İçeriğe atla

Haşemin gulâm-ı hâssa hased etmesi

20. bölüm / 33 · 6654 kelime · ~34 dk okuma

1042. Bir padişah, kereminden bir kölesini, cümle haşem üzerine ıstıfâ eylemiş idi.

Ya'ni pâdişâhın muhabbeti ve teveccühü, bu kölenin evvelce bir hizmeti vâki' olduğundan dolayı değil idi; mahzâ kendi lütuf ve kereminden ve bilâ-illet ve sebep vâki' olmuş idi.

1043. Onun elbise bahası kırk beyin aylığıdır; yüz vezîr onun kadrinin onda birini görmedi!

Ya'ni, şâh ona kendi ümerâsından ziyâde ikram ederdi. Birçok vezîrler, pâdişâhın ona olan ikramının onda birini görmedi.

1044. Tâli'inin kemâlinden ve ikbal ve bahtından, o bir Ayaz ve şâh vaktin Mahmûd'u idi!

"Ayâz", vaktiyle Hindistan'ı da feth eden Sultân Mahmûd-i Gaznevî'nin pek ziyâde muhabbet ettiği ve teveccüh gösterdiği bir bendesidir. Ba'zı kıssası, âtîde Mesnevî-i Şerîfte gelecektir. Bu beyt-i şerîfte pâdişâh Sultân Mahmûd-i Gaznevî'ye; ve onun sevdiği köle de Ayâz'a teşbîh buyurulmuştur.

1045. Onun ruhu şahın ruhuna kendi aslında, bu tenden evvel dahi zâten muttasıl olmuş idi.

Bu beyt-i serîfte ya'ni الأرواح جنود مجندة فما تعارف منها ائتلف وما تناكر منها إختلف "Ervâh cünûd-i mücennededir. Onlara muârefesi olanlar îtilâf ederler ve onlardan aralarında tenâkür olanlar ihtilaf ederler" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Aynı ma'nâ, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından şu gazellerinde de şöylece beyân buyurulur:

"Benim canım ile senin canına bundan evvel bir sâbıka-i muârefe var idi ki, bugün âşinâ oldu. Bugünün ülfeti o sâbık olan muârefedendir; gerçi o muârefeler senin için unutuldu."

1046. Kârı o tutar ki, bu tenden evvel olmuştur; yeni hâdis olmuş olan bunlardan geç!

Ya'ni, müessir olan şey, bu cisim âleminden evvel sâbit olmuş olan şeydir. Yeni hâdis olan cismin ahvâl ve efâline kulak asma! Bu beyt-i şerîfte, sırr-ı kadere işaret buyurulur. Ve sırr-ı kader, abdin ilm-i ilâhîde sabit olan "ayn"ının ve hakîkatının mazhar olduğu rabb-i hâsdır ki, bu, esmâ'-i ilâhiyyeden bir isimdir. Ve sırr-ı kader hakkındaki tafsîlât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Üzeyrî'de mündericdir.

1047. İş, şaşı olmayan arif içindir; onun gözü evvel olan ekinlerin üzerindedir.

Ya'ni, kişinin "ayn-ı sâbite"si ile bu âlem-i kesîfte tekevvün eden cismi, hakîkatte birbirinden ayrı şeyler değildir. Zîrâ ayn-ı sabite bir ism-i ilâhînin zılli; ve rûh ayn-ı sâbitenin; ve "sûret-i misâliyye" rûhun; ve cisim sûret-i misâliyyenin zılleridir. Ve esma' müsemmânın gayri değildir. Binâenaleyh bu zılâlin sâhibi ancak Hak olur. Ve zıll ile zî-zıll arasında her ne kadar taayyünde gayriyyet var ise de, hakîkatte ayniyyet mevcuttur. Binâenaleyh ârif, bu hakîkate nâzır olduğundan, bir'i iki gören şaşı değildir. Şu halde onun nazarı evvel olan ekinlere, ya'ni esma' tohumlarının ekildiği ilm-i ilâhî tarlasındaki a'yân-ı sâbite ekinlerinedir.

1048. O şey ki buğday ve o şey ki arpa ektiler, onun gözü gündüz ve gece orada rehindir.

“Gendüm” buğday demek olup, bu ta'bîr ile saîd ve iyi ve âlî olan murâd olunur. “Cev” arpa demektir. Bu ta'bîr ile de şakî ve fenâ ve süflî olan murâd olunur. “Girev” rehin demek olup, "hapis" ma'nâsınadır. Ya'ni, ilm-i ilâhî sâhasına ekilirken buğday ya'ni saîd; ve yâhut arpa, ya'ni şakî olarak ekilmiş ise, âlem-i cismâniyyette başka türlü olacağı yoktur. Zîrâ tebdîl-i hakāyık mümkin değildir. Nitekim ayet-i kermede ولن تجد لسنة الله تبديلاً (Ahzab, 33/62) ya'ni "Allah'ın sünneti ve kāidesi için asla tebdîl bulamazsın!" buyurulur. Binâenaleyh ârifin gözü, gerek gündüz ya'ni nûrâniyyet ve gerek gece ya'ni zulmâniyyet âlemlerinde ancak bu "ayn-ı sâbite" âlemine dikilip kalmıştır. Ve nazarları abdin hakîkatı olan bu ayn-ı sâbitede mahsûr ve mahbûs kalmıştır.

Ma'lûm olsun ki, hakîkatta vücûd birdir ve o da Hakk'ın vücûdudur. Ve bu vücudun merâtibe tenezzülü ancak rahmeten li'l-esmâ'dır. Ya'ni Zât-ı ahadiyyede mahfi ve müstehlek olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsâ- rının zuhûru içindir. Ve ilk tenezzül-i zâtî ilim mertebesine vâki' olup, her bir ismin zılli bir sûret-i ilmiyye ile sabit olmuştur. Bunlara "a'yân-ı sâbite" der- ler. Onların isti'dâdâtı esmâ-i ilâhiyyenin hâssiyyât ve isti'dâdâtıdır. Binâena- leyh isti'dâdât mec'ûl değildir. Çünkü esmâ-i ilâhiyye mec'ûl değildir. Ve bu suver ancak Hak tarafından "Kün!" emriyle, sür'at-i berkıyye ile mütekevvin olur. Binâenaleyh tekvîn Hak tarafından değildir; belki käin olan cânibinden- dir. Hak tarafından yalnız bir emir vardır. Nitekim bir kimse oturan uşağına "kalk" diye emretse, uşağın kıyâmında âmirin dahli yoktur. Zîrâ kıyâm an- cak uşak tarafından olur ve fiil uşağındır. İyi veyâ fenâ kıyâm hakkında âmi- re bir hüküm terettüb etmez. Suver-i ilmiyyede böyle iyi veyâ fenâ sûretler- de tekevvününde Hakk'ın dahli yoktur; tekvîn abd cânibindendir. Hak onla- ra yalnız ifâza-i vücûd eder. Ve ifâza-i vücûd ise ancak cûd ve keremdir. Binâenaleyh cûd ve kerem sâhibine niçin cûd ve kerem yaptın?" diye i'tirâz olunmaz. Belki bu ifâza esnasında beğendiklerini alanlara suâl ve i'tirâz te- veccüh eder. Nitekim âyet-i kerîmede, لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ (Enbiyâ, 21/23) ya'ni "Hakk'a işlediğinden suâl olunmaz ve onlar mes'ûldürler" bu- yurulur. Ve diğer âyet-i kerîmede de, وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكُنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (Nahl, 16/118) ya'ni "Biz onlara zulmetmedik ve lâkin onlar nefislerine zulmeder oldular" buyurulur. Bu bahsin tafsîli, ya'ni sırr-ı kader, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Üzeyrî'dedir. Ve tekvîn bahsi de Fass-1 Sâlihî'dedir. Fakîr yazdığım şerhte bu bahisler hakkında îzâhât verdim.

1049. O şeye ki gece gebedir, onun gayrını doğurmadı; tedbirler ve mekrler havadır hava!

Bu beyt-i şerîfte, الليلة حبلى ya'ni "Geceler gebedir" darb-ı meseline işaret bu- yurulur. "Gece"den murâd, zulmet-i cismâniyyettir. Ya'ni, bu zulmânî olan cisim hangi bir ayn-ı sâbitenin gebesi ise, cemî'-i mevâtında ya'ni dünyâda ve âhirette ancak onu doğurdu. Ve ayn-ı sâbitenin sübûtu hakkındaki hükm- i ilâhî kazâ-yı Hak'tır. Binâenaleyh bu kazâ-yı ilâhîyi tebdîl için yapılan ted- bîrler ve mekrler hep boştur. Bu hakîkata binâen, şâh-ı velâyet İmâm Alî (k.v.) efendimiz buyururlar ki: الناس يخافون من الخاتمة بحكم انما الأعمال بالخواتم وانا اخاف من الفاتحة لأن الخاتمة لا تكون الا على مقتضى الفاتحة ya'ni "Nâs, a'mâl ancak havâ- tim hükmüyledir diyerek hâtimeden korkarlar. Halbuki ben fâtihadan korka- rım; zîrâ hâtime ancak fâtiha muktezâsı üzerine olur."

1050. Başının üzerinde Hakk'ın tedbîrini gören kimse, ne vakit ra'nâ tedbir- [1055] ler ile dil-hoş olur?

"Geş" latîf ve ra'nâ; ve "hîle" tedbîr ma'nâlarınadır. "Hîle-i Hak"tan murâd, takdîr-i ilâhîdir. Nitekim العبد يدبر والله يقدر ya'ni "Abd tedbîr eder; Allâh Teâlâ takdîr eder" kavli meşhûrdur. Ya'ni, takdîr-i ilâhîden haberdar olan kimse, gerek kendisinin ve gerek başkasının latîf ve ra'nâ tedbîrleri ile gönlü hoş ve rahat olur mu?

1051. O tuzak içindedir, bir tuzak kurar; canının hakkı için, ne o kurtulur, ne de bu kurtulur!

O müdebbir olan abd, kazâ-yı ilâhî tuzağı içinde olduğu halde, kendi re'y-i tedbîrinden müretteb bir tuzak kurar. Maahâzâ, ey muhâtabım, senin canının hakkı için, ne o müdebbir olan abd ve ne de onun kurduğu tedbîr tuzağı kazâ-yı ilâhîden kurtulamaz!

Şurrâh-ı kirâmdan Ankaravî hazretleri ile, Hind şârihlerinden Muhammed Rıza ve Şeyh Muhammed Efdal, ikinci mısra'daki جان تو ibaresini بجان تو takdîrinde kasem olarak almışlardır. Ve yine Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, "Kasem ma'nâsına olmayıp, "Ey müdebbir, senin canın ne o tedbîrden ve ne de bu tedbîrden kurtulamaz!" ma'nâsınadır" demiştir. Fakrجان تو ta'birini kasem ma'nâsına almakla beraber, Mesnevî-i Şerîfin sâmi'ine hitâben vâki' olduğunu anladım.

1052. Her ne kadar yüz ot biter ve dökülür ise de, akıbet Allah'ın o ekilmişi biter.

Abdin tedbîri ota; ve o tedbîrin vukū'u ve zevâli, otların bitip dökülmesine teşbîh buyurulur. Ya'ni, bu âlem-i şehadette her ne kadar abdin peyderpey birçok tedbirleri vâki' olur ise de, âkıbet Allah Teâlâ'nın ezelde ilm-i ilâhîsine müsteniden vâki' olan kazâsının eseri abdin üzerinde cârî ve nâfız olur.

1053. Evvelki ekin üzerine yeni ekin ekerler; bu ikinci fânîdir, o evvelki dürüsttür.

Bu hâl, evvelki ekin üzerine yeni ekin ekilmesine benzer ki, bu ikinci ekin fânî ve zâil ve hükümsüzdür; o evvelce ekilmiş olan ekin sağlam ve kuvvetlidir.

1054. Evvelki tohum kamil ve makbûldür; ve ikinci tohum fâsid ve çürüktür.

1055. Her ne kadar senin tedbirin de O'nun tedbîrinden ise de, kendinin bu tedbîrini dostun önünde bırak!

Bu beyt-i şerifte, وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللهُ (Insân, 76/30) ya'ni "Siz ancak Allâh Teâlâ'nın meşiyyeti taalluk eden şeyi murâd edersiniz" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1056. İşi o tutar ki Hak yükseltmiştir; nihayet o biter ki evvel ekilmiştir.

Ya'ni Hakk'ın bilcümle tedbirlerin fevkinde tuttuğu kazâsının te'sîri vardır. Dünyanın kavâid-i tabîiyyesine bak, nihâyet evvel ekilmiş olan tohum neşv ü nemâ bulur.

1057. Ey dost tutucu, mâdemki bir dostun esîrisin, her ne ekersen Hak için ek!

Ey Hakk'ı seven kimse, mâdemki sen onun muhabbetinin esîrisin, bu dünyâ tarlasına amel tohumlarından her ne ekersen, hâlisan-livechillâh ek; amelini nefsânî bir maksat ta'kîb ile icrâ etme!

1058. Hırsız nefsin ve onun işinin etrafını dolaşma; her ne ki o Hak işi değildir, hiçtir hiç!

Senin ihlâsını kendi fânî arzûları mukābilinde çalan nefis hırsızının ve onun umûrunun etrafını dolaşma, ya'ni ona hizmet etme! Zîrâ Hak için olmayan amel hiçtir hiç!

1059. Ondan evvel ki rûz-i dîn peyda ola, Malik'in indinde gece hırsızı rüsvây olur!

"Dîn", âdet, inkıyâd ve cezâ ma'nâlarına olup, burada "rûz-i dîn", yevm-i cezâ demektir ki, yevm-i kıyamet murâd olunur! Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki 1057 numaralı beyite merbûttur. Yevm-i cezâ zâhir olmazdan evvel, her ne ekersen bu hayât-ı dünyeviyyede Hak için ek; amellerini makāsıd-ı nefsâniyye üzerine binâ etme! Zîrâ Mâlikü'l-mülk olan Hakk'ın indinde, zulmet-i dünyâda ihlâs-ı kalbi çalan nefis hırsızı rezîl ve rüsvây olur. “Mâlik”ten murâd Hak'tır; ve "gece"den murâd, dünyânın zulü-mât-ı tabîiyyesi; ve "hırsız"dan murâd, nefistir.

1060. Onun tedbîri ve fenni ile çalınmış eşyâ adl günü onun boynunda kalmış olur!

"Çalınmış eşya"dan murâd, makāsıd-ı nefsâniyyeye tebean yapılmış olan a'mâl ve ef'âldir ki, bu arazların sûretleri yevm-i kıyâmette zulmânî olarak zâhir olur. Eğer bunlar Hak için yapılmış olsa idi, onların sûretleri nûrânî ve hakkānî olacak idi. Binâenaleyh nefis, Mâlik'e ait olan bu a'mâl-i dünyâ ge-cesinde birtakım hîle ve tedbirler ile kendi tarafına celb etti ve çaldı; ve adl günü âhirette de bu a'mâl suver-i kabîha iktisab ederek onun boynunda kal-dı. Nitekim âyet-i kerîmede كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (Müddessir, 74/38) ya'ni "Her bir nefis kesb ettiği şey sebebiyle rehînedir" buyurulur.

1061. Onun tuzağından başka bir tuzak koymak için, yüz bin akıl birlikte sıç-rarlar.

Halk-i cihân sırr-ı kadere vâkıf olmadıklarından, Hakk'ın bu sırr-ı kaderi-nin tuzağından başka kendi re'y ve tedbîrleriyle bir tuzak kurmak için, yüz binlerce ehl-i akıl ve tedbîr, hep beraber "mücâdele-i hayâtiyyedir" diyerek sıçrayıp dururlar; fakat netîcede hepsi sırr-ı kadere hizmet ederler.

1062. Kendi tuzaklarını pek muhkem ve kâfî bulurlar; ne vakit çörçöp rüzgâ-ra bir kuvvet gösterir?

Ya'ni ehl-i akıl ve tedbîr olan kimseler, kendi re'y ve tedbîr tuzaklarını çok muhkem ve tedvîr-i umûr için kâfi görürler. Halbuki, onların çörçöp kabîlin- den olan bu re'y ve tedbirleri, şedîd bir rüzgâr mesâbesinde olan kazâ ve kader-i ilâhîye karşı ne vakit bir mukavemet gösterebilir?

1063. Eğer sen der isen ki, "Varlığın fâidesi ne olur?"; ey anûd senin sualinde fâide vardır!

Ya'ni sen der isen ki, "Mâdemki iş ve te'sîr cismâniyyet âleminden evvel mevcûd olan kazâ ve kaderindir ve dünyâda zuhûr edecek olan ahkâm ve âsâr ilm-i ilâhî sâhasına ekilen tohumların semerâtıdır; binâenaleyh ehl-i akıl ve tedbîrin çırpınmaları boştur; şu halde âlem-i cismâniyyetin ve bu vücûd-i izâfî âleminin halkındaki fâide nedir? Bu hâl hâsılı tahsîl kabîlinden abes bir şey olmaz mı?" Biz de cevâben deriz ki: Senin evvelâ ilminde peyda olan bu suâli, lafız ve savt ile dışarıya çıkarıp ortaya koymanda dahi fâide vardır. Zîrâ, “Mâdemki bu suâl senin ilminde ve zihninde idi, niçin lafız ve savt kisvesine bürüyüp dışarıya çıkardın?" diye biz de sana aynı suâli sorarız.

1064. Eğer senin bu sualinin fâidesi yoksa, bunu fâidesiz abes olarak niye dinleyelim?

Ya'ni, eğer senin evvelâ ilminde sâbit olan bu suâlinin cismâniyyet âlemine böyle lafız ve savt ile ızhârında bir fâide yoksa, bunu bir fâideye aid olmadığı halde niçin abes ve hâsılı tahsil kabîlinden dinleyelim?

1065. Ve eğer senin sualinin birçok fâideleri varsa, imdi cihan nihayet niçin faidesizdir?

Ey sâil iyi düşün, eğer senin bu suâlinin lafız ve savt ile âlem-i cismâniyyete çıkarılmasında birçok fâideler var ise, o halde ilm-i ilâhîde sabit olan bu âlemin "vücûd-i ilmî"den "vücûd-i aynî ve hâricî"ye çıkması niçin fâidesiz olsun?

1066. Ve eğer cihan bir cihetten fâidesiz ise, diğer cihetlerden pür-aidedir.

Ya'ni, vücûd-i âlem, ilm-i ilâhîde sabit olan şeylerin zuhûrundan ibaret olup, onun hâricinde hiçbir şeyin zuhûru mümkin olmadığına göre, vehleten fâidesiz ve hâsılı tahsîl sûretinde görünür, fakat ilim mertebesinde sâbit olan vücûd-i âlemin fiilen ve gayriyyet libâsı ile zuhûru birçok fâidelere âiddir. Meselâ bir ressam, zihninde bir resim levhası tasavvur eder ve bu levhanın tûl ve arzı ve resmin vaz'iyyeti ve renkleri, velhâsıl bilcümle teferruâtı hakkında karar verir. Bu levhayı, ressam dâimâ kendi ilminde tekarrur eden şeylerden fazla bir şey görmez. Bu cihetle, bu levha ressama göre hâsılı tahsîl kabîlinden olur; fakat levhanın vücûd-i hâricîsi, ressamın müşâhedesine evvelki zevkten fazla bir zevk verdiği cihetle bu zuhûrda fâide vardır ve bu cihetten bu zuhûr fâideye âid olur. Binâenaleyh, fâide ile fâidesizlik ancak nazar-ı i'tibâra göre değişir. Nitekim âtîdeki beyitlerde îzâh buyurulur.

1067. Senin fâiden eğer benim için faide değil ise, mâdemki sana faidedir, ondan durma!

1068. Hüsn-i Yûsuf her ne kadar ihvâna zaid olan abes idiyse de, bir âlem için faide idi.

"Âlem", cihân ma'nâsına olur ve âhirindeki “yâ” vahdet ma'nâsına alınırsa "bir âlem" demek olur. Ya'ni, Yûsuf'un güzelliği bir âlem için fâideli idi. Meselâ Züleyha ve Züleyhâ'nın başına toplanan kadınlar, hüsn-i Yûsuf'u temâşâdan zevk aldıkları için, bu âleme göre fâideli idi. Fakat Hz. Yûsuf'un birâderleri onu kıskandıkları cihetle, onların nazarlarında onun güzelliği zâid ve abes idi.

Ve eğer "عالمی" "علم"den ism-i fâil olur ve âhirindeki "ی" ta'zîm için olursa ma'nâ şöyle olur: Yûsuf'un güzelliği ulûm-i ledünnîye vâkıf bir âlim-i azîm olan Ya'kūb (a.s.)a göre fâideli idi; zîrâ onda Hakk'ın tecellî-i cemâlîsini müşâhede ederdi. Fakat Ya'kūb (a.s.)ın Hz. Yûsuf'a olan muhabbeti ve teveccühü, birâderlerinin adâvetine sebep olduğundan, onlara göre Yûsuf'un güzelliği zâid ve abes idi.

1069. Dâvûd'a mensub olan lahn öyle mahbub idi; fakat mahrum üzerine çomak sesi idi!

Ya'ni, Dâvûd (a.s) mezâmîr-i Zebûr'u, latîf ses ve güzel nağmeler ile okur idi ve onun sadâsı ve nağmeleri mü'minler için pek mahbûb ve müessir idi; fakat hidâyet-i Hak'tan mahrûm olan münkirlere davul çomağının sesi gibi gelir idi ve onu sevmezler ve asla müteessir olmazlar idi.

1070. Nil suyu âb-ı hayattan ziyade idi; lakin mahrum ve münkir üzerine kan idi!

Nil suyu, Mısır'ın sıcaklığından vücûdlarda hâsıl olan harâret sebebiyle, susuzlara âb-ı hayattan daha ziyâde lezzetli gelir idi; fakat mu'cizât-ı mûseviyyeden olmak üzere bu lezzet Benî İsrâîl'in susuzlarına mahsûs olup, hidâyet-i Hak'tan mahrûm olan ve nübüvvet-i mûseviyyeyi inkâr eden Kıbtîler'e kan olur idi.

1071. Mü'minler üzerine şehitlik diriliktir; münafık üzerine ölmek ve parça parça olmaktır.

"Jendegî" pâre pâre olmak ma'nâsınadır. Ya'ni, hayât-ı sûrînin küffâr tarafından izâlesi, mü'minlere göre şehitliktir ve şehitlik ise diriliktir. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de buyurur: وَلَا تَقُولُوا لَنْ يُقْتَلُ في سبيل الله أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاءٌ (Bakara, 2/154) ya'ni “Allâh yolunda katl olunan kimselere ölüdürler demeyin; belki diridirler." Fakat kâfirler bir mü'mini öldürdükleri vakit, kendi akıllarınca, "Öldürdük ve parçalayıp cezâsını verdik!" diye sevinirler. Ve münafıklar kâfirlerden daha şedîd olduklarından, onlar dahi kâfirlerin nazarlarına iştirak ederler.

1072. Söyle, âlemde bir ni'met nedir ki, ondan bir ümmet mahrum değildirler.

Ya'ni, âlemde bir kısım halkın mahrum olduğu bir ni'met var mıdır? Meselâ îmân bir ni'met-i ilâhîdir. Zîrâ mü'min olan için ye's-i adem yoktur. Ve hayât-ı dünyeviyyede kendisine isabet eden belâlardan mütesellî olur ve ölüm, nazarında o kadar korkunç bir şey değildir. Kâfirler ve münâfiklar ise bu ni'metlerden mahrûmdurlar. Zîrâ bu ni'met onlara fenâ gelir. Ve gıdâ ve sâir husûslarda da böyledir. Meselâ ba'zı kimselere ba'zı meyveler lezzetli gelir; ba'zı kimseler ise onları hiç sevmezler.

1073. Öküz ve eşek için şekerden ne faide var; her cân için başka bir kūt vardır!

Ya'ni öküzün ve eşeğin gıdâsı şeker değildir, onlar bu ni'metten anlamaz. Meselâ "Eşek hoşaftan ne anlar!" darb-ı meseli meşhûrdur. Zîrâ her cânın kendisine lâyık olan başka başka gıdaları, ya'ni saîdin gıdâsı başka ve şakî-nin rızkı ve gıdâsı başkadır. Saîd, Hakk'ın كلوا من الطيبات (Mü'minun, 23/51) ya'ni "Tayyibât cinsinden yeyiniz!" emrine ittibâan, rızkını tayyib ve helâl olan şeylerden intihâb eder. Şakî ise, الْخَبِيثَاتُ لِلْخَبِيثِينَ (Nûr, 24/26) mûcibince, Hak Teâlâ'nın habîs addettiği şeyleri ve harâmı kendisine gıdâ ittihâz eder.

1074. Fakat eğer o kūt onun üzerinde arız ise, imdi nasihat etmek onun için râizdir.

"Râiz", lügatta atı serkeşlikten alıkoyan biniciye derler. Ya'ni, saîd olan bir canın gıdâsı ba'zan bu dünyâ-yı süflîde şakîlerin canlarının gıdâsı olur ve bu gıdâ onun gıdâ-yı aslîsi değil, belki gıdâ-yı ârızîsidir. Böyle bir kimsenin canı, dünyanın izzetine ve mansıbına ve malına ve cemâl-i fânîsine meclûb olup, nûr-i Hak'tan ibaret olan gıdâ-yı aslîsini unutmuştur. Binâenaleyh böyle bir kimseye nasîhat etmek, râizlik vazîfesini îfâ eder. Ve nasîhat azgın bir nefsi bu azgınlık ve serkeşlikten men' ettiği cihetle bir râiz mesâbesindedir. Ve canı saîd olup, muvakkaten mülevvesâta dalmış olan kimsenin bu marazı ârızîdir ve ârızî olan bir hastalık ise tedâvî ile zâil olur.

1075. Bir kimse gibi ki, marazdan nâşî çamuru sevdi, gerçi zanneder ki muhakkak o onun kütüdür.

Bu hâl-i ârızî, hastalıktan dolayı toprak yemeyi seven kimseye benzer. Bu maraza mübtelâ olan toprağı kendisine bir gıda olur zanneder.

1076. Aslî olan gıdâyı unutmuştur; yüzü maraz gıdâsına getirmiştir.

O kimse, gıdâ-yı tabîî-i beşerîsini unutmuş ve yüzünü hastalığın îcâbı olan toprağa çevirmiştir.

1077. Şerbeti bırakmış zehir içmiştir; illet kütünü o gıdâ-yı lezîz yapmıştır.

Binâenaleyh o kimse, latîf olan şerbeti bırakıp zehir içmiştir; ve illetin gıdâsı olan o toprağı gıdâ-yı lezîz ittihâz etmiştir. Nitekim hadîs-i şerîfte, من اكل الطين فكأنما أعان على قتل نفسه ya'ni "Toprak yiyen kimse, gûyâ kendi nefsinin katline muîn oldu" buyurulur.

1078. Beşer kūt-i aslîsi Huda'nın nûrudur; hayvânî olan gıda ona lâyık değildir.

"Nûr-i Huda"dan murâd, nûr-i ma'rifettir. "Gıdâ-yı hayvânî"den murâd, şer'in ta'yîn ettiği had mikdârından fazla olan taâmdır ki, bu mikdar nefsin telezzüzü için ihtiyâr olunur. Ve bu mikdâr sıfât-ı nefsâniyyenin galebesine sebep olduğu cihetle, ma'rifet-i ilâhiyye için mahlûk olan insana lâyık değildir. Nitekim bunun mazarratını cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: مرغت ز خور و هيضه ماندست درین بیضه بیرون شو ازین بیضه تا بار شود پرها "Senin canının kuşu, taâmdan ve hadden fazla tokluktan bu cisim yumurtası içinde kalmıştır. Bu cisim yumurtası içinden çık; tâ ki kanatların büyüsün! Vâkıâ, orucun safrâsı başın hayalini çoğaltır; fakat işte böyle hayâlden yed-i beyzâyı bulurlar!"

1079. Fakat illetten dolayı gönül buna düştü ki, o gündüz ve gece bu su ve çamurdan yer.

Ya'ni, bu derece gıdâ-yı hayvânîye mübtelâ olmak insana lâyık olmadığı halde, maraz-ı kalbî sebebiyle o insan dâimâ telezzüz-i nefsânîsi olan suya ve çamura mübtelâ olmuştur. "Su ve çamur"dan murâd, topraktan hâsıl olan gıdaların kaffesidir.

1080. Yüz sarı ve ayak zaif ve kalb hafif وَالسَّمَاء ذَاتِ الْحَبّك gıdası nerede? [1085]

Ya'ni, sudan ve çamurdan mütehassıl gıdâ ile telezzüzât-ı nefsâniyyesine mübtelâ olan kimse, sarı yüzlü ya'ni huzûr-i evliyâda utanmış ve ayağı zaîf ya'ni tarîk-ı Hak'ta yürüyemez ve kalbi hafif ya'ni maârif-i ilâhiyye yükünü kalbinde taşıyamaz bir haldedir. Nûr-i rabbânî olan gıdâ-yı semâvî nerede? `وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْحَبُكَ` (Zariyât, 51/7), Ve'z-Zâriyâti sûre-i şerîfesinde olup, "Yollar sahibi olan semâya kasem ederim" ma'nâsınadır.

Her biri birer âlem olan, fevkimizde parlayan yıldızların azîm mahrekleri ve gözümüzün görmediği kuyruklu yıldızların mahrekleri birer yol olup, ilm-i hey'et'e vakıf olanlar, bu yolların azamet ve kesretiyle beraber birbirlerine indirâcına ve yekdiğerinin mahreklerini kat' ettikleri halde bir intizâm-ı tâm tahtında müsâdemesizce her birinin kendi felekleri üzerinde seyrlerine hayret ederler. Bu ecrâmın yekdiğerleriyle olan irtibât-ı ma'nevî ve rûhânîlerini ancak Cenâb-ı Hak bilir.

Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Bu âyet-i kerîmede, lisân-ı işaretle "semâ"dan murâd, ulüvvdür. Ve "yollar"dan murâd, ulûm-i ilâhiyye yollarıdır."

Hülâsa-i ma'nâ budur ki: "Gıdâ-yı hayvânîye müteveccih olan kimsenin yüzü sarı ve şermende olup, Hakk'ın hâs kullarının meclisinde oturamaz; ve ayağı zaîftir, Hak yolu tarafına gidemez; kalbi metânetsizdir, ma'rifet-i ilâhiyye yükünü kaldıramaz. Böyle bir kimse için ulûm-i ilâhiyye gıdâsı nerede?"

1081. O devlet haslarının gıdâsıdır; onu yemek boğazsız ve âletsizdir.

O gıdâ-yı âsumânî olan ulûm ve maârif-i ilâhiyye, Hakk'a yakınlık devletine nâil olan hâs kullara mahsûstur. O gıdâyı yemek için boğaza ve el ve ağız ve diş gibi a'zâlara; ve o gıdâyı istihsâl için değirmen ve ocak ve tencere ve ateş gibi âletlere ihtiyaç yoktur.

1082. Güneşin gıdâsı arşın nûrundan; hasûdların ve şeytanların, ferşin dumanından oldu.

“Güneş”ten murâd, veliyy-i âriftir. “Arş”tan murâd, “hakîkat-i muhammediyyedir ki `الرحمن على العرش استوى` (Tâhâ, 20/5) ya'ni “Rahmân arş üzerine müstevî oldu" âyet-i kerîmesinde işaret buyurulduğu üzere, zât-ı Hak, rahmeten-li'l-esma' mertebe-i ahadiyyesinden hakîkat-i muhammediyye mertebesine bi't-tenezzül müstevî oldu. "Nûr"dan murâd, ulûm-i ledünniyyedir. Zîrâ nûr hissî zulmeti izâle ettiği gibi, ilim de zulmet-i cehli ve ma'nevî olan karanlığı izâle eder. "Hasûdlar"dan murâd, evliyânın merâtib-i ma'neviyyelerini çekemeyen kimselerdir. Ve "şeytanlar"dan murâd, halkı Hak'tan teb'îd ve nefis tarafına meyl ettirmeğe sa'y edenlerdir. Hülâsa-i ma'nâ budur ki: "Velînin gıdâsı, hakîkat-i muhammediyyeden nâzil olan ulûm-i ledünniyyedir; hasûdların ve şeytanların gıdâsı ise arzın buhârından ve rutûbetinden hâsıl olan mevâddır."

1083. Hak, şehîdler hakkında "Rızıklanırlar" buyurdu; o gıda için ne ağız oldu ne tabak!

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Âl-i İmran'da vaki, وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحياء عندَ رَبِّهِمْ يُرزَقُونَ (Âl-i İmran, 3/169) ya'ni “Allah yolunda öldürülenleri ölü zannetmeyin, belki diridirler; Rablerinin indinde rızıklanırlar” âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Bu âyet-i kerîme, I. cildin sonlarına doğru Hz. Ali (k.v.) kıssasında da geçti. Burada, ağdiye hakkında hülâsaten biraz îzâhât i'tâsı fâidelidir.

Ma'lûm olsun ki, gıdâ ya sûrî veyâ ma'nevî olur. Gıdâ-yı sûrî iki nevi'dir: Birisi, âlem-i kesâfetten hâsıl olan gıdâdır ki, alelumûm rûh-i hayvânî ondan kuvvet bulur. Ve diğeri, âlem-i letâfetten olan gıdâdır ki, bundan hem rûh-i insânî ve hem de cisim mütezevvik ve müteğaddî olur. Nitekim bu rızık hakkında ابیت عند ربی یطعمنى ويسقيني ya'ni "Ben Rabbim'in indinde gecelerim; beni yedirir ve içirir" buyururlar. Ve bu rızık hâzır olarak geldiği cihetle, istihsâli âlâta muhtaç değildir. Ve âlem-i letafetten hâsıl olmakla, vücûd-i berzahî ile ekl olunup, bu cism-i kesîfin ağzına ve a'zâlarına ihtiyaç yoktur. Ve âlem-i letâfetten olan gıdânın te'sîri, âlem-i cisme nazaran iki derece iledir. Ondan ya cisim kuvvet bulur, veyâhut bulmaz. Eğer cisim kuvvet bulursa, o muhakkak sûrî gıdâdır; ve eğer kuvvet bulmazsa ma'nevî gıdâdır, ya'ni bir ma'nânın o sûretle zuhûrundan ibarettir. Meselâ bir kimse rü'yâsında süt içse ve uyandığı vakit mi'desinde süt eseri bulunmasa, ilim ile te'vîl olunur ve ilim gıdâ-yı ma'nevîdir. Ve eğer mi'desinde süt bulunursa, o mahz gıdâdır. Nitekim evliyâdan ba'zılarına vâki' olmuştur. İşte, şühedânın irzâk olundukları rızık, vücûd-i berzahî ile tena'um olunan bu rızıktır. Gıdâ-yı ma'nevîye gelince, bu gıda doğrudan doğruya rûh-i insânînin gıdâsı olan nûr-i ma'rifet ve şarâb-ı aşk-ı ilâhîdir ki, onun âsârı cemî-i mevâtında zâhir ve hükmü cismâniyyet ve berzah ve rûh âlemlerinde cârîdir.

1084. Gönül her bir yardan bir gıda yer; gönül her bir ilimden bir safâ götürür.

Gönül her bir yâr ve refîkten bir gıdâ ya'ni huy kapar; ve kezâ gönül her bir ilimden bir safâ alır. Ya'ni refik sâlih ise, gönül ondan güzel huylar alır; ve fâsık ise, ondan fenâ tabîatlara meyl eder. Ve kezâ gönül her bir ilimden bir zevk ve safâ kesb eder.

1085. Her bir adamın sûreti bir kase gibidir; göz onun ma'nâsından bir hassâsedir.

Her bir adamın sûreti mazhar-ı esma' ve sıfât-ı ilâhiyye olduğundan, içi taâm ile dolu olan bir kâseye benzer. Ehl-i ma'nânın kalb gözü o sûretin ma'nâsından, ya'ni mazhar olduğu esma' ve sıfât-ı ilâhiyyeden bir hassâsedir, ya'ni o ma'nâyı ziyâde idrak edicidir.

1086. Her bir kimsenin likāsından bir şey yersin; ve her karînin kıranından bir şey götürürsün.

İmdi, mâdemki sûret-i insâniyyeden her biri içi taâm dolu bir kâsedir; her bir kimseye mülâkî olduğun vakit, onun kâsesinden bir gıdâ-yı ahlâkî yersin. Ve her karînin mukārenetinden de kendi kâse-i vücuduna bir şey nakl edersin. Zîrâ tabîat sârıktır, farkında olmadığı halde musahibinden mutlakā bir şey alır. Onun için ayet-i kerîmede, وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) ya'ni "Sâdıklar ile beraber olun!" buyurulur. Ve Türkçe'de, "Üzüm üzüme baka baka kararır" darb-ı meseli meşhûrdur.

1087. Vaktaki yıldız yıldıza mukārin oldu, muhakkak her ikisinin lâyıkı olan eser doğar.

Ya'ni iki şey birbirine mukārin olduğu vakit, mutlakā onlardan bir münâsib eser husûle gelir. Bu, tabîatta kāide-i umumiyyedir. Hatta ilm-i nücûm kāidesine nazaran, iki yıldız birbirine mukārin olunca, her ikisinin isti'dâdına göre saâdet ve nühûset ve ihtirâk gibi mutlaka bir eser tevellüd eder.

1088. Erkek ve kadının mukāreneti gibi ki, beşer doğar; ve taşın ve demirin mukārenetinden kıvılcım olur.

1089. Ve toprağın yağmurlar ile mukārenetinden meyveler ve yeşillikler ve fesleğenler;

1090. Ve yeşilliklerin ademîye mukārenetinden gönül hoşluğu ve gamsızlık ve meserret;

1091. Ve meserretin bizim canımıza mukārenetinden, bize güzellik ve ihsân doğar.

1092. Teferrücden bizim murâdımız hâsıl olduğu vakit, bizim ecsâmımız yemeğe kābil olur.

Ya'ni yeşilliklere ve bağlara çıkıp teferrüc ve tebdîl-i havâ ettiğimiz vakit, iştihâmız açılıp, cismimize gıda yemek arzûsu ve kabiliyeti gelir ve vücûdumuz kanlanır.

1093. Kırmızı yüzlülük kanın mukārenetinden olur; ve kan gül renkli latîf güneşten olur.

Ya'ni, fenn-i tıb mûcibince, güneş kandaki küreyvât-ı hamrânın tezâyüdüne ve kanın kuvvetlenmesine sebep olur.

1094. Renklerin en iyisi kırmızılık olur; ve o güneştendir ve ondan erişir.

1095. Her bir yer ki Zühal'e mukārin oldu, çorak oldu ve ziraata mahal olmadı.

İlm-i nücûm ahkâmına göre, Zühal yıldızının tab'ında nühûset olduğundan, arzın ona mukärin olan mahallinde çoraklık husûle gelip, orada zirâat yapmak mümkin değildir.

1096. İttifaktan kuvvet fiile gelir; şeytanın ehl-i nifaka mukāreneti gibi.

İki şey yekdîğerine mukārin olup ittifak ettikleri vakit, onların isti'dâdında bilkuvve mevcûd olan şey fiilen zahir olur. Nitekim bu hakîkatin misâlleri yukarıda geçti. Meselâ çelik ile çakmak taşının iktirân ve ittifakından, taşta bilkuvve mündemic olan kıvılcımlar zâhir olur. Ve kezâ iki ağacın şiddetle yekdîğerine delk ve temâsından, onlarda bilkuvve mündemic olan harâret ve ateş zuhûr eder. Zîrâ isti'dâdları böyledir. Eğer bu şiddet-i temâs iki su, veyâ bir taş ile bir su aralarında olsa böyle bir eser çıkmaz. Ondan, isti'dâdlarına göre başka bir eser hâsıl olur. Bunun gibi, ezelde nifakı sabit olan bir adama şeytânın mukārenetinden de, o adamın bilkuvve isti'dâdında olan dalâlet ve fesâd zuhûra gelir.

1097. Bu ma'nalar için, hep dokuzuncu felekten tak ve turumsuz, tâk ve turum vardır.

Ankaravî hazretleri, "tâk" ve "turum" kelimelerinin ayrı ayrı ma'nâlarını beyân edip, bu terkîbin, kat kat olan evler ve çardaklar ve kasırlar ma'nâsına geldiğini beyân buyururlar. Hind lügatları, bu terkîbi tumturak ve kerr u fer ma'nâsına geldiğini beyân ettiklerinden, Hind şârihleri de bu beyitin şerhinde bu ma'nâyı almışlardır. Ve bu ma'nâ fakîrce de müreccah görünür. "Dokuzuncu felek"ten murâd, ilm-i hey'etin bahs ettiği fezâdaki eflâk değildir; belki âtîde gösterilen feleklerdir: 1. Hakîkat-i muhammediyye, arş ve mertebe-i vahdet. 2. Hakîkat-i insâniyye, a'yân-ı sâbite âlemi ve mertebe-i vâhidiyyet. 3. Felek-i ervâh. Bunlar âlem-i emrdendirler. 4. Felek-i misâl. 5. Felek-i esîr. 6. Felek-i ateş, harâret. 7. Felek-i mâ, su. 8. Felek-i havâ, gaz. 9. Felek-i hâk, toprak. Bunlar da âlem-i halktandır.

Beyt-i şerîfin hülâsa-i ma'nâsı böyle olur: "Bu mukärenet ve ittifak käidesinin yukarıdaki misâllerde beyân olunan âlem-i halktaki tumturaklarından ve kerr u ferrlerinden başka, vücûd-i hakîkînin mertebe-i vahdeti olan hakîkat-ı muhammediyye feleğinden nâzil olan tumturak ve kerr u fer vardır ki, bunlar aslîdir ve bu âlem-i zâhirde vâki' olan tumturakların köküdür."

1098. Halkın tak ve turumu bir ariyettir; emrin tak ve turumu bir mahiyettir.

Âlem-i halktan olan feleklerin debdebe ve ihtişamı, dokuzuncu felekten nâzil olan bir âriyettir. Âlem-i emrin ya'ni şuûnât-ı ilâhiyye âleminin tumtu-râkı ise aslî ve hakîkîdir.

1099. Tumturak için zillet çekerler; izzet ümîdi üzerinde, zillet içinde hoşturlar.

Halk-ı âlem, dünyanın debdebe ve ihtişamı için türlü türlü zilletlere kat-lanırlar ve bu izzete nail olacakları ümîdi ile zillet içinde hoş ve şikâyetsiz yaşarlar.

1100. Gam olan on günlük izzet ümîdi üzerinde, kendilerinin boyunlarını gam-[1105] dan iğ gibi yapmışlardır.

“Hudûk” tabîatın perâkende ve perîşân olması ve gam ma'nâsınadır. “Dûk” “iğ” dedikleri, iplik bükülen ince uzun bir âlettir. Ya'ni, esâsen kendi-si tab'a perîşanlık ve gam veren izzet-i dünya ümîdi üzerinde halk, gamdan boyunlarını zaîfletip incecik bir hâle getirmişlerdir.

1101. Nasıl buraya gelmezler ki, bu izzet içinde parlak güneş alan benim!

Bu beyt-i şerîfte, dünyanın fânî olan izzetini elde etmek için ekâbir ve ağ-niyâ kapılarında kendilerini tezlîl eden kimseler hakkında, hâiz oldukları hilâ-fet-i ilâhiyye ve verâset-i muhammediyye makāmının verdiği salâhiyyete bi-nâen ve zât-ı şerîflerine işâreten buyururlar ki: “İzzet-i hakîkiyye tâlibleri na-sıl buraya ve benim huzûruma gelmezler ki, ma'nâ-yı izzet içinde parlak gü-neş olan benim!” Nitekim âyet-i kerîmede, ولله العزة ولرسوله وللمؤمنين (Münafikun, 63/8) ya'ni “İzzet Allâh için ve onun Resûlü için ve mü'minler içindir” buyu-rulur. Ve izzet-i hakîkiyyenin parlak güneşleri, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazerâtıdır. Cenâb-ı Pîr'in bu ma'nâda Dîvân-ı Kebîrlerinde birçok ak-vâl-i şerîfesi vardır. Ezcümle, sâliklerine hitâben bir beyitte şöyle buyururlar: “Zât-ı pâkim ve hakîkî saltanatım güneşinin hakkı için ki, ben seni bırakmam, lutf ile a'lâ ederim!”

1102. Güneşin maşrıkı zift renkli burçtur; bizim güneşimiz maşrıklardan hariçtir.

Sûrî güneşin maşrıkı, tabîatı simsiyâh olan fezâda kâin bir burçtur. Bizim hakîkatimizin güneşi, böyle maddî ve sûrî maşrıklardan hâriçtir.

1103. Onun maşrıkı, onun zerrelerine nisbettir; onun zâtı ne zahir oldu, ne aşağıya gitti!

“Onun maşrıkı”ndan murâd, vücûd-i vâhid-i Hakk'ın mertebe-i vahdeti olan hakîkat-ı muhammediyyedir. “Onun zerreleri”nden murâd, hakāyık-ı enbiyâ ve evliyâdır. Ya'ni, bizim bu zamanda ma'nâ-yı izzet içinde zâhir olan güneşimiz, parlak güneşimizin zâtı değil, belki zıllidir. O hakîkatın zâtı ve “ayn”ı ne tulû' etti ve ne de gurub eyledi. Zira الاعيان ما شمت رايحة الوجود ya'ni “A'yân vücûd kokusunu koklamamıştır” fehvâsınca, vücûd kokusunu koklamamış olanların, tulû' ve gurûb sıfatlarıyla ittisâfları mümkin değildir.

1104. Biz ki, onun zerrelerinin ziyade arkada kalmışıyız, her iki alemde gölgesiz güneşiz.

Biz ki, o hakîkat-i muhammediyye zerrelerinin çok arkada kalmışı ve âhir zamâna yakın olarak gelmişiyiz; o hakîkate vâris olmamız cihetinden dünyâda ve âhirette gölgesiz güneşiz.

1105. Acibdir ki, yine şemsin etrafını dönüyorum; bu sebeb de şemsin ferrinden oldu!

Hind şârihlerinden İmdâdullâh (k.s.) buyururlar ki: ""Şems"ten murâd, hakîkatü'l-hakāyıktır. Ve onun zımnında Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri câni- bine de bir nazar vardır. Hz. Mevlânâ'nın kāidesi öyle vâki' olmuştur ki, "şems" lafzını kinâye tarîkıyla ba'zan hakîkatü'l-hakäyıka ıtlâk ederler ve gâh Hz. Risâletpenâh (a.s.) Efendimize ve ba'zan aşka ve ba'zan ma'şûka ve ba'zan bunların gayrine ıtlâk ederler ki bunlar zevkan fark olunurlar ve her ne vakit "şems" veyâ "âfitâb" zikr edilmiş olursa, Şems-i Tebrîzî hazret- leriyle vâki' olan sâbık ülfetlerin hâtırasıyla silsile-i şevkleri harekete gelir. Ve âfitâb-ı hakîkînin tezekkürü, onu ondan kapar ve kendilerini envâr-ı şems tecelliyâtının mahkûmu görürler. Şüphesiz vâlih ve hayrân olarak söylerler."

Bu i'tibârla, hülâsa-i ma'nâ böyle olur: "Ya'ni, ben gölgesiz güneş oldu- ğum halde, yine Şems-i Tebrîzî hazretlerinin etrafını devr ediyorum. Bu devr ve teveccühün sebebi de, o hazrete vâki' olan tecelliyât-ı ilâhiyye nûrunun benim kalbime aksindendir. Bu akis beni o sebep tarafına çeker."

1106. Şems sebepler üzerine muttali' olur; sebeplerin ipi de ondan munkatı'dır.

Cenâb-ı Şems-i Tebrîzî bu sebepler üzerine muttali' olur; sebeplerin ipi olan aks-i envâr dahi yine onların tasarrufu yüzünden munkatı'dır. Menâ- kıb-ı Sipehsâlârda zikr olunduğu üzere, cenâb-ı Şems-i Tebrîzî hazretleri ma'şûkān-ı Hak'tan olup, mazhar olduğu tecelliyâtı halktan setr eder ve ken- di tarafına incizâba sebep olan akis iplerini kat' ederdi. Nitekim Konya'da kendilerini inkâr eden birtakım kimselerin yüzünden ansızın tagayyüb bu- yurdular. İnsân-ı kâmil cemî'-i esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olduğundan, on- ların bu zuhûr ve ihticâb halleri, Hakk'ın Bâsıt ve Kabız ve Mu'tî ve Mâni' isimleri iktizâsındandır.

1107. Yüz binlerce kerre ümîdi kestim; kimden, Şems'ten. Siz buna i'timad ediniz!

Bu beyt-i şerîfteki این شما باور کنید ibaresini, Ankaravî ile Hind şârihlerinden ba'zıları istifhâma haml edip, "Siz buna i'timâd eder misiniz?" ma'nâsını ver- mişler. Ve yine Hind şârihlerinden ba'zıları da " istifhâm değildir." demişler- dir. Eğer "Şems" ta'bîri Hakk'a râci' olursa, istifhâma haml etmek muvâfik olur. Zîrâ Hak'tan ümit kesmek إِنَّهُ لَا يَبْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ (Yusuf, 12/87) âyet-i kerîmesi müfâdınca küfürdür. Fakat Hz. Pîr efendimizin "Şems"ten murâd-ı âlîleri, -Allahu a'lem- Şems-i Tebrîzî efendimizdir. Bu sûrette istifhâma haml olunmamak müreccah olur. Ve hulâsa-i ma'nâ da şöyledir: "Ben birçok defalar Hz. Şems'e vâki' tecellînin kalbime aksinden ve onun zevkiyle mütezevvık olmaktan ümîdi kestim. Bu hâl muhakkak vâki' oldu, siz buna i'timâd ediniz!"

1108. Sen bana i'timâd etme ki, ben güneşten sabır tutayım, veya balık sudan!

Hz. Şems'in kadr ü menzileti indimde müsellem olduğundan, ben sana "Ümîdsizliğime i'timâd et!" dersem de, sen benim Hz. Şems'in huzûr ve musâhabetinden ayrılmağa sabredeceğime veyâ balığın suya karşı sabredeceğine i'timâd etme!

1109. Ey hasen, eğer ümidsiz olursam, benim ümidsizliğim güneşin sun'unun aynıdır.

"Ey hasen" ta'bîriyle, Mesnevî-i Şerîfin hîn-i tedvîninde muhatab olup yazan Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerine hitâb buyurulur. Ya'ni, Hz. Şems'e olan envâr-ı tecelliyât-ı ilâhiyyenin benim kalbime aksi veyâ adem-i aksi de birer tecellî-i Hak'tır. Binâenaleyh, akisten ümîdvâr ve adem-i akisten nevmîd olmak da, âfitâb-ı hakîkî olan Hakk'ın sun'unun aynıdır. Zîrâ Hak mezâhirde esmâsı ile mütecellîdir ve Mâni' ve Mu'tî ve Kabız ve Bâsıt esmâ-i ilâhiyyedendir. Ve "Ey hasen", "ey güzel" ma'nâsınadır.

1110. Sun'un "ayn"ı Sani'in zâtından nasıl kesilir; hiç var, varlığın gayrinden nasıl otlar?

Bir sıfat olan san'atın "ayn"ı ve zâtı, o sıfatın mevsûfu olan Sâni'in zâtından munkatı' olur mu? Ve bir sıfat mevsûfsuz olarak bizâtihi kāim olabilir mi? Vücûd-ı izâfî âleminde mevcûd olan her bir şey, varlığın gayri olan ademden ve yokluktan zâhir olmaz. Var vardan çıkar ve yoktan hiçbir şey çıkmaz.

1111. Bütün varlıklar bu bağçeden otlarlar; gerek Burak ve Arap atları ve gerek eşek olsunlar.

Bu vücûd-ı izâfi âleminde gördüğümüz eşyâ sûretlerinin hepsi, vücûd-ı hakîkî bağçesinden otlayıp neşv ü nemâ bulurlar. Bu mevcûdâtın cennet Burâk'ı ve Arap atı ve eşek gibi muhtelif sûretlerde olmaları, bu vücûd-ı hakîkî bağçesinden otlamalarına mâni' değildir. Ya'ni, şakî ve saîd ve iyi ve kötü hepsi, Hakk'ın sıfat ve esmâsının mezâhiridir.

1112. Fakat kör at körce otlar; bağçeyi görmez, ondan dolayı merdûddur.

"Kör at"tan murâd, rûh-ı hayvânî te'sîri altında zebûn olan kimselerdir. "Bağçe"den murâd, mecmû'u esma' ve sıfât-ı ilâhiyye mezâhiri olan dünyâdır.

"Redd" mef'ûl ma'nâsına olan masdar olup, merdûd demektir. Ya'ni rûh-i hayvânî ahkâmına mağlûb olan kimse, mecmû'u esma' ve sıfât-ı ilâhiyyenin mezâhiri olan bu dünyâ bağçesinde bu esmâ ve sıfat ahkâmını görmeyerek intifa' eder; ondan dolayı kurb-i Hak'tan merdûddur.

1113. O kimse ki, gerdişleri bu deryadan görmedi, her dem yüzünü yeni mihrâba çevirdi.

Ya'ni âlem-i sûretin dönüşlerini ve inkılâblarını vücûd-ı hakîkî deryâsından görmeyen kimse, bu dönüşler hakkında her an yüzünü yeni sûret mihrablarına çevirdi. Meselâ bir arzın harâblığını gördüğü vakit, yüzünü zelzeleye ve seylâb gibi esbaba çevirerek, bu arzın harâblığını münhasıran bundan oldu zannetti. Ve kezâ bir kimsenin sıhhati muhtell olduğunu görünce, yüzünü maraza çevirdi. Bunların hiçbirisinde Hakk'ın tecelliyâtını görmedi ve esbâba karşı ıztırâb ve mücadeleye düştü ve kazâ-yı ilâhîye mukābeleye kıyâm etti.

1114. O, tatlı denizden tuzlu su içti, tâ ki o tuzlu su onu kör etti.

Böyle bir kimse, tatlı ve latîf olan vücûd-ı hakîkî denizinden, iztırâb ve mücâdelât tuzlu sularını içti ve bu sûretle kazâ-yı ezelî-i ilâhîye karşı vâki' olan mukābeleleri, onun kalb gözünü kör etti; hakāyık-ı ahvâli görmez oldu.

1115. Deniz der ki: "Ey kör, basar bulmak için benim suyumdan sağ elinle iç!"

Vücûd-ı hakîkî sıfat-ı Kelâm'ı ile tecellî edip, lisân-ı peygamberîsi ile âlem-i farka nazaran buyurur ki: مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) ya'ni "Sana iyilikten bir şey isabet ederse Allah'tandır; ve kötülükten bir şey isabet ederse nefsindendir." Ve âlem-i cem'e nazaran dahi buyurur ki: قُلْ كُلِّ مِن عِندِ اللَّهِ (Nisâ, 4/78) ya'ni "Hepsi Allâh indindendir de!" Binâenaleyh, ey kör, basar-ı basîret sahibi olmak için benim deryâ-yı vücûdumun suyundan, ya'ni ilminden sağ elinle iç, ya'ni hüsn-i zan ile müntefi' ol ki, bu hüsn-i zan seni ilme'l-yakîn ve ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîn mertebelerine getirsin!

1116. Ey mızrak, bir mızrak döndürücü vardır; gâh doğru olursun, gâh iki kat!

“Mızrak”tan murâd, cism-i insânîdir. “Mızrak çevirici"den murâd, fâil-i hakîkî olan Hak'tır. "Doğru olmak"tan murâd, irâde-i beşeriyyenin meşiyyet-i ilâhiyyeye tevâfuku; ve "iki kat olmak"tan murâd dahi, irâde-i beşeriyyenin irâde-i Hak ile bozulup akîm kalmasıdır. Ya'ni, ey insân, senin umûrunda mutasarrıf olan Hak'tır; gâh senin irâdene muvâfik ve gâh gayr-i muvâfık olarak tecellî eder!

1117. Biz Şemseddîn'in aşkından tırnaksızız; yoksa biz o gözü körü görücü ederdik!

Fakîrin anladığıma göre bu beyt-i şerîfte Şems-i Tebrîzî vak'asına işâret buyurulur. Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da beyân olunduğu üzere, cenâb-ı Pîr efendimiz halk arasından çekilip bir köşede Şems-i Tebrîzî hazretleriyle musâhabete meşgûl oldukları vakit, cenâb-ı Şems'e hased edenler kıyl u kāle başladılar ve o hazretin aleyhinde bulundular. Cenâb-ı Şems dahi cenâb-ı Pîr'in büyük mahdûm-i âlîleri Sultan Veled hazretlerine: "Bu def'a dahi gaybûbet edeceğim ve benim nâm u nişânımı kimse bulamayacaktır" dediler ve o sırada ikinci def'a olarak gaybûbet ettiler. Allâhu a'lem, bu mes'elenin bâdîsi olan kimsenin körlüğüne işâret buyurulur. Ya'ni "Biz Hz. Şems'in nûrunu göremeyen ve o gözü görücü eder idik; fakat biz cenâb-ı Şemseddîn'in galebe-i muhabbeti ile tasarruf ve irşâd tırnağını bıraktık." Bu beytin şerhinde, Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: "Ârif-i kâmilden tasarruf zuhûra gelmez. Gelirse de nâdiren, me'mûr olduğu vakit vâki' olur. O zaman çâresizdir. Ve ârif-i kâmilden tasarrufun adem-i zuhûru birkaç şey sebebiyledir. Birisi, onun makām-ı ubûdiyyette tahakkukudur ve onun nazarı, acz ve za'f olan hilkat-i tabîiyyeyedir. Nitekim Hak Teâlâ `الله الذي خلقكم من ضعف` (Rûm, 30/54) ya'ni "O Allâh ki, sizi za'ftan halk etti" buyurur. Ve bu emir, tasarruf-ı mutlaka mâni'dir. İster kendinin nef'i ve ister gayrin nef'i ve zararı için olsun. İkincisi, mutasarrıf ile mutasarrafun-fihin ahadiyyetidir. Zîrâ ârif bilir ki, mutasarrıf ile mutasarrafun-fihin her ikisi, her ne kadar sûrette muhâlif iseler de, hakîkatte birdirler. Binâenaleyh, irsâl-i himmet ile onu helâk etmek için hiçbir kimseyi kendisinin gayri görmez. İşte bu emr-i mahsûstur ki, zarar için tasarruftan ârifi men' eder. Üçüncüsü, Hak Teâlâ'nın, `فَاتَّخِذُهُ وَكِيلاً` (Müzzammil, 73/9) ya'ni "O'nu vekîl ittihâz et!" emrine imtisâldir. Binâenaleyh, ârif-i kâmil kendi tasarrufundan geçer ve Hakk'ı kendisine vekîl ittihâz edip, kendi işini ona tefvîz eder. Dördüncüsü, ârifin fenâsı ve istihlâkidir. Ve bu emr dahi tasarrufa mâni'dir. Ve bu beyitde murâd olan ancak budur. Ve bunların gayri diğer birtakım umûr daha vardır ki, onlar da tasarrufa mâni' olurlar. Bu husûsta hasr yoktur. Velâkin umûr-ı mezkûre, kemâl-i ma'rifet tarîkından pek dûndur. İmdi sâhib-i tasarruf, Cenâb-ı Hak tarafından cezm ve yakîn ile tasarrufa me'mûr olursa, tasarruf eder; ve eğer men' edilmiş olursa, tasarruftan ictinâb eder; ve eğer tasarruf ihtiyârına bırakılmış ise, terk-i tasarrufu ihtiyâr eder. İhtiyâr hâlinde tasarruf edenler, ma'rifette nâkıs olanlardır. Bu tasarruf bahsi, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Lûtî'dedir.

1118. Agah ol ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn; çabuk, hasûdun gözünün körlüğüne ona ilaç et!

Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Alî hazretleri bu beytin şerhinde şöyle buyururlar: "Cenâb-ı Pîr'in vazîfe-i irşadı Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerine havâle buyurmalarının sebebi o idi ki, onların mertebeleri cenâb-ı Pîr'in mertebelerinden dûn olmakla beraber, kendilerinde kuvvet-i tasarruf var idi. Veyâhut, kalb gözü kör olduğuna işâret buyurulan şahsın irşadına Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri me'mûr idiler. Bu iki ihtimâl vâriddir. Hâs kullarının ahvâlini ancak Cenâb-ı Hak bilir."

Fakîr derim ki, bu hâl, Süleymân (a.s.)ın, taht-ı Belkıs'ı ihzâr husûsunda kendisi tasarruf etmeyip, bu tasarrufu vezîri Asaf b. Berhiyâ'ya havâle bu- yurmasının nazîridir. Nitekim esbâbı, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Süleymânî'de beyân olunmuştur.

1119. Fiili çabuk olan tûtiyâ-yı kibriyâyı, inad fiilli olan zulmeti öldürücü ilacı,

Bu beyit, yukarıki beyitte mezkûr olan ilacın sıfatıdır. "Tûtiya", gözü takviye için tıbb-ı atîkte müsta'mel bir ilacın ismidir. Hasûdun körlüğüne ve inâdına, kalb gözü kör olan şahsın çeşm-i ma'nevîsine süreceğin ilâç öyle bir ilâçtır ki, çabuk te'sîr eden Hakk'ın tûtiyâsıdır. Te'sîr hususunda muannid olan tabîat ve nefsâniyyet zulmetini izâle ve mahv edicidir.

1120. O ki, eğer a'mânın gözüne sürülse, ondan yüz senelik zulmeti koparır.

[1125] O tûtiyâ ilacı ki, eğer yüz sene tabîat ve nefsâniyyet zulmetine müstağrak olan bir kimsenin kalb gözüne sürülse, bu zulmetleri mahv eder.

1121. Hasûdluktan senin üzerine inkâr getiren hasûdun gayri bütün körlere devâ et!

Bütün nefsâniyyet ve tabîat zulmetlerinde kalmış olan kimseleri tedâvîye salâhiyyetin vardır. Fakat hasûdluğundan dolayı sana karşı kalbine inkâr getirmiş olan hasûdlara ilaç etme! Zîrâ onda bu sıfat-ı hased ve hasedin îcâbı olan inkâr bulundukça, senin ilacını kabûl etmek isti'dâdı yoktur. Senin ona teveccühün, çorak yerlere tohum ekmeğe benzer. Bu beyitteki ma'nâ kasd-1 intikāma müstenid değildir; belki sıfat-ı hasedin nüfûs-i beşerdeki te'sîrât-ı elîmesini beyândır.

1122. Muhakkak senin hasûdun ben isem bile, böyle can çekişmem için can verme!

Eğer senin hasedcin ben bile olsam, bu hased sıfatının verdiği te'sîrât ve ıztırâbât-ı kalbiyye içinde can çekişmem için bile can verme! Bu beyt-i şerîfte, sıfat-ı hasede karşı nazar-ı evliyânın derece-i şiddeti ızhâr buyurulur. Zîrâ bu sıfat İblîs'in dalâlette teferrüdüne bâdî olan bir sıfattır.

1123. O kimse ki afitâba hasûd olur ve o kimse ki âfitâbın vücudundan incinir.

"Afitâb"dan murâd, husûsiyyet cihetinden cenâb-ı Şems-i Tebrîzî hazretleri; ve umumiyyet cihetinden, "fenâ" ve "bākā" mertebelerinde tahakkuk eden bilcümle insân-ı kâmillerdir. Bu beytin ma'nâsı, âtîdeki beyit ile tamâm olur.

1124. İşte sana devâsız bir derd ki, onun için ah vardır; işte sana ebedî kuyunun dibine düşüş!

Ya'ni, ilâhî bir güneş olan insân-ı kâmile hased eden ve onun vücûdundan ve huzûrundan incinen bir kimsenin illeti, aslâ ilâç kabûl etmeyen derd ve illettir. Böyle bir kimsenin nasîbi, âh-ı hasrettir. Ve böyle bir kimse, ebediyyen zulmet-i tabîat ve hayvâniyyet kuyusunun dibine düşmüştür.

1125. Onun lâzımı, ezel güneşinin nefyidir; söyle, onun bu murâdı ne vakit hâsıl olur?

Bu hasûdun tabîat-ı habîsesine lâzım olan şey, ezelde ve ilm-i ilâhî mertebesinde ism-i Hâdî'nin mazharı olan bir şems-i hidâyetin nefyi ve izâlesidir. Ey kazâ-yı ilâhî ahkâmına vakıf olan ârif, söyle, onun bu murâdı kazâ-yı ilâhîyi tebdîl edebilir mi; binâenaleyh onun matlûbu hâsıl olur mu?

"Doğan"dan murad, insân-ı kâmil; "harabe”den murâd, dünyâ; ve “baykuş"tan murad, ان الذين لا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا وَ رَضُوا بِالْحَيَوةِ الدُّنْيَا وَ اطْمَئَنُوا بِهَا (Yûnus, 10/7) ya'ni "Muhakkak şu kimseler ki, bizim likāmızı recâ etmezler ve hayât-ı dünya yâya râzı ve onunla mutmain oldular" âyet-i kerîmesi hükmüne mâsadak olan ehl-i gaflettir.