Duvar üstünde susamışın ve suya kerpiç atmasının hikâyesi
22. bölüm / 33 · 1569 kelime · ~8 dk okuma
1187. Irmak kenarında yüksek bir duvar, duvarın üstünde bir susamış derdli var idi.
1188. Sudan onun mâni'i o duvar idi; sudan dolayı o balık gibi zâr idi.
1189. Ansızın o, suya bir kerpiç attı; suyun sesi onun kulağına hitab gibi geldi.
1190. O mümtehan, suyun sesinin safâsından; kerpiç atıcı ve oradan kerpiç koparıcı oldu.
“Mümtehan”, susuzluk sebebiyle mihnete dûçâr olmuş ma'nâsınadır.
1191. Su, "Hey!... Bana bu kerpiçi vurmaktan senin için ne faide vardır?" diye bağırdı.
1192. Susamış dedi: "Ey su, bana iki fâide vardır. Bu san'attan ben hiç el kaldırmam!"
Ya'ni kerpiç koparıp atmak fiilinden hiç vazgeçmem.
1193. "Birinci faide, suyun sesini işitmek ki, o, susamışlar için muhakkak rebab gibi olur!"
1194. "Onun sesi İsrafil'in sesi gibi oldu; ölmüşe bundan dirilik tahvîl oldu."
Suyun sesi, İsrafil (a.s.)ın sûrunun sesi gibi müessir oldu; susuzluktan ölüm derecesine gelen kimseye bu ses hayat verdi ve onun halsizliği kuvvete mübeddel oldu.
1195. "Yahût bahar günlerinin gök gürlemesi gibidir; bağ ondan bu kadar nakış bulur!"
1196. "Yahût fakîr üzerine zekât günleri gibi; yahût mahbûs üzerine kurtuluş haberi gibi!"
1197. "Nefes-i Rahmân gibi olur ki, o Yemen'den Muhammed (a.s.) tarafına ağızsız erişir idi!"
Bu beyt-i şerifte, انى لأجد نفس الرحمن من قبل اليمن ya'ni "Muhakkak ben Yemen tarafından nefes-i Rahman'ı buluyorum" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu hadis-i şerîfte, Resûlullâh Efendimiz'in âşıkı olan Üveys el-Karanî'ye işâret buyurulduğunu beyân et- miş ise de, yine Hind şârihlerinden Bahru'l-ulûm ve cenâb-ı İmdâdullâh hazretleri tarafından bunun galat-ı fahiş olduğu ve bu beyânın, hadîs-i şerîfin mâba'di olan فإذا هم الأنصار ya'ni "Onlar ensardır"] ibâresine adem-i vuküftan ileri geldiği gösterilmiştir. Ankaravî'de bu hadîs hakkında fazla îzâhât yoktur. Maahâzâ, muhakkıkîn bu hadîsi iktizâsı vech ile şerh buyurmuşlar ve ezcümle cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât'ta bu bâbda îzâhât-ı lâzime i'tâ buyurmuştur. Burada tafsîli uzar.
1198. Yahût Ahmed-i mürselin kokusu gibi olur ki, o, şefâat hususunda âsîye erişir!
O suyun sesi, Ahmed-i mürsel (s.a.v.) Efendimiz'in âsîler tarafından duyulan şefâatının kokusuna benzer ki, o âsîler âteş-i isyân içinde yanıp tutuşukları esnâda, o koku onlara erişir.
1199. Yahût Yûsuf'un kokusu gibi güzel ve latif olarak, zaîf olan Ya'kūb'un canı üzerine çarpar!
إِنِّى لَأَجِدُ رِيحَ يُوسُفَ (Yusuf, 12/94) ya'ni “Muhakkak ben Yûsuf'un kokusunu buluyorum" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.
1200. Diğer bir fâidesi ki, her bir kerpiçi ki bundan koparırım, akan su ta-[1206] rafına gelirim.
Suya kerpiç koparıp atmanın diğer bir fâidesi de budur ki, bu duvardan her bir kerpiçi koparıp attıkça, duvarın yüksekliği alçalır, suya yaklaşırım. Nitekim îzâh buyurulur.
1201. Zîrâ kerpiçin azalmasından ey akıllı, şübhesiz yüksek duvar ziyâde alçak olur!
1202. Duvarın alçaklığı bir yakınlık olur; onun faslı, bir vaslın dermânı olur!
“Duvar”dan murâd, enâniyyet-i beşeriyyedir. “Kerpiç”den murâd, bu enâniyyeti teşkil eden sıfât-ı nefsâniyyeden her biridir. “Su”dan murâd, rûhun susamış olduğu âb-ı hayât-ı hakîkîdir. İmdi sâlik-i tarîk-ı Hak, enâniyyetinin duvarından sıfât-ı nefsâniyyesi kerpiçlerinden birisini koparıp attıkça, âb-ı hayât-ı hakîkîye yaklaşır. Sıfât-ı nefsâniyyeden birinden ayrılması, hakâyık-ı Hak’tan birisine ulaşmağa sebep olur.
1203. Yapışık kerpiçi koparmak, bir yakınlığı mûcib olan secde geldi ki, secde et ve yaklaş!
Bu beyt-i şerîfte, إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طِينٍ لَازِبٍ (Sâffât, 37/11) ya’ni “Biz onları yapışkan çamurdan ‘halk’ ettik” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu “halk”, beşerin bidâyet-i hilkatine âiddir. Nitekim diğer bir âyet-i kerîmede, وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسَانِ مِنْ طِينٍ ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ (Secde, 32/8) ya’ni “İnsanın halkına Hak Teâlâ çamurdan başladı, sonra onun neslini zaîf bir su cinsinden yaptı” buyurulur. Ve diğer bir âyet-i kerîmede de, bu çamurun حَمَأٍ مَسْنُونٍ (Hicr, 15/26-27) ya’ni “Yıllanmış ve kokmuş çamur” olduğu beyân buyurulur. Bu da mürekkebât-ı fahmiyyeden başka bir şey değildir. Ve “protoplazma” dedikleri madde-i hayâtiyye dahi bu çamurda mevcuttur. Nitekim târih-i tabîî ulemâsının tedkîkâtı bu merkezdedir. “Hışt-ı lâzib” ta’bîri ile cenâb-ı Pîr efendimiz, beşerin bidâyet-i hilkatindeki süfliyyetine ve zillettine işâret buyururlar. Ve sıfât-ı nefsâniyye dahi bu “tıyn-i lâzib”den mahlûk olan cism-i beşere taalluk eder. Her biri şüûnât-ı zulmâniyyeden ibârettir. Binâenaleyh bu cism-i süflînin zulmânî olan sıfâtını koparıp atmak, sâni’-i hakîm olan Hak muvâcehesinde serfürû ve secde ve tezellül demek olur. Ve bu secde ve tezellül ise, وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ (Alak, 96/19) [ya’ni “Secde et ve yaklaş!”] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, Hakk’a yakınlığı mûcib olur. Ve bu secde, “secde-i kurb” olup, cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde bu secde hakkında îzâhât i’tâ buyurmuşlardır.
1204. Bu duvar yüksek boyunlu oldukça, başı aşağıya getirmeğe mâni’dir.
Bu enâniyyet duvarı yüksek boyunlu, ya’ni mütekebbir oldukça baş eğmeğe mâ’ni’ olur. Ve kemâl-i enâniyyet, kişiyi tahattur-ı abdiyyetten ve tezellülden men’ eder. Ve böyle bir kimse tezellülden istikrâh eder. Fakat vaktâki ölüm hâli gelir, bu hâl fiilen onun zilletini meydâna koyar. Zîrâ mevt, acz-i hâlis hâlidir. Ve şer'de mevzû' olan secde vaz'iyyeti, abdin huzûr-ı Hak'ta kemâl-i tezellülünü tasvir eder. Makām-ı abdiyyete vâsıl olan ârifin tezellülü her vakit vâki'dir. Bunun için Şeyh-i Ekber hazretleri buyururlar ki: "Secde-i kurb ile sâcid olan bir kimse aslâ secdeden kalkmaz." Bu, ârif dâimâ başını yere koyar ma'nâsına değildir; belki onun kalbi bir an abdiyyetinden gāfil değildir, demek olur.
1205. Ben bu hâkî tenden kurtulmadıkça, âb-ı hayata secde etmek mümkin değildir!
"Ab-ı hayat"tan murâd, sıfat-ı Hayat'ı ve Muhyî ismi ile dâimü't-tecellî olan zât-ı Hak'tır. Ya'ni, bu anâsır-ı arzıyyeye mensûb tenin îcâbâtı olan sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulmadıkça, âb-ı hayât olan zât-ı Hakk'a teveccüh ile secde ve serfürû etmem mümkin olmaz!
1206. Her kim duvar üstünde ziyâde susamış ise, tuğlayı ve kerpiçi pek çabuk koparır!
Her kim duvar gibi olan bu vücûd-ı unsurî üstünde, o âb-ı hayâta çok susamış ise, tuğla ve kerpiç mesâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyyeyi pek çabuk koparır.
1207. Her kim suyun sesine pek âşık olursa, o, hicabdan pek büyük olan kerpiçi koparır!
"Suyun sesi"nden murad, zât-ı Hakk'ın bu âlem-i sûretteki tecellîyât-ı sıfâtıyye ve esmâiyesidir. Arif, mazhardan isme ve isimden müsemmâya intikāl eder. Ve sâlikin vücûd-ı unsurîsi dahi bir mazhardır ki, onda tecellîyât-ı Hak zâhirdir. Binâenaleyh, her kim suyun sesi mesâbesinde olan tecelliyât-ı Hakk'a pek âşık olursa, zât-ı Hakk'ın pek büyük hicâbı ve pek büyük bir kerpiç mesâbesinde olan enâniyyet-i mevhûmesini koparır.
1208. O kimse suyun sesinden boynuna kadar mey doludur; yabancı “buluk” sesinden başkasını işitmez!
Böyle bir kimse, tecelliyât-ı Hak'tan, boynuna kadar şarâb-ı aşk ile doludur. Fakat bu âlem-i sûretin ne olduğunu bilmeyen yabancı ve nâmahrem olan kimse, suya düşen kerpiçin hâsıl ettiği "buluk" sesi mesâbesinde olan sûretten başka bir şey görmez.
1209. Ey o saâdetli kimse ki, o ilk günleri muğtenim tutar, kendi borcunu öder!
Ne mutlu o kimseye ki, bu cism-i unsurîsinin âlem-i sûrette neşv ü nemâ bulduğu ilk günleri, ya'ni gençlik zamanlarını fırsat ve ganîmet bilir de, kendisinin sebeb-i zuhûru, vazîfe-i ma'rifet ve abdiyyeti îfâ etmekten ibaret olduğunu idrâk edip, bu borcu öder!
1210. O günlerde ki, ona kudret olur, sıhhat ve gönül salâbeti ve kuvvet olur.
[1216] Zîrâ bu gençlik günlerinde bu cism-i unsurînin mücâhedeye ve çalışmağa kudreti ve sıhhati ve kalbinin salâbeti ve kuvveti vardır.
1211. O gençlik yeşil ve tâze bağ gibi, esirgemeye mensub olmaksızın meyve yetiştirir.
O gençlik zamânı, yeşillikte ve tarâvette bağlara benzer; ektiğin şey çarçabuk semere verir ve hâsılât vermeyi esirgemek öyle bir bağın şânından değildir.
1212. Kuvvet ve şehvet çeşmeleri akıcıdır; ten zemîni onunla yeşil olur.
Zîrâ gençliğin kuvvet ve şehvet çeşmeleri dâimâ fışkırıp akar. Ya'ni, bir genç, azmettiği bir şeye kemâl-i kuvvet ve arzû ile sarıldığı cihetle, mesâî-i cismâniyyesi müfid semereler verir.
1213. Ma'mûr bir ev ve onun damı çok yüksektir; erkânı mu'tedil ve tahlîtsız ve bendsizdir.
Genç bir cisim, ma'mûr ve damı çökmemiş bir eve benzer. Erkân-ı erbaası, ya'ni vücudunu teşkîl eden rükn-i sulbîsi ve mâyiîsi ve gāzîsi ve harûrî- si mu'tedildir. Ahlât-ı erbaası, ya'ni kan, safrâ ve balgam ve sevdâ hıltları ka- rışık ve fâsid olmamıştır. Binâenaleyh o ahlâtın ve erkânın i'tidâlini yerine getirmek için birtakım ilâçlar ile bağlamak çârelerine tevessül olunmamıştır.
1214. Ondan evvel ki, ihtiyarlık günleri erişir, senin boynunu liften ip ile bağlar!
Bu gençlik günleri, ihtiyarlık günlerinden evvelki günlerdir. Vaktâki o ih- tiyarlık günleri gelir, artık senin boynunu hurma lifinden ma'mûl ip ile bağ- lar. Hurma lifinden olan "ip"ten murâd, kuvvetli bir ip demek olur. Ve "kuv- vetli ip" ta'bîri ile sukūt-ı kuvâya işâret buyurulur. Ve aynı zamanda, "Tebbet yedâ" sûre-i şerîfesinde beyan buyurulan حبل من مسد (Leheb, 111/5) [ya'ni "Hurma lifinden bükülmüş bir ip"] ta'bîrinin ma'nâ-yı işârîsini beyân- dır. Zîrâ ba'zı kimseler bu sûre-i şerîfenin ma'nâ-yı zâhirîsine bakıp, Ebû Le- heb ile karısının tezyîfine münhasır zannederler. Halbuki bu sûre-i şerîfenin maânî-i işârîsi pek azîmdir.
1215. Toprak çorak ve dökülücü ve gevşek olur; asla çoraktan latîf nebat bit- medi!
İhtiyarlıkta bu cism-i unsurî çorak ve pörsük ve gevşek olur. Çorak yerde ise aslâ latîf nebâtât bitmez.
1216. Kuvvet suyu ve şehvet suyu munkatı'dır; o, kendinden ve başkalarından menfaatsızdır.
Zîrâ o ihtiyarda kuvvet ve arzû suları kesilmiştir; hiçbir şeyden zevk al- maz bir hâle gelmiştir. Ne kendi vücûdundan istifade eder ve ne de başkala- rından bir istifade edebilir!
1217. Kaşlar paldüm gibi aşağıya gelmiş; göze yaşlık gelmiş, karanlık olmuştur!
İhtiyarın kaşları hayvan paldümü gibi aşağıya sarkar, gözleri sulanır ve fersiz bir hâle gelir, lâyıkıyla görmez olur.
1218. İhtiyarlıktan yüz, keler sırtı gibi; söz ve lezzet ve dişler işten gitmiş!
Yüzü ihtiyarlıktan keler sırtı gibi buruşur, sözü müşevveş olur, yediğinden içtiğinden lezzet bulamaz ve dişleri dökülür.
1219. Gün vakitsiz, lâșe topal ve yol uzun; iş yeri harab, amel nizamdan gitmiş!
Ömrünün günleri vakitsiz, ya'ni gurûba yakın, lâşe mesâbesinde olan cisim sendeleyerek yürür, aslına rücû' etmek için yol uzun, i'mâlât-hâne mesâbesinde olan cisim harab, ibâdât-ı bedeniyyesinde nizâm ve intizâm kalmamıştır.
1220. Kötü huyun kökleri muhkem olmuş; onu koparmak kuvveti azalmış!
Halbuki sıfât-ı nefsâniyyenin kökleri olan cehil ve enâniyyet-i mevhûme muhkem olmuş; bu kökleri koparmak için sarf edeceği kuvvet büsbütün sönmek üzeredir.