"Dikmiş olduğun bu diken ağacını yol başından kopar!" diye adama vâlînin em.etmesi
23. bölüm / 33 · 2138 kelime · ~11 dk okuma
1221. Latif sözlü o sert şahıs gibi; yol ortasında o diken ağacı dikti.
1222. Yolcular ona melâmet edici oldular; binâenaleyh ona "Bunu kopar!" dediler, koparmadı.
1223. Her bir dem o diken sâkı ziyade olurdu; onun zahminden halkın ayağı pür-hûn olurdu.
O adamın yol üzerinde diktiği diken ağacı ânbeân büyür ve gelip geçen kimselerin ayaklarına batar ve kanatır idi.
1224. Dikenden halkın elbiseleri yırtılır idi; fakîrlerin ayağını zâr zâr mecrûh ederdi.
"Hastî" mecrûh etmek ma'nâsına olan "hasten" masdarındandır. "Zâr" zaîf ve nâlân ve giryân ma'nâlarınadır. Burada ikinci ma'nâyadır. Ya'ni, yalın ayık gezen fakîrlerin ayaklarını, "âh, of!" dedirterek mecrûh ederdi.
1225. Vaktaki hakim ona cidd ile "Bunu kopar!" dedi; "Evet, ben onu bir gün koparırım" dedi.
Şehrin belediye işlerine karışan vâlî veyâ hâkim, yol üzerindeki dikenin bu zararlarına vâkıf olunca, diken sahibine kemâl-i ciddiyetle "Bu dikeni kopar!" diye emretti; diken sâhibi de cevâben: "Evet ben onu günlerden bir gün koparırım" diye v'ad etti.
1226. Bir müddet, "yarın!.." ve "yarın!.." diye va'de verdi; onun diken sakı muhkem-nihad oldu.
Diken sahibi vâlîye, "yarın", "yarın" va'dleriyle günler geçirdi; o diken sâkının kökü kuvvetlendi.
1227. Bir gün hakim ona dedi: "Ey va'di eğri, ileriye gel, bizim işimizde oturarak geriye yürüme!"
"Gajîden" çocukların yaptıkları gibi oturduğu yerde sürtünerek kıçın kıçın geriye gitmek ma'nâsınadır. Ya'ni, şehrin hâkimi ona dedi ki: "Ey va'desi yalan olan kimse, bizim emrimizi icrâda ileriye gel, kıçın kıçın geriye gitme!"
1228. Dedi: "Ey amca, bizim aramızda günler vardır!" Dedi: "Bizim deynimizi ta'cîl et, mümâtala etme!"
Diken sahibi vâlî-i şehre cevâben dedi: "Ey şehir halkının umûrunu idâre hususunda amcamız gibi vilâyet sahibi olan vâlî, aramızda tedâvül eden günler çoktur. Ben o dikeni bir gün olmazsa başka bir gün sökerim!" Vâlî-i şehir de ona dedi ki: "Senin va'din bir borçtur. Bize karşı bu borcu edâda ve bizim emrimizi îfâda acele et, te'hîr etme!"
1229. "Sen ki, dersin ki,"Yarın"; bunu bil ki, her bir gündeki zaman gelir!"
1230. O kötü ağaç pek tâze olur; ve bu koparıcı ihtiyar ve muztarr olur. [1236]
Bu iki beyit bir cümle-i tâm teşkil eder. Ya'ni "Ey zemîn-i vücûduna diken ağaçları gibi nefsinin fenâ sıfatlarını dikmiş olan kimse, vâlî-i şehir mesâbesinde olan senin mürebbî-i muhteremin, "Bu sıfatları kopar ve terk et!" dedikçe, sen mücâhedeyi âtîye terk edersin. Bunu bil ki, günler zamanlara ve anlara münkasimdir. Bu anlar ve zamanlar tevâlî ettikçe, o sıfât-ı nefsâniyye yeniden yeniye kuvvet bulur. Halbuki bu sıfatları koparmak için mücâhede edecek olan kimse, o mütevâlî zamanlar içinde ihtiyarlar ve bu dikenleri koparmak hususunda muztarr ve âciz kalır!" Nitekim Resûlullâh Efendimiz buyururlar: يهرم ابن آدم و يشيب فيه خصلتان الحرص و طول الأمل ya'ni “İki haslet vardır ki, Âdem oğlu onda ihtiyarlar ve saçı ve sakalı ağarır. Onlar dahi, hırs ve tûl-i emeldir."
1231. Diken fidânı kuvvette ve kalkmakta; diken koparıcı ihtiyarlıkta ve eksilmektedir.
Ya'ni diken fidanı gibi olan enâniyyet-i mevhûme büyüyüp, sıfât-ı nefsâniyye dal-budaklarını salıvermekte ve yükselmektedir; bu dikenleri mücâhede ve riyâzet kuvvetiyle koparıcı olan kimse ise, ihtiyarlık devresi içinde günden güne kuvvetten düşmektedir.
1232. Diken fidanı her gün ve her dem yeşil ve tâze olur; diken koparıcı her gün zaîf ve pek kuru olur!
Ya'ni, diken fidanı ile diken koparıcının hâli, ma'kûsen mütenâsibdir. Biri günden güne kuvvetlenir, diğeri her gün zaîfler.
1233. O pek genç olur, sen pek ihtiyar; çabuk ol, vaktini götürme!
O enâniyyet-i mevhûme her an tâzelenir, sen ise pek ihtiyar olursun. Binâenaleyh, kökü enâniyyet-i mevhûme olan sıfât-ı nefsâniyye dikenlerini koparmak husûsunda çabuk ol ve vaktini zâyi' etme!
1234. Her bir kötü huyunu diken fidanı bil; nihayet defalarca senin ayağına diken vurdu!
Ey sâlik, her bir kötü huyunu diken fidanı gibi bil! Nihâyet dikkat etmiyor musun, defalarca bu hayât-ı fâniye-i dünyeviyyede senin ayağına kötü huyunun dikenleri battı! Meselâ birisine sâika-i nefsâniyyet ile ağır söz söyledin; fenâ mukābele görüp müteessir oldun. İşte bu senin ayağına batan kötü huyun dikenidir.
1235. Defalarca kendi huyundan hasta oldun; hissin yoktur, pek hissiz geldin!
İkinci mısra' istifhâm sûretinde de tercüme olunabilir. Ya'ni "Hissin yok mu? Pek hissiz mi geldin?" denebilir. Ya'ni "Bi'd-defeât kendinin kötü huyundan hasta ve mükedder oldun. Halka karşı fenâ sözler söyledin ve kötü fiillerde bulundun. Binâenaleyh beğenmediğin sözleri işittin ve fenâ fiiller ile mukābele gördün, tokat vurdun, tokat yedin; sonra da müteessir olup şikâyete başladın. Sen bu hallerden mütehassis olup ibret almadın mı? Pek hissiz olarak mı yaşıyorsun?"
1236. Eğer diğer kimselerin hasta olmasından ki, senin kötü hulkundan o eri-
1237. Gafil isen, hiç olmazsa kendi zahmından değilsin; sen kendinin ve her yabancının azabısın.
Bu iki beyit bir cümle-i tâm teşkil ederler. Ya'ni "Eğer sen diğer kimseleri müteessir eden kötü ahlâkından dolayı o kimselerin hasta ve mükedder olmalarından gafil isen, hiç olmazsa senin o kötü ahlâkının sana olan aks-i te'sîrinden gafil değilsin ya! Eğer bu hâl-i gafletin devam ederse, sen hem kendi nefsinin ve hem de diğer kimselerin azabısın."
1238. Ya baltayı al, erkekçe vur; sen Alî gibi bu Hayber kapısını kopar!
Ey sâlik, bunun çâresi budur ki; ya mücâhede ve riyâzet baltasını al, bu enâniyyet-i mevhûme dikeninin fidanına ve onun dalları olan sıfât-ı nefsâniyyeye erkekçe vur ve kalb kal'asının önünde Hayber kal'ası gibi müstahkem bir halde duran nefsâniyyet kapısını İmâm Alî (k.v.) hazretleri gibi kopar!
1239. Ya bu dikeni gül fidanına bitiştir; nârı yarin nûruna ulaştır!
Yâhût bu diken fidanını gül fidanına aşıla. Ateş cinsinden olan sıfât-ı nefsâniyyeni yârin, ya'ni insân-ı kâmilin nûruna ulaştır. Ya'ni insân-ı kâmil Hakk'ın izni ile senin bâtınında mutasarrıf olup, kalbindeki hevâ-yı nefsânî ateşini onun nûr-ı bâtını söndürür.
1240. Ta ki senin narını onun nûru söndürsün; onun vaslı senin dikenini gül[1246] şen yapsın!
İnsân-ı kâmilin nûr-ı rûhâniyyeti, senin ateş cinsinden olan sıfât-ı nefsâniyyeni çekip koparsın ve onun nûru senin sıfât-ı nefsâniyye dikenini aşılayarak gülşen yapsın.
Ma'lûm olsun ki, insanda gazab ve şehvet ve hırs ve emel gibi sıfat mevcuttur ve bunların cümlesinin hakîkatları sâbittir. Ve hakäyıkın tebeddülü ise aslâ mümkin değildir. Binâenaleyh insân-ı kâmilin tasarrufu ile bunların hiçbirisi mahv olmaz; fakat mahall-i isti'mâlleri değişir. Meselâ evvelce sı- fat-ı gazabı nefsi için kullanırken, bu def'a onu rızâ-yı Hak için isti'mâl eder. Ve kezâ şehvetini ve isteklerini nefsi ve umûr-ı dünyeviyye uğrunda kullanırken, bu def'a rızâ-yı ilâhînin tahsîline sarf eder. Ve hırs ve emel ve sâirleri de bunun gibidir. Ve bunlar nefse masrûf iken, her biri birer diken; ve rızâ-yı ilâhîye masrûf olunca birer gül fidanı olur. İşte, insân-ı kâmilin dikeni gülşen yapmasının ma'nâsı budur.
1241. Sen cehennem gibisin, o mü'mindir; ateşi mü'min ile söndürmek mümkindir.
Ey nefsânî olan kimse, nefis cehennem tabîatlı olup, şehevât ve lezzât-ı tabîiyyeye doymak bilmez. Cehennem dahi böyledir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلْ امْتَلأت وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزيد (Kaf, 50/30) ya'ni "Yevm-i kıyâmette biz cehenneme, "Doldun mu?" deriz; "Daha var mı?" der." Binâenaleyh sen cehennem gibisin. Îmân-ı hakîkî sahibi olan insân-ı kâmil ise mü'mindir. Onun îmânında asla za'f ve şübhe yoktur. Ateşi mü'minin nûruyla söndürmek mümkin olur.
1242. Ona, "Ey şâh, benden çabuk geç; âgâh ol ki senin nûrun benim ateşimin harâretini kaptı!" der.
Bu beyt-i şerîf, تقول النار يوم القيامة جز يا مؤمن فإن نورك اطفأ نارى ya'ni "Ateş, yevm-i kıyâmette, "Ey mü'min, geç! Zîrâ senin nûrun benim ateşimi söndürdü" [der.]" hadîs-i şerîfinin ma'nâsıdır.
1243. İmdi, nârın helâki mü'minin nûrudur; zîra zıddın def'i zıdsız mümkin değildir.
Hevâ-yı nefs ateşinin mahv ve helâki, mü'min-i hakîkî olan insân-ı kâmilin nûrundandır. Ve nûr nârın zıddıdır. Çünkü birinin menşe'i kahır ve diğerinin masdarı lutuftur. Ve kahır lutfun zıddıdır. Ve zıddın def'i ise zıdsız mümkin değildir. Nitekim gecenin karanlığını güneşin ziyâsı izâle eder.
1244. Zîrâ o, kahırdan, bu, fazldan koparılmış oldu; nâr adl günü nûrun zıddı olur.
Ateş Hakk'ın sıfat-ı kahrından; ve nûr fazl-ı ilâhîden ve lutf-i rabbânî- den kopup zâhir oldu. Binâenaleyh nâr, Hak Teâlâ'nın Adl ismi ile tecellî buyurduğu kıyamet gününde nûrun zıddı olur. Ve nâr muazzib; ve nûr mü- revvihtir.
1245. Eğer sen nârın şerrini def' etmek istersen, rahmet suyunu ateşin içine ha- vâle et!
1246. O rahmet suyunun çeşmesi mü'mindir; ab-ı hayat, muhsinin temiz ruhudur.
Îmân-ı hakîkî sâhibi olan insân-ı kâmil, rahmet-i rahîmiyyenin mazhar-ı kâmili olduğundan, kendisinden rahmet suyu fışkıran bir çeşmedir. Ve o muh- sindir. Zîrâ onun ibâdeti, nazarında hâzır olan Hakk'adır. Nâkısın ibâdeti ise, nazarında gâib olan Hakk'adır. Nitekim hadis-i şerifte, الإحسان ان تعبد الله كأنك تراه ya'ni "Ihsân, senin Allâh Teâlâ'yı görür gibi ibâdet etmendir" buyurulur.
1247. İmdi, senin nefsin ondan kaçıcıdır; zîrâ ki sen ateştensin, o ırmak su- yudur.
1248. Ateş ondan dolayı sudan kaçıcı olur, ki onun ateşliği sudan harab olur.
1249. Senin hissin ve fikrin ateştendir; şeyhin hissi ve onun fikri nûr-ı latîftir.
Senin hissin ve fikrin, enâniyyet-i nefsâniyyenin mahsûlüdür. Ve nefsin ise cehennem tabîatlı olup ateş cinsindendir. Binâenaleyh senin his ve fikrin dahi ateşe mensûbdur. İnsân-ı kâmil ise nefsinin hüküm ve te'sîrinden kurtul- muş ve onda nûr-ı sâf olan rûhun ahkâm ve âsârı zâhir olagelmiştir. Ve onun hissi ve fikri ruhunun mahsûlüdür. Ve nûra mensûb olan, nûr cinsinden olur.
1250. Onun nûrunun suyu ateş üzerine damladığı vakit, ateşten çekçek zâhir [1257] olur, yukarıya sıçrar.
"Çekçek", kılıç ve sopa darbeleri sadâsı ve su damlalarından çıkan ses ve üşümeden veyâ taâm yerken dişlerin birbirine vurmasından çıkan sadâ ma'nâlarınadır. Burada, su damlasının ateşe düşmesinden hâsıl olan cızırtı ma'nâsınadır. Ya'ni "Sen insân-ı kâmil huzûrunda bulunduğun vakit, onun nûr-ı bâtını senin hevâ-yı nefsânîne aks edip, nefsinde bir kıvranma ve ıztırâb hâsıl olur. İşte bu hâl, suyun ateşe damlamasına benzer."
1251. Çekçek ettiği vakit, sen ona “Ölüm ve derd!" de; tâ ki senin bu cehennem nefsin soğusun!
İnsân-ı kâmil nûrunun, senin sıfât-ı nefsâniyyenin ateşleri üzerine düşüp, bâtınında cızırtılar peydâ ettiği ve nefsin kıvrandığı vakit, sen o nefsine, "Ey nefis, sana ölüm ve ıztırâb vardır!" de ve bu sıkıntılara sabret. Tâ ki senin bu cehennem tabîatlı olan nefsinin ateşi sönsün ve soğúsun. Burada, "ölüm ve derd" ta'bîri, bizim Türkçe'mizde "Karın ağrısı!" hitâbına tekabül eder. Nitekim çocuklar vâlidelerini birtakım beyhûde mutâlebât ile iz'âc ettikleri vakit, vâlideleri onlara, "Amân, karın ağrısı!" diye hitâb ederler.
1252. Tâ ki o senin gülistanını yakmasın; tâ ki senin adl ve ihsânını yakmasın!
"Gülistân"dan murâd, semere-i tââttır. "Adl”den murâd, hudûd-ı ilâhiyye dâiresinde harekettir. Ve onun zıddı zulümdür. Bu da hudûd-ı ilâhiyyeyi tecavüzdür. Nitekim âyet-i kermede وَمَنْ يَتَعَدُّ حُدُودَ اللهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ (Talak, 65/1) ya'ni "Kim ki hudûd-1 ilâhîyi tecavüz ederse, muhakkak nefsine, ya'ni hakîkat-ı zâtiyyesine zulmetti!" buyurulur. Ve "ihsân"dan murâd, ihlastır. Ya'ni, sıfât-ı nefsâniyye ateşleri senin semere-i tââtını yakmasın ve seni hudûd-ı ilâhiyye dâiresinden çıkarmasın ve ihlâsını riyâ ve süm'a gibi makāsıd-ı fâside ile berbâd etmesin!
1253. Ondan sonra ektiğin bir şey meyve verir; lâle ve beyaz gül ve siyah sünbül verir!
Ankaravî nüshasında, ikinci mısra'da سیسبزبر دهد yazılmış ve سیسبز kelimesine, "marsıma" dedikleri hoş-bûy yeşil yaprak ma'nâsı verilmiştir. Fakîr bu kelimeyi, elimdeki lügat kitaplarında bulamadım. Hind nüshalarında ise, سيسنبر دهد ("sîsenber...") sûretinde mündericdir. Ve bu kelime, "na'na" (nâne) dedikleri güzel kokulu nebât arasında yetişen siyah sünbül ma'nâ-sına gelir. Beyt-i şerîfin vezin ve kāfiyesine de muvâfik olduğundan, müreccahtır. Ya'ni, sıfât-ı nefsâniyyenin ateşleri söndükten sonraki amellerinin güzel semerelerini görürsün. Zemîn-i kalbinde hikemiyyât-ı ilâhiyye kaynakları zuhûr edip, ulûm-ı ledünniyye çiçekleri açılır.
1254. Yine doğru yoldan geniş gidiyoruz; ey efendi dön, bizim yolumuz nerededir?
Yine bahis hâricine çıkıp geniş mevzû'lara doğru gidiyoruz. Bahsimize ve sadedimize dönelim; bahsimiz nerede idi?
1255. Ey hasûd, o takrîrde idik ki, senin eşeğin topaldır ve menzil uzak, aceledir!
Ey insân-ı kâmilin kadr ü şerefine hased eden kimse, sana nasîhat kasdıyla o takrîrde idik ve sözümüz buraya gelmiş idi ki, senin rûhunun merkebi mesâbesinde olan cismin, ihtiyarlık hasebiyle topal olmuştur. Halbuki âhiret menzili uzaktır ve âhiret seferine çıkmak dahi pek yakın ve aceledir!
1256. Yıl geç oldu, ekin vakti değil; kara yüzlülükten ve kötü fiilden başkası yok!
Senenin zirâat günleri geçti; artık a'mâl-i sâliha tohumlarını zemîn-i vücûda ekmek devresi değildir. Halbuki elde sermâye olarak kara yüzlülükten ve kötü fiillerden başka bir şey yoktur!
1257. Ten ağacının köküne kurt düştü; onu koparmak ve ateşe koymak lazımdır!
Ten ağacının ve vücûd-ı mevhûmun kökü olan enâniyyete, birtakım sıfât-ı nefsâniyye kurtları musallat oldu. Binâenaleyh onu koparmak ve mücâhede ve riyâzet ateşine koyup yakmak lâzımdır.
1258. Agâh ol ve müteyakkız ol ey yolcu, vakit geç oldu; ömür güneşi kuyu tarafına gitti!
Ya'ni, ömrünün güneşi gurûb tarafına müteveccih oldu.
1259. Bu iki günceğiz için ki, kuvvetin vardır, çabuk sehâ yolundan pîr saçıcılık et!
Bu ihtiyarlık hâlinde cisminde kalan bakıyye-i kuvvetini, şu iki günlük ömrünün içinde çabuk cömertlik göster de ihtiyarlığını Hak yolunda bezl et!
1260. Senin bu kadar tohumun kalmıştır, fedâ et; tâ ki bu iki demden uzun ömür bitsin!
Elinde kalmış olan şu kadarcık ömrünün tohumunu Hak yolunda fedâ et ve mücâhedât ve ibâdât ile meşgul ol! Tâ ki bu iki günlük ömürden uzun ömür ve hayât-ı ebedî husûle gelsin!
1261. Mâdemki bu güherli olan çerâğ sönmemiştir; âgâh ol, ona pek çabuk fitil ve yağ tertîb et!
“Çerâğ”dan murâd, rûh-ı hayvânî; ve “güher”den murâd, rûh-ı izâfîdir. “Fitil”den ve “yağ”dan murâd, rûh-ı izâfînin parlamasına ve nûruna sebep olan hâlisan li-vechillâh ibâdet ve amellerdir. Ya’ni, rûh-ı insânînin taalluk ettiği bu hayât-ı sûrî çerâğı henüz sönmemiştir. Gözünü aç da bu rûh-ı insânînin nûruna sebep olan kemâl-i hulûs ile Hakk’a ibâdet et ve amel-i sâlih işle!