zâhir olur. Zîrâ âkıl olan, herkesin hâl ve şânıyla mütenâsib muamelede bulunur ve sıfât-ı nefsâniyyesini i'tidâl dâiresine çeker ve halka nâfi' hizmetlerde bulunur. Bunlar hep aklın eserleridir. Bunların zıddı ise kuvâ-yı nefsâniyye âsârıdır.
1290. Hisse mensub olan nûr ki, o galîzdır ve ağırdır; gözlerin karası içinde gizlidir. [1297]
Bir nûr-ı hissî olan kuvve-i bâsıra galîzdır ve kesîftir ve ağırdır. Bu nûrun taalluk ettiği mahal, gözlerin karasının içidir ve bu kuvvet orada gizlenmiştir. Akıl gözünün nûru ise latîftir ve onun mahall-i taalluku süveydâ-yı kalb-dir. Gördüğünü dimâğa verir ve dimâğdan his gözünün nûruna bi'l-intikāl râkib olur.
1291. Mâdemki hissin nûrunu gözden göremiyorsun, o dîne mensub olan nûru gözden nasıl görürsün!?
Sen nûr-ı hissî olan kuvve-i bâsıranı, vücûdunda bulunduğu halde kendi gözün ile göremiyorsun. Nitekim şâir bu ma'nâyı şöyle söyler: Binâenaleyh, o inkıyâda mensûb olan nûr-ı aklı his gözü ile nasıl görebilirsin!? "Dîn", âdet ve cezâ ve inkıyâd ma'nâlarına gelir. Burada inkıyâd ma'nâsına alınmak münasibdir. Zîrâ teblîgât-ı enbiyaya ve verese-i enbiyânın nasâyıhına münkād olan akıldır. Serkeşlik akılsızlıktan ileri gelir.
1292. His nûru bu galîzliği ile beraber muhtefîdir; o safî olan bir ziya nasıl hafî olmaz?
1293. Bu cihân, bâd-ı gaybın ve dâd-ı gaybın elinde çöp gibi acizliği san'at tuttu.
"Bu cihân"dan murâd, âlem-i ecsâm ve sûrettir. "Bâd-1 gayb"dan murâd, akl-ı küllün tasarrufâtıdır. "Dâd-1 gayb"dan murâd, atâyâ-yı esmâiyyedir. "Dâd-ı gayb”, vâv-ı âtıfe ile birinci mısra'daki "bâd-ı gayb"a ma'tûftur ve "dest"e taalluk eder. Ankaravî hazretleri bu "dâd-ı gayb"ı âtîdeki beyite merbût addeder. Bu da bir vecihtir. Hind nüshalarında "dâd-ı gayb" vâki'dir. Ve bu sûrette ma'nâ daha sarîh olur. Ya'ni “Bu cihân bâd-ı gaybın elinde çöp gibidir; gaybın dâdından âcizliği san'at tuttu" demektir.
Ma'lûm olsun ki, bu âlem-i sûret, esmâ-i ilâhiyye cem'iyyetinin mezâhiridir ve atâyâ-yı esmâiyyenin mevrididir. Ve nizâm-ı âlemde mutasarrıf olan akl-ı külldür. Ve insan zübde-i âlemdir. Binâenaleyh cenâb-ı Pîr yukarıda sûret-i insâniyye ile akl-ı insânî arasındaki râbıtayı beyân buyurduktan sonra, bu beyt-i şerîfte cüz'den külle intikāl edip buyururlar ki: Bu âlem-i şehadetin hey'et-i mecmûası, gayb rüzgârı mesâbesinde olan akl-ı küllün dest-i tedbîr ve tasarrufu ve atâyâ-yı esmâiyyenin te'sîrâtı altında zebûndur ve âcizdir. Bu âlem-i ecsâmda ancak suver-i ilmiyye mertebesinde sabit olan hakāyıkın âsârı akl-ı küll vâsıtasıyla ânen-fe-ânen zâhir olur. Nitekim insanın sûret-i cismâniyyesinden sâdır olan âsâr dahi onun suver-i zihniyye ve ilmiyyesi olup, aklı vâsıtasıyla âlem-i hisse çıkar. Ve âtîdeki beyitlerde bu ma'nâ tavzîh buyurulur.
1294. Onu gâh yüksek ve gâh onu alçak eder; onu gâh sağlam ve gâh kırık yapar.
O bâd-ı gayb ve dâd-ı gayb, o âlem-i cismi ba'zan yükseltir ve ba'zan alçaltır. Onu gâh ma'mûr eder ve gâh harâb eder.
1295. Onu gâh sağa ve gâh sola götürür; onu gâh gülistan, gâh diken yapar.
1296. El gizli ve kalemi yazı yazıcı gör; at cevelânda ve binici gâibdir!
His gözünün dâire-i rü'yeti kısa ve cismâniyyet sâhasına münhasır olduğundan, bu halleri müessirât-ı cismâniyyeden ve tabîatten görür. Bu hâl, kalem ile yazı yazan bir eli görmeyip, kalemi görmeğe benzer. Binâenaleyh, cismâniyyette gizli olan müessirâtı gör! Binici olan akl-ı küll, at mesâbesinde olan sûret-i âleme râkibdir. Fakat ortada zâhir olan, at mesâbesindeki cism-i âlemdir. Binici olan akl-ı küll ve atâyâ-yı esmâiyye gâibdir.
1297. Uçan oku gör, halbuki yay gâibdir; canlar zâhir ve canların cânı gizlidir!
"Uçan ok"tan murâd, ezelde sâdır olan hüküm ve kazâ-yı ilâhîdir. "Yay"dan murâd, suver-i ilm-i ilâhî olan a'yân-ı sâbitedir. "Can"dan murâd, a'yân-ı sâbite muktezâsını hâmilen, gayriyyet libâsıyla âlem-i ervâhta zâhir olan cevâhir-i mücerrede-i nûriyyedir. Ve "canın cânı"ndan murâd, Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ıdır.
1298. Oku kırma, zîra bu şaha mensub olan oktur; pertaba mensûb değildir, bir âgâhın şestindendir.
"Pertâb", mehtâb vezninde, atmak demektir ve çok uzaklara atılan ok ma'nâsına da gelir. "Şest" kelimesinin on kadar ma'nâsı vardır. Burada, yay-yın kirişini çeken baş parmak ma'nâsınadır. Ya'ni, cânib-i gaybdan atılan oku kırma ve muhalefet etme! Zîrâ bu ok, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın kazâsının okudur. Mahlûkun baş parmağı ile yay kirişinden fırlayan ok değildir ve mahlûkun hükmü ve kazâsı değildir. Belki isti'dâd-ı ezelîye vâkıf olan Hakk'ın kudret parmağı ile a'yân-ı sâbite yaylarındandır. Binâenaleyh bu ok dâd-ı gaybdır (ki, 1293 numaralı beyitte îzâh olundu) ve atâyâ-yı esmâiyye-dir. (طٰهٰ، 20/50) يَعْنِى "Hak Teâlâ her bir şeye halkını ver-di" âyet-i kerîmesi mûcibince, her hak sâhibine verilmiş olan haktır.
1299. Hak, “Mā rameyte iz rameyte” buyurdu; Hakk’ın işi, işlerin üzeri-ne sebk tutar.
Bütün varlıklar ve tasarruflar Hakk’ın olduğuna işâreten Hak Teâlâ, وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى (Enfâl, 8/17) ya’ni “Ey Habîbim, attığın vakit sen atma-dın, velâkin Allâh Teâlâ attı!” buyurdu. Binâenaleyh bu vücûdât-ı izâfiyye ve âlem-i ecsâmda zâhir olan ef’âl, ezelde sâdır olan kazâ-yı ilâhiyye merbûttur ve ibâdın ef’âlinin hâlikı da Hak’tır. Böyle olunca, Hakk’ın hüküm ve kazâsı ve fiili, ibâdın hüküm ve kazâlarından ve ef’âlinden evvel vâki’ olmuştur. Bu âyetin îzâhâtı, I. ciltte yahûdî pâdişâhın vezîrinin hikâyesinde geçti.
1300. Kendi gazabını kır, sen oku kırma; senin gazabının gözü, sütü kan ad- [1307] deder!
Ya’ni sen, “Ben bu işin böyle olmasını isterdim, bunun hilâfı oldu” diye öfkelenme ve kazâ-yı ilâhî okunu kırma ve i’tirâz etme. Zîrâ kazâ-yı ilâhî isti’dâdât-ı ezeliyyeye tâbi’dir. İsti’dâdât-ı ezeliyye ise gayr-i mec’ûldür. Bi-nâenaleyh senin lisân-ı isti’dâdın ile talebine müstenid olan kazâ-yı ilâhî, senin hakkında süt gibi mülâyimdir ve ni’mettir. Halbuki o senin beşeriy-yetine gayr-i mülâyim geldiği için, senin öfkenin gözü o sütü kan ve nık-met sayar.
1301. Ok üzerine bûse ver ve ciğer kanından kana bulaşan oku şâhın huzûru-na götür!
O kazâ-yı ilâhî okunu öp ve o kazâdan râzı ol! Bu kazâ her ne kadar se-nin beşeriyyetine korkunç ve iğrenç gelmiş ve senin ciğerini delmiş ise de, o ciğerinin kanına bulaşan kazâ okunu, “Bunda Hakk’ın hikmeti vardır” diye-rek kemâl-i hürmetle al ve fâil-i hakîkî olan şâhın huzûruna takdîm et, ya’ni bu tecellî-i Hakk’a şükret!
1302. O şey ki zahirdir, aciz ve bağlanmış ve zebûndur; ve o şey ki gâibdir, öyle sert ve harûndur.
Bu zâhir olan suver-i ecsâm ve mezâhir-i esmâ-i ilâhiyye, cemâd kabîlinden olup, bir muharrike muhtaçtır ve onların hareketi Hakk'ın irâdesine ve kudretine bağlanmıştır ve bu kudrette zebûndur. Ve bu sûret perdesi arkasında nâ-peydâ ve gâib olan Hakk'ın iradesi ve kudreti sert ve serkeştir. Nitekim ayet-i kerîmede, مَا مِنْ دَابَّة الا هُوَ آخِذ بناصيتها (Hûd, 11/56) ya'ni "Hakk'ın nâsıyelerinden tutup çekmediği bir zî-rûh yoktur” buyurulur.
1303. Biz avız, kimin böyle bir tuzağı vardır; çevgânın topuyuz bir çevgân nerededir?
Biz av gibiyiz; bu suver-i kevniyye ise birtakım kurulmuş tuzaklardır. Ey fetânet sahibi olan kāri', düşün, kimin böyle mâhirâne kurulmuş bir tuzağı vardır? Biz cirit oyunu meydanında çevgân tarafından çelinen topa benzeriz. Ve çevgân, gayr-i mer'î olan irâde-i Hak'tır. Böyle kendisi görünmez ve hüküm ve te'sîri nâfiz bir çevgân nerede vardır! "Çevgân", başı eğri bir sopadır. Bu sopa ile geniş meydanda top çelerler. Zamân-ı hâzırda bu şeklin muaddeli olmak üzere, "tenis"" dedikleri bir oyunu îcâd etmişlerdir. Ucu eğri, top çelmek için sopa bu oyunda da müsta'meldir.
1304. Yırtar, diker, bu terzi nerede? Üfler, yakar, bu neffat nerede?
Bu âlemde sûret libâslarını yırtan ve diken bir terzi vardır. Pek a'lâ, fakat bu his gözü ile göremediğimiz terzi nerede? Sönmüş hayat ocaklarını üfleyip yakan vardır. Bu neffât nerede? "Neffat" ateş yakmak için neft yağı döken ma'nâsınadır. Ya'ni, bunların fâili, sûret perdeleri arkasına gizlenmiş olan Hak'tır.
1305. Sıddîkı bir saatta kafir eder; zındıkı bir saatta zahid eder!
311 numaralı beyitteki dip notuna bakınız!
Ankaravî hazretleri "kâfir" ile "sıddîk"ı ve "zâhid" ile "zındîk"ı mevzû' olan ma'nâları üzerine alıp, "Hak Teâlâ bir fa'alün li-mâ-yürîddir ki, bir sıddîkı bir anda kâfir ve bir zındîkı da bir anda zâhid yapar ve يضل من يشاء ويهدى من يشاء (Fâtır, 35/8) ya'ni "Dilediğini dalâlete düşürür ve dilediğini[ne de] hidâyet eder." âyet-i kerîmesi mûcibince, istediği kimseleri mühtedî ve istediği kimseleri şakî yapar" buyurur. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ise kendi şerhinde şöyle buyurur: "Burada sıddîkın kâfır olması budur ki, diğer bir ârifin sözünden zâhirdir. Beyit: "Her kimse ki, bir zaman Hak'tan gafildir; o dem içinde kâfirdir, fakat gizli kâfirdir."
Ve gaflet, gayrı görmekten ibârettir, mürted olan kâfir ma'nâsına değildir. Eğer lafz-ı "sâati" ساعتی ye dikkat edersen anlarsın. "Bir sâatta zındîkı zâhid etme"nin ma'nâsı budur ki, zındık bir mülhiddir ki, hakîkat ve halkıyyet cihetlerini tefrîk etmez ve Hakk'ın zuhûrunu ancak bu mertebeye münhasır bilir ve mertebe-i bâtını münkir olur ve bu i'tikād sebebiyle tâât ve ibâdâttan ibâret olan umûr-ı dîniyyeyi terk edip, dünyâda ve dünyânın lezzetlerinde müstağrak olur. "Ve bir sâatta zâhid olma"nın ma'nâsı budur ki, mertebe-i bâtını münkir ve lezzât-ı dünyâ ile meşgül olan böyle bir zındîka derd ve zahmet isabet ettiği vakit, bî-ihtiyâr bâtın tarafına rücû' eder ve dünyâdan ve lezzât-ı dünyâdan bîzâr olup, taraf-ı zühde gelir. Binâenaleyh, zındıkın zâhid olması, sıddîkın kâfır olmasına mutâbık olur. Yoksa, zındîkın zendekadan tâib olup, ehl-i tahkîk i'tikādıyla müşerref olması demek değildir."
Fakîr derim ki: Beyt-i şerîf her iki ma'nâyı da hâvîdir. Zîrâ yukarıdan beri zikr olunan hakāyıktan anlaşıldı ki, Hakk'ın tecelliyâtı, isti'dâdât-ı ezeliyyeye tabi'dir. Ve Hakk'ın kudreti irâdesine ve irâdesi ilmine ve ilmi ma'lûma tâbi'dir. Ve ma'lûm, "a'yân-ı sabite"dir. Ve a'yân-ı sâbitenin isti'dâdâtı ise hâssıyyet-i esmâdır. Ve hâssıyyet-i esmâ ise mec'ûl değildir.
1306. Zîrâ ki muhlis kendisinden tamamen hâlis olmadıkça, tuzaktan hatar içinde olur.
Bu beyt-i şerîfte المخلصون على خطر عظيم ya'ni "Muhlisler azîm tehlike üzerindedirler" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Zîrâ muhlisin nazarından ikilik nisbeti kalkmamıştır. Hakk'ın varlığı muvâcehesinde kendi varlığını ve var-lığına taalluk eden hizmetini ve ibâdâtını tahayyül eder. Halbuki bunları gör-mekte büyük tehlike ve korku vardır. Binâenaleyh kendi vücûd-ı mevhû-mundan kurtulmadıkça o muhlis için korku vardır. Zîrâ sırr-ı kader meçhûl-dür. Ve âlem-i şehadet ise âlem-i mahv ve isbâttır. Nitekim âyet-i kerîmede, يَمْحُوِ اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعَنْدَهُ أَمَّ الْكِتَابِ (Ra'd, 13/39) ya'ni “Allâh Teâlâ dilediğini mahv eder ve dilediğini isbât eder ve ümmü'l-kitâb ya'ni hakāyık-ı eşyâ onun indinde sâbittir" buyurulur.
1307. Zîrâ ki yoldadır ve rehzen hadsizdir; o kurtulabilir ki, Hakk'ın emâ-nındadır.
Muhlisin tehlike ve korku içinde olmasının sebebi budur ki, muhlis henüz yoldadır ve Hak yolundaki yol kesicilerin hadd ü hesabı yoktur. Bu yolcula-rın içinden kurtulup menzil-i maksûda varanlar, ancak Hakk'ın hifz ve emâ-nında olan ehl-i saâdettir.
1308. Ayna halis olmadı, o muhlistir; kuşu tutmamıştır, o avcıdır.
Ya'ni, kalbinin aynası Hakk'ın gayrinin hâtıralarından kurtulup henüz musaffâ olmamış olan kimse, henüz muhlistir ve o kimse henüz kendi rû-hunun kuşunu tutamamıştır. Sıfât-ı nefsâniyyesinin bağlarıyla mukayyed-dir. Bu bağları çözmek ve o kuşu tutmak ile meşgüldür. Zîrâ rûh Hakk'a vusûl için Hak ile kul arasında vâsıtadır ve berzahtır. "Muknıs" kelimesine Ankaravî hazretleri "sayyâd" ma'nâsı vermişlerdir. Hind şârihlerinden Mîr Nûrullâh der ki: "Muknıs" kelimesini lügat hasebiyle sayyâd ma'nâsına al-mak doğru değildir. Zira اقناص masdarı müsta'mel değildir. Belki قنص ve اقتناص ، اصطياد ma'nâsına gelir. Meğer ki mîm'in fethi ile "maknıs" masdar-ı mîmî olup, ism-i fâil ma'nâsına alınmış olsun." Velî Muhammed Ekberâbâdî de aynı mütâlaadadır. Ve Bahru'l-Ulûm ve Muhammed Efdal hazarâtı dahi, masdar-ı mîmi olup ism-i fâil ma'nâsı murâd olunduğunu beyân ederler. Fa-kîr-i nâçîz derim ki: "Maknıs" kelimesini meclis vezninde doğrudan doğruya ism-i mekân olarak almak muvâfık olur. Zîrâ hem avın hem de avcının me-kânı, sâlikin vücûd-ı izâfisidir. Ya'ni sâlikin âyîne-i kalbi henüz vesâvis-i şeytâniyyeden ve havâtır-ı nefsâniyyeden hâlî değildir. Binâenaleyh o muh- lisdir. O, rûhunun kuşunu henüz tutmamıştır. Onun vücûdu bir taraftan şeytanın ve nefsinin av mahallidir. Zîrâ şeytan ve nefis onun kalbini avlamak isterler ve o da kendi rûhunun kuşunu avlamak arkasındadır.
1309. Vaktaki muhlas oldu, muhlas kurtuldu; emn makāmına gitti ve el götürdü.
"Muhlas" lâm'ın fethi iledir. Ve "muhlas", nazarından kendi vücûd-ı mevhûmu kalkmış ve sıfât-ı nefsâniyyesinden kurtulup, bu sıfât-ı nefsâniyye yerine sıfât-ı Hak kāim olmuş olan zevâta derler. Ve vücûd-ı mevhûm kalmayınca, artık şeytanın ve nefsin av mahalli kalmaz. Nitekim âyet-i kerîmede Hak Teâlâ hazretleri İblîs'in lisânından ihbâren buyurur: `وَلَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ` (Hicr, 15/39-40; Sâd, 38/82-83) ya'ni "Ya Rab, elbette ben onların hepsini azdırayım; onlardan senin muhlas kulların müstesnâdır!" Binâenaleyh, evvelce "muhlis" olan kimse, sa'y ve gayreti ve mücâhedesi ve Hakk'ın inâyeti ile kendi vücûd-ı mevhûmundan fânî olmak mertebesine vâsıl olduğu vakit, artık "muhlas" olur. Ve muhlas olanlar, vücûd-ı hakîkî-i Hak kal'asında ihtifa ettiklerinden, düşmanlar ona tasallut için yol bulamazlar. Ve düşmanların tasallutundan kurtulur ve emn ü râhat makāmına gider. Ve o kal'a-i muazzamın şanına `وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا` (Al-i İmrân, 3/97) ya'ni "Ona dâhil olan kimse emîn olur" âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Ve böyle bir kimse artık vücûd-ı tabîî-i aslîden el kaldırıp, `فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ` (Kamer, 54/55) âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, "Melîk-i muktedir olan Hak indinde mak'ad-ı sıdk"ta oturur. Artık o makāmdan vücûd-ı tabîî-i aslîye rücû' etmez; belki "bākā-billâh" mertebesi olan vücûd-ı tabîî-i ârızîye rücû' eder. Bu da irşâd-ı ibâdullâh içindir.
1310. Hiçbir üzüm artık koruk olmadı; hiçbir olmuş meyve, turfanda olmadı.
"Muhlas" olan zat, `الفاني لا يرد` ya'ni "Fânî reddolunmaz" kāidesince, âlem-i hicâba sukūt etmez. Mertebe-i fenâdan bakāya rücû'u, onun vücûd-ı tabîî-i aslîye değil, vücûd-ı tabîî-i ârızîye olur. Ve vücûd-ı tabîî-i ârızînin hakîkat-ı fenâya ziyânı yoktur. Zîrâ o, hakîkat-ı tabîat değil sûret-i tabîattır ve ancak nümâyiştir. Nitekim mülahaza-i gayr ve gayriyyet ve rubûbiyyet ve ubûdiyyetteki fark, gayriyyet-i hakîkî değil gayriyyet-i i'tibâriyyedir. Halbuki bu makāma terakkîden evvel bunların gayriyyeti sâlikin nazarında gayriyyet-i hakîkiyye idi ve öyle mülâhaza ederdi. İmdi, "muhlas”ın hâli ayn-ı bākāda fânîliktir.
1311. Pişmiş ol ve bozulmaktan uzak ol; git, Burhân-ı Muhakkık gibi nûr ol!
Kâmil ol ve hevâ-yı nefsânîye tâbi' olup bozulmaktan uzak ol; git, sa'y ve mücâhede et, Burhaneddîn Muhakkık-ı Tirmizî hazretleri gibi vücûd-1 hakkānî ile kāim olup, baştan ayağa kadar nûr ol!
Burhaneddîn Muhakkık hazretleri, cenâb-ı Pîr efendimizin peder-i âlîleri olan Sultânu'l-Ulemâ hazretlerinin halîfeleri ve cenâb-ı Pîr efendimizin mürşid-i âlîleridir. Menâkıb-ı âlîleri, fakîr tarafından evvelce bi't-tercüme tab' edilmiş olan Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da mündericdir. Ve cenâb-ı Pîr efendimizin büyük mahdûm-ı âlîleri Sultan Veled hazretleri dahi, arûzun "bahr-i hafif" vezninde inşâd buyurdukları mesnevîlerinde bu hususu şöylece nazmen beyân buyururlar:
"Vaktâki şâh-ı ilim olan Hz. Celâleddîn makām-ı ifadeye oturdu, rûy-i zemînin halkı ona teveccüh etti. Pederi gibi zâhid ve âlim ve cümle ulemânın şâhı ve reîsi oldu. Seyyid Burhâneddîn Muhakkık hazretleri ona buyurdu ki: "Ey Celâleddîn, vâkıâ sen ilimde yektâsın ve halkın müntehabısın, fakat senin pederin sâhib-i hâl idi, onu taleb et ve kıyl ü kālden vazgeç! Sen kışı olan ilm-i zâhi- rîde pederinin vârisisin. O ilmin içi ben olmuşumdur; dosta nazar et!" Candan onun müridi oldu ve baş eğdi; ölü gibi onun önüne düştü. Ansızın Hz. Seyyid Burhân cihân-ı fenâdan sarây-ı bekā tarafına rihlet etti. Hz. Mevlânâ ba'dehû beş sene sidk ve harâret-i aşk ve derd-i Hak meyli ile riyâzet etti. Bağteten Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri ona erişti; onun nûrunun parlaklığından zıll-i fânî oldu. Bu bâbdaki diğer tafsîlât Menâkıb-ı Sipehsâlâr'dadır.
1312. Vaktaki kendinden kurtuldun, bütün burhân oldun; vaktaki bende yok oldu, sultan oldun.
Vaktâki mevhûm olan varlığını fânî kıldın ve sıfât-ı nefsâniyyenden soyundun, sende sıfât-ı Hak zâhir olmakla, baştan ayağa kadar Hakk'ın varlığının hüccet ve burhânı oldun. Zîrâ seni görenin nazarına Hakk'ın cemâli gelir. Nitekim hadis-i kudside اخرج بصفاتي الى خلقى من قصدك قصدنى و من احبك احبنى ya'ni "Halka benim sıfatım ile çık! Seni kasd eden beni kasd eder; ve seni seven beni sever!" buyurulur. Ve bu hadîs-i kudsî âtîde Mesnevî-i Şerîf'te gelecektir. İmdi, mâdem senin sıfât-ı abdânînin yok oldu; binnetîce sultân olmuş oldun.
1313. Eğer sen ayân istersen, Salahaddîn gösterdi; gözleri görücü etti, açtı.
Eğer, "Hakk'ın hücceti ve burhânı nasıl olur, bu hâli aşikar olarak göreyim" dersen, Salahaddîn Zerkûb-i Konevî'ye nazar et ki, bu hâli o açıktan açığa gösterdi. Kalb gözleri kör olanların gözlerini cemâl-i Hakk'a açıp görücü etti.
Salâhaddîn Zerkûb hazretleri, Konya'da altın varakı yapan bir zât idi. Cenâb-ı Salâhaddîn, Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da beyân buyurulduğu üzere Hz. Pîr efendimizin mürîdi ve halîfesi idi. Bir gün Hz. Mevlânâ efendimiz altın varakçıların çarşısından geçerken, onların çekiçlerinin sesinden kendilerine bir hâl geldi. Hz. Salahaddîn cenâb-ı Pîr'in hâl-i şerîfinin devamı için, döğdüğü altın varak mahv oluncaya kadar çekiç darbelerini kesmedi ve ba'dehû hemen dükkândan dışarıya fırladı ve başını Hz. Pîr'in ayaklarına koydu. Cenâb-ı Pîr öğle vaktinden ikindiye kadar hâl-i semâ'da idi. Ve bu gazeli buyurdular:
1314. Nûr-i Huyu tutan her bir göz, fakrı onun gözünden ve sîmâsından gördü.
“Nûr-i Hû"dan murâd, nûr-i hidâyettir. Nitekim ayet-i kerîmede, يَهْدَى الله لِنُورِهِ مَنْ يَشَاءُ (Nûr, 24/35) ya'ni “Allâh Teâlâ dilediği kimseyi nûruna hidâyet eder" buyurulur. Bu nûr-i hidâyet, kalb gözünü nurlandırır. "Fakr"dan murâd, fakr-ı hakîkîdir ki, bu fakr ile tahakkuk eden kimse, varlık husûsunda Hakk'ın varlığına muhtaç olduğunu ilmen ve hâlen ve zevken bilir. Bunun için muhakkıkîn hazaratı اذا تم الفقر فهو الله ya'ni "Fakr tamâm olduğu vakit, o ancak Allah'tır" buyurmuşlardır ki, abd kendi vücûdundan fânî olduğu vakit, onun kıyâmı artık Hakk'ın vücûduyla olur ve onda Hakk'ın sıfatı zâhir olur demektir. Ya'ni, nûr-i hidâyete nâil olan her bir kimsenin nazar-ı dikkati fakr-ı tâmmı Salâhaddîn Zerkûb hazretlerinin gözünden ve sîmâsından, ya'ni zâhir-i hâlinden müşâhede ederdi.
1315. Şeyh-i fa'aldir ve Hak gibi aletsizdir; mürîdlere söylemeksizin ders vermiştir!
“Şeyh-i fa'âl", terkîb-i tavsîfî i'tibâr olunursa, "şeyh"ten murâd cenâb-ı Salahaddîn ve "fa'âl" onun sıfatı olur. Ve "şeyh" nekre olarak mübtedâ ve "fa'âl" onun haberi i'tibâr olunursa, ma'nâ umûmî olur. Ya'ni o Şeyh Salâhaddîn hazretleri faâliyyet-i bâtınî sâhibidir. Lisân ve harf ve savt âletlerine muhtaç olmaksızın müridlerin bâtınlarında tasarruf ederek kalblerini ve ahlâkını ıslâh ve kalblerine aşk-ı ilâhîyi ilkā eder. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri dilediği kimselerin kalblerine kendi nûr-i hidâyetini, âlet ve vâsıtaya muhtaç ol- maksızın ihsân buyurur. Ve yâhût, “fenâ" ve "bakā" mertebesine vâsıl olan herhangi bir şeyh, halîfe-i Hak olduğundan, kendisinin müstahlifi olan Hak Teâlâ hazretleri gibi âletsiz olarak mürîdlerin bâtınlarında tasarruf ederek onları terbiye buyurur.
1316. Kalb onun elinde yumuşak mum gibi râmdır; onun mührü gâh neng ve gâh nâm yapar!
Kalb, o insân-ı kâmilin elinde yumuşak bal mumu gibi mutî' ve râmdır. Ve onun bu yumuşak mumlar gibi olan kalblere bastığı mühürler türlü türlü nakışlar çıkarır. Gâh iştihârdan neng ve âr ve gâh nâm ve iştihâr sûretlerini ızhâr eder. Ya'ni, o insân-ı kâmilin kalblerinde tasarruf ettiği mürîdlerden ba'zısı halk arasında meşhûr olmaktan tevakkî eder ve utanır ve ba'zıları da meşhûr olmaktan bî-pervâ olur.
1317. Onun mührünün mumu bir yüzüğü hikâye edicidir; o fassın nakşı dahi kimi hikâye edicidir?
Bu beyt-i şerîf, insân-ı kâmil ile mürîd arasındaki te'sîr ve teessürü hâkî olduğundan, bu mertebeyi hâiz olmayanların Hz. Pîr'in murâd-ı âlîlerini hakkıyla idrâk ve şerh edebilmeleri mümkin değildir. Şurrâh-ı kirâmın her biri birer mütâlaada bulunmuştur. Binâenaleyh her birini birer vecih olarak kabûl etmek lâzımdır. Fakat burada onların birer birer zikri ve tafsîli uzun olur. Fakîr, zevk-i kāsırâneme göre anlayabildiğimi yazmağa cür'et ettim. Eğer hatâ ise, kâmiller kerîm olduklarından, fakîrin hüsn-i niyyetime bağışlayıp afv buyururlar.
“Mühür”den murâd, insân-ı kâmilin teveccüh-ü kalbîsidir. “Mum”dan murâd, mürîdin kalbidir. “Yüzük”ten murâd, “levvâme”, “mülhime”, “mutmainne”, “râzıye” ve “marzıyye” gibi merâtib-i nefsiyyeden; veyâ “kalb”, “rûh”, “sır”; “hafi” gibi letâiften bir mertebedir ki, kâmiller mürîdlerin yed-i isti'dâdlarının parmaklarına geçirirler. Bu “yüzüğün fassının nakşı”ndan murâd, o mertebenin kalb-i mürîddeki muktezâlarıdır. Ya'ni, insân-ı kâmilin teveccüh-i kalbîsine ma'rûz kalan mürîdin kalbi kendisinin isti'dâdına göre nefsin veyâ letâifin mertebelerinden bir mertebeyi hikâye edicidir. Ve o mertebenin nakşı olan ahvâl ve muktezayât kimin hâkîsidir? Ya'ni o mertebenin te- celliyât ve şuûnâtı, mürîdin kendinden değildir, o insân-ı kâmilin teveccüh-i kalbîsindendir. Binâenaleyh, şeyhin ihsânını hikâye eder. Zîrâ şeyh-i kâmilin kalbi müessir ve mürîdin kalbi müesserün-fihtir.
1318. O kuyumcunun endîşesini hâkîdir; her bir halkanın zinciri başkasında vardır.
Bu beyt-i şerîf dahi güçlükte yukarıki beyite müşâbihtir. "Kuyumcu"dan murâd, merâtib yüzüklerini i'mâl ve mürîdlerin yed-i isti'dâdlarının parmaklarına takan "insân-ı kâmil”dir. Onun "endîşe"sinden murâd, sâlikin mazhar olduğu ism-i ilâhînin ve Rabb-i hâssının hâssıyyet ve isti'dâdıdır. Zîrâ insân-ı kâmil hakîmdir. Binâenaleyh her şeyi yerli yerine koyar. Eğer mürîdin isti'dâdı nisbetinde vermezse hakkını vermemiş olur. Ve eğer isti'dâdından fazla verirse onu helâk etmiş olur. “Halka"dan murâd, kuyumcu mesâbesinde olan insân-ı kâmilin yaptığı merâtib-i nefs ve letâif yüzüklerinin halkalarıdır. "Zincir"den murâd, bu merâtibin, sabır ve şükür ve kanâat ve tevekkül gibi menâzilidir ki, mürîdlerin her biri bu merâtibin birer menzilinde terbiye olunurlar.
1319. Gönüller dağında bu sada kimin sesidir? Bu dağ gâh sesten doludur, gâh boştur.
Gönüller dağında işitilen bu irşâd sadâsı kimin sesidir? İnsân-ı kâmilin kalb-i şerîfinin sesidir. Bu kalb dağları, o sadâ-yı irşâdı gâh kabûl eder, gâh kabûl etmez. Zîrâ isti'dâdât muhteliftir.
1320. Her nerede olursa o üstâd olan hakîmdir; onun sesi bu dağdan hâlî ol- [1328] masın!
İnsân-ı kâmil, mürîdin dağ gibi olan kalbine, herhangi mertebeden olursa olsun; ve "kabz" ve "bast" gibi her ne te'sîr kasdıyla teveccüh ederse etsin, o hakîm olan üstâddır. Onun terbiyesi, mürîdin isti'dâdından ne ziyâde ne de noksân vâki' olmaz. Ona tamâmen hakkını verir. Binâenaleyh, mürîdlerin inkişaf-ı isti'dâdlarında müessir olan onun teveccühlerinden kalb dağları boş kalmasın!
1321. Dağ vardır ki, âvâzı iki kat eder; dağ vardır ki avâzı yüz kat eder!
Kalb vardır ki, insân-ı kâmilin te'sîrât-ı teveccühünü iki kat yapar. Yine kalb vardır ki, isti'dâdı yüksek olduğundan, o te'sîr-i teveccühü yüz kat yapar. Binâenaleyh hakîkata vusûl için yalnız insân-ı kâmilin teveccühü kâfi değildir. Belki mürîdin isti'dâdı dahi lâzımdır. Nitekim şerâre çıkmak için çelik ve çakmak taşı lâzımdır. Çakmak taşı yerine tahta veya başka bir madde konsa, şerâre çıkmaz.
1322. Dağ o âvâzdan ve sözden yüz binlerce âb-ı zülal çeşmesi sızdırır!
Mürid-i müstaiddin kalbi, insân-ı kâmilin teveccüh-i kalbîsinden birçok hakāyık ve maârif-i ilâhiyye âb-ı zülâlini sızdırır ve böyle bir kalbde pek çok hikemiyyât-ı ilâhiyye kaynakları ve pınarları zuhûr eder.
1323. Vaktaki dağdan o lutuf dışarıya çıkar, sular gözlerde kan olur!
Vaktāki mürîd-i müstaiddin dağ gibi olan kalbinden, o insân-ı kâmilin eser-i lutfu olan hakāyık ve maârif, kisve-i elfâza bürünüp, bu Mesnevî-i Şerîfteki maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye gibi dışarıya çıkar, bu âb-ı zülâl-i maârif dinleyenlerin gözlerinde kanlı yaşlar olur. Ya'ni, kâmilin kalbinden kaynayan hikem ve maârif çeşmeleri herkesi son derecede müteessir edip ağlatır. Menâkıb-ı evliyâda bunun nazîri pek çoktur. Burada misâl zikrine hâcet yoktur.
1324. O mübarek na'leynli şehinşâhtan oldu ki, Tûr-i Sîna baştan başa la'l oldu!
Mübarek na'leynli olan şehinşâhtan murâd, Mûsâ (a.s.)dır. “Hümâyûn-nal" ta'biri ile, فَاخْلَعَ نَعلَيكَ إِنكَ بِالْوَادِ الْمَقدَّس طوى (Tâhâ, 20/12) ya'ni "Na'leynlerini çıkar, muhakkak sen vâdî-i mukaddestesin!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Na'leyn" ta'bîriyle, rûhâniyyet ve cismâniyyet-i Mûsevîye işaret buyurulur. Ya'ni, rûhâniyyet ve cismâniyyetinden soyun ve fenâ-ender-fenâda ol demektir. Hülâsa-i ma'nâ-yı beyit: Tûr Dağı'na vâki' olan Hakk'ın tecellîsi hâriçten değil, Mûsâ (a.s.)ın zâtından idi. Zîrâ o tecellîde Mûsâ (a.s.)ın hem rûhaniyyeti ve hem cismâniyyeti fenâ-ender-fenâ içinde idi. Nitekim ce- nâb-ı Pîr, Mesnevî-i Şerîf'in diğer bir mahallinde, ya'ni "Tûr-i Sînâ dağı Mûsâ'nın nûrundan raks üzere idi" buyurulur. İnsân-ı kâmilin kendi muhîtine azîm te'sîrâtı vardır. "La'l olmak"tan murâd, kesâfeti gidip letâfet peydâ etmektir.
1325. Cân kabul etti ve dağın cüz'leri parçalandı; nihayet ey tâife, biz taştan aşağı mıyız?
Tûr Dağı cemâddan olduğu halde, zî-rûha mahsûs olan hâl ve şânı kabûl etti ve canlandı; o tecellî-i Hak'tan Tûr Dağı parçalandı. Ey insân sûretinde yaşayan tâife, bizler taşlardan daha mı aşağıyız? Bu beyt-i şerîfte لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللهِ (Haşr, 59/21) "Eğer biz Kur'ân'ı dağa indire idik, sen elbette o dağı Allah'ın haşyetinden mütezellil ve parçalanmış olduğu halde görür idin." Zîrâ الانسان والقرآن توأمان ya'ni "İnsan ve Kur'ân tev'em ve birbirine muttasıl ikizdir” buyurulduğu cihetle, bu âyet-i kerîmede insân-ı kâmile de işâret buyurulur. Atîdeki beyitlerde bu ma'nâya işâret vardır!
1326. Candan bir çeşme cûşan olmuyor; beden yeşillikten örtünücü olmuyor!
"Yeşillik", rûhtan kinâyedir. Zîrâ muhakkıkîn âlem-i ervâha "deryâ-yı ahdar" ta'bîr buyururlar. Ya'ni, insân-ı kâmiller nâkısların arasına tenezzül ettiği halde, onların canlarından bir çeşme-i kalb kaynamıyor; bedenleri ya'ni, sıfât-ı cismâniyyeleri rûhlarının rengi ve âsârı ile mestûr olmuyor.
1327. Onda müştaklık bânginin sadası yoktur; onda sâkînin cür'asının safâsı yoktur.
“Müştâklık bângi"nden murâd, insân-ı kâmilin dağ mesâbesinde olan kalbine çarpan sesidir. "Sada"dan murâd, o dağa çarpan sesin nâkıslardan zuhûr edecek olan aksidir. "Sâkî"den murâd, şarâb-ı ma'rifeti içiren insân-ı kâmildir. Ya'ni, o nâkısların kalblerinde insân-ı kâmilin sadâsının aksi yoktur ve onun içirdiği şarâb-ı aşk ve ma'rifetin safâsı ve sarhoşluğu o kalblerde zâhir olmuyor.
1328. Hani hamiyyet, tâ ki baltadan ve kazmadan böyle bir dağı külliyen koparsınlar?
Bu âleme insan sûretinde gelip, bî-hâsıl kaldığını düşünerek utanmak ve arlanmak nerede? Tâ ki bu hamiyyet sâikasıyla, dağ gibi olan enâniyyeti riyâzet baltası ve mücâhede kazması ile külliyen kökünden koparsın!
1329. Ola ki onun eczâsı üzerine bir ay parlasın; ola ki ona ay aydınlığı bir yol bulsun!
Ola ki o dağın parçaları üzerine rûhunun ayı doğup parlasın; ve ola ki böyle bir sâlikin kalbine rûhunun aydınlığı yol bulsun!
1330. Vaktaki kıyamet dağları koparır, bizim başımızın üzerine gölge ne vakit [1338] düşer?
Vaktāki sâlikin nazarında mevhûm olan varlığı fânî olur, bu hal sâlikin kıyâmeti olur. Ve bu kıyamet kopunca, bir gölgeden ibaret olan kendinin ve muhîtinin taayünatı zail ve جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ (İsrâ, 17/81) ya'ni "Hak geldi, bâtıl gitti" sırrı zâhir olur. Nitekim kıyâmet-i kübrâda arz ve manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden ecrâmın taayyünâtı bozulur ve arzın dağları dağılıp, zerrâtı fezâda uçuşur ve küre-i arz başka bir sûrete girer. Bu hâl, müteaddid âyât-i kur'âniyyede ve ezcümle sûre-i Vâkıa'da إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا (Vâkıa, 56/4-6) ya'ni "Arz şiddetle bir sarsılış sarsılır ve dağlar bir parça parça oluş parçalanır ki, zerre zerre olup dağılır!" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulur.
Bu beyt-i şerîfın ikinci mısrâ'ı, Hind nüshalarında پَس قِيَامَتْ اِين كَرَمْ كِي مِي كُنَدْ ya'ni “İmdi, kıyâmet bu keremi ne vakit eder?" sûretindedir. Ya'ni "Sâlikin bu kıyamet-i ma'nevîsi kerem-i azîm-i ilâhîdir. Halbuki o kıyâmet-i sûrî, âlem-i beşeriyyetin umûmunun felâketidir. Binâenaleyh kıyâmet-i ma'nevîdeki kerem onda yoktur" demek olur.
1331. Ey saâdetli bir çirkin ki, güzel onun musahibi oldu, ve ey bir gül yüzlü ki, onun refîki sonbahar oldu!
"Çirkin"den murâd, insân-ı nâkıs; ve "güzel"den murâd, insân-ı kâmil; ve kezâ "gül yüzlü"den murâd, yine insân-ı kâmil; ve "sonbahar"dan murâd, kezâ insân-ı nâkıstır. Ya'ni, kendisinin musahibi insân-ı kâmil olan bir nâkıs, ne saâdetli nâkıstır! Zîrâ bu kâmil sebebiyle noksânı kemâle münkalib olur. Ve ne saâdetli bir kâmildir ki, kendisine nâkısları musâhib ittihâz edip, onun noksânını kemâle getirmeğe sa'y eder ve ibâdullâhın hâdimi olur!
1332. Kesîf odun ateşin karîni oldu; kesâfeti gitti ve bütün envâr oldu!
1333. Vaktaki ölmüş eşek tuzlaya düştü, o eşekliği ve ölülüğü bir tarafa koydu.
Bir ölü eşek bir memlahaya düşse, murûr-ı zamân ile tamâmen tuz olur ve artık onun leşliği kalmaz; şer'an parçalanıp tuz olarak kullanılması câiz olur. Bunun gibi, kâmilin sohbetine mukārin olan bir nâkıs dahi onun te'sîr-i nûru ile kesâfetten ve habâset-i nefsâniyyeden kurtulup, murûr-ı eyyâm ile letâfet ve kemâl kesb eder.
1334. Allah'ın boyası, Hû küpünün rengidir; san'atlar onda bir renk olur!
"Allah'ın boyası"ndan murâd, sıfât-ı ilâhiyyedir. "Hû küpü"nden murâd, hüviyyet-i zâtiyye-i Hak'tır. "Renk"ten murâd, envâr-ı muhtelife-i Hak'tır. "San'atlar"dan murâd, âlem-i şehadette zâhir olan mezâhir-i esmâdır. "Bir renk"ten murâd, esmânın müsemması olan Hak'tır. Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Bakara'da olan صبغة الله وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ الله صبغة (Bakara, 2/138) ya'ni “Allah'ın boyasıdır; boya cihetinden Allah'tan daha güzel kim vardır?” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzülü tefsîrlerde münderec olduğundan, burada tafsîli uzun olur. Ya'ni, “Allâh'ın sıfatları, onun hüviyyet-i zâtiyyesinde mündemiç olan bir takım envâr-ı muhtelifedir. Bu âlem-i şehadette zâhir olan esmâ-i ilâhiyyenin muhtelif mazharları, o esmânın müsemmâsı olan Hak'ta ittihad edip, bir renk olur. Zîrâ şeyin bâtını isim ve ismin bâtını sıfat ve sıfatın bâtını zâttır. Binâenaleyh cümlesi zâta râci' ve onda müttehid olur.
Hind nüshalarında پيشها yerine پیسها vâki' olmuştur. Ve “pîse” ikilik ma'nâsınadır. Ya'ni, “ikilik vahdet-i Hak'ta ve zât-ı Hak'ta birleşir” demek olur.
1335. Vaktaki o küpe düşer, ve ona "Kalk!" dersen, tarabdan, "Küp benim, ayıplama!" der.
Ya'ni, tarîk-i Hakk'ın sâliki o vahdet küpüne düşüp sıfât-ı beşeriyyesi sıfât-ı Hak'ta fânî olduğu vakit, sen ona "Kalk, vücûd-ı tabîî-i aslîye avdet et!" desen; o sana, şevkinden ve sarhoşluğunun neş'esinden, “Yâhû, şimdi vahdet küpü ben oldum; sakın beni ta'yîb etme!" der.
Ma'lûm olsun ki, hâl-i fenâdan evvel her insan vücûd-ı tabîî-i aslîde ve hakîkat-ı tabîatta yaşar. Vaktâki bu hâl-i fenâya gelir, onun sûret-i beşeriyyesi vücûd-ı tabîî-i ârızîde ve sûret-i tabîatta yaşar, onun bir daha hakîkat-ı tabîata avdeti mümkin olmaz. Bu ma'nâ, Hâce Muhammed Pârsâ hazretlerinin Risâle-i Kudsiyye'sinde îzâh buyurulmuştur.
1336. "O küp benim", muhakkak "Ene'l-Hak" demektir; ateşin rengini tutar, ancak demirdir!
Ya'ni "O küp benim" demek, muhakkak "Ene'l-Hak", "Ben Hakk'ım" demektir. Fakat bu söz ile kulun Hak olduğu zannolunmasın. Zîrâ insân-ı kâmilin hakîkat-i abdiyyeti bâkîdir ve hiçbir hadisin vücûb-ı zâtî mertebesine ayak atabilmesi mümkin değildir. Onun hâli, ateşin rengine boyanmış olan demire benzer. Demir ateşte kıpkırmızı olsa bile, onun hakîkati ve demirliği bâkîdir.
İmdi, vahdet-i vücûdu lâyıkıyla idrak edemeyenler, bu"Ene'l-Hak" mes'elesinde yanlış zehâba düşerler ve “ittihâd”ı yanlış anlarlar ve kimi "hulûl"a zâhib olur.
1337. Demirin rengi ateş renginin mahvıdır; ateşlikten lâf eder ve sâkit gibidir!
Demirin evsâfı ateşin evsâfında mahv olmuş ve ateşin evsâfı onun evsâfını örtmüştür. Bu sebeple ateşlikten dem vurur. Onun evsâf-ı beşeriyyesi, susmuş bir halde olan kimseye benzer. Nitekim sâkit olan kimsenin sükût etmesiyle, nutku olmaması lâzım gelmez. Kezâ insân-ı kâmil dahi "Ben Hakk'ım" derse, "Benim sıfât-ı beşeriyyem sıfât-ı Hak'ta fânî olmuştur; ve lâkin hakîkat-ı beşeriyyem bâkîdir" demek olur. Binâenaleyh bu zâtın hakîkat-ı abdiyyeti ilm-i ilâhîde sâbit olduğu gibi vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın cemî'-i merâtibinde de muhtelif kisveler ile yine abd olarak zâhir olur. İşte, cenâb-ı Bayezid'in سبحانی ما اعظم شانی ["Kendimi tesbih ederim, benim şânım ne yücedir!"] demesi ve diğer zevâtın ليس في جبتى سوا الله ["Cübbemin altında Allah'dan başkası yoktur!"] ve لا اله الا انا فا عبدونی ["Benden başka ilah yoktur; bana kulluk ediniz!"] buyurmaları hep bu kabîldendir. Ve bu sözler, bu hâlin iktizâsı olarak kendilerinden sâdır olduğu için hepsi ma'zûrdurlar. O mertebede kendilerinden sâdır olan sıfat-ı kelâm dahi, sâir sıfat gibi Hakk'ındır, kendilerinin değildir. Binâenaleyh bu zevâtın kelâmlarına i'tirâz edenler, hakîkat-i hâle muttali' olmadıklarından dolayı i'tirâz ederler ve onların bu i'tirâzları kāillerine değil, Hakk'a râci' olur. Âkıl olan kimse, "Bu benim anlamadığım bir şeydir" deyip geçer.
1338. Vaktāki kızıllıkta altıncıklar gibi oldu, onun lafı, dilsiz "Ene'n-nâr"dır!
Vaktâki siyah ve zulmânî olan demir, ateş içinde kızıllıkta ve parlaklıkta altıncıklar gibi oldu, artık o lisân-ı kal ile değil, lisân-ı hâl ile "Ben ateşim!" der.
1339. Ateşin renginden ve tab'ından muhteşem oldu; o der ki: "Ben ateşim, ben ateşim!".
O demir kendi rengini ve sıfatını bıraktı; ateşin renginden ve tabîatından ihtişâm sâhibi oldu; artık o bundan sonra der ki: "Ben ateşim, ben ateşim!".
1340. "Ben ateşim. Eğer senin şekkin ve zannın varsa, tecrübe et, bana el vur!" [1352]
1341. Benim ateşliğim, "Ben ateşim" ile sana müştebih oldu ise, bir dem yüzünü benim yüzüme koy!"
"Ben ateşim. Eğer benim ateşliğim da'vâsında sana iştibâh vâki' oldu ise, bir an için olsun yüzünü benim yüzüme koy!"
1342. Ademî Huda'dan nûr aldığı vakit, ictibâdan dolayı melaikenin mescû-dudur.
Benî-Adem Hakk'ın envâr-ı sıfatını ve esmâsı cem'iyyetini hâmil olduğu vakit, mahzâ Hakk'ın güzîdesi olmasından dolayı, melâike ona secde ve ser-fürû ettiler.
1343. Bir kimsenin dahi mescûdudur ki, o melek gibi, onun cânı tuğyandan ve şekten kurtulmuş ola!
İnsân-ı kâmil, cins-i beşerden olan bir kimsenin dahi mescûdu olur ki, o kimsenin canı melek gibi nefsin azgınlığından ve sıfât-ı Hakk'ın insân-ı kâ-milden zuhûrunda şekten kurtulmuş ola. Zîrâ çok kimseler, insân-ı kâmilin hâl ve şânından şübhe içindedirler ve onun ahvâl-i acîbesini gördükleri hal-de, hased ve da'vâ-yı müsâvât gibi nefsin tuğyânından ve şeytân-ı vehmin galebesinden dolayı tasdîk ve serfürû etmezler ve onun hâlinde şekk ederler.
1344. Ateşlik ne, demirlik ne? Dudak bağla; müşebbihin teşbîhinin sakalına gülme!
Ya'ni, bir kâmilin hâl-i fenâsını, bu hâli zevken idrak etmeyen kimselerin akıllarına yaklaştırmak ve anlatmak için, ateş ile demiri misâl getirdik. Hal-buki bu teşbîh, bu hâl-i ma'nevîye her vecih ile mutâbık değildir. Bu hâlin hakîkatte ateşlik ve demirlik ile hiçbir münasebeti yoktur. Zîrâ biz "vahdet"i anlatalım derken, bu misâlde ikiliğe düştük ve iki varlık isbât ettik ki, biri ate-şin vücûdu ve varlığı ve diğeri de demirin vücûdu ve varlığıdır. Bu ma'nâ ise, ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا (Müddesir, 74/11) ya'ni "Beni ve benim halkettiğimi vahîd olarak bırak!" âyet-i kerîmesindeki işarete ve كَانَ اللَّهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ الْآنَ كَمَا كَانَ ya'ni "Allâh Teâlâ var idi; onunla beraber bir şey yok idi; ve şimdiki halde de öyledir." hakîkatine muğâyirdir. Binâenaleyh ey müstemi', i'tirâzdan ağzını kapa, teşbîh edicinin bu teşbîhi ile istihzâ etme!
İmdi, bu vahdet-i vücûd mes'elesi gâyet nâzik ve tavr-ı akıl için gâyet teh-likeli bir mes'eledir. Bu bâbdaki îzâhât, birinci cildde 625 numaralı beyite mü-sadif olan این نه جبرست معنی جباریست beyt-i şerifinde geçti. Oraya müracaat bu-yurulsun.
1345. Deryaya ayak koyma, ondan az söyle; deryanın kenarında dudak ısırıcı olduğun halde sükût et!
Vahdet deryâsına, teşbîhât-ı akliyye ve elfâz-ı lisâniyye ile adım atma. Ondan, aklın ihâtası kadar söz söyle! Bu deryânın kenârı olan mertebe-i akılda hayret içinde kaldığın halde sus! Nitekim Mısrî Niyâzî hazretleri buyurur: Vahdet-i Hakk'ı duyanın dili lâldir, aklı mat!
1346. Vâkıa yüzlerce benim gibisinin deryaya takati yoktur; fakat ben deryanın garkından sabredemiyorum!
Vâkıâ benim gibi yüzlerce kimsenin o deryâ-yı vahdete dalmağa ve ondan dem vurmağa tâkati yoktur; fakat ben o deryâ-yı vahdetin maârif ve hakāyık sularına dalmak hususunda sabredemiyorum ve o hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi, dar olan elfâz kisvelerine sığdırmağa çalışıyorum ve ateş ve demir teşbîhleri gibi teşbîhler yapıyorum.
1347. Benim canım ve aklım deryaya fedâ olsun; canın ve aklın kan bahasını bu derya verdi!
Ben canımı ve aklımı o deryâ-yı vahdete fedâ etmiş olduğum için, bu teşbîhât hususunda cesûrum. Zîrâ bu vahdet deryâsı olan vücûd-ı hakîkînin uğrunda fedâ ettiğim canımın ve aklımın kan bahâsını ve diyetini bu vücûd-ı hakîkî verdi. Bu beyt-i şerîfte, "Ben kulumu katl ettiğim vakit, onun diyeti ben olurum" meâlindeki hadîs-i şerîfe işaret buyurulur.
1348. Ayağım gittikçe onun içine sürerim; vaktaki ayak kalmaz, onun içinde kazlar gibiyim!
"Ayak"tan murâd, kâmillerin bakā-billâh makāmı olan tabîat-ı ârızîye ve sûret-i tabîîye rücû'u hâlidir. Ve "ayağın kalmaması"ndan murâd, fenâ-fillâh hâlidir. Zîrâ kâmilin ahvâli tecellî ve istitâr arasındadır. Gâh “bakā” ve gâh "fenâ" halleri gālib olur. Ya'ni, bekā hâli içinde oldukça söylerim; vaktâki "fe- nâ" hâli galebe eder, o vakit deryâ-yı hakîkatte kazlar gibi hayrân ve serger-dân kendi zevkıme dalıp yüzerim.
1349. Bî-edeb olan hazır, gâibden daha hoştur; halka her ne kadar eğri ise de kapı üzerinde değil midir?
Vâkıâ suver-i mahsüsâta teşbîhen söylenen sözler bî-edebliktir. Fakat huzûr-ı Hak'ta hâzır olan âşık-ı bî-pervâ, suver-i mahsüsâtı Hak'tan ayrı görmek sûretiyle, henüz o huzûrdan mahrûm ve gâib olan edebli kimselerden daha iyi ve hoştur. Nitekim bir kapının halkası her ne kadar eğri ise de, nihâyet kapı üzerinde bulunur!
1350. Ey tene bulaşmış, havuzun etrafını dolaş; kişi havuzun haricinde ne vakit temiz olur? [1361]
Ey tabîat-ı aslîde ve hakîkat-ı tabîatta kalmış ve cismin ahkâmında müstağrak olmuş olan kimse, hakîkat denızine muttasıl olan insân-ı kâmilin havuz mesâbesindeki kalbinin etrafını dolaş ve o havuza gir de bu mülevveslikten temizlen! Bu havuzun hâricinde kalan bir kimse, hiçbir vakit sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden temizlenemez.
Ankaravî hazretleri, tahâretin dört mertebe üzerine olduğunu beyân buyurur. Birisi, cismini zâhirî necâsetten temizlemek; ikincisi, nefsini ma'sıyet ve menhiyyât kirlerinden temizlemek; üçüncüsü, ahlâk-ı zemîme kirlerinden temizlenmek; dördüncüsü, sırrını ağyâr ve mâsivâ pisliklerinden temizlemektir. Birinci temizlik şerîata riâyet ile olur. Diğer üç temizlik, ancak insân-ı kâmilin imdâd-1 ma'nevîsi ile olur.
1351. Bir temiz ki, o havuzdan mehcûr düştü, o kendi temizliğinden de uzak düştü!
Ya'ni, sakın "Ben hükm-i şer'î dâiresinde necâsetten tahâret ediyorum ve gusül ediyorum" deme! Vâkıâ bu da bir temizliktir. Fakat böyle bir temiz, insân-ı kâmilin kalbinden mehcûr ve metrûk olursa, muhakkak tahâretin yukarıda zikr olunan üç nev'inden de uzak düşer. Cisimlerin maddî su ile temizliği, ancak ibâdât-ı bedeniyyenin sıhhatine müessir olur. İbâdât-ı kalbiyye ve rûhiyye ve sırriyyenin inkişâfına müessir değildir. Binâenaleyh o temizliğin vezni, mîzân-ı hakîkatte gâyet azdır. Fakat insân-ı kâmilin havz-ı kalbindeki temizlik “seyir-i fillâh”ı intâc eder ve seyr-i fillâhın aslâ nihâyeti yoktur.
1352. Bu havuzun temizliği nihâyetsiz olur; ecsâmın temizliği kalîlü'l-mîzân olur!
1353. Zîrâ ki gönül bir havuzdur, lâkin kemîndir; bu, deryâ tarafına gizli yol tutar.
Zîrâ ki insân-ı kâmilin kalbi, sûret pususu arkasında bir havuzdur. Bu havuzun vahdet ve hakîkat denizi tarafına gizli bir yolu vardır. Ve hakîkat denizinin nihâyeti yoktur. Binâenaleyh, onda seyr ve seyâhatin dahi nihâyeti yoktur ve bu “seyr-i fillâh”tır.
1354. Senin mahdûd olan temizliğin yardım ister; ve yoksa harcda aded eksik olur.
Senin mahdûd olan tahâret-i cismiyyen, bâtın temizliği için kâmilin havz-ı kalbinden yardım ister. O senin mahdûd olan tahâret-i zâhiriyye-i şer'iyyen, nefsânî olan arzûlarına sarf olundukça eksilir, ya'nî günden güne cismin eksilir ve ihtiyarlar ve kuvvetine noksan gelir; tahâret-i zâhiriyyeni dahi kemâliyle edâ edemeyecek bir hâle gelirsin. Halbuki bâtının dahi mülevves bir haldedir. Binâenaleyh bir gün sıfru'l-yed kalırsın. Nitekim Şakîk-ı Belhî hazretlerinin mürşidi olan Hâtem-i Asamm hazretleri ona şöyle sormuş: “Mürşidini mi seversin, yoksa amelde mezhebinin imâmı olan İmâm-ı A'zam hazretlerini mi seversin?” Cevâben demiş ki; “Elbette mürşidimi daha çok severim. Çünkü bu kadar seneden beri İmâm-ı A'zam hazretlerinin ictihâdıyla amel ettim, kötü huylarımdan hiçbirisini terk edemedim; fakat mürşidimin az bir zaman zarfındaki terbiyesi altında kötü huylarımdan kurtuldum.”
1355. Su, bulaşığa “Bana acele et!” dedi; bulaşık dedi ki: “Sudan utanırım.”
Ya'ni, insân-ı kâmil, beyne'n-nâs ilmi ile müştehir ve fakat sıfât-ı nefsâniyyesinin hükmü altında zebûn olan bir kimseye, "Vakit geçirme, bizim sohbetimize gel!" dedi. O sıfât-ı nefsâniyyesi ile mülevves olan âlim-i zâhirî dahi, "Beyne'n-nâs kesb-i şöhret etmiş bir âlim olduğum halde, halka: "Câhiller gibi gitti de kendisi gibi bir adama serfürû etti!" dedirtemem, utanırım." dedi.
1356. Su dedi: "Bu utanma bensiz ne zaman gider? Bu bulaşıklık bensiz ne vakit zail olur?"
İnsân-ı kâmil cevâben dedi ki: "Sendeki bu halktan utanma duygusu, sıfât-ı nefsâniyyenin îcâbıdır. Zîrâ sendeki sıfat-ı kibir bu utanmayı doğuruyor. İm_di, bu bulaşıklıktan benim tasarrufum ve yardımım olmaksızın kurtulamazsın." "Men" kelimesi fârisî olduğuna göre ma'nâ budur. Arabî olduğuna göre, ihsân ma'nâsına gelir. "Bî-menn" ihsân-ı ilâhî olmaksızın ve dâd-ı gayb bulunmaksızın bu utanma senden gitmez. Ve insân-ı kâmile mülâkî olmak arzûsu dahi dâd-ı Hak'tır. الحياء يمنع الإيمان
1357. Her bulaşmış ki o sudan gizli olur, “Haya îmânı men' eder" olur.
Her sıfât-ı nefsâniyyesiyle mülevves olmuş olan kimse, utandığından dolayı insân-ı kâmilin havuzunun âb-ı feyzinden kaça ve gizlene, onun bu hayâsı kendisini îmân-ı hakîkîye vusûldan men' eder.
Ma'lûm olsun ki, “hayâ” iki nevi'dir. Birisi nefsânî, diğeri hakkānîdir. Hayâ-i nefsânî mâni'-i îmândır. Zîrâ onun menşe'i nefsin sıfat-ı kibridir. Meselâ ba'zı kimseler evinin eşyasını elinde taşımaktan ve halk arasında eski libâs ile gezmekten ve fukarâ meclislerinde bulunmaktan ve izhar-ı tevâzu'dan utanırlar. Bu hayâ mezmûmdur ve mâni'-i şer'dir. Mâni'-i şer' olan hâl dahi mâni'-i îmândır. Hakkānî olan hayâ ise, hukūk-ı ibâda tecavüzden ve şer'a muhâlif hareketten utanmaktır. Bu hayânın menşe'i rûh olduğundan, makbûldür ve mâni'-i fisktır. Mâni'-i fisk olan ahvâl ise cânib-i îmândır. Binâenaleyh beyt-i şerîfte الحياء يمنع الإيمان ["Hayâ îmânı men'eder"] buyurulması, hayâ-i nefsânîye râci'dir. Ve الحياء من الإيمان ya'ni "Hayâ îmândandır" ve الحياء والإيمان اخوان لا يفارق احدهما الآخر ya'ni "Hayâ ve îmân kardeşlerdir; biri diğerinden ayrılmaz" hadîs-i şerîfleri, hayâ-i hakkānîye râci'dir. Ve sâlik, hayâ-i hakkānîde fiilini muhakeme ederek, evvelâ kendi nefsinden utanır, ba'dehû halktan utanarak o fiili icrâdan vaz geçer. Nitekim İsmet-i Buhârî şöyle buyurur: Töhmet eden özüne, Ne söyler özgesine! Kendinden utanmayan, hiç kimseden utanmaz!
1358. Gönül ten havuzunun pâyesinden çamurlu oldu; ten gönüller havuzunun suyundan temiz oldu.
“Pâye”, basamak ma'nâsınadır. Ve “ten havuzunun basamağı”ndan mu-râd, gazab ve şehvet gibi sıfât-ı nefsâniyyedir. Bunlar, cisim havuzunun bu-lanık sularıdır. Kalb bu sıfât-ı nefsâniyyeden mülevves ve çamurlu olur. “Gö-nül havuzunun suyu”ndan murâd, kalbe olan tecelliyât-ı rûhâniyyedir. Ya'ni sıfât-ı rûhâniyyedir. Ve cisim bu sıfât-ı rûhâniyye sebebiyle kesâfet-i tabîîy-yeden ve hayvâniyyetten temizlenir.
1359. Ey oğul, gönül havuzunun pâyesi etrafında dolaş; âgâh ol, ten havuzunun pâyesinden hazer et!
“Gönül havuzunun pâyesi”nden murâd, sıfât-ı rûhâniyye ve ahlâk-ı memdûhadır. Ya'ni “Ey oğul, sıfât-ı rûhâniyye ve ahlâk-ı memdûha etrafın-da dolaş; ten havuzunun basamakları olan sıfât-ı nefsâniyyeden ve ahlâk-ı zemîmeden hazer et!”
1360. Ten denizi gönül denizi üzerine birbirine vurucudur; onların arasında bir [1371] berzah vardır ki, karışmazlar.
Sıfât-ı nefsâniyye ile sıfât-ı rûhâniyye birer denize benzerler. Her biri ken-disine âid müessirât ile dalgalanıp birbirine çarpar; fakat onların arasında bir berzah vardır ki, birbirlerine karışmağa mâni' olur ve her birisi kendi dâire-sinde kabarıp dalgalanırlar. Bu beyt-i şerif مرج البحرين يلتقيان بينهما برزخ لا يبغيان (Rahmân, 55/19-20) [ya'ni “İki denizi birbirine kavuşturmak üzere salıver-miştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar.”] âyet-i kerî-mesinin ma'nâ-yı işârîsidir. Ve ten denizinin dalgalanmasına sebep, nefsânî- lerin sohbeti ve onlar ile muhâlatadır. Gönül denizinin dalgalanmasına sebep dahi, insân-ı kâmilin huzûrudur.
1361. Eğer sen doğru olsan ve eğer eğri olsan, ona pek ileri sürtün ve geri sürtünme!
Ya'ni, sen bu iki sınıftan hangisinden olursan ol, gönül denizine sürtüne sürtüne ileriye git ve çocuklar gibi kıçın kıçın sürtüne sürtüne geriye gitme!
1362. Gerçi şahların huzurunda câna hatar olur, lakin himmetliler ondan sabr edemezler.
Vâkıâ, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın huzûrunda senin enâniyyetinin başı olan rûh-ı hayvânînin zevâli tehlikesi ve korkusu vardır; fakat himmet-i âlî sâhipleri bu korkuyu ve tehlikeyi nazar-ı i'tibâra almazlar ve huzûr-ı şâhtan uzak kalmağa sabr edemezler.
1363. Mâdemki şah şekerden daha tatlı olur, can tatlılığa giderse pek hoş olur!
Mâdemki şâh-ı hakîkî olan Hak'ta fânî olmak şekerden daha tatlıdır, senin rûh-ı hayvânîn bu tatlılığa dalmak sûretiyle fedâ edilmiş olursa pek hoş olur.
1364. Ey melâmet edici, selâmet sana! Ey selâmet isteyen, beni bırak!
Ey benim hâl-i fenâmı kendi aklının ve mantığının tavrına muğâyir görüp beni ta'yîb eden âlim-i zâhirî, o tavr-ı aklın dâiresindeki selâmet senin için olsun! Ey bu tavır ve revişte selâmet isteyen âlim-i zâhirî, benim ile uğraşma, beni kendi hâlime bırak!
1365. Benim canım ocaktır, ateşle hoştur; ocağa bu kâfîdir ki, ateş evidir.
Benim canım aşk-ı ilâhî ateşinin ocağı ve küreğidir; onun hâli ateşle beraber olursa hoştur. Ocağa ve ateş küreğine ateşten başka bir şey koymak lâyık değildir. Onda bu ateşin bulunması kâfidir.
1366. Ocak gibi aşka yanmak lâyıktır; her kim ki o bundan kör olur, ocak değildir.
Canın bir ocak gibi âteş-i aşk-ı ilâhîye yanması lâyık olduğunu idrâk edemeyen kimse, bu hakîkatı görmekten kördür ve onun canı âteş-i aşk-ı ilâhî ocağı olmağa lâyık değildir. Böyle bir kimsenin canı, cehennem ateşi mesâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyye ateşlerinin ocağıdır.
1367. Mâdemki azıksızlık azığı sana azık oldu, bâkî olan cânı buldun ve ölüm gitti.
Mâdemki cismâniyyet âleminin azığı olan varlığını ve irâdeni ve kudretini Hakk'ın varlığına ve irâdesine ve kudretine fedâ ettin ve bu azıksızlık Hak yolunda sana azık oldu ve bu hayât-ı hayvaniyyenin hükmü gitti, ondan sonra bâkî olan bir cânı buldun ve senden hayât-ı hayvâniyyeye musallat olan ölüm gitti. Nitekim Hz. Pîr bir gazellerinde şöyle buyururlar: "Haberli olarak ölen âşıklar, ma'şûkun huzurunda şeker gibi ölürler. "Elestü bi-rabbiküm" (A'râf, 7/172) hitâbından beri âb-ı hayatı içtiler; şübhesiz başka bir şîvede ölürler. Sen zannedersin ki, Hakk'ın arslanları da, köpekler gibi kapının dışında ölürler!"
1368. Vaktaki senin için gam şâdîliği artırmağa başladı, senin canının bağçesi gül ve sûsen tuttu.
Vaktâki nefsânîlerin ve cismânîlerin hayât-ı hayvâniyyelerine aid olan gam ve elem sende meserret ve şâdîyi ziyâdeleştirmeğe başladı, artık senin canının bağçesinde penbe güller ve beyaz güller açıldı. Ya'ni, canın hakāyık ve maârif-i ilâhiyye çiçekleriyle donandı.
1369. O şey ki başkalarının korkusudur, o senin emnindir; kaz denizden kavîdir ve tavuk zaîfdir.
Başkalarının korktuğu mahrûmiyyet-i nefsâniyye ve dünyâ belâları, senin emn ve râhatın olur. Zîrâ sen vahdet deryâsına daldın ve bu âlemdeki hâdisâtı, tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyye ve efâliyye gördün. Nitekim kaz denizde kemâl-i şevk ve meserretle yüzer ve tavuklar ise aslâ deryâya dayanamazlar.
1370. Ey tabib yine ben deli oldum? Ey habib yine ben sevdâî oldum! [1381]
Mâdemki benim canım âteş-i aşkın ocağıdır ve o ateş benden bir an infikâk etmez, ey derd-i aşkımın müdâvîsi olan tabîb-i hakîkî, ben o ateşin şiddetinden yine tavr-ı aklın hâricine çıktım! Ve ey ma'şûk-ı hakîkî, ben yine o aşkın hayaline daldım!
1371. Senin zencîrinin halkaları enva' sahibidir; halkanın her biri başka delilik verir.
"Zencîr"den murâd, tecelliyât-ı mütevâliye-i Hak'tır. "Halkalar"dan murâd, sıfât ve esmâ'-i ilâhiyyedir ki, bu sıfât ve esmâ mütekābil ve mütehâliftir. Ya'ni, ey ma'şûk-ı hakîkî, türlü türlü sıfat ve esmâ-i ilâhiyyen ile olan mütevâlî tecelliyâtın vardır ve o sıfât ve esmâdan her birini müşâhede ettiğim vakit, başka bir şûriş ve cünün verir. Zîrâ ârif-i kâmil her bir sûretten bir isim ve her bir isimden bir sıfat görür ve onların mecmû'undan ma'şûk-ı hakîkîyi müşâhede eder.
1372. Her halkanın ihsânı başka bir nevi'dir; binâenaleyh benim için her dem başka bir delilik vardır.
Her bir sıfat ve ismin atâsı ve ihsânı başka bir nevi'dir. Meselâ Kabız isminin te'sîri başka ve Bâsıt isminin te'sîri yine başkadır. Ve bu tecelliyât-ı esmâiyye bilâ-inkıtā' bu âlem-i sûrette devam eder. Binâenaleyh benim için her dem başka bir şûriş ve delilik vardır.
1373. Böyle olunca cünûn fünûn geldi, bu mesel oldu; hususiyle bu mîr-i ecelin zencîrinde!
Böyle olunca, الجنون فنون ya'ni "Delilik türlü türlüdür" darb-ı meseli halk arasında meşhûr oldu. Husûsiyle zât-ı azîmü'ş-şân olan Hakk'ın müteselsil olan tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyesinin müşâhedesinde bu darb-ı mesel olanca ma'nâsıyla kābil-i tatbîktir.
1374. Öyle bir delilik bağı kopardı ki, bütün dîvâneler bana nasihat verirler!
"Bağ"dan murâd, akıldır. Zîrâ lügat-i Arab'da "akl", düğüm ma'nâsınadır. Bu delilik âlem-i esrârın müşâhedesinden mütevellid olduğu için, "akıl" dediğimiz bağı koparan bir deliliktir ki, delilerin hepsi bana nasîhat verir. Nasîhat veren delilerden murâd, esrâr-ı Hak'tan ve âlem-i gaybın ahvâlinden bî-haber olan ehl-i hicabdır. Çünkü bu ehl-i hicabın kendileri bu âlem-i sûrette "akıl" denilen bağlar ile bağlanmış birer deli olduklarının farkında değildirler. Onlar ehl-i hakîkatın hâline muttali' olsalar, kendilerinin deliliğine ve akıl bağı ile sıkı sıkı bağlandıklarına hükmederler. Nitekim âlem-i sûretin dar sâhasında akıllarıyla bağlanıp kaldıkları için, mu'cizât-ı enbiyâyı ve kerâmât-ı evliyâyı, insâf edenleri te'vîl; ve büsbütün insafsız olanları inkâr ederler. Hâdisâtı ufuk-ı nazarlarına hasr edenlere deliden başka ne denir?