İçeriğe atla

Doğan kuşunun harâbede baykuşlar arasına giriftâr olması

21. bölüm / 33 · 4628 kelime · ~24 dk okuma

1126. Doğan o kimsedir ki, geri şâha gele; kör doğan o kimsedir ki, yolunu gâib etti.

Pâdişâh tarafından av için terbiye edilmiş olan doğan o kimsedir ki, dönüp dolaşıp yine şâhın koluna kona; ve kör doğan o kimsedir ki, terbiyeye isti'dâdı olduğu halde henüz terbiye edilmemiş ve tarîk-ı Hakk'ı gâib edip ehl-i dünyâya karışmış ola.

1127. Yolu gaib etti ve vîrâneye düştü; vîrânede dahi baykuşlar üzerine düştü.

Şâha rücû' edici bir doğan olan bir kâmil, bu dünyâ vîrânesine ya'ni beşeriyet âlemine düştü; bununla beraber vîrânede de baykuşlar arasına düştü.

1128. O bütün rızâ nûrundan nûrdur; lakin onu kaza çavuşu kör etti.

O kâmil, kazâ-yı ilâhîye rızâ nûrundan bütün nûrdur. Binâenaleyh basar-ı basîreti açıktır. Fakat ne çâre ki, kazâ-yı ilâhî çavuşu onun basar-ı basîretine perde çekti.

1129. Onun gözüne toprak saçtı ve yoldan götürdü; onu baykuşlar arasında vîrâna tevdî' etti.

Onun kalb gözüne cism-i hâkînin ahkâmını perde etti ve tarîk-ı Hak'tan çevirip, onu baykuş mesâbesinde olan ehl-i gaflet arasında dünyâ harâbesine tevdî' etti.

1130. Bir ilave olarak baykuşlar onun başına vururlar; onun nâzenîn olan ka- [1135] nadını yolarlar.

O doğanın harâbede kendi cinsi olmayan baykuşlar arasına düşmesi bir ibtilâ olmakla beraber, bir de ilâve-i ibtilâ olarak o baykuşlar onu gagalarıyla başına vurarak didiklediler ve onun nâzenîn kanatlarını yoldular.

1131. Agah olun, bizim yerimizi tutmak için geri geldi diye, baykuşlar içine velvele düştü!

Bu kıssada, cenâb-ı Şems-i Tebrîzî hazretlerinin vak'asına da işâret buyurulduğu anlaşılır. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da aynen şu ibâreler mevcuttur: "Hz. Hudavendigâr'ın sohbetleri Mevlânâ Şemseddîn hazretlerine mahsûs kalmış idi. Bu sebeble, ekser-i ashâb zât-ı Pîr hazretlerinin huzûrundan mahrûm kaldılar ve birçok müddet tahammül ettiler. Nihâyet bevâis-i hased onların nüfûsunda müstemir oldu; gubâr-ı inkârı yüze çıkardılar ve fıskı aşk addedip fuzûlîlik fiillerini tertib ettiler. Her fırsat buldukları vakit, cenâb-ı Şemseddîn'e karşı hezeyân ve istihzâ ile söz söylerler idi. Bir müddet o tâifenin hâr-ı inkârından incinmedi; vaktâki hadden tecavüz ettiler, bildi ki bu yüzden bir fitne zuhûr edecektir; ıslâh-ı hâl için bağteten mahrûse-i Dımaşk'a hicret buyurdular. Hz. Hudavendigâr o fitnenin muharriklerine ve o hareketin müşevviklerine kat'iyyen inâyet etmedikleri gibi, onların hallerine göz ucu ile bile bakmadılar."

Bu vak'adan sonra Hz. Mevlânâ efendimiz cenâb-ı Şemseddîn'i Şam'dan tekrar Konya'ya da'vet buyurdular ve kemâ-fi's-sâbık sohbetleriyle meşgül oldular. Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da ikinci def'a dahi şu ibâreler ile tafsîl olunur: "Mevlânâ Şemseddîn müddet-i medîdeden sonra Hz. Hudâvendigâr'ın dâire-i hareminde perveriş-yâb olan Kimyâ nâmındaki bir kızı kayd-ı nikâhına almak iltimâsında bulundu. Hz. Mevlânâ dahi kemâl-i memnûniyyetle tezvîc buyurdular. Kış mevsimi olduğundan, hânenin kışlık mahallinde kâin bir sofada haclegâh tertib buyurdular ki, Mevlânâ Şemseddîn orada zifafa girip, o kış orada ikāmet ettiler. Hz. Pîr'in ortanca mahdûmu Çelebî Alâeddîn o sofadan gelip geçtikleri cihetle, cenâb-ı Şemseddîn, hareminin sâika-i gayretiyle, birkaç def'a şefkat ve nasîhat tarîkıyla onlara buyurdular ki: "Ey nûr-ı dîde, vâkıâ zâhir ve bâtının âdâb ile ârâstedir. Velâkin bundan sonra bu hânede hesâb ile hareket buyurman îcâb eder." Bu söz onlara ağır geldi, münfail oldu. Ve zâten Sultan Veled hazretlerine cenâb-ı Şems'in fazla iltifat ve inâyeti sebebiyle mükedder olmakta idi. Ona bu hâl de munzam oldu. Dışarıya çıkıp keyfiyyeti bir tâifeye anlattı. Onlar da fırsatı ganîmet bilerek fikirlerini izhar edip, "Tuhaf şey! Bir ecnebî gelip, hâne-i Hudâvendigâr'a girmiş, sâhib-i hânenin nûr-ı dîdesini kendi evine koymuyor!" dediler. O tâife, fırsat buldukça o hazreti istihfâf ile meşgül olurlar ve mûcib-i in- fiâl olacak harekâtı icrâ ederler idi. Hz. Şems kemâl-i hâlleri sebebiyle sabr edip, Hz. Hudâvendigâr'a bir şey söylemediler. Bir müddet sonra o tâifenin tecavüzü haddi tecavüz etti. Mes'eleyi Hz. Sultan Veled'e hikâye ettiler ve dediler ki: "Bu def'a bu tâifenin harekâtı yüzünden öyle bir gaybûbet edeceğim ki, benim eserimi bir kimse bulamayacaktır!" Ve hem o müddette bağteten gaybûbet buyurdular."

İşte bu vak'aya vukūf, bu kıssanın rûhuna nüfüz için kâfidir. Esâsen I. cild-i Mesnevî'de, "Pâdişâh ve câriye" kıssasında, Çelebî Hüsâmeddîn hazretleri Şems-i Tebrîzî hazretleriyle olan ahvâlin beyânını Hz. Pîr'den ricâ etmiş ve Hz. Pîr de bunların açıkça söylenemeyeceğini ve hikâyenin zımnına kulak tutmasını beyân buyurmuş idi. Bu kıssada, husûsiyyet cihetinden cenâb-ı Şems vak'ası; ve umumiyyet cihetinden dahi bilcümle enbiyâ ve evliyâ hazerâtının ahvâli beyân buyurulmaktadır.

1132. Mahalle köpekleri gibi pür-hiddet ve pür-heybet, garîbin delkına düştüler!

"Delk", eski püskü libâs ma'nâsınadır. Ya'ni, mahalle köpekleri eski püskü libâslı bir garîb ve fakîri gördükleri vakit nasıl hiddet ve heybetle havlayıp üzerine hücûm ederlerse, baykuşlar da doğana öyle hücûm ettiler.

1133. Doğan der ki: "Ben niye baykuşlara layık olayım; baykuşlara böyle harabenin yüzünü fedâ ettim!

1134. Ben burada olmak istemem, giderim; şahlar şahının tarafına raci' olurum!

1135. Kendinizi öldürmeyiniz ey baykuşlar; zîrâ ben mukîm değilim, vatan tarafına gidiyorum!

1136. Bu harab-âbâd sizin gözünüzdedir; ve yoksa bize şahın bileği naz yeridir!"

Ey ehl-i dünyâ, bu harâbe-zâr olan dünyanın kıymeti ve ehemmiyeti ancak sizin nazarınızda sabittir. Ve yoksa bizim gibi ma'şûk-ı ilâhî olanlara, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın yed-i kudreti naz yeridir. Ya'ni, bizim gibi kâmiller ehl-i niyâz değil, ehl-i nâz olan tâifedendir. Ba'zı nüshalarda ناز جاست yerine باز جاست vaki'dir. Bu sûrette, "doğan yeridir" ma'nâsı verilmek îcâb eder.

1137. Baykuş dedi: “Sizi hânümândan koparmak için yine hîle yapıyor!"

Baykuşun birisi kendi arkadaşlarına hitâben dedi ki: "Bu doğanın bizim meskenimizden kendisini müstağnî göstererek vatanına gideceğini söylemesi bir hîledir. Bu hîle ile buradan sizi çıkarıp kendisi mukîm olacaktır!"

1138. "O mekr ile bizim evlerimizi tutar; riyakârlık ile bizi yuvadan koparır!"

"Vekr", duvarda ve dağlarda olan kuş yuvaları ma'nâsınadır.

1139. "Bu hîleye tapıcı tokluk gösterir; vallâhi harîslerin hepsinden beterdir!"

Bu hîlekâr doğan tokluk ve istiğnâ gösteriyor; fakat kasem ederim ki harîs-i dünyâ olanların hepsinden daha harîstir!

1140. "O hırsından çamuru pekmez gibi yer; ey arkadaşlar, ayıya kuyruk tes- [1145] lîm etmeyiniz!"

Bu harîs olan doğan, kemâl-i hırsından çamuru pekmez gibi iştihâ ile yer. Binâenaleyh bir ayı meşrebinde olan bu doğana, koyunun en ehemmiyyetsiz bir parçası olan bir kuyruğu bile teslîm etmeyiniz!

1141. "Biz sade-dilleri yoldan çıkarmak için, şahtan ve şâhın elinden öğünerek söyler!"

Bu doğan bizim gibi saf baykuşları aldatmak için, "Benim gözüm sizin makāmınızda değildir; benim yerim şâhın bileğidir" diyerek öğünür.

1142. "Bir kuşcağız ise şahın ne cinsidir? Eğer biraz aklın varsa onu dinleme!"

Bu beyt-i şerifte, إِنْ أَنتُمْ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا (İbrâhîm, 14/10) ya'ni "Siz de muhakkak ancak bizim gibi beşersiniz!" âyet-i kerîmesine telmîh buyurulur.

1143. "O şahın cinsi veya vezîrin cinsi midir? Hiç sarmısak bâdem helvasına lâyık olur mu?"

1144. “Sultan tevâbii ile benim arayıcımdır, diye; o şeyi ki, fiilden ve mekrden ve fenden söyler!"

1145. "İşte sana na-makbûl mâlîhulya; işte sana ham lâf ve ahmak tutucu tuzak!"

Bu doğanın, "Sultân tevâbii ile benim arkamdan gelip beni arayıp durur" diyerek fiil ve hîle ve fen cihetinden birtakım sözler söylemesi, kabûl edilemeyecek mâlîhülyâdır ve bir ham sözdür ve ahmakları kandırıcı ve tutucu bir tuzaktır.

1146. "Her kim buna inanırsa ahmaklıktandır; bir zaîf kuşcağız şaha ne layıktır?"

1147. "En hakîr baykuş eğer onun beynine vursa, muhakkak şâhtan ona yardımcılık nerede?"

Ey şâhtan ve şâhın bileğinde makām-ı nâz tuttuğundan bahs eden doğan, en aciz bir baykuş senin beynine gagasıyla darbeler indirse, bahs edip durduğun şâh aslâ senin imdâdına yetişmez. Ya'ni mütecâvizlere karşı sende mukāvemet edecek maddî ve ma'nevî kuvvet yoktur.

1148. Doğan dedi: "Eğer benim bir kanadımı koparsa, şahların şahı baykuşluğun kökünü koparır!"

"İnsân-ı kâmil”, ehl-i şekāvete cevâben dedi: "Eğer en miskîn bir şakî bana ezâ ve cefâ ederse, Hâlik-i Zülcelâl hazretleri ehl-i şekāvetin sâkin oldukları beldeyi kökünden koparır!"

Nitekim Şuayb (a.s.)ın kendi kavmine olan bu ma'nâdaki hitabı Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurulur : لَا يَجْرِ مَنَّكُمْ شِقَاقِي أَنْ يُصِيبَكُمْ مِثْلُ مَا أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ أَوْ قَوْمَ هُودِ (Hûd, 11/89) أَوْ قَوْمَ صَالِح ya'ni "Benim şikākım, sizi, kavm-i Nuh'a ve kavm-i Hûd'a ve kavm-i Sâlih'e isabet eden şeyin mislinin size isâbete çekmesin!" Zîrâ Hak Teâlâ, Nûh ve Hûd ve Sâlih (aleyhimü's-selâm)a muhalefet edip, onları incitenlerin kendileriyle beraber yerleri yurtlarını da altüst etti!

1149. Baykuş kim oluyor? Eğer bir doğan benim gönlümü incitir, bana cefâ ederse;

1150. Şah her iniş ve yokuşta, doğan başlarından yüz binlerce harman yapar! [1155]

Ankaravî hazretleri, “Bu sözün kāili olan doğandan murâd, enbiyâ ve evliyâ; ve ikinci doğandan murâd, dünya şâhbâzlarıdır" buyururlar. Bu da bir vecihtir. Hind şârihlerinden İmdâdullâh hazretleri, ikinci doğanı da velî ma'nâsına alıp, buyururlar ki: "Eğer bilfarz bir velî nebîyi incitirse, Mûsâ (a.s.) zamânında Bel'am-ı Bâûr hakkında vâki' olduğu gibi, şâh ondan velâyeti selb eder." Bu ikinci vecih müreccahtır. Zîrâ velâyet merâtib üzerinedir. Mertebesi dûn olan bir velî, efâli ve akvâli ile, mâfevki olan velînin kalbini incitecek olursa, gazab-ı ilâhî eseri zâhir olur. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'te, Necmüddîn Kübrâ ve Mecdüddîn-i Bağdâdî hazretleri aralarında vâki' olan hâl, bu mütâlaanın şâhididir. Ve bu ma'nâ enbiyâ ve evliyânın kâffesine şâmil olur.

1151. Benim muhafızım onun inâyetidir; ben her nereye gidersem şah arkamdadır.

Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâm)a hitâben vaki olan لَا تَخَافًا إِنِّي مَعَكُمَا أَسْمَعُ وأرى (Taha, 20/46) ya'ni "Korkmayın, muhakkak sizinle beraber işitirim ve görürüm!" âyet-i kerimesine ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid 57/4) [ya'ni "Nerede olursanız olunuz, O sizinle beraberdir."] ve emsâli âyât-i kerîmeye işâret buyurulur.

1152. Sultanın gönlünde benim hayalim mukîmdir; benim hayalim olmaksızın sultanın gönlü sakîmdir.

Ankaravî ve Hind şârihleri bu beyite, umumiyyet i'tibariyle ma'nâ verip buyururlar ki: "Îcâd-ı âlemden maksûd-ı aslî ve illet-i gāiye, esmâ-i ilâhiyyenin zuhûrudur. Ve mazhar-ı kâmil, insân-ı kâmildir. Vücûb-ı zâtîden mâada cemî'-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeyi câmi'dir. Nitekim لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni "Sen olmasa idin eflâki yaratmazdım" hadîs-i kudsîsinde işaret buyurulur. Eğer "insân-ı kâmil"in hayâli ya'ni sûret-i ilmiyyesi sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın ilminde olmasa idi, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye için zuhûr-ı kâmil bulunmazdı ve bu esmâ ve sıfât habs-i ademde sıkılıp kalırdı. Ve "sakîm olmak" bu ma'nâdan kinâyedir.

Fakîr derim ki: Bu beyitin zımnında bir de husûsiyyet-i ma'nâ mülâhaza olunur. Ve dikkat buyurulursa, yukarıda îzâh olunan Şems-i Tebrîzî hazretlerinin vak'asına tevâfuku görülür. Bu ma'nâya göre, "sultân"dan murâd, tâife-i mürîdân üzerinde saltanat-ı tasarrufu zâhir olan cenâb-ı Mevlânâ'dır. Ve filhakîka da Hz. Şems'in hayali cenâb-ı Pîr'in kalb-i şerîflerinde merkûz idi; ve onların gaybûbetlerinden sonra gönülleri sakîm olmuş idi. Nitekim Şam'a gönderdikleri bir manzûm mektuplarındaki şu beyânât bu ma'nâyı te'yîd eder: که از آن دم که تو سفر کردی از حلاوت جدا شدیم چو موم همه شب همچو شمع میسوزیم ز آتشی جفت و زانگبین محروم در فراق جمال تو ما را جسم ویران و جان همچون بوم "Zîrâ senin sefer ettiğin o demden beri, bal mumu gibi tatlılıktan ayrıldık. Bütün gece şem' gibi yanıyoruz; iftirâk ateşine eş ve baldan mahrûmuz. Senin cemâlinin firâkında, bizim için cisim vîrâne ve cân dahi baykuş gibidir!"

1153. Şâh gidişte beni uçurduğu vakit, gönül evcinde onun pertevi gibi uçarım.

Şâh-ı hakîkî olan Hak beni seyr ü sülükümde uçurduğu vakit, gönül âleminin yükseklerinde kesâfet-i cismâniyyemden kurtulup, onun nûru ve pertevi gibi uçarım.

Ankaravî hazretleri, پرتوش deki ش in zamir-i gaib olduğunu, kāideten üstün okunmak lâzım ise de, vezin için mâkablinin kesri ile kıraât olunduğunu beyân buyurur. Fakat, "rev” âvâz-ı hazîn ma'nâsına da gelir ve bu ma'nâya göre ism-i masdar olmaz. Ve bu sûrette zamîr-i gâib olacağından deki zamîr-i gâibi dahi kesr ile okumağa mahal kalmaz. Ve hülâsa-i ma'nâ dahi böyle olur: “Şah beni kendi âvâz-ı hazîni içinde uçurduğu, ya'ni şâh âvâz-ı hazîni ile, "Haydi doğancığım, seni göreyim!" gibi kumandalar ile av için beni bileğinden salıvererek uçurduğu vakit, ben gönül afâkından onun pertevi ve nûru gibi uçar ve gönüller avlarım." Hind nüshalarında ise ikinci mısra' büsbütün başka olarak ya'ni "Evc-i cânda onun latîf terbiyesini bulurum" tarzındadır. Artık bu ihtilafı kāri'lerin zevki halletsin.

1154. Bir ay ve güneş gibi uçarım; gönüllerin perdelerini yırtarım!

İlim ve irfan göklerinde ay ve güneş gibi seyr ü devr ederim ve ulûm-i le-dünniyye ve esrâr-ı ma'rifet perdelerini yırtarım.

1155. Akılların parlaklığı benim fikretimdendir; göğün yarılması benim fıtra-tımdandır.

"Fikret"ten murâd, akl-ı küllün fikir ve idrakidir. "Gök"ten murâd, vü-cûd-ı mutlakın mertebe-i vahdetidir ki, onda bilcümle merâtib hâl-i ittihâd-dadır. "Akıllar"dan murâd, akl-ı küllün mâdûnu olan uküldür. Ya'ni merte-be-i ervâh ve şehadetteki ukül ve nüfüsun parlaklığı, benim akl-ı küllümün fikret ve idrâkinden cüz'lerdir. Mertebe-i vahdetin hâiz olduğu kemâlâtı in-şikāk ve infitâr ile vücûd-ı hâricîde ızhârı, benim hilkatim içindir. Zîrâ vü-cûd-ı mutlakın merâtibe tenezzülâtındaki maksûd-ı aslî, insân-ı kâmilin zu-hûrudur.

1156. Ben doğanım, benim hakkımda hümâ hayran olur; baykuş kim oluyor, tâ ki bizim sırrımızı bile!

"Hümâ"dan murâd, melâike-i mukarrabîndir. Ezcümle, mazhar-ı akl olan Hz. Cibrîl'dir. Ya'ni, vâkıâ ben beşerim; bu âlem-i cismâniyyette ervâhı avla-yıp huzûr-ı şâha götürmek için salıverilmiş doğanım. Fakat benim hakkımda cismâniyyetten ârî olan melâike-i mukarrabîn sırrımı bilmek hususunda hay- rettedirler. Virâne-i tabîatın esîri olan baykuşlar kim oluyor ki, bizim sırrımızı bilsinler!

1157. Şah benden dolayı hatırladı; zindandan yüz binlerce bağlanmışı âzâd etti.

Şâh-ı hakîkî, mahzâ benim zuhûrum için, zâtında mahbûs ve mahfi olan ve mertebe-i ahadiyyesinde bağlı kalan sıfât ve esmâsına rahmet-i âmme-i zâtiyye ve sıfatiyyesiyle tecellî buyurarak âzâd etti.

1158. Bir dem beni baykuşlara mukārin kıldı; benim nefesimden baykuşları doğan yaptı!

Bir müddet-i muvakkata için bana sûret-i beşeriyye giydirip, tabîat ve cismâniyyet harâbesindeki insanlara mukārin kıldı ve benim nefha-i feyzimden birtakım nâkısları bu vîrâne-i cismâniyyetten kurtarıp kemâle getirdi.

1159. Ey saâdetli bir baykuş ki, benim pervâzımda nîk-bahtlığından benim sırrımı anladı!

Benim âlem-i ma'nâdaki uçuşum hakkında saâdet-i ezeliyyesinden dolayı benim sırrımı anlayan cismânîlere ne mutlu!

1160. Doğanlar olmanız için bana asılınız; gerçi baykuşsunuz, şahbazlar olunuz! [1165]

Ey sâlikler, semâ-yı ma'rifette esrâr-ı ilâhiyyeyi avlayabilecek doğan olmanız için bana teveccüh edin! Gerçi henüz cismâniyyet harâbesinde baykuş mesâbeşindesiniz; fakat bana sarılınız ki, şahbâz olasınız. Bu beyt-i şerîfte, لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أَسْوَةٌ حَسَنَةٌ (Ahzab, 33/21) [ya'ni “Resûlullah'da sizin için güzel bir örnek vardır.”] âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1161. O kimse ki öyle bir padişaha habib ola, her nereye düşerse niçin garīb olsun?

O insân-ı kâmil ki, öyle zî-kudret bir şâhın, ya'ni şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın habîbi ola, merâtib-i vücudun herhangisine düşerse düşsün ve zâhir olursa olsun, hiç garîb olur mu? Onun mededkârı ve muîni, her bir mevtında o Şâh-ı hakîkîdir. Bu beyt-i şerifte وَالله يَعْصِمُكَ مِنَ الناس (Mâide, 5/67) ya'ni “Allâh Teâlâ seni nâstan hifz eder” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1162. Şah her kimin derdine devâ olursa, her ne kadar ney gibi nâle etse bî-neva olmaz!

Bu beyit bir suâl-i mukaddere cevâb olur. Ya'ni, sâil der ki: “Mâdemki insân-ı kâmil Hakk'ın habîbidir ve garîb değildir, enbiyâ ve evliyâ câhillerin taarruz ve tecavüzlerinden mahfûz kalmalı idi.” Buna cevâben buyurulur ki: Onlar her ne kadar zâhirde câhillerin ve zâlimlerin tecavüzlerinden nâle etseler bile, bu nâleleri hikmetsiz ve fâidesiz değildir.

1163. Mülkün mâlikiyim, ben bedava yiyici değilim; şah kenardan doğan davulunu çalıyor!

Ya'ni, ben Hakk'ın halîfesiyim. Ve halîfe müstahlifin emr-i tasarrufta aynı olduğu cihetle, tasarruf mülkünün mâlikiyim; ve füyûzât-ı rabbaniyyeyi alıp ibâdullâha ifâza ve tevzî' vazîfesi ile mükellef olduğum için, bedava yiyici değilim. Şah benim doğana mahsûs olan davulumu cânib-i gaybdan çalıyor. "Tabl", davul; ve "bâz" doğan ma'nâsına olarak, izâfet-i lâmiyyedir; doğan için çalınan davul demektir. Ma'lûmdur ki, eski pâdişâhlar av alayı tertîb ederler ve şâh avda doğanını ava salıverir ve doğanın avdan rücû'u kumandası olarak davul çaldırır idi. Şâh-ı hakîkî ile insân-ı kâmilin münâsebeti bu av hâline teşbîh buyurulmuştur.

1164. Benim doğan davulum "irciî" nidasıdır; Hak müddeînin rağmına benim şahidimdir.

Doğan için Şâh-ı hakîkînin cânib-i gaybdan ve bâtından çaldığı davulum, يَا أَيَّتِهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكَ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً (Fecr, 89/27-28) ya'ni "Ey nefs-i mutmainné, râzıye ve marzıyye olarak Rabbine rücû' et!" âyet-i kerîmesinde işâret buyurulan nidâ-yı gaybî-i Hak'tır. Müddeînin bu da'veti inkârına karşı, Hak Teâlâ hazretleri nefsimde şâhidimdir. Zîrâ bu hitâbı, müddeînin inkârına rağmen ben duymaktayım.

1165. Ben şahlar şahının cinsi değilim; ondan uzak, fakat tecellîde ondan nûr tutarım.

Evet, ben vücûd-ı izâfî sahibi bir abd olduğum cihetle, vücûd-ı hakîkî cinsi değilim. Ve vücûd-ı mümkin vücûd-ı vâcibe aslâ adım atamaz. Zîrâ oraya adım attığı vakit, onun "mümkinlik"i kalmaz. Ve çünkü zıdlar müctemi' olmaz. Binâenaleyh, esfel-i sâfilîn mertebesinde bulunduğum için, o vücûb-ı zâtîden uzağım. Fakat benim vücûdum onun merâtibe tenezzül ile tecellîsinden hâsıl olduğundan, nûr-ı zuhûrum o vücûd-ı vacibdendir. Ve gerçi zâhirim ve şeklim ve mümkinliğim i'tibâriyle onun cinsi değilim; fakat onun sıfat ve esmâsına mazhariyyetim hasebiyle, ma'nâ cihetinden onun cinsi olurum. Nitekim demir ateşte kızardığı vakit, kendi sıfatından soyunup, ateş cinsinden olur.

1166. Cinsiyyet şekil ve zât cihetinden değildir; su nebâtta toprağa cins geldi.

Meselâ demir, şekilde ve zâtiyyette ateş cinsinden değildir. Fakat kızdığı vakit ateş cinsinden olur. Ve kezâ suda kuvve-i inbâtiyye vardır; ve bu kuvvet toprakta da vardır. Binâenaleyh bu sıfatlarda su ile toprak yekdîğerinin cinsidir. Fakat sûrette birbirinden başkadır.

1167. Hava, kıvâmda ateşin cinsi geldi; nihayet şarab tab'a cins gelmiştir.

Havâ-yı nesîmî, kıvâmda ya'ni ateşle beraber kāim olmak husûsunda cinsiyyet eseri gösterdi. Zîrâ ikisi de sıfat-ı letâfetle muttasıftır. Çünkü bi'l-kimyâ ikisi de gaz cinsindendir. Fakat sûrette birbirine muhâliftir. "Müdâm” ya'ni şarâb ve umûmiyyetle içki, sûrette insana muhâlif olduğu halde, nihâyet şarâb tab'-ı beşere hoş gelmiş ve neşât vermiş ve onunla imtizâc ederek cinsiyyet eseri göstermiştir. Hind şârihlerinden Abdülfettah buyurur ki: "Tabâyi'in kıvamı cins içindedir. Vâkıâ hava onun cinsi değildir; fakat mâdemki cins-i tabîatta zahir oldular, her ikisi de bir cins oldular." Ve Sultan Veled hazretle- ri buyururlar ki: “Tab’ ve havâ, âhirlerine nazaran cins olurlar.” Ya’ni şarâbın âhiri tab’a neşât; ve havânın âhiri ateşe harâret ve kıvâm verir.

1168. Mâdemki bizim cinsimiz Şâh’ımızın cinsi değildir, bizim “biz”liğimiz onun “biz”liğinden dolayı fenâ oldu.

Bu beyt-i şerîfin şerhinde, Sultan Veled efendimizin şerh-i âlîlerini tercüme etmeyi fâideli gördüm: “Mâdemki cinsiyyet illet-i izâfîdir ve abd-i zelîlin Hz. Hak cânibine “sâbıka-i ezelî ve inâyet-i lem-yezelî” ta’bîr ettikleri alâkadan başka o Şâh-ı Celîl (c.c.) ile cinsiyyette münâsebeti yoktur; binâenaleyh abd-i mukarrebîn vazîfesi, kendi enâniyyetinden geçmek ve dâimâ Hz. Hakk’ın enâniyyetini isbât etmek olur. Ve Mevlânâ hazretleri bu ma’nâyı bu beyitteki ibâre ile edâ ettiler.”

1169. Bizim “biz”liğimiz fânî olduğu vakit, o ferd olarak kaldı; onun atının ayağı altında toz gibi olurum!

“Atının ayağı”ndan murâd, Hakk’ın tasarruf ve irâdesidir. Ya’ni, bizim “biz”liğimizi vücûda getiren şey, fânî olan suver-i beşeriyyemizdir. Bu fenâya mahkûm olan vücûdumuzda mütecellî olan kudret ve irâde gibi sıfatlar dahi hep sıfât-ı Hakk’ın pertevîdir. Binâenaleyh, “mevt-i ıztırârî”ye hâcet kalmazdan evvel, “mevt-i ihtiyârî” ile ölüp, kendi irâdemizi kaldıralım; ferd olarak Hak kalsın ve onun dâimâ bir küheylân at gibi kavî olan irâdesi altında bizim irâdemiz toz gibi çiğnensin!

1170. Can ve onun alâmetleri toprak oldu; onun ayağının izi onun toprağı üzerinde!

“Toprak oldu”dan murâd, rûh-ı izâfî-i kâmilin Hakk’ın sıfat-ı Hayât’ında istihlâk ve istitârdır. Ve “canın alâmetleri”nden murâd, kâmilin kavl ve fiilidir. Ve bunların “toprak olmaları”ndan murâd, kelâmının Hakk’ın sıfat-ı Kelâm’ında ve ef’âlinin ef’âl-i Hak’ta fânî olmasıdır. “Onun ayağının izi”nden murâd, Hakk’ın tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyesidir. “Onun toprağı”ndan murâd, meyyit-i müteharrik hâlinde kalan kâmilin cismidir.

1171. Boyun çekicilerin başının tacı olmak üzere, bu iz için onun ayağının toprağı ol!

“Hâk-i pây-eş” (خاک پایش) teki zamir-i gâibi, insân-ı kâmile râci'dir. Ya'ni, Hakk'ın tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyesi cem'iyyetinin mazharı olan insân-ı kâmilin ayağının toprağı ol; tâ ki boyun çekicilerin ya'ni cihânda kudret ve tasarruf-ı mecâzî sâhipleri olan kimselerin başlarının tâcı olasın!

1172. Tâ ki benim şeklim sizi aldatmasın; benim naklimden evvel benim mezemi yeyin!

Ya'ni, benim sûret-i beşeriyyem sizi aldatmasın. Bilin ki benim sıfatım sıfât-ı Hak'ta; ve efâlim efâl-i Hak'ta fânî olmuştur. Binâenaleyh ben söylersem, söyleyen ben değilim. İmdi, benim şarâb-ı aşkımın mezesi olan maârif-i ilâhiyyeyi yeyip için! Beyit: "Beni tûtî kuşu sıfatında olarak aynanın arkasında tuttular; üstâd-ı ezelin söyle dediği şeyi söylüyorum!"

1173. Ey çok kimselerin ki sûret yolunu vurdu, sûrete kasd etti ve Allâh üzerine vurdu!

Sûret-perest olan kimseler ma'nâyı görmeyip sûret kaydında kaldı ve tarîk-ı Hak'ta sûret onların yolunu kesti. Onlar enbiyâ ve evliyâya, "Bunlar da bizim gibi beşerdir" diyerek ezâ ve cefâya tasaddî ettiler. Halbuki onların bu taarruz ve tecavüzleri Allâh Teâlâ'ya taarruz ve tecavüz oldu. Çünkü onlar Hak'ta fânî ve Hak ile bâkî idiler. Ve bu beyt-i şerîfte şu hadîs-i kudsîye işâret buyurulur : من اهان لى وليا فقد بارز لى بالمحاربة ya'ni, "Kim benim için bir velîye ihânet ederse, muhârebe ile bana mübâreze eder!"

1174. Nihayet bu can bedene muttasıl olmuştur; hiç bu can bedene müşabih midir?

Ya'ni bir kimse derse ki: "Hakk'ın vücûdu vücûd-ı vâcibdir ve insân-ı kâmilin vücûdu ise vücûd-ı mümkindir. Vücûd-ı mümkinin vücûd-ı vâcibden hazzı olmadığı halde, mümkinü'l-vücûd olan bir kâmile ezâ nasıl Hakk'a ezâ olur?" Cevâben deriz ki: Nihâyet bu canın bedene bî-tekeyyüf bir ittisâli vardır ve bu can aslâ bedene müşâbih ve beden cinsinden değildir. Halbuki bedene olan ezâ ve cefâdan rûhun müteezzî olduğu, zevkan ve hissen herkesçe ma'lûm ve musaddaktır. Bu hakîkata binâen, insân-ı kâmilin sûretine olan ezânın Hakk'a ezâ olduğu meydandadır. Ve bu ma'nâ, bu ve emsâli âyât-ı kerîmede tasrih buyurulur: إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Ahzâb, 33/57) ya'ni "Şu kimseler ki, Allah'a ve Resûlü'ne ezâ ederler." Ve keza وَمَن يُشَاقِقِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Enfal, 8/13) ya'ni "Kim ki Allâh'a ve Resûlü'ne meşakkat verirse,..."

Bu husûsta Hüseyn-i Hârezmî kendi şerhinde şöyle buyurur: "Latîfin kesîf ile imtizâcı vardır ki, akl-ı derrâk onun keyfiyyetinin idrâkinde söz söyleyemez. Nitekim, rûh-ı pâk bir avuç toprak ile karışmış ve öyle bir cevher-i ulvî böyle bir unsur-ı süflî ile akd-i musâhabet etmiştir. Nûr-i kalb kan katresiyle hem-nişîn ve “görücülük" gözün yağ parçasına karîn olmuş ve "meserret" kırmızı ciğere ve "gam" karaciğere musâhib bulunmuş ve "akıl”, iş'âl edilmiş bir şem' gibi başın beyninde zâhir olmuştur." Nitekim bunlar, âtîdeki beyitlerde zikr olunur:

1175. Gözün nurunun şu'lesi iç yağına eştir; kalb nûru, kana mensub olan katrede gizlidir.

Gözün teşekkülât-ı bünyeviyyesi iç yağı cinsinden olduğu halde bu yağa göz nûrunun şu'lesi muttasıldır. Kalb nûru da, “süveydâ-yı kalb" ta'bîr ettikleri, kan cinsinden olan katrede gizlenmiştir.

1176. Şâdî kırmızı ciğerde ve gam karaciğerdedir; akıl bir şem' gibi başın beyni içindedir.

Gam ve şâdî ciğerlerin; ve akıl beyinin sûretleri cinsinden olmadıkları halde, bunlara ta'rîf olunamayacak vech ile muttasıldırlar. Zîrâ beyinin sûretine bir bozukluk ârız olursa, akıla te'sîri olduğu meydandadır. Ciğerler de böyledir.

1177. Bu taalluklar keyfiyyetsiz ve nasılsız değil midir; akıllar nasıllığın bilişinde zebûndur.

Rûhun bedene ve sürûrun kırmızı ciğere ve gamın karaciğere ve gönül nûrunun kan katresine ve aklın beyine taallukları ve bağlanışları keyfiyyetsizdir ve "şöyledir, böyledir" diye ta'rîf olunamaz. Çünkü akıllar keyfiyyetin ve nasıllığın mâhiyetini bilişte âcizdir. Ve çünkü bu taallukları bilmek, zevkî ve vicdânîdir. Bunun idrâki ancak gönül gözünün nûruna münkeşiftir. İşte, rûhun bedene taalluku his gözü ile görülüp ta'rîf olunamadığı için, hükümlerinde yalnız his gözünü kullanan doktorlar ve sâir ulûm-i tabîiyye âlimleri, rûhu ve diğer taallukāt-ı ma'neviyyeyi inkâr ederler.

1178. Küllün canı cüz'ün canı ile âsîb etti; onun canı bir inci aldı cebine koydu.

"Âsîb", pertev ve sadme ve çarpma ma'nâlarınadır. Burada her iki ma'nâ da muvâfıktır. Bu beyt-i şerîf ile âtîdeki beyitler Mesnevî-i Şerîfin ebyât-ı müşkilesindendir.

Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı hakîkî-i Hak, "ahadiyyet", "vahdet”, “vâhidiyyet" mertebelerinde vitriyyet üzere olup, libâs-ı "gayriyyet"le mertebe-i rûhiyyete tenezzülünde şefiyyetle muttasıftır. Ve bu şefiyyet, "küllü'l-küll" olan "rûh-ı Muhammedî" ile zâhirdir. Binâenaleyh, bu şef'iyyet ve isneyniyyet bir emr ve şe'n-i ilâhîden ibarettir. Ba'dehû küllü'l-küll olan bu rûh-ı Muhammedîde, bilcümle enbiyâ ile evliyâ hazarâtının ervâh-ı külliyyeleri müteayyin olmuş; ve onlardan her birine tâbi' olan ümemin ervâh-ı cüz'iyyeleri henüz müteayyin olmayıp kuvvede kalmıştır. Bu hakîkate binâen, hükemâ, nüfüs-ı külliyyenin kable'l-ecsâm; ve nüfûs-i cüz'iyyenin ba'de'l-ecsâm husûlüne kāil olmuşlar. Ve İmâm-i Gazâlî hazretleri dahi aynı mütâlaada bulunmuştur. Sadreddîn-i Konevî hazretleri dahi cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinden naklen bu hakîkati beyân buyurmuşlardır. Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri Kasîde-i Hamriyye'nin شربنا على ذكر الحبيب مدامة beytine yazdığı şerhte, bu bâbda ba'zı îzâhât i'tâ etmiştir. Ve cenâb-ı Mevlânâ efendimiz dahi âtîdeki beyitlerinde rûh-ı küllîlerinin cesedlerinden mukaddem taayyününe işâret buyururlar: Bu mezhebe kāil olmayanlar, alelumûm ervâh-ı külliyye ve cüz'iyyenin ecsâddan mukaddem tekevvününü beyân ederler. Şıkk-ı evvele göre, ervâh-ı külliyye, âlem-i ervâhtaki "Elestü bi-Rabbiküm" (A'râf, 7/172) hitâbını ve ecsâda taalluktan evvelki hâli müdriktirler. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine: ""Elestü bi-Rabbiküm' hitâbı hâtırında mıdır?" denildikte, "Üzerinden hiç gün geçmedi" buyurmuştur. Zîrâ ervâh-ı külliyye-i müdrike üzerinden zaman geçmez. Zamâna tâbi' olan ancak ecsâddır. Ervâh-ı cüz'iyye ise, ecsâda taalluktan mukaddemki ahvâli müdrik değildirler. Hadîs-i şerîfte ان الله خلق الأرواح قبل الأجساد ya'ni Muhakkak Allâh Teâlâ ervâhı ecsâddan mukaddem halk etti" buyurulmasından murâd, mebâdî-i silsile-i vücud olan ervâh-ı melekiyye ve ervâh-ı külliyyedir. İmdi ervâh-ı külliyye küllü'l-küll olan "rûh-ı Muhammedî"den cevher-i mücerred-i nûrânî olarak âlem-i ervâhta zahir olmuşlar; ve onlardan her birinin âlem-i şehadette zuhûrlarıyla, da'vetleri vaktinde fiilen zahir olan nüfûs-ı cüz'iyye, âlem-i ervâhta onların bilkuvve taht-ı hîtâlarında bulunmuşlardır. Bu rûh-ı küllî, o ervâh-ı cüz'iyyenin imâmı olur. Mevcûd bir çekirdek içindeki ağaçlar ve onların meyveleri ve çekirdekleri gibi. İmdi, umûm-i âdemiyânda olan nüfûs-ı cüz'iyye-i insâniyye, mizâclarının husûlünden sonra olup, evvelâ mertebe-i hayvaniyyette zâhir olurlar. Eğer onların meyli tabîat tarafına olursa, bedende müstevlî ve mutasarrıf olan ancak tabîat olup, dâimâ istîfâ-yı lezzât ve şehevât-ı hissî ile emreder. Ve ahlâk-ı zemîme ma'deni ve ef'âl-i seyyie menba'ı ve evsâf-ı kabîha menşe'i olduğu için, ona "nefs-i emmâre" derler. Ve eğer terbiye olunursa, "levvâme", "mülhime", "mutmainne", "râzıye" ve "marzıyye" mertebelerini kat' edip, kendi küllü ve kemâli cânibe terakkî eder.

Bu îzâhâta nazaran, beyt-i şerîfteki "cân-ı küll", küllü'l-küll olan rûh-ı Muhammedîde müteayyin rûh-ı kâmil olur. Ve "cân-ı cüz'" dahi, âlem-i şehadette müteayyin olan nüfüs-ı cüz'iyye olur. Bu sûrette hülâsa-i ma'nâ böyle olur: “İnsân-ı kâmilin rûh-ı küllîsi, insân-ı nâkısın rûh-ı cüz'îsine pertev saldığı vakit, o rûh-ı cüz'î o pertevden ma'rifet incisini alıp cebine koyar." Zîrâ ervâhın hayâtı ilimdendir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz من صار بالعلم حيا لم يمت ابدا ya'ni "İlim ile diri olan ebedî ölmez" buyururlar.

1179. Cân o âsîb-i ceybden Meryem gibi, gönül aldatıcı Mesîh'ten hâmile oldu!

Ya'ni, rûhu'l-emîn olan Hz. Cibrîl'in cenâb-ı Meryem'e temâsından, Hz. Meryem ma'nâ-yı Îsevî'ye hâmile olduğu gibi, rûh-ı kâmilin rûh-ı cüz'înin ceyb-i cismine dokunmasından, o rûh-ı cüz'î dahi gönül aldatıcı ve zevk verici olan Mesîh'ten yüklü oldu.

1180. O, kuru ve yaş üzerinde olan bir Mesîh değildir; mesâhadan pek yüksek olan bir Mesîh'tir.

Ya'ni o rûh-ı cüz'înin yüklendiği Mesîh, karada ve denizde seyahat edip arzı mesâha eden sûret sahibi bir Mesîh değildir; belki o nûr ile memsûh olan bir şe'n-i ilâhîdir ki, sûretten ârî olduğu için ölçüden pek yüksektir.

1181. Binâenaleyh cân mâdemki cânın cânından hamil oldu, böyle bir candan cihân hâmil olur!

Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfte, nazar-ı âlîlerini kendi küll'leri ve küllü'l-küll olan rûh-ı Muhammedîye ircâ' ve rûh-ı kâmilin vesâtatını ref edip buyururlar ki: “İmdi rûh-ı cüz'î mâdemki canın canından ve küllü'l-küll olan rûh-1 Muhammedîden hâmil oldu ve kendi kemâline ve insân-ı kâmil mertebesine terakkî etti, artık böyle bir candan halk-ı cihân hâmil ve füyûzâtı âmmeye şâmil olur! Zîrâ insân-ı kâmil halîfe-i Hak olduğundan, halk-ı cihân üzerinde mutasarrıf olur."

1182. Böyle olunca, cihân bir başka cihan doğurur; bu haşr için bir mahşer göster!

"Cihân"dan murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ cihânın hey'et-i mecmûası sıfât ve esmâ-i ilâhiyye mecma'ı ve mahşeridir. İnsân-ı kâmil ise zübde-i cihândır ve cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhardır. Ya'ni insân-ı kâmil, kendi âsîb ve sadmesiyle diğer bir insân-ı kâmil doğurup meydana çıkarır. Ve cem'iyyet-i esmâiyyenin mazharı olan insân-ı kâmil, diğer cem'iyyet-i esmâiyyenin mazharı olan bir insân-ı kâmil ızhâr edip gösterir. Bu ise, bu mecma' ve haşr için bir mecma' ve mahşer göstermektir.

1183. Kıyamete kadar bu haşri söylesem saysam, ben bu kıyametin şerhinden kāsırım!

"Kıyâmet"ten murâd, insân-ı kâmilin “fenâ-fillâh” ve “bakā-billâh" mertebesine vusûlüdür. Zîrâ kıyâmet, hakāyıkın yevm-i inkişafıdır. Ve insân-ı kâmilin bu mertebesinde de hakāyık inkişaf eder. Ya'ni, taayyün-i âlemin bozulmasından ibaret olan kıyâmet-i kübrâya kadar bu müteselsilen zuhûr edecek olan haşrı ve cem'i söylesem ve saymak azminde bulunsam, bu kıyâmetin, ya'ni insân-ı kâmilin bu mertebesinin şerhinden âciz kalırım!

1184. Bu sözler muhakkak ma'nâda "yâ Rabbî"dir; harfler bir tatlı dudağın nefesinin tuzağıdır!

Ya'ni bu bizim söylediğimiz sözler insân-ı kâmilin zevkine âid olup, bu mertebeye vusûl devletine nâil olamamış bulunanların idrâkine yabancı gelir ise de, diğer bir fâidesi olduğu için söyledim. Zîrâ bu sözlerin ma'nâsı, "yâ Rabbî" diye Cenâb-ı Vâcibü'l-vücûda niyâz ve tazarru' etmektir. İçimizden tazarru' ve niyâz meyli koptu; nefesimizi tatlı dudağımızın arasından çıkardık; bu sözler ve bu harfler o nefesin tuzağı oldu.

1185. İmdi, mâdemki "yâ Rabb"e onun "lebbeyk"i erişir, o halde niçin taksîr etsin, niçin sussun?

İmdi, mâdemki bizim bu sözlerimiz ma'nâda "yâ Rabbî" diye Hakk'a niyâz ve tazarru'dur ve hadis-i şerifte `اذا قال العبد يا رب يقول الله تعالى لبيك عبدى إسأل` ya'ni "Abd, "Yâ Rabbî" dediği vakit, Allâh Teâlâ "Lebbeyk kulum, iste!" bu- yurur diye vârid olmuştur; o halde o tatlı dudağın nefesi niçin söylemekte taksîr ve ihmal etsin ve niçin sussun?

1186. Bir "lebbeyk"tir ki, işitemezsin; fakat baştan ayağa kadar tadabilirsin!

Ya'ni bu "lebbeyk", harf ve savt ile vâki' olan "lebbeyk" olmadığı için, sen onu his kulağı ile işitemezsin. Fakat onu vücudunun hey'et-i mecmûasında zevkan idrâk edersin. Bu zevkan idrâkin bir nümûnesi ve çâşnisi odur ki; bir kimse a'mâl-i sâlihadan birini hâlisan-li-vechillâh işlediği vakit, sadrında inşirâh ve sürûr duyar ve bu inşirâhın zevki baştan ayağa kadar vücûdunun hey'et-i mecmûasını kaplar.