Pâdişâhın o iki köleden birisini celbe şürû'u ve bundan ötekini sorması
19. bölüm / 33 · 12333 kelime · ~62 dk okuma
861. Vaktaki o köleciği ehl-i zekâ gördü, o diğerine "gel!" diye emretti.
Pâdişâh, yukarıda zikri geçen köleciği ehl-i zekâ görünce, onu yanından çıkardı; o yeni aldığı iki köleden diğerini nezdine çağırdı.
862. Ona rahmet kâfını dedim, tasğîr değildir; büyük baba “evlâdçığım" der, tahkîr değildir.
O zekî ve âkıl olan köleye "gulâmek” ta'bîriyle “kâf" harfini ilave etmem, onu küçük ve hakîr gördüğümden değildir. Belki bu “kâf”ın ilâvesi merhamet ma'nâsını müfiddir. Nitekim, büyük baba torununa "ferzendekem" diye, "ferzend" kelimesinin nihâyetine "kâf" ilave eder ve "evlâdçığım" der; bunda onu tahkîr ma'nâsını murâd etmez. Belki muhabbet ve merhamet ma'nâsını kasd eder.
863. Vaktaki o ikinci şahın huzuruna geldi, o kokmuş ağızlı ve siyah dişli idi.
864. Vâkia şah onun sözünden na-hoş oldu; onun esrarından da bir cüst ü cû etti.
865. Dedi: "Bu şekil ve bu ağız kokusu ile uzak otur; fakat o taraftan ziyâde gitme!
Ya'ni, "Ağzının kokusu gelmeyecek kadar uzak otur" ma'nâsınadır.
866. Zîrâ sen mektup ve yazı ehli idin; celîs ve dost ve hem-mesken değil idin.
Yukarıki beyit ile bu beytin yekdîğerine rabtı şöyle olur: "Sen kokmuş ağızlı ve çirkin manzaralı olduğun için, seni karşıma alıp konuşmak muvâfik değil idi; belki senin ahvâlini ve esrârını mükâtebe suretiyle sormak ve cevâbını almak îcâb ederdi. Fakat evvelden bunu bilemedim ve seni huzûruma ça- ğırdım. Bâri şimdi ağzının kokusu gelmeyecek kadar benden uzakça otur da konuşalım!
867. Tâ ki senin o ağzına ilaç yapalım; sen habîbsin ve biz hazik tabibiz.
Bu kıssada "şâh"tan murâd, insân-ı kâmildir; ve “iki köle"den murâd, birisi ilimsiz ve tab'an edib olan sâliktir; ve diğeri ilmine mağrûr ve ehl-i hakîkata mu'teriz olan âlim-i zâhirîdir. Ağzının kokmuşluğu, onun i'tirâzâtı; ve dişlerinin siyahlığı dahi enâniyyet-i mevhûmesidir. Ve âlim-i zâhirî hadd-i zâtında ilmi sebebiyle mahbûb-i kulûb olup, ilminin evhâm ile karışık cihetlerini tashîh etmek lâzımdır ki, bu ilminin fâidesini görebilsin. Ve bir maraz-ı ma'nevî olan bu evhâmı, insân-ı kâmilin sohbeti ve terbiyesi izâle ve tedâvî eder. Nitekim Cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîrlerinde buyururlar.
"Hakîmiz ve tabîbiz, cân Bağdad'ından geldik. Çok illetleri gamdan geri satın aldık. Hakîmân-ı ilâhiyiz, kimseden ücret istemeyiz. Öyle ki, biz cism-i marîza endîşe gibi sür'atle koşarız!"
868. Bir pire için yeni kilimi yakmak, senden göz kapamak lâyık değildir.
"Pire"den murâd, akla muârız olan vehimdir. "Yeni kilim"den murâd, huzûr-ı kâmile yeni gelmiş olan âlim-i zâhirîdir. Ya'ni, seni mahzâ enâniyet-i mevhûmen için ilminle beraber hâline terk edip zâyi' etmek ve terbiyenden iğmâz etmek lâyık değildir.
869. Cümlesiyle beraber otur, iki üç kıssa söyle, tâ ki iyice senin aklının sûretini göreyim!
Ey âlim-i zâhirî, bütün bu kusurlarınla beraber otur da iki üç kıssa söyle; tâ ki sözlerinden senin akıl ve zekânın derecesini anlayayım. Zîrâ tarîk-ı Hak'ta terakkî için akıl ve zekânın büyük te'sirleri vardır.
870. O, sonra öbürünü işe, "Git kendini kesele!" diye bir hamam tarafına gön- [873] derdi.
"Be-hâr" "hârîden" masdarından emr-i hâzırdır; "kaşımak" ma'nâsınadır. Burada, hamamda vücudunu kese ile kaşımak sûretiyle kirleri çıkarmak ma'nâsınadır. Nitekim zamânımızda "kese sürmek" derler. Ya'ni, şâh ikinci köleyi huzûruna celb edip oturttuktan sonra, evvelki zekî köleyi, "Git hamamda kese sabun sür de kendini temizle!" diye işe ve hamam tarafına gönderdi. "Hamam"dan murâd, takvâ ve riyâzettir. Sâlikten sıfat-ı nefsâniyye bu vesâil ile zâil olur. Nitekim cenâb-ı Pîr Mesnevî-i Şerîfin diğer bir mahallinde buyururlar:
"Dünya şehveti külhan misâlidir ki, takvâ hamamı ondan aydınlıktır. Fakat müttakî tâifesi bu hamâm-ı külhandan sâfidir. Zîrâ hamam içinde ve tahâret içindedir."
871. Ve bu diğerine dedi: "Aferin sen zeyreksin; bir değil, hakikatta yüz kölesin!
872. Sen o değilsin ki, senin hâce-tâşın gösterdi; o hasûd bizi senden soğuttu."
"Hâce-taş" bir efendiye hizmet eden hâdimler, kapı yoldaşı demektir. Ya'ni, "Sen kapı yoldaşın olan diğer kölenin gösterdiği gibi değilsin. O hasedçi köle senin aleyhinde birtakım sözler söyleyerek bizi senden soğuttu."
873. Dedi ki: "O hırsızdır ve eğridir ve eğri oturucudur; mef'ûldür ve na-merddir ve habîstir ve hayâsızdır."
"Habn" lügatta, “eteğini kaldırmak ve bir şeyi kabz etmek" ma'nâsınadır. Ankaravî hazretleri "Burada, denî ve ebter ma'nâsı murâd olunur" de- miştir. Ve "etek kaldırıcılık" hayâsızlıktan kinâye olduğundan, fakir o ma'nâ-yı verdim. Maahâzâ bu ikinci mısra' Hind nüshalarında نجس و نا مرد و چنانست sûretinde vâki'dir; "Necisdir, nâmerddir ve şöyle ve böyledir" demek olur.
874. Dedi: “O dâimâ doğru söyleyici olmuştur; ben onun gibi doğru söyleyici görmemişimdir."
O çirkin köle şâha cevâben dedi ki: “O köle dâimâ doğru söyler; ben onun kadar doğru söyleyen görmedim." Bu beyitte ilm-i zâhirî erbâbının fazlına işâret buyurulur. Zîrâ ilm-i zâhirî erbâbı her ne kadar gurûr-ı ilmî sahibi iseler de, onların kulaktan aldıkları bu ilim, tebdîl-i sıfât-ı zemîmeye bâdî olur. Nitekim 855 numaralı beyitte îzâh edildi. Zîrâ sülükte ilimsizlik bir mertebeye kadar sür'atle terâkkîye sebebdir. Çünkü bu ilimsiz sâlikin kâmile i'tirâzı yoktur ve teslîm-i tâm içindedir. Fakat o mertebeden ilerisine terakkîsi güçtür. Alim-i zâhirînin ise bidâyet-i sülükünde terâkkîsi güçtür; çünkü i'tirâzâtı çoktur. Fakat bu akabeleri geçtikten sonra pek yüksek merâtibe, zekâ-yı ilmîsi sebebiyle kolaylıkla terakkî edebilir.
875. "Doğru söyleyicilik onun tab'ında hilkîdir; her ne söylerse, ben 'O boştur' demem."
876. "O iyi düşünceliyi eğri bilmem; kendi vucudumu müttehem tutarım."
Bu beyt-i şerifte, أَأَمْرُونَ النَّاسَ بِالْبَرِ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ (Bakara, 2/44) ya'ni "Nefsinizi unuttunuz da nâsa birr ve takva ile mi emrediyorsunuz?" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Bu emir, Kur'ân-ı Kerîm'in sarîh bir emri olduğundan, bir âlim-i zâhirînin bu emir ile müeddeb olması tabîîdir.
877. "Ola ki o, bende ayıblar göre, ey şâh ben kendi vücudumda görmeyeyim!"
"Ey şâh, benim kendi vücûdumda göremediğim ayıpları ve kusûrları, câiz ki o kapı yoldaşım bende görmüş olsun."
878. Her bir kimse eğer evvelden kendi ayıbını göre idi, o kendisinin ıslahından ne vakit fâriğ olurdu?
Bu beyitten i'tibâren aşağıdaki altı beyite kadar, Hz. Pîr efendimizin kıssa hâricindeki beyânât-ı aliyyeleridir.
879. Ey baba, bu halk kendilerinden gafildirler; şübhesiz birbirinin ayıbını söylerler!
Meselâ ekseriyâ birkaç kişi arasındaki muhâverelerde tesadüf olunur hallerdendir ki, bir adamın ahvâlinden bahs ederler ve onun fassal olduğunu söylerler. Halbuki fassallık bir adamı çekiştirmek demektir. Binâenaleyh o çekiştirdikleri adam gibi kendilerinin dahi fassal olduklarının farkına varamazlar ve kendilerinden gāfil olurlar.
880. Ben kendi yüzümü görmem ey putperest, ben senin yüzünü görürüm, sen [883] de benim yüzümü görürsün!
"Şemen" "putperest" ma'nâsınadır. Burada, sûret ve taayyün kaydında bulunan kimse demektir. Ya'ni, " Sûret ve taayyün kaydında olan kimse, ben seninle karşı karşıya geldiğim vakit, kendi yüzümü göremem, belki birbirimizin yüzünü görürüz. Zîrâ bu sûret ve taayyün âleminin iktizâsı ve kāidesi budur. Onun için halk kendilerinin ayıbını göremeyip, birbirlerinin ayıplarını görürler."
881. O bir kimse ki, o kendi yüzünü görür, onun nûru halâyıkın nûrundan ziyâdedir.
Ya'ni basar-ı basîreti ile kendi nefsinin yüzünü gören ve sıfatını anlayan kimsenin basar-ı basîretinin nûru, halâyıkın akıl gözlerinin nûrundan ziyâdedir. Binâenaleyh o kimse hem kendi yüzünü ve hem de başkalarının yüzünü görür.
882. Eğer ölürse, onun görüşü bâkî olur; zîra onun görüşü Hallak'a mensub olan görüştür.
Bu beyt-i şerîfte اتقوا فراسة المؤمن فإنه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakınınız; zîrâ o Allah'ın nûruyla nazar eder!" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Zîrâ böyle bir nazar sahibinde ahkâm-ı rûhiyye galib olduğundan rûh gözüyle görür. Ve rûh ise bir şe'n-i ilâhî olduğundan, onun görüşü Hallâk'a mensûb bir görüş olur. Ve böyle bir kimse ölürse, onun bu Hallâk'a mensûb olan görüşü, bittabi' bâkî olur. Sâir insanlarda ise, ahkâm-ı nefsiyye galib olduğundan, his gözüyle görürler; ve his gözü ise hayât-ı hayvâniyyenin inkıta'ıyle muattal olur.
883. Nûr-ı hissî o bir nûr değildir ki, o kendi yüzünü muvâcehede mahsüs görsün!
Bu cismin gözünün nûru, rûh gözünün nûru gibi değildir ki, o zâhirî gözün nûru cismin bâtınında olan nefsin yüzünü, karşısındaki mahsüsâtı açıktan açığa gördüğü gibi görebilsin! Zîrâ her şeye kendi cinsinden âlet lâzımdır. Binâenaleyh zâhiri zâhir gözü ve bâtını bâtın gözü görür.
884. Dedi: "Şimdi onun ayıplarını söyle, nitekim o senin ayıbını söyledi."
Şâh o çirkin ağızlı köleye dedi ki: “O evvelki köle senin ayıplarını söylediği gibi, şimdi de sen onun ayıplarını söyle!"
885. "Nihayet bileyim ki sen benim gam-hârımsın; mülkümün ve işimin kethudâsısın."
Ya'ni "Söyle ki, senin benim derd ortağım ve umûr-ı mülkümün alâkadârı olduğunu bileyim."
886. (Köle) dedi: "Ey şah, o her ne kadar benim için sevimli kapı yoldaşı ise de onun ayıplarını söyleyeyim."
887. Onun ayıbı muhabbet ve vefâ ve mürüvvettir; onun ayıbı doğruluk ve zekâ ve dostluktur.
888. "Onun en aşağı ayıbı sehavet ve adldir; o bir cömerttir ki, canını da verir!"
Bu beyt-i şerîflerde, ümmî ve sâf olan bir sâlikin kemâl-i safvet ve sadâkatına işaret buyurulur. Ayıpların zikri, sanayi'-i bediyyeden تأكيد المدح بما يشبه الذم kāidesi üzere vâki' olmuştur. Ya'ni "zemme benzeyen medih"tir.
889. Huda yüz binlerce can izhar etti; onun nazîri ne cömertlik olur!
Şurrâh-ı kirâmdan ba'zıları ikinci mısra' nihayetindeki "ne-dîd" kelimesini "dîden" masdarından nefy-i mâzî olarak almışlar ve "görmedi" ma'nâsını vermişler ise de; bu ma'na zevk-âver değildir. "Nedîd" "nazîr ve şebîh" ma'nâsına gelen bir kelime-i arabiyyedir. Ya'ni "O köle canını bile bezl ve îsâr eden bir cömerttir. Halbuki Hak Teâlâ yüz binlerce can peydâ eder. Kimin cömertliği Hakk'ın bu cömertliğinin nedîdi ve nazîri olabilir?" Bu ve âtîdeki beyitler kölenin lisânından değil Cenâb-ı Pîr efendimizin lisân-ı şerîflerindendir.
890. Ve eğer göre idi ne vakit canda onun buhlü olurdu; bir cân için ne vakit [893] böyle gamgîn olurdu?
Ve eğer bir kimse Hakk'ın böyle yüz binlerce can ızhâr ettiğini basar-ı basîreti [ile] görüp, ondan gaflete düşmeye idi, can vermek hususunda bahîl olur mu idi? Aman öleceğim ve hayatımı gâib edeceğim diye bir can için böyle gam çeker mi idi?
891. Irmak kenarında suyun buhlü ona olur ki, o ırmak suyundan na-bîna ola!
Bu beyt-i şerîf, can vermekde bahîl olanlar hakkında bir misâl-i mahsûstur. Ya'ni bir kimse berrak ve içilecek suyu olan bir ırmak kenarında oturmuş, elinde de bir sürâhî suyu var; birisi gelmiş kendisinden su istiyor; o da buhl edip, suyum biter diye korkarak ona su vermiyor. Böyle bir kimsenin buhlü, önündeki ırmak suyunu görmemesi sebebiyle vâki' olur. Eğer görseydi mebzûl olan o suyu aslâ dirîğ etmezdi.
892. Peygamber buyurdu ki: "Her kim yevm-i cezâda kendinin mükâfatını yakından bilirse;
893. Ki, ona bir için on bedel gelir, her zamân ona başka türlü cömertlik doğar."
Bu beyitlerde, مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةَ فَلَهُ عَشْرُ أَمثالها (En'âm, 6/160) ya'ni "Kim ki bir iyilik yaparsa, onun için on misli iyilik vardır" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
894. Cömertlik hep bedelleri görmektendir; binâenaleyh bedeli görmek korkmanın zıddıdır.
Cömertlik ve buhl ve imsâk etmemek, elinden çıkacak şeye mukābil bir bedel geleceğini görmemekten ileri gelir. Ve eğer bir kimse gelecek bedeli görmezse, elindeki şeyden mahrûm kalacağından korkar ve onu îsâr etmeyip imsâk eder. Şu halde bedelin geleceğini görmek, bedel gelmeyeceği korkusunun zıddı olur.
895. Buhl bedelleri görmemektir; inciyi görmek dalgıcı mesrûr tutar.
Binâenaleyh, buhl bedelleri görmemek demektir. Nitekim denize dalmak can için tehlikeli olduğu halde, dalgıç bu tehlike bedelinde inciyi gördüğü için mesrûren denize dalar ve bu tehlikeyi göze alır.
896. İmdi, âlemde hiç kimse bahîl olmaz; zîrâ ki bir kimse bedelsiz bir şeyi fedâ etmez.
İmdi, bu îzâhın hülâsasına göre âlemde bahîl olan hiçbir kimse yoktur. Zîrâ bir kimsenin hakîkatta hiçbir şeyi bedelsiz fedâ ettiği vâki' değildir.
897. Binâenaleyh sehâ elden değil gözden geldi; işi göz tutar, görücüden başkası kurtulmadı.
Ya'ni sehâvetin menşei el değil, belki gelecek olan bedeli gören gözdür. Binâenaleyh sehâvet işini gören gözdür. Şu halde, insanın görücü olan kısmından başkası, gerek dünyevî ve gerek uhrevî umûrunda necât bulmadı.
898. "Başka ayıbı odur ki, o hodbîn değildir; o kendi vücudunda ayıp arayıcıdır."
Bu beyit, o hamama giden zekî köle hakkında, çirkin ağızlı kölenin lisânındandır.
899. "Kendinin ayıbını söyleyici ve ayıbını arayıcı olmuştur; cümle ile iyi ve kendi ile kötü olmuştur."
O köle herkesi kusûrsuz ve ancak kendisini kusûrlu görür.
900. Şah dedi: "Yâri medihte bahadırlık etme; onun medhi zımnında kendi medhini etme!"
Arkadaşını medh etmekte bu kadar ileriye gitme ve onun medhi vesîlesiyle kendini medh etmeğe kıyâm etme!
901. “Zîra ki ben onu imtihana getiririm; mâverâda sana utanma gelir."
902. Dedi: "Hayır, vallâhi ve billahi'l-azîm; Malikü'l-mülk ve Rahîm hakkı için!"
Bu yemîn beytinden itibaren که صفات خواجه تاش و یار من beytine kadar olan beyânât, bir âlim-i zâhirîyi temsil eden ikinci kölenin lisânındandır. Şâhın huzûrunda hem arkadaşını medh eder ve hem de onun medhi zımnında kendisini medihden yemînler ile tenzîh eder ve hem de huzûr-ı şâhta ilmini izhâr eder.
903. O bir Huda ki, hâcet sebebiyle değil, belki fazl ve kibriyası ile enbiya gönderdi!
O öyle bir Hudâ-yı celîldir ki, nâsın bu âlem-i kesâfette şaşkın şaşkın mertebe-i hayvaniyyette kalmamaları için, mahzâ onlara bir lütuf ve kerem olmak üzere peygamberler gönderdi. Yoksa, peygamber irsali kendisinin muhtâç olduğu bir şey değil idi!
904. O bir Hudavend ki, zelîl topraktan, o celîl olan şahsüvarları yarattı!
O öyle Hudâ-yı kerîmdir ki, ayaklar altında çiğnenen zelîl topraktan, unsurî kalıblara binicilerin başı olan o ulu peygamberleri yarattı!
905. Onları toprağa mensub olanların mizacından pak etti, eflâkîlerin reftarından geçirdi.
Onları o zelîl topraktan yaratmakla beraber, toprağın îcâbâtı olan mizâcdan ve kesâfetten onları temizledi de, eflâkîlerin ve semâvîlerin sâha-i seyrinden, ya'ni sûret âleminden ileriye geçirdi.
906. Nardan tuttu ve saf nûr yaptı; ondan sonra o cümle nûrların üzerine koştu.
Ya'ni enbiyânın kalıbları arzdan yaratıldı ve arz ise toprak hâlinden evvel bir küre-i âteşîn idi. Ve arz bu halde iken Hak Teâlâ ateşten cânn kavmini halk etti. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ (Hicr, 15/27) ya'ni "Salsâldan mahlûk olan insandan evvel nâr-i semûmdan cânn kavmini yarattı." Bu beyt-i şerîfte istihâlâta işâret buyurulur. Ya'ni Hak Teâlâ ateşten toprağı ve topraktan, şahsüvâr olan enbiyâyı yarattı. Ve onları hâkîlerin mizâcından ve kesâfet-i nefsâniyyeden temizledi ve ayn-ı nûr oldular. Ve "nûr"dan murâd rûhtur. Zîrâ ervâh, cevâhir-i mücerrede-i nûrâniyyedir. Nitekim bu mertebeyi bulanlar ارواحنا اشباحنا واشباحنا ارواحنا ya'ni "Bizim rûhlarımız cesedlerimiz ve cesedlerimiz rûhlarımızdır" buyururlar. Binâenaleyh, Hak Teâlâ ateşten saf nûr yarattı; ondan sonra o saf nurlar ya'ni enbiyâ, sâir bütün nûrların ve ervâhın, ya'ni kendi ümmetlerinin ervâhı üzerine pertev saldı; ve maârif-i ilâhiyye nurlarını onların canlarına aşıladılar.
907. O şimşeğe mensub olan parıltı ki, ervâh üzerine parladı, ta ki Adem o nûrdan ma'rifet buldu.
“Şimşek”den murâd, “vücûd-ı mutlak"ın gayriyyet libâsı ile zuhûruna bâdî olan tecellî-i celâlî-i Hak'tır. Ve ilk "gayriyyet" libâsııyla zâhir olan dahi rûh-ı küllî-i Muhammedî'dir. “Şimşeğe mensûb olan parıltı"dan murâd dahi bu rûh-ı küllî-i Muhammedîdir. O parıltının ervâh üzerine parlamasından murâd, bu “rûh-ı küllî"nin o mertebede dahi nübüvvetine işarettir. Nitekim hadis-i şerîfte: كنت نبيا و آدم بين الماء والطين ya'ni Ben, Adem su ile çamur arasında olduğu halde nebî idim" buyurulur. Binâenaleyh bu nübüvvet asıldır; sâir enbiyânın nübüvvetleri ondan feri'dir. Binâenaleyh arzda ilk peygamber olan Hz. Adem bu nübüvvetin nûrundan ma'rifet buldu.
908. O ki Adem'den bitti ve Şîs'in eli devşirdi, binaenaleyh Adem onu halife yaptı, zîrâ onu gördü.
O nûr-ı nübüvvet ki, ilk nebiyy-i zîşân olan Adem (a.s.) dan zahir oldu, Hz. Adem'in evlâdından, isti'dâd-ı ezelîsi nübüvvetle sabit olan Şîs (a.s.)ın bu isti'dâd eli topladı ve devşirdi. Böyle olunca, Hz. Adem Hz. Şîs'i halîfe ittihâz etti; zîrâ onda bu nûrun aksini gördü.
909. Vaktaki Nûh o gevherden mütemetti' oldu, bahr-ı cân havasında inci yağdırıcı oldu!
Vaktaki Nûh (a.s.) nûr-ı nübüvvet-i Muhammedî gevherinden nasîbdâr oldu, cân deryâsının havasında, ya'ni ümmetinin canlarının fevkinde ma'rifet-i rabbâniyye incilerini yağdırıcı oldu.
910. İbrâhîm'in cânı o azîm nûrlardan, korkusuz ateşin şu'leleri içine gitti. [913]
İbrâhîm (a.s.) o nübüvvetin azîm olan nûrlarından dolayı, asla korkmayarak Nemrûd'un yaktırdığı ateşin alevleri içine gitti.
911. Vaktaki İsmâîl (a.s.) onun ırmağına düştü, onun keskin hançerinin önüne baş koydu.
Vaktaki İsmâîl (a.s.) o nûr-ı nübüvvet ırmağına düştü, pederi olan İbrâhîm (a.s.)ın keskin hançerinin önüne boğazını teslîm etti. Zebih İshak (a.s.) olduğu halde, Mesnevî-i Şerîfte Hz. Pîr efendimizin kavl-i meşhûra binâen İsmâîl (a.s.)ı zikrettikleri, yukarılarda [380 numaralı] ve I. cildde [228 numaralı beyitlerde] tafsîl olundu.
912. Dâvûd'un canı onun şua'ından kızdı; demir onun el örgüsünde yumuşak oldu.
Dâvûd (a.s.)ın canı o nûr-ı nübüvvetin şuâ'ından harâretlendi; demir onun el örgüsünde, ya'ni harp için zırh örerken yumuşadı. Nitekim âyet-i kerîmede, وَأَنَّا لَهُ الْحَدَيدَ (Sebe', 34/10) ya'ni "Biz onun için demiri yumuşattık" buyurulur.
913. Vaktaki Süleyman onun visalinin süt emicisi oldu, cin ona bende-i fermân ve muti oldu.
Vaktâki Süleymân (a.s.) o nûr-ı nübüvvete kavuştu ve onun ulûm ve maârif sütlerini emici oldu, cinler ve periler onun emrinin kulu oldular ve ona kâmilen itâat ettiler.
914. Vaktaki Ya'kub kazaya baş koydu, oğul kokusundan gözünü aydın etti.
Vaktaki Ya'kûb (a.s.), oğlu Yûsuf (a.s.)dan iftirakına taalluk eden kazâyı ilâhîye baş koydu, bu kazâya rızâsının mükâfâtı olarak, ağlamaktan görmez bir hâle gelen gözleri, oğlunun gömleğinin kokusundan açıldı. Nitekim tafsîl-i vak'a, tefsir kitaplarında sûre-i Yûsuf'ta mündericdir.
915. Vaktaki ay yüzlü Yūsuf o güneşi gördü, rü'ya ta'bîrinde öyle uyanık oldu.
Sûret-i cismâniyyesi de güzel ve parlak olan Yûsuf (a.s.) vaktâki nübüvvet güneşini gördü, azîz-i Mısır'ın gördüğü rü'yâyı vakıfâne bir sûrette ta'bir etti. Nitekim kıssanın tafsîli, tefsîrlerde sûre-i Yûsuf'ta mezkûrdur.
916. Vaktaki asa Musa'nın elinden su içti, Fir'aun'ın mülkünü bir lokma etti.
Vaktāki ağaç cinsinden olan asâ, Mûsâ (a.s.)ın dest-i nübüvvetinden hayât suyunu içti, bir ejderha oldu ve Fir'avn'ın hükümetini bir lokma edip yuttu ve yok etti.
917. Vaktaki Tsâ-yı Meryem onun merdivenini buldu, dördüncü feleğin üzerine acele etti.
Vaktâki Îsâ b. Meryem (aleyhime's-selâm) o nûr-ı nübüvvetin merdiveni- ni buldu, hemân dördüncü feleğin üstüne urûc etti! Ma'lûm olsun ki, Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Idrî- sî'de, dördüncü feleğin İdrîs (a.s.)ın makāmı olduğunu; ve Fütûhât-ı Mekkiy- ye'nin on beşinci bâbında da, makām-ı İsâ (a.s.)ın ikinci felek olduğunu be- yân buyururlar. Cenâb-ı Pîr efendimizin âdet-i seniyyeleri, Mesnevî-i Şerîfte bu gibi rivâyâtta kavl-i meşhûru ihtiyâr buyurmaktadır. Nitekim kıssa-i ze- bîhte de kavl-i meşhûru zikr etmişler idi.
918. Vaktaki Muhammed o mülk ve naîmi buldu, o derhal Ay'ın kursunu iki yarım yaptı.
Vaktâki sultân-ı enbiyâ Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'in vücûd-ı unsurî- leri bu âlem-i sûrette felek-i âmm olan, kendi hakîkatlerinin îcâbı bulunan o mülk-i azîmi ve naîmi buldu, hemân şakk-ı kamer mu'cizesini gösterdi.
919. Vaktaki Ebû Bekir tevfik âyeti oldu, öyle şaha musahib ve sadîk oldu.
Vaktāki Ebû Bekir (r.a.) o nûr-ı nübüvvetin şân-ı azîmini idrâk etmek tev- fik-i ilâhîsi ile müşerref ve kendi vücûdu bu tevfike apaçık bir alâmet ve nü- mûne oldu, binâenaleyh Hâtem-i Enbiyâ gibi bir şâh-ı azîme musahib ve bir refîk-ı sâdık oldu.
920. Vaktaki Ömer o ma'şûkun delisi oldu, gönül gibi Hak ve bâtılı fark edi- [923] ci oldu.
Vaktâki Ömer (r.a.), Hakk'ın ma'şûku ve habîbi olan o Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz'in muhabbetinin delisi oldu, kendisinde cismâniyyet ve nefsâniy- yetden eser kalmayıp, hey'et-i mecmuası latîfe-i kalb gibi oldu ve bu sebeb- le hakkı ve bâtılı fark edici oldu.
921. Vaktaki Osmân o tyâna ayn oldu, taşıcı nûr oldu ve iki nûr sahibi oldu.
Vaktâki Osmân (r.a.) o âşikâr olan nûrun, ya'ni Hâtem-i Enbiyâ Efendimizin nûrunun pınarı oldu ve nûrdan taştı ve bu nûru muhîtine ifâza etti ve "Zinnûreyn" lakabı ile mülakkab oldu. Ma'lûmdur ki, Hz. Osmân efendimize bu Zinnûreyn lakabı, risâletpenâh efendimizin iki kerîme-i muhteremelerinin zevci olmuş olmasından dolayı verilmiş idi. Sebeb-i zâhirîsi budur. Cenâb-ı Pîr burada sebeb-i bâtınîsine de işâret buyururlar. Zîrâ nûr-i Hak, mevridine nazaran iki nevi'dir. Birisi "nûr-i mübteli", diğeri "nûr-i fâiz"dir. "Nûr-i mübteli" kalbe vârid olur; fakat sâhibi tarafından bel' olunup, başkalarına ifâza olunamaz. Diğeri kalbe gelir ve başkalarına da ifâza olunur. Birinci kısım nefsinde râşiddir; ve ikinci kısım, nefsinde râşid ve başkaları için mürşid olur. İşte cenâb-ı Pîr efendimiz, "Zinnûreyn" ile Hz. Osmân efendimizin bu hâline işâret buyururlar.
922. Vaktaki onun yüzünden Murtaza inci saçıcı oldu, cân mer'âsında o Hudâ'nın arslanı oldu.
Vaktaki İmâm Aliyyü'l-Murtaza (k.v.) efendimiz o Hâtem-i Enbiya'nın cemâl-i ma'nevîsinden aldığı hakāyık ve maârif-i ilâhiyye incilerini saçıcı oldu, Allâh'ın cân mer'âsında dolaşan arslanı oldu. Ve I. cildin nihâyetlerinde zikr olunduğu üzere, kendi kātiline خواجهء روحم نه مملوك تنم ya'ni "Ben rûhun efendisiyim, tenin kölesi değilim" buyurdu. Ve hakk-ı âlîlerinde Risâletpenâh efendimiz tarafından انا مدينة العلم و على بابها ya'ni "Ben ilmin şehriyim ve Ali o şehrin kapısıdır" buyuruldu.
923. Vaktaki Cüneyd onun cündünden meded gördü, muhakkak onun makāmâtı adedden efzûn oldu.
Bu beyitten i'tibâren "nûr-ı Muhammedî"nin verese-i kümmelînden olan havâss-ı ümmet-i Muhammedî arasındaki teselsül seyrine işâret buyurulur. Ya'ni, vaktâki tâife-i muhakkikînin seyyidi olan Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) hazretleri o envâr-ı Muhammedî ordusundan yardım gördü, tarîk-ı Hak'ta kat' ettiği makāmât sayılamayacak kadar çok oldu.
924. Bâyezîd onun ziyâdeliğinden yol gördü; Kutbu'l-arifîn adını Hak'tan işitti!
Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretleri o nûr-ı Muhammedînin çokluğundan, tarîk-ı ma'rifeti pek aydınlık gördü ve bu ma'rifet neticesinde, vücûdda Hakk'ın gayri bir şey görmedi. Binâenaleyh halkın kendine verdiği "Kutbu'l-ârifin" lakabını da Hak'tan işitti.
925. Vaktaki Kerhî onun kerhine hares oldu, Hakk'ın halîfesi ve rabbânî nefes oldu!
Birinci "Kerh" Bağdad'a yakın bir mevzi'in adıdır. İkinci "kerh", "keraht" kelimesinin muhaffefidir ve "keraht" hissiz ve bîhod ve bîhaber ma'nâsınadır ve a'zânın uyuşmasına da derler. Arapçası, "hader" (خدر) dir. Ya'ni, vaktâki Ma'rûf-i Kerhî (k.s.) hazretleri o nûr-i Muhammedînin verdiği bîhodluğa nigahbân oldu ve hissinden tecerrüd etti, doğrudan doğruya Hakk'ın hitâbâtını ve emrini telakkî eden bir halîfe-i Hak oldu ve nefes-i abdânîsi nefes-i rabbânî oldu, ya'ni sözü Hakk'ın sözü oldu. Nitekim I. cild-i Mesnevîde:
ya'ni "Hakk'ın hitâb-ı "irci'î"sini işitmek için hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!" buyurulur ki, bu hâl Hakk'ın tecellîsinden vâki' olan bîhodluktan ibârettir.
926. Edhem'in oğlu merkebi şad olarak o tarafa sürdü, o adâlet sultanlarının sultanı oldu.
Belh sultânı olan İbrâhîm İbn Edhem hazretleri tâc ve tahtını terk ederek merkeb-i nefsini kemâl-i sürür ile o nûr-i Muhammedî tarafına sürdü, o zâhirde âdil sultanların sultânı oldu.
927. Ve o Şakîk o azîm yolun meşakkatinden, o güneş re'yli ve keskin gözlü oldu.
Şakîk-i Belhî (k.s.) hazretleri, o azîm olan Hak yolunda çektiği zahmet ve meşakkatten dolayı re'yi ve fikri güneş gibi parlak ve Hak ile bâtılı görüşte nazarı keskin ve şedîd oldu. Şakîk-ı Belhî hazretlerinin re'y ve fikirlerinin parlaklığı ve nazar-ı âlîlerinin keskinliği, âtîdeki îzâhâttan pek açık sûrette anlaşılır:
Cenâb-ı Şakîk (k.s.), Ka'be'ye müteveccihen Bağdad'a vâsıl olduğu vakit, Hârûnu'r-Reşîd onu nezdine da'vet etti. Nezd-i Hârûn'a geldikde, Hârûn ile aralarında şu yolda bir mükâleme cereyân etmiştir: Hârûn: Sen Şakîk-i zâhid misin? Cenâb-ı Şakîk: Şakîk benim; fakat zâhid değilim. Hârûn: Bana bir nasîhat ver! Cenâb-ı Şakîk: Âgâh ol ki, Hak Teâlâ hazretleri seni cenâb-ı Sıddîk'ın makāmına oturtmuştur; senden sıdk ister; ve cenâb-ı Fârûk'un makāmına oturtmuştur. Senin Hak ile bâtıl arasını tefrîk etmeni taleb eder. Ve cenâb-ı Zinnûreyn'in makāmına oturtmuştur; senden hayâ ve kerem ister. Ve Hz. Murtazâ'nın makāmına oturtmuştur; senden ilim ve adl ister. Hârûn: Daha nasîhat et! Cenâb-ı Şakîk: Hak Teâlâ hazretlerinin bir hânesi vardır ki, adına "cehennem" derler; seni onun kapıcısı yapmış ve sana üç şey vermiştir ki, mal, kılıç ve kamçıdır. Ve sana demiştir ki: "Halkı bu üç şey ile cehennemden uzaklaştır." Sana müracaat eden her hâcet sahibinden malı esirgeme; ve her kim ki Hakk'ın fermânına muhalefet ederse, onu bu kamçı ile te'dîb et; ve her kim ki birini öldürürse, akrabâsının izni ile onu bu kılıçla kısâs et. Ve eğer bunları yapmaz isen, ehl-i Cehennem'in en önünde sen bulunursun! Hârûn: Daha nasîhat et! Cenâb-ı Şakîk: Sen bir pınarsın ve vâlîlerin ırmaklardır. Eğer pınar berrâk olursa, ırmağın bulanık olması zarar vermez; ve lâkin pınar bulanık olursa, ırmağın berrâklığından fâide hâsıl olmaz. Hârûn: Nasîhatınıza devam ediniz! Cenâb-ı Şakîk: Eğer bir sahrâda helâke karîb olacak derecede susamış olsan ve o sırada bir bardak su bulsan kaça satın alırsın? Hârûn: Ne isterlerse onu veririm. Cenâb-ı Şakîk: Eğer onu ancak mülkünün nısfı mukābilinde satsalar? Hârûn: Veririm. Cenâb-ı Şakîk: Eğer sen o suyu içsen ve idrârın tutulup tebevvül edemesen ve helâk olacak dereceye gelsen, birisi o sırada sana dese ki: "Ben sana ilâç yaparım; ammâ mülkünün nısfını alırım!" Ne yaparsın? Hârûn: Veririm. Cenâb-ı Şakîk: İmdi, kıymeti, içip çıkaramadığın bir bardak sudan ibâret olan bir mülk ile ne iftihâr ediyorsun? Hârûn ağladı ve Cenâb-ı Şakîk'i i'zâz ile teşyî' etti.
928. Yüz binlerce gizli padişahlar o cihan tarafından serfirâzdırlar.
Hak Teâlâ'nın, halk nazarından gizli pek çok cihân-ı ma'nevî pâdişahları vardır ki, onlar o hakîkat-i muhammediyye âlemi tarafından serfirâz ve âlî-kadr olmuşlardır.
929. Hakk'ın kıskanmasından onların adı gizli kaldı; her bir dilenci onların adını okuyamadı.
Hakk'ın ma'şûkları olup, Hak onları ağyârın nazarından kıskandığı için, bu cihân-ı ma'nevî pâdişâhlarının isimleri meçhûl kaldı; her bir nefsânî arzû-larının dilencisi olan kimse onların adını lisânına alamadı.
930. O nûrun hakkı ve nûrânîlerin hakkı için ki, balıklar gibi o derya içinde- [933] dirler.
O rûh-i küllî-i Muhammedî'nin hakkı ve balıklar suda yüzdükleri gibi o nûr deryâsı içinde yüzen nûrânîlerin hakkı için.
Bu cümle-i kasemiyyenin tamâmı, âtîdeki beyitlerde gelir. Ve "nûr"dan murâd, "rûh-i küllî-i Muhammedî"dir. Nitekim hadis-i şerîfte, انا من الله والمؤمنون من نورى ya'ni "Ben Allah'tanım ve mü'minler benim nûrumdandır" buyurulur.
931. Eğer ona cân deryası ve deryanın cânı dersem lâyık değildir, ona yeni ad ararım.
Eğer o rûh-i küllî-i Muhammedî'ye "rûh deryası" ve "rûh deryâsının canı" dersem, kendisine lâyık olan bir ismi vermiş olamam. Binâenaleyh ona yeni bir ad ararım.
932. O "ân"ın hakkı için ki, bu ve o ondandır; ma'nâlar ona nisbetle post olurlar.
Ma'lûm olsun ki, "ân" ta'rîf ve beyân ile anlatmak mümkin olmayan ve ancak zevk ile idrâk olunan hâl ve keyfiyyettir. Istılâh-ı sûfiyyede ona "latî- fe" derler. Ve Abdürrezzâk-ı Kāşânî hazretleri Istılâhât-ı Sûfiyye'sinde "latîfe" hakkında şöyle buyururlar: "Latîfe, ma'nâsı rakîk olan her bir işârete derler ki, o işâretten fehme, ibâre ile beyânı mümkin olmayan bir ma'nâ lâyıh olur." İşte, rûh-i küllî-i Muhammedî dahi ibâre ile beyân olunamayan bir "ân” ve bir "latîfe"dir. Zîrâ şe'n-i ilâhîdir. Nitekim ayet-i kermede وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (Isrâ, 17/85) ya'ni "Sana rûhtan soruyorlar; de ki: Rûh Rabbimin şe'nindendir." Ve "şe'n" zevkî ve hâlî bir keyfiyyet olup, lisân ile ta'rîf olunamaz. Meselâ güzellerdeki câzibe dahi bir “şe'n" olduğundan, ibâre ile ta'rîf olunamaz, ancak göz yolundan kalbe vâki' olan aks ile zevken idrâk olunur. Hz. Pîr, o "rûh-i küllî"ye yeni bir ad olarak "ân" ta'bîr buyururlar. Ya'ni "O "ân"ın ve latîfenin hakkı için ki, bu gördüğümüz zevâhir-i eşyâ ve o görmediğimiz ervâh ve bevâtın-ı eşya, o rûh-i küllî-i Muhammedî'dendir. Suver-i zâhirenin bâtınları olan ervâh ve maânî, o "latîfe"ye nisbetle post ve kabuk hükmündedir."
933. Ki, benim kapı yoldaşımın ve refikimin sıfatları, bu benim söylediğimin yüzü kadardır.
Bir âlim-i zâhirîyi temsil eden kölenin yemînleri yukarıki beyitte bitti. Bu beyit, işbu yeminler ile te'mîn edilen netîcedir. Ya'ni "Yemîn ederim ki, benim kapı yoldaşımın ve refikimin sıfât-ı memdûhası, benim söylediğim medihlerin yüz mislidir."
934. Ey kerîm ne söyleyeyim, o nedînin vasfından söylediğim şeye sana i'tikād gelmez.
Ey kerîm olan şâh, ben o arkadaşın evsâfını lâyıkı ile söyleyemedim. Zîrâ onun evsâf-ı memdûhası söylediklerimin yüz mislidir. Ve mâdemki o evsâf işârât-ı hissiyye ile gösterilemeyen birtakım şuûnattân ibârettir ne kadar söylesem seni inandıramam.
935. Şah dedi: "Şimdi kendi şanını söyle. Nice bir bunun şanını ve onun şanını söylersin."
Şâh, ya'ni insân-ı kâmil o köleye, ya'ni âlim-i zâhirî olan sâlike dedi ki: "Bunun ve onun şânlarını söylemekten vazgeç de, şimdi artık kendi şânını söyle ve huzûrumda kendi kitabını oku!" Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de اقرأ كتابك كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا (İsrâ, 17/14) ya'ni "Bu günde kendi kitabını oku, kifâyet eder" buyurulur. Ya'ni, "Ey âlim-i zâhirî, havâssinin yolundan gelen bir kıyl ü kāl ilmini bırak; rûhundan gelen ulûm-i zevkiyyeyi oku!"
936. "Ölüm günü senin bu hissin batıl olur; cân nûru tutar mısın ki, kalbin yâri olsun!"
Ölüm günü senin rûh-i hayvânîn zâil ve havâssin bâtıl olur. Cânın nûru olan ihlâsın var mıdır ki, latîfe-i kalbinin yâri olsun! Zîrâ hadîs-i şerîfte, من اخلص لله اربعين صباحا ظهرت ينابيع الحكمة من قلبه ya'ni “Kim ki Allâh için kırk sabâh hâlis olursa, kalbinden hikmet menba'ları zâhir olur” buyurulmuştur.
937. "Kabir içinde bu gözü toprak doldurur; senin kabrini aydınlatacak şey var mıdır?"
Kabir içinde bu his gözünü toprak doldurur ve cemâd hâlinde kalır. Senin kabrini aydınlatacak safvet ve ihlâs ile parlatılmış bir rûh var mıdır?
938. “O zaman ki senin bu elin ve ayağın yırtılır; cân yukarı uçmak için per ü bâlin var mıdır?"
Kabirde havâssin bâtıl olduğu zamân, bu cismânî olan elin ve ayağın vücûdundan ayrılır. Latîfe-i rûhun âlem-i illiyyîne uçmak için safvet ve ihlâs kanadın var mıdır? Zîrâ “rûh-i insânî” rûh-i hayvânînin te'sîri altında mestûr ve mağlûb kalmış ise, âlem-i tabîatta mahbûs kalır.
939. “O zaman ki rûh-i hayvânî kalmadı, yerine sana cân-ı bakî nasb etmek lâzımdır."
Ölüm hâli ile, damarlarda deverân eden kan donduğu ve kalb durduğu ve binnetîce rûh-i hayvânî munkatı' olup kalmadığı vakit, varlığını idâme için, o rûh-i hayvânînin yerine nasb ve ikāme olmak üzere cân-ı bâkî ve “rûh-i izâfî" lâzımdır.
940. "Men câe bi'l-hasene'nin şartı işlemek değildir; o "hasen"i Hazret tarafına götürmektir."
Bu beyt-i şerifte, مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالَها (En'âm, 6/160) ya'ni "Kim ki hasene ile geldi ise, onun için on misli vardır" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfte "hasene"yi rûh-i musaffâ ma'nâsına alıp buyururlar ki: "Men câe bi'l-hasene'nin şartı a'mâl-i sâlihayı işlemek değildir; belki hadd-i zâtında güzel olan o rûhu tahâret-i asliyyesi üzerine Hz. Hak cânibine götürmektir. Zîrâ rûh tahâret-i asliyyesi üzerinde bulunur ve âlem-i süflîye kadar olan tenezzülünde her geçtiği mevâtında türlü türlü renklere boyanmamış ve mülevvesâta bulaşmamış olursa, emr-i Hakk'a itâatla a'mâl-i sâlihayı işlemiş [olmak] bir netîce-i zarûriyye olur. Binâenaleyh “men câe bi'l-hasene"nin şartı işlemek değildir; belki işlemenin şartı "men câe bi'l-hasene"dir."
941. "İnsan cinsinden veya eşek cinsinden bir cevherin mi vardır; bu arazlar ki fânî oldu, nasıl götürürsün?"
İmdi, mâdemki "hasene" senin rûh-i insânîndir; binâenaleyh bak ki senin cevherin insâna mahsûs olan bu rûh mudur; yoksa eşeklere ve sâir hayvânâta mahsûs olan rûh-i hayvânî midir? Zîrâ eğer "men câe bi'l-hasene"nin şartı işlemek olsa idi, birtakım a'râzdan ibaret olan bu efâl ve a'mâlin bizâtihî kıyâmına hükmetmek lâzım gelirdi. Halbuki arazlar iki zamânda bâkî kalmayıp fânî olurlar ve bizâtihî kāim olmayıp mutlaka bir cevherin vücûduna muhtâç bulunurlar. Binâenaleyh, eğer cevherin bâkî ve haseneden ibaret olan "rûh-i insânî" ise bu a'râz dahi onunla bâkî olur ve eğer cevherin rûh-ı hayvânî ise o rûh-i hayvânî dahi arazdan ibaret olup, arazlar arazlar ile kāim olamayacağından, senin bu a'mâl ve efâlinin taalluk edeceği bir cevher kalmayıp fânî olur. Nitekim أُولَئِكَ الَّذِينَ حَبَطَتْ أَعْمَالُهُمْ (Al-i İmran, 3/22) ya'ni "İşte o kimseler amellerini habt ettiler" âyet-i kerîmesinde bu hâle işâret buyurulur.
942. "Bu namaz ve oruç arazları için intifa vardır; çünkü iki zamanda bâkî kalmazlar."
Ma'lûm olsun ki, "vücûd"da bir cevher ve bir de araz vardır. Cevher, muhakkıkîn-ı sûfiyye ile Eşâire indinde ما بقى زمانين او ازمنة كثيرة ya'ni "İki zamanda veya daha çok zamanlarda bâkî olan şeydir." Meselâ cisim cevherdir. Çünkü iki veya daha ziyâde zamanlarda bâkîdir. Ve kezâ cevherin, varlığı zâhir ve kāim olmak için bir mahalle muhtâç olmayan şeydir. Nitekim cisim kendi kendine kāim olur. Araz ise, kāim ve zâhir olmak için bir mahalle muhtâç olur ve iki zamanda bâkî kalmaz. Bu da iki türlüdür: Birisi, taalluk ettiği mahalde karâr-ı zâtî sâhibidir. Meselâ bir cisim ile kāim olan uzunluk ve enlilik ve yeşil ve kırmızı ve diğer renkler gibidir. Bunlar, o cisim bâkî kaldıkça sâbit dururlar. Diğeri, taalluk ettiği mahalde karâr-ı zâtî sâhibi olmayandır. Meselâ cism-i insâna taalluk eden harekât ve sekenât, cisimden her an zâil ve gâib olur ve o cismin üzerinde bunları cem' etmek mümkin değildir.
Suâl: İnsanların efâl ve harekâtı, elyevm enstantane fotoğraf makinasıyla zabt ve cem' edilmekte ve sinema perdelerinde bu harekât-ı mazbûta teşhîr olunmaktadır. Binâenaleyh bu harekât ve sekenât dahi karâr-ı zâtî sâhibi olan a'râzdan ibaret olmak lâzım gelir.
Cevap: Bugün sinema şeritlerinde zabt edilmiş olan harekât ve sekenât-ı cismiyye, o harekâtın kendi zâtı ve "ayn"ı değil, ancak zılleridir. Bahis, cismin harekât ve sekenâtının, o cisim üzerinde uzunluk ve kısalık ve renkler gibi zâten ve aynen cem'idir. Zıllerin cem'i mes'elesi bu bahsin hâricindedir. Esâsen, harekât ve sekenât-ı cismiyye zılleri kâinâtta aslâ zâil olmayıp, havada felek-i esîre kadar intişârları sâbit olduğundan, mahfüzdurlar. Nitekim âyet-i kerîmede, مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ الله باق (Nahl, 16/96) ya'ni "Sizin indinizde olan şey biter; halbuki Allâh Teâlâ indinde olan şey bâkîdir." âyet-i kerîmesindeki işâret mûcibince, bizim indimizde fânî olan cevâhir ve a'râzın cümlesi Hak indinde bâkîdir. Zîrâ hakîkatte hiçbir şey gâib olmaz. Fenâ ancak çeşm-i hisse göredir.
Imdi, namaz ve oruç ve sâir ibâdât gibi ef'âl ve a'mâl arazlardan ibaret olduğundan, hâl ve şânları his âleminde iki zamanda bâkî kalmamaktan ibârettir.
943. Muhakkak arazları nakletmek mümkin değildir; fakat cevherden marazları götürürler.
Ya'ni bâkî olan cevher-i rûh-i insânî, araz olan rûh-i hayvânînin ahkâm ve te'sîrâtı altında mağlûb ve mestûr kalınca, "rûh-i hayvânî" rengine boyanır. Ve bu renk ise araz olduğundan, bu arazı o “rûh-i insânî"den naklet- mek mümkin değildir. Zîrâ mütekellimîn derler ki: ان العرض لا ينتقل من محل الى محل لأن الإنتقال انما متصور فى المتحيز والعرض ليس بمتحيز Ya'ni "Muhakkak araz bir mahalden bir mahalle intikāl etmez. Zîrâ intikāl ancak mütehayyiz olan şeyde mutasavverdir. Halbuki araz mütehayyiz olan bir şey değildir." Biz deriz ki: Evet, arazın bir mahalden bir mahalle intikāli mümkin değildir; fakat araz olan marazları ve hastalıkları, cevher olan cisimden tedâvî sûretiyle izâle ederler. Bunun gibi, cevher-i rûha ârız olan rûh-i hayvânî arazlarını da terbiye ve tedâvî ile izâle edip, o rûhu musaffâ kılmak mümkindir.
944. Maraz perhîzden zail olduğu gibi, nihayet cevher bu arazdan mübeddel olur.
Ya'ni cismin araz olan marazı ve hastalığı, kezâlik araz olan bir perhîzden zâil olup, cismin sekāmeti sıhhata mübeddel olduğu gibi, terbiye-i ma'neviyye ile de âkıbet cevher-i rûh-i insânî dahi araz olan rûh-i hayvânînin galebesi illetinden, kendi tahâret-i asliyyesine ve güzelliğine nâil olur.
945. Araz olan perhîz cehd ile cevher oldu; acı ağız perhîzden bal oldu.
Binâenaleyh araz olan rûh-i hayvânî ahkâm ve âsârından perhîz ve tevakkî ve sa'y ile cevher-i rûh-i insânî oldu. Nitekim, hastalık sebebiyle acı olan ağız, perhîz sebebiyle tatlı oldu. Ya'ni acılık arazdır, perhîz dahi arazdır, tatlılık dahi arazdır.
Ma'lûm olsun ki; ulemâ-i Kelâm, nazar-ı aklîleriyle "cevher" ve "araz" kāidelerini vaz' etmiştir. Nitekim bunların her biri yukarıda ta'rîf ve îzâh olundu. Fakat ehl-i hakîkat indinde, âlemin hey'et-i mecmûası a'râzdan ibârettir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de îzâh buyururlar. Fakîr dahi Fusûsu'l Hikem'e yazdığım şerhte, mümkin olduğu kadar îzâha gayret ettim. Meselâ cismi cevher i'tibâr ederler de, "kendisinde tûl ve arz ve umk olan şeydir" diye ta'rîf ederler. Halbuki tûl ve arz ve umk hep birer arazdır ve bunlar o cismin hudûd-i zâtiyyesini teşkil ederler. Binâenaleyh cisim birtakım a'râzın içtimâ'ından hâsıl olmuştur. İmdi, mâdemki arazlardan cevher vücûda geliyor; şu halde nazar-ı aklîmize göre, cevher dediğimiz şeyler hakîkatte araza; ve araz dediğimiz şeyler de cevhere mübeddel olur. Binâenaleyh bu husûsda dört sûret mutasavverdir: 1- Araz cevhere mübeddel olur: A'râzın içtimâ'ından hâsıl olan cisim gibi. 2- Araz, araza mübeddel olur: Nitekim, araz olan ağızdaki acılık, yine araz olan perhîz ile, kezâ araz olan tatlılığa mübeddel olur. 3- Cevher araza mübeddel olur: Cismin hâl-i inhilâli gibi. 4- Cevher cevhere mübeddel olur: Topraktan ağaç ve nebât zuhûru ve bir iksîr ile bakırın altın olması gibi. Bu maânî, “insân-ı kâmil”i temsil eden şâh tarafından, bir âlim-i zâhirîyi temsîl eden köleyi bi'l-irşâd, dar olan sâha-i ilminden kurtarmak için beyân buyurulmuş olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu sûretleri, âtîdeki misâller ile îzâh buyururlar.
946. Ziraattan topraklar başak oldu; kıl ilacı kılı silsile etti.
Fiil-i zirâat arazdır; toprak cevherdir; başak da cevherdir. Kezâ saçı ve sakalı büyütmek için ilâç sürmek fiili arazdır ve ilacın kendi cevherdir ve kılların uzaması arazdır ve uzayan kılların kendisi cevherdir. Bu beyt-i şerîf, arazdan cevher ve cevherden cevher hâsıl olduğuna misâldir.
947. Kadının nikâhı araz idi, fânî oldu; bizden cevher-i veled hâsıl oldu.
Erkeğin kadına fiil-i takarrubu arazdır. Zîrâ iki zamanda bâkî olmayan bir harekettir. Fakat araz olan bu fiilden cevher-i veled hâsıl olur. Bu da arazdan cevherin husûlüne misâldir.
948. Atı ve deveyi çiftleştirmek arazdır; cevher olan yavrunun doğması garazdır.
Bu da kezâ arazdan cevherin husûlüne misâldir.
949. Bostan dikmek dahi arazdır; bostânın mahsûlü cevher oldu, işte garaz.
Bu da arazdan cevherin tekevvününe ve arazdan maksadın ve garazın husûlüne misâldir.
950. Kîmyayı kâra götürmeyi de araz bil; eğer o kîmyadan bir cevher oldu ise, [954] getir!
İksîrden bakırı altın yapmayı da araz bil; zîrâ ameliyye-i kimyeviyye arazdır. Ve iksîr cevherdir ve bakır cevherdir ve altın cevherdir. Bu da arazdan cevher ve cevherden cevher husûlüne misâldir. Burada, kîmyâ a'mâl-i sâlihaya ve cevher rûha ve bakır rûh-i hayvânîye işarettir. Ya'ni, arazdan ibâret olan ve ameliyye-i kimyeviyyeye müşâbih olan a'mâl-i sâlihandan eğer bakır gibi olan rûh-i hayvânîn “rûh-i insânî” oldu ise, eserini göster de görelim demek olur. Zîrâ her arazdan ibaret olan amelin sûreti cevher husûle getirmez. Meselâ riyâ ve süm'a ile yapılmış olan ameller ve münafıkların menfaat-ı nefsâniyyelerini elde etmek için yaptıkları hayır ve hasenât cevher hâsıl etmez. Ve kezâ meselâ çorak yerde olan ameliyye-i zirâiyye, topraktan başak cevherlerini husûle getirmez.
951. Ey şâh cilâ etmek araz olur; bu arazdan cevhere safvet doğar!
Demiri parlatmak arazdır. Bu arazdan demir cevherine, arazın karâr-ı zâtî sâhibi olan safvet ve parlaklı[ğı] doğar ve peydâ olur. Bu da arazdan araz husûlüne misâldir.
952. İmdi sen, "Ben ameller işlemişim!" deme; o arazların îrâdını göster, ürkme!
İmdi sen, "Ben namaz ve oruç ve hacc ve zekât ve sadaka gibi amelleri işledim" diyerek mağrûr olma; bu araz olan amellerin netâyicini göster. Zîrâ yukarıdaki misâllerden anlaşıldı ki, arazdan gâh araz ve gâh cevher hâsıl olur ve ba'zan da hiçbir şey husûle gelmez. Binâenaleyh bu sözümden ürkme de ihlâsa mukārin olan amellerinin netâyicini göster. Zîrâ bu netâyic, gönül aynasının cilâsı ve kalb gözünün açılması ve ulûm-i ledünniyyenin kalbden nebeânıdır.
953. Bu vasfı etmek araz olur, sus; keçinin gölgesini kurban için öldürme!
Ya'ni sen o köleyi uzun uzadıya vasf ettin; senin bu tavsîfin hep arazdır. Zîrâ bir kimsenin sıfatları, o kimsenin zâtı ve hakîkati ve cevheri değildir; belki cevher-i zâtının arazlarıdır. Ve senin kelâmın dahi araz üzerine arazdır. Binâenaleyh boşuna tazyî'-i nefes etme, sus! Bu hâl, keçinin gölgesini kurbân etmeğe benzer.
954. Dedi ki: "Ey şah, eğer sen araz için nakil yoktur buyurur isen, aklın ümitsizliği yoktur."
"Kunût" masdardır, "ümitsizlik ma'nasınadır. بی قنوط عقل terkib-i izâfidir. Ya'ni "Sen yukarıda ulemâ-i mütekellimînin kavlini beyânen, "Araz bir mahalden bir mahalle nakl olunamaz" buyurdun; fakat bu beyânda aklın ümitsizliği yoktur. Ya'ni, akıl a'râzın nakl olunamaması kāidesine bir çâre bulur."
955. “Ey padişah, giden her araz geri gelici değilse, bendenin ye'sinden gayri değildir!"
İki zamanda bâkî kalmayan her araz geri gelici değilse, ya'ni bir eser bırakmayacak ise, a'râzdan ibâret a'mâl sahibi olan kullar bu hükümden ye'se düşerler ve bu yeis onları amelden ferâgata sevk eder.
956. "Eğer muhakkak araz için nakil ve haşr olmasa idi, fiil bâtıl ve sözler kışr olur idi."
Zîrâ ümitsiz kalmayan akıl der ki: "Eğer muhakkak arazın nakli ve cem'i vâki' olmasa idi, efâl-i ibâd bâtıl ve ma'nâsız; ve sözler meyve kabukları gibi fâidesiz olurdu.
957. Bu arazlar başka [bir] levn nakl oldu; her fânînin cem'i başka bir oluşu oldu.
Binâenaleyh bu iki zamanda bâkî kalmayan araz başka renkte ve başka bir sûrette nakli kabûl etti ve her fânî olan a'râzın cem'i başka bir oluş oldu ve başka bir vücûd ile zâhir oldu. Meselâ bir kimse bir tulumbayı çekmek için bir kuvvet sarf etti, bu kuvvet vücûddan fânî oldu; kabın içine kuyudan suyun dolması sûretinde tecellî etti ve o sûrette toplandı.
958. Her bir şeyin nakli de onun layıkı olur; saiki de sürünün layıkı olur.
Ya'ni, cevherin bir mahalden bir mahalle nakli, o cevherin kendisine lâyık bir sûrette olur. Meselâ bir kitabı bir masanın üzerinden kaldırıp, diğer masa üstüne koymakla, o kitabın "ayn"ı evvelki masa üzerinden gâib ve ikinci masanın üstünde sâbit olur. Bu bir nakl-i hissî ve hakîkîdir. Fakat, bir ma'nânın bir şahıstan diğer bir şahsa veya birçok eşhâsa nakli bunun gibi değildir. O ma'nâ diğer şahsa veya birçok şahıslara intikāl etmekle beraber, evvelki şahıstan dahi infikâk etmez. Binâenaleyh ma'nânın nakli, kendisine lâyık bir sûrette vâki' olur ve bu nakil, nakl-i ma'nevî ve mecâzîdir. Ve kezâ suver-i zihniyyenin âlem-i ma'nâdan âlem-i hisse intikāli de yine kendisine lâyık bir sûrette olur. Meselâ bir mi'mâr, yapacağı binanın sûretini evvelâ zihninde tasavvur eder ve sonra o sûret-i zihniyye ve ilmiyyesini birçok mesâî vâsıtasıyla topraktan ve taştan ve demirden ve tahtadan yaptığı bir binâya nakl eder. Ve kezâ o sûret-i zihniyye yerinde durur; fakat bu binâ o sûret-i zihniyyenin zılli ve bu nakil nakl-i zıllî olur. Yukarıda, arazlardan arazların ve cevherlerden cevherlerin ve arazlardan cevherlerin ve cevherlerden arazların ne sûretle hâsıl oldukları misâller ile îzâh edilmiş idi. İmdi, bu nakillere sâik olan şeyler de her cinsin kendisine lâyık olur. Meselâ cevherin bir mahalden bir mahalle naklinin sâiki, a'zâ-i beşerden eldir. Ve ma'nânın bir şahıstan bir şahsa veyâ eşhâsa olan nakillerinde sâik, a'zâ-yı beşeriyyeden lisândır ve kelâmdır veyâ el ve kitâbettir. Ve suver-i zihniyyenin âlem-i hisse intikāline sâik olan da hem lisân ve kelâm ve hem de eldir. Velhâsıl, her nev'in naklinde sâik olan şeyler, o menkūlâtın hâl ve şânına lâyık olur. Ve bu nakil mes'elesi, Huccetü'l-İslâm İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin en-Nefhu ve't-Tesviye adlı risâlesinde tafsîl buyurulmuştur. O tafsîlâtın buraya nakli uzun olur. Yukarıdaki îzâhât, sûretten ma'nâya ve ma'nâdan sûrete ve sûretten sûrete olan intikālât hakkında bir fikir verebilir.
959. Vakt-i mahşerde her bir araza bir sûret vardır; her bir arazın sûretine nevbet vardır.
Ma'lûm olsun ki, a'râzdan olan ef'âl-i beşeriyye şer'an üç nevi'dir: Birisi, terkine azâb ve icrâsına sevâb terettüb etmeyen mubâhâttır. İkincisi, icrâsında sevâb ve terkinde azâb olan ef'âl-i hasenedir. Üçüncüsü, icrâsında azâb ve terkinde sevâb olan a'mâl-i seyyiedir. Ve bu ef'âl ve a'mâlin cümlesi arazdır. Bunlardan efâl-i mubâha, bu mevtın-i dünyâdan mevtın-i âhirete nakl olunmazlar. Çünkü bunlar muhasebe tahtına dâhil değildirler. Fakat ef'âl-i hasene ile ef'âl-i seyyie, kendilerine lâyık olan sâiklerin sevki ile, kezâ ken- dilerine lâyık olan bir sûrette mevtin-i dünyâdan mevtin-i âhirete nakl olunurlar. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى * ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَرَاءُ الْأَوْفَى (Necm, 53/40-41) ya'ni “Muhakkak kişi kendi sa'yini yakında görecektir; sonra ona tamâmı tamamına sa'yinin karşılığı verilir” buyurulur. Eğer sa'y hayır ise, karşılığı da tamâmen hayırdır; ve eğer şer ise, karşılığı da tamâmen şerdir demek olur. Ya'ni, ef'âl ve akvâl-i hasene ve seyyieden her biri mevtın-i âhirette kendi rûh ve ma'nasına münâsebeti olan sûrete girerler. Meselâ, akvâl-i seyyie halkın kalbini soktuğu ve te'lîm eylediği cihetle, onun bu sözleri, derecesine göre sokucu hayvanlar şeklinde zâhir olup, onu ta'zîb ederler. Ve akvâl-i hasene de bunun gibidir. Nitekim قال عليه السلام اكثروا اغراس الجنة قالوا وما اغراس الجنة يا رسول الله قال التسبيح والتهليل ya'ni "Aleyhi's-selâm Efendimiz, "Cennetin ağaçlarını çoğaltınız!” buyurdu; "Cennetin ağaçları nedir yâ Rasûlallâh?" dediler; "Tesbih ve tehlîldir!" buyurdular." قال عليه السلام ارتعوا في رياض الجنة قالوا وما رياض الجنة يا رسول الله قال مجالس العلم ya'ni "(a.s.) Efendimiz, "Cennet bağçelerinde teferrüc ediniz!" buyurdular; "Yâ Rasûlallâh cennetin bağçeleri nedir?" dediler; "İlim meclisleridir" buyurdular."
Beyt-i şerîfte, "Her bir arazın sûretine nevbet vardır" buyurulması ile, bu a'râz-ı ef'âl ve akvâl âlem-i sûrette nasıl ki bir kimsenin kendisinden nevbet nevbet ve ânen-fe-ânen zuhûr etti ise; âhirette de bunların mukābilleri böylece o mevtının îcâbına göre nevbet nevbet, ânen-fe-ânen zuhûr edeceğine işâret buyurulur. Ve bu beyânâtta bir sırr-ı mestûr vardır. O sırrın miftâh-ı küşâdı da ömr-i beşerin ve ef'âlinin mahdûd olmasıdır. İmdi bu miftâh ile açılan bu sırrın sahasında, ehl-i irfân istedikleri kadar cevelân edebilirler.
960. Kendine bak, sen araz değil mi idin? Bir çiftin hareketi ve çiftlik garaz [964] iledir.
Eğer araz olan fiillerden âhirette bir eser husûle geleceğini istib'âd edersen, bir kere kendine bak; sen araz olan bir fiilin netîcesi değil misin ve seni babanın ve ananın fiil ve hareket-i zevciyyeleri vücûda getirmedi mi ve onların hareket ve fiil-i mukārenetleri senin zuhûrunu kasd ettikleri için vâki' olmadı mı?
961. Ki o bizim latîf ve tavanını ve sofasını ve kapısını mevzûn gördüğümüz hâne,
Hani o bizim latîf ve her cihetini muntazam gördüğümüz hâne, evvelce meydanda yok iken, mühendisin fikrinde efsâne gibi idi.
962. O araz ve düşünceler mühendisten âlet ve mîşelerden direk getirdi.
İşte o araz olan tasavvur ve düşünceler, cevher-i mühendisten çıkıp, âlet ve mîşe [=orman] ağaçlarından direkler vücûda getirdi ve o arazlardan bu cevherler vücûda geldi.
963. Her san'atın aslı ve mayası nedir? Ancak hayal ve ancak araz ve endîşedir.
964. Cihânın bütün eczâsına garazsız bak; arazdan gayriden hasıl olmadı.
Eczâ-yı cihânın kâffesine garazsız bakarsan, ya'ni esbâb-ı zâhiriyyeyi nazar-ı dikkate almazsan, hepsinin araz olan hayâl ve endîşeden peyda olduğunu görürsün. Meselâ bir kimse kuyudan su çekip elindeki destiyi doldursa, bu destinin dolmasının derece-i sâniyede sebeb ve illeti olan kova, ip ve çıkrık gibi cevherleri nazar-ı dikkate almaksızın künhüne ve esâsına nazar edersen, o kimseyi testinin dolmasına tahrîk eden şey, su istihsâli hayâli ve endîşesi olduğunu görürsün. Ve kezâ bağçıvan bir meyve ağacını meyve istihsâli hayâli ve endîşesi ile diker. Velhâsıl âlemde mevcud olan bilcümle sanâyi', hayâl ve endîşeden doğmuştur. Zîrâ âlemin aslı ve mayası, suver-i ilmiyye-i ilâhiyyedir ki, ehl-i hakîkat bunlara "a'yân-ı sâbite" derler. Binâenaleyh bütün eczâ-yı âlemde cereyân eden käide dahi bu asla tebean vâki' olur.
965. Fikir olan evvel, amelde âhir geldi; âlemin bünyesini ezelden böyle bil!
Fikir mâhiyetinde olan evvel, amel mâhiyetinde âhir olarak zuhûr etti. Ya'ni, âhir evvelden başka bir şey değildir. Şu kadar var ki, evvel, evveliyyet içinde başka bir kisvede ve âhiriyyet içinde de başka kisvededir. Meselâ bağçıvan evvelâ meyveyi düşünür; sonra o meyvenin fidanını diker ve terbiye edip büyütür. Meyvenin hâl-i evveli fikir mâhiyetindedir. Vaktâki ameliyye-i zirâiyyeden sonra o ağaç murûr-i zamânla meyve verir; evvel âhir olarak zu- hûr eder. İşte, âlemin bünyesini ezelden böyle bil! Zîrâ âlemin bünyesi bir ağaç mesâbesindedir; onun meyvesi Adem'dir. Binâenaleyh şecere-i kevnin teşkîl ve terbiyesinden maksat, ilm-i ilâhîde sâbit olan zuhûr-i Adem'dir.
966. Meyveler gönülün fikrinde evvel olur; amelde âhirde zahir olur.
Meyveler ibtidâ gönülde fikir ve garaz hâlinde olur; sonunda mertebe-i fiil ve amelde cevher olarak zâhir olur.
967. Vaktaki amel ettin, ağaç diktin; âhirde harf-i evveli okudun.
Meyve husûlü fikri seni amele sevk edip ağaç diktin; sonunda meyve hâsıl oldu. Binâenaleyh âhirde eline aldığın “meyve" kelimesi, evvelce fikrinde okuduğun "meyve" kelimesinden başka bir şey değildir.
968. Vâkia onun gövdesi ve kökü ve yaprağı evveldir; o hepsi meyve için gönderilmiştir.
Gerçi araz olan meyve fikriyle, sonda hâsıl olan meyve arasında ve meyveden evvel ağacın sâkı ve dalları ve kökü ve yaprakları var ise de, onların hepsi meyve için gönderilmiş ve sonda zuhûru maksûd olan meyvenin hâdimi bulunmuştur.
969. İmdi, bir sır ki o feleklerin içi oldu, sonda "levlâk"in efendisi oldu!
"Sır"dan murâd, şecere-i kevnin semeresi olan “insân-ı kâmil”dir. Nitekim Risale-i Gavsiyye'de Cenâb-ı İzzet'ten gavse hitâben buyurulur ki: يا غوث الأعظم الإنسان سرى و انا سره ولو عرف الإنسان منزلته عندى لقال في كل نفس من الأنفاس لا ملك اليوم إلا لى ya'ni "Yâ gavs-i a'zam, insan benim sırrımdır ve ben insanın sırrıyım. Eğer insan benim indimde olan mertebesini bilse, nefeslerinden her bir nefeste, "Bu günde mülk ancak bana mahsûstur" der idi." Ve "insan"dan murâd, ancak devr-i Adem'den beri zuhûr eden "insân-ı kâmil"lerdir. Zîrâ Hak her bir insân-ı kâmilde bilcümle sıfat ve esmâsıyla zâhirdir. Şu kadar var ki, her birinde bir ismin ahkâmı galiben zâhir olur. Ve her bir ismin kemâl-i i'tidâl üze- re zuhûru, ancak insân-ı kâmillerin zübdesi ve sultânı olan Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v) Efendimiz'de vâki' olmuştur. Ve kıyâmete kadar şecere-i kevnin meyvesi olan "insân-ı kâmil" arz üzerinde eksik olmaz. İmdi, insân-ı kâmil, manzûme-i şemsiyyemizin mağzı ve içidir. Onun sübûtu, evvelâ ilm-i ilâhîde vâki' olmuş ve sonunda bu âlem-i şehadette kisve-i taayyün ile zâhir olup, hakkında لولاك لما خلقت الأفلاك ya'ni "Sen olmasa idin eflâki yaratmazdım” hitâbı gelmiştir. Binâenaleyh “insân-ı kâmil" bu hitâbın efendisidir.
970. Bu bahis ve makāl nakl-i a'râzdır; bu şîr ü şegal a'râzın naklidir.
Bu bizim söylediğimiz sözler dahi evvelâ fikrimizde sabit olan a'râz ve maânî olup, biz onları sonunda elfâz ve ibârâta nakl edip ızhâr ettik. Ve bu şîr ü şegâl de a'râzın naklidir.
Bu beytin ikinci mısra'ında mezkûr olan “şîr ü şegâl" hakkında şurrâh-ı kirâm muhtelif mütâlaât beyân etmişlerdir. Ankaravî hazretleri, "şîr"i arslan ve "sikal" (شکال)'i dâm ma'nasına alıp, “Bu şîr gibi ma'nâ ve bu dâm gibi olan elfâz-ı mektûbe ki العلم صيد والكتابة قيد ["ilim av ve kitâbet ya'ni yazı bağdır"] buyurulmuştur. Ve bu bahis, sayd olan ulûm mâbeyninde şîr gibidir; ve bu elfâz-ı mektûbe ona kayd ve dâm gibidir" sûretinde şerh etmiştir. Fakat "şegal" (شگال) kelimesinin “dâm” ma'nâsına geldiğine lugat kitaplarında tesadüf olunamamıştır. Hind şârihlerinden Mîr Nûrullâh ve Velî Muhammed ve Muhammed Rızâ ve Bahrü'l-Ulûm hazarâtı türlü türlü mütâlaât beyân etmişlerdir. Fakat hiçbirisinde münasib ma'nâ lâyıkıyla tavazzuh edemiyor. Zîrâ Mîr Nûrullâh, "şîr"i arslan ve "şegal"i çakal ma'nâsına alıp, "Bu arslan ve çakal efsânesi nakl-i a'râzdır" demiştir. Fakîr derim ki: -Allâhu a'lem- bu nüshada sehv-i nâsih olmak melhûzdur. Aslı سیر سگال ("seyr-i sigâl") olması, ma'nâya mutâbık olur. Çünkü "seyr" gezmek "sigâl" endîşe ve fikir ma'nâsınadır. Ya'ni "Bu fikir ve endîşenin elfâz ve kelimât ile âlem-i zâhire seyri a'râzın naklidir" demek olur. Ve bu ma'nâ ebyât-ı sabıkanın hülâsası demek olduğundan, bahse tamâmıyle mutâbık olur.
971. Muhakkak cümle âlem araz idiler. "Hel eta" bu ma'nada geldi.
Âlemin hey'et-i mecmûası arazdır. Zîrâ o hey'et-i mecmûa iki zamanda bâkî değildir ve çünkü her ân-ı gayr-i münkasimde i'dâm ve îcâd içindedir. Bir te- cellî-i Hak ile mevcûd; ve bir tecellî-i Hak ile ma'dûm olur. Ve bu îcâd ve i'dâm gâyet sür'atle vâki' olduğu için, hey'et-i umûmiyyesi sâbit zannolunur. Bu "teceddüd-i emsâl"in misâl-i kevnîsi çoktur. Nitekim I. ciltte 1166-1167 numaralı beyitlerde îzâhât-ı kâfiye verilmiştir. Ve Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'de buyururlar ki: واما الأشاعرة فما علموا ان العالم كله مجموع اعراض فهو يتبدل في كل زمان إذ العرض لا يبقى زمانين ya'ni "Ve Eşâire'ye gelince, imdi onlar bilmediler ki, muhakkak âlemin hepsi mecmû'-i a'râzdır; o her bir zaman içinde tebeddül eder. Zîrâ araz iki zamanda bâkî kalmaz." Fakat âlemin bir hakîkati vardır ki, o hakîkat ilm-i ilâhîde sâbittir. Bu hakîkat aslâ tebeddül etmez. Teceddüd-i emsâl ancak o hakîkatın aynası olan vücûd-i kesîf âleminde ve suver-i ilmiyye-i ilâhînin ma'kesi olan mezâhir-i müteayyinede vâki' olur. Ve mezâhir-i müteayyinenin zuhûrundan mukaddem, onların hakāyıkı ilm-i ilâhî mertebesinde araz halinde bulunduğuna, هَلْ أَتَى عَلَى الإِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْئًا مذكوراً (İnsân, 76/1) ya'ni "Muhakkak insan üzerine gayr-i mahdûd olan uzun zamandan bir zaman geldi ki, şey'-i mezkûr değil idi" âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Ya'ni insanın hakîkatı ilm-i ilâhî mertebesinde sâbit iken, vücûd-i unsûrîsi âlem-i kesâfette mezkûr olan bir şey değil idi. İmdi, ilm-i ilâhîde sâbit olan hakîkat-i insâniyye, bir mi'mârın fikrindeki binâ gibi araz olduğu halde, bu arazdan âlem-i kesâfette taayyün-i insânî vücûda geldi.
972. Bu arazlar neden doğar? Sûretlerden. Ve bu sûretler de neden doğar? Fikirlerden.
Birinci vecih: Aslında arazlardan ibaret olan bu mevcûdat, suver-i misâliyyeden; ve suver-i misâliyye dahi akl-ı küllün fikrinden vücûd bulmuştur. Ona, "akl-ı evvel" ve "kalem-i a'lâ" dahi derler. Ve daha birçok isimleri dahi vardır.
İkinci vecih: Araz olan ef'âl ve a'mâl, suver-i beşeriyyeden doğar; ve sûret-i beşeriyye dahi fikr-i tenâsülden doğar.
Üçüncü vecih: Bu araz olan efkâr-ı beşeriyye, suver-i eşyânın verdiği ilimden doğar; ve masnûât-ı beşeriyye dahi, fikirlerinde hâsıl olan bu ilimlerden doğar.
973. Bu âlem akl-ı küllden bir fikirdir; akıl şah ve sûretler resûller gibidir.
Bu âlemin sûreti fezâ-yı bî-nihâyedeki akl-ı küllün bir fikrinden ibârettir.
Ve akl-ı küll, vücûd-i mutlakın mertebe-i vahdetidir ki, ona "hakîkat-ı mu- hammediyye" derler; ve bilcümle taayyünât âlemlerini muhîttir. Bu mertebenin birçok isimleri daha vardır. Fakîr onları Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddimesinde cem' ve beyân ettim. Alem-i taayyünâta hükmetmek hususunda bu akl-ı küll, şâh; ve suver-i müteayyine, resûllere benzer. Zîrâ sûretlerin her birisi, ma'nâlarından dolayı menküştur; ve her birisi tebliğ-i maânîye me'mûrdur. Hind nüshalarında ikinci mısra صورتها yerine فكرتها yazılmıştır. Bu sûrette ma'nâ, “Akıl şâh ve fikirler resûller gibidir" demek olur.
974. Evvelki âlem imtihan cihanıdır; ikinci alem bunun ve onun cezasıdır.
"Birinci âlem"den murâd, dünyâ; ve "ikinci âlem"den murâd dahi âhirettir. Zîrâ dünyâ dâr-ı tekliftir. İlm-i ilâhîde sabit olan "a'yân"ın kuvvede olan isti'dâdları, bu teklifât-ı ilâhiyye netîcesinde dünyâda fiilen inkişaf eder ve herkes emir ve nehy-i ilâhîden isti'dâdına muvâfık olanı işler. Bu imtihân-ı ilâhî neticesinde bu isti'dâdâtdan neş'et eden ve arazlardan ibaret olan iyi ve kötü efâlin sûretleri âhirette zâhir olur. Bu sûretler a'mâl-i dünyeviyye mukābili olduğundan, âlem-i âhiret mükâfât ve mücâzât âlemi olmuş olur.
975. Ey şah, senin çakerin cinayet eder; o araz zencîr ve zindan olur.
Ey şâh, meselâ senin kölelerinden birisi bir cinâyet yaptığı vakit, sen onu o cinâyetinden dolayı zencîre bağlar ve habse koyarsın. İşte onun o kötü fiili bir arazdan ibâret iken, bu araz zencîre ve habse tekabül etti; ve o araz, bu zencîr veya kelepçe ve hapis sûretlerini tevlîd etti.
976. Vaktaki benden lâyık hizmet etti, o araz cenkte bir hil'at olmadı mı?
Ve bir kölen bir harpte senin takdîrine lâyık bir hizmet ettiği ve şecâat-ı fevkalâde gösterdiği vakit, onun araz nev'inden olan bu hizmeti bir hil'at ve mükâfât sûretine girmedi mi?
977. Bu araz cevherler ile yumurta ve kuştur; bu ondan ve o bundan seyr ile doğar.
Bu arazların cevherler ile olan râbıtaları ve seyrleri, yumurtalar ile kuşların arasındaki seyrlere ve râbıtalara benzer. Nitekim, yukarıda 945 numaralı beyitte îzah olunduğu üzere, arazdan cevher ve cevherden araz husûle gelir. Bu hâl, kuşun yumurtadan ve yumurtanın kuştan hâsıl oluşuna benzer.
978. Şahenşeh dedi: "Muradı böyle tut; senin bu arazların bir cevher doğurmadı mı?"
Ya'ni insân-ı kâmili temsil eden şâhenşâh, âlim-i zâhirîyi temsil eden bu kölenin aklını ve amelini imtihân etti; ve onun akıl ile mukayyed olan kavle müsteniden sırra vakıf olduğunu anladı. Şimdi tekrar imtihânen soruyor ki: "Pek a'lâ, haydi farz edelim ki murâd ve mes'elenin esâsı senin dediğin gibi olsun. Fakat senin bu kadar a'râz-ı a'mâlin var iken, bunların hiçbirisi bir cevher doğurmadı mı; ve sen bu arazlarından cevherler husûle geldiğini görmedin mi?"
979. Dedi: "Bu iyi ve kötü cihanı gayb olmak için, akıl onu mahfî tutmuştur."
Bir âlim-i zâhirîyi temsîl eden köle dedi ki: "Bu iyiye iyi ve kötüye kötü cezâ ta'yîn eden âlem-i âhiret gayb olup görünmemek için, akl-ı küll o âlemi mahfi tutmuştur. Eğer âlem-i âhiret gâib olmasa idi, dünyâ âlem-i imtihân olmaktan çıkardı."
980. "Zîrâ ki eşkâl-i fikir zahir olaydı, kafir ve mü'min zikrin gayrini söyle- [985] mezdi."
Çünkü o vakit a'râz olan fikirlerin şekil ve süretleri meydana çıkar ve inkâr ile îmânın ma'nâsı kalmaz idi. Zîrâ görülen bir şeyin inkâr ve îmânı mevzû-i bahs olamaz. Binâenaleyh, meşhûd olan bir şey hakkında kâfir ile mü'min ittihad ederek, Hakk'ın zikrinden başka bir şey söylemezler idi.
981. “İmdi ey şah, eğer bu ayân olaydı, gayb olmazdı; dîn ve küfrün nakşı alın üzerinde olurdu!"
Ma'lûm olsun ki, âlemin hey'et-i mecmû'ası, sûretleri ilm-i ilâhîde sâbit olan esmâ'-i ilâhiyye mezâhirinin hey'et-i mecmuasıdır. Ve âlemden maksûd Adem olduğu yukarıda îzâh olundu. İmdi esmâ'-i ilâhiyye mütekābil olduğundan, ilm-i ilâhîde a'yânı sübût bulan kimselerden ba'zıları ism-i Hâdî'nin, ba'zıları da ism-i Mudill'in mazharıdır. Vaktâki dâr-ı imtihân olan bu âlemde insân sûretinde vücûd-i unsurî ile zâhir olurlar, bu sûret onların hakāyıkına ve "a'yân-ı sâbite"lerine hicâb olur; ve sûret i'tibariyle insâniyyette hepsi müttehiddirler; fakat hakikat i'tibariyle muhteliftirler. Ve sûret, âlem-i şehadetten; ve onların hakāyıkı âlem-i gaybdandır. Eğer bu âlemde bu hakäyık aşikâr olaydı, âlem-i gaybın hüküm ve i'tibârı kalmaz ve hepsi âlem-i şehadete munkalib olurdu. Ve bu halde de onların ezelde mazharı oldukları Rabb-i hâsları, ya'ni Hâdî ve Mudill isimleri alınlarında okunurdu.
982. Ne vakit bu âlemde put ve putçu olurdu; bir kimsenin nasıl temeshura mecâli olurdu?
"Tesahhur" maskaralık ve temeshur ma'nâsınadır. Ya'ni perde-i gayb açılmış olsa idi, bu âlemde put ve putperestlik olur mu idi? Ve muhâfelet kalmayıp, herkes hakîkat-ı hâle vakıf olunca, hiçbir kimsenin bir kimse ile temeshura ve istihzâya aslâ mecâli kalmaz idi; herkes birbirini ma'zûr görür idi.
983. Binâenaleyh bu bizim dünyamız kıyamet olurdu; kıyamette kim cürüm ve hatâ eder?
Ya'ni dünyada kıyâmete hâs olan hâl zâhir olurdu. Nitekim sûre-i Kāf'ta âyet-i kerîmede buyurulur : لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ عَطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (Kaf, 50/22) ya'ni "Sen bu hakîkatten gaflette idin; imdi senden perdeyi kaldırdık, bu günde senin gözün keskindir."
984. Şah dedi: "Hak kötünün cezasını örttü; fakat kendi haslarından değil, âmmeden."
İnsân-ı kâmili temsil eden şâh buyurdu ki: "Hak bu dünyada kötünün a'mâlinin cezasını, ancak suver-i âlemde müstağrak ve bâtın gözleri kör olan avâmdan örttü. Yoksa kendi hâs kullarından örtmedi. Zîrâ onların nazarlarında bu dünyâda iken ahvâl-i kıyamet zâhirdir. Fakat onlar Hakk'ın emînleri olduklarından, bu sırrı keşf etmezler. Nitekim bu hâli cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazel-i âlîlerinde kendi zevklerine müsteniden şöyle beyân buyururlar: "Tabîb nasıl ki hastaların renginden illetlerine vakıf olursa, bînâ olan kâmil dahi senin yüzünün ve gözünün renginden senin dîninin eserini anlar!" "Senin renginden dîninin halini görür, senin kahr ve kînini bilir; fakat setr eder, seni rüsvây etmez." "Nazarını nâme-i hakikata tutar, fakat dudağı ile okumaz; o bilir ki, bu mektubun hâmilinden yarın ne sûret zuhûr edecektir."
985. Eğer ben bir emîri dâma düşürür isem, emîrlerden gizli tutarım, vezîrden değil.
Meselâ ben idâre-i memlekete me'mûr olan vâlîlerimden birine itâb edip dâm-ı cezaya düşürür isem, bu hâli sâir vâlîlerden gizli tutarım. Fakat emîn addettiğim vezîrimden o hâli gizlemem.
986. Hak bana çok amelin cezasını ve amellerin sûretlerinden yüz binini gösterdi.
Ya'ni a'râz-ı a'mâlin büründükleri sûretlerden pek çoklarını kıyâmetin vukū'undan evvel bu âlemde gösterdi.
987. Sen bana bir nişan ver ki, ben tamamen bileyim; ayı benim üzerime bulut örtmez.
Sen bana haşr-i a'mâle dâir kendi ilminden bir nişân ve alâmet ver ki, se- nin esrâra derece-i vukūfunu tamamen bileyim. Maahâzâ ay gibi olan esrâr ve hakāyıkı, bulut gibi olan bu suver-i kesîfe-i dünyeviyye benim nazarım- dan saklayamaz.
988. Dedi: "Öyle ise benim sözümden maksud nedir? Mâdemki sen biliyor- sun ki o ne idi?"
Köle dedi: "Mâdemki sen sırr-ı kadere vakıf olup, kimin ezelde ne olduğu- nu ve şimdi ne halde bulunduğunu biliyorsun, o halde beni söyletmekten maksûdun nedir?"
989. Şah dedi: “Cihânın ızharında hikmet odur ki, bilinmiş olan ayân olarak dışarıya gele."
Insân-ı kâmili temsil eden şâh cevâben dedi: “Bu cihân-ı kesîfin ızhârın- daki hikmet, ind-i ilâhîde ma'lûm olan hakāyıkın, âşikâr olarak içeriden dı- şarıya çıkmasıdır; ve ism-i Bâtın'ın taht-ı hîtasında a'râz nev'inden olan a'yân-ı sâbitenin ism-i Zâhir'in ihâtası altında cevher sûretinde apaçık birhal- de görünmeleridir." Zîrâ bilmek başka, görmek başkadır. Çünkü bir mi'mâr, zihninde tasarladığı binânın hey'etini bilir; fakat onu hâriçte inşa ettiği vakit, o bildiği sûreti âlem-i mahsüsâtta görmüş olur. Binâenaleyh görmek zevki, bilmek zevki üzerine zâid bir şeydir.
990. "O şeyi ki bilir idi, peyda etmedikçe doğurmak zahmetini ve ağrısını cihân [995] üzerine koymadı."
Meselâ hâmile bir kadın, karnında taşıdığı cenîni bilir idi. Fakat onu bâtın- dan zâhire ve mertebe-i gaybdan mertebe-i şühûda çıkarmadıkça doğurmak zahmetini ve ağrısını zevk-i hissî ile âlem-i zâhire vaz' etmedi. Ya'ni doğur- manın bir zahmeti var idi; fakat bu zahmet ilim mertebesinde idi. Çocuk doğ- madıkça his âleminde bu acı duyulmadı. Binâenaleyh bir şeyin bâtında oluşu- nun zevki başka; ve zâhire çıkışının zevki başkadır. Eğer bu bilme ile görme zevki arasında fark olmasa idi, Hak Teâlâ hazretleri ولنبلونكم حتى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ منكم والصابرين Muhammed, 47/31) ya'ni "Sizden mücahid ve sabir olanları bil- mek için imtihân ederiz" buyurmaz idi. Zîrâ bir ilm-i zâtî ve bir de ilm-i esmâî ve sıfatî vardır. İlm-i esmâî ve sıfatî, ilm-i zâtî üzerine zâid bir ilimdir. Çünkü vücûd-i Hakk'ın merâtibi vardır; her mertebeden ayrı ayrı bir ilm-i Hak hâsıl olur. Ya'ni ilim ma'lûma tâbi'dir ve merâtib hâsıl oldukça ma'lûmât peyda olur; ve ilim dahi ma'lûmlara tâbi' bulunur. Ve merâtib, vücûd-ı Vâhid'in bu merâtibe tenezzülünden hâsıl olduğu cihetle, onların verdiği ilim gayrden değil, yine Hakk'ın kendi vücûdundan müstefâd olur.
991. "Senden iyilik veya kötülük sıçramadıkça, bir zaman işsiz oturamazsın."
Ey sâlik görmez misin? Sen bir an iyi veyâ kötü düşüncelerden hâlî kalmazsın ve bu düşünceler seni birtakım ef'âl ve harekâta sevk eder. Eğer düşüncen iyi ise efâlin iyi; ve kötü ise amelin de kötü olur. İşte bu hâl, ilimde olan şeylerin "ayn"a gelmek tekāzāsından ibârettir.
992. "Bu iş tekāzāları onun için müvekkel oldu, tâ ki senin sırrın ayân ola."
Ya'ni bu efâl ve a'mâl tekāzāları senin bâtınında olan fikirlerin zâhir olmasına müvekkel oldu.
993. Mâdemki onun zamîr ipliğinin ucu onu çeker, binâenaleyh ten kirmanı nerede sakin olur?
Böyle olunca, vücûd-i beşer iplik büktükleri kirmana benzer. Ucunda iplik olduğu halde dönen kirman sâkin olmadığı gibi, insanın zamîrindeki efkâr-ı mütevâliye ipliklerinin ucu onun vücûdunu çektikçe aslâ efâl ve harekâttan sâkin olmaz.
994. Senin gamın o çekişin alâmetidir; işsizlik senin üzerine cân çekişmek gibi olur.
İşte senin bâtınındaki gam ve sıkıntı, o çekişin alâmetidir. Zîrâ zamîrinde bu efkâr-ı mütevâliye bulundukça, işsizlik senin üzerine can çekişmek gibi bir elem hâli verir.
995. Bu cihân ve o cihân ebedî doğar; her sebeb ana ve ondan eser veleddir.
Bu ayn ve zâhir cihânı ve o ilim ve bâtın cihânı ebedî doğar durur. Ya'ni ilimden "ayn"a ve ayndan ilme dâimâ bir akın vardır. Her sebep bir doğuran anadır ve o anadan doğan eser bir çocuktur ve netîcedir.
996. Vaktaki eser doğdu, o da sebeb oldu; nihayet ondan acib eserler doğar.
Vaktâki bir sebepten bir eser doğar, o da bir sebep olur ve nihâyet o sebepten acîb ve ilâ-mâ-nihâye eserler husûle gelir. Meselâ bir erik çekirdeği ağacın çıkmasına sebeptir; ve bu sebepten eser olan ağaç doğar ve ağaç meyve verir ve o meyve vücûd-i beşerin gıdâsına ve gıdâ kuvvete ve kuvvet ef'âle ve ef'âl âsârın zuhûruna ve âsârın zuhûru ilâ-mâ-lâ-nihâye türlü türlü netâyice sebep olur.
997. Bu sebebler nesil nesil üzerinedir; fakat çok çok münevver bir göz lazımdır.
İşte bu sebepler böylece nesil nesil ve teselsül üzerinedir; fakat bunları tafsîlatıyla görebilmek için, çok hem pek çok münevver bir göz lâzımdır.
998. Şâh sözde onunla buraya erişti; ondan bir nişan ya gördü veya görmedi.
İnsân-ı kâmili temsil eden şâh bu hakāyıka müteallık olan sözlerde ikinci köle ile buraya erişti; o köleden bir nişân-ı basîret ya gördü veya görmedi. Bu beyânâttan, cenâb-ı Pîr efendimizin kendilerinin terbiye-kerdeleri olan bir zâtın ahvâline işâret buyurdukları anlaşılmaktadır.
999. O arayıcı şah eğer gördü ise baîd değildir; fakat bizim için onun zikrine izin yoktur.
O sâlikin bâtınını tefahhus edici olan kâmil, eğer onun hakîkatinden bir alâmet gördü ise istib'âd olunamaz. Çünkü kâmilin bâtına olan nazarı yukarıda îzâh olundu. Fakat görülen şeyin burada zikrine ve keşfine bizim gibi ümenâ-yı Hak için izin ve rûhsat yoktur. Zîrâ kâmiller esrâr-ı ilâhiyyeyi ve sırr-ı kaderi keşf etmekten memnû'lardır.
1000. Vaktaki o köle hamamdan geldi, o büyük şah onu kendi tarafına çağırdı.
Vaktâki o evvelki köle, ya'ni ilimsiz sâlik hamâm-ı riyâzet ve takvâdan geldi, o kâmil onu imtihan etmek için nezdine çağırdı.
1001. O dedi: "Sıhhatler olsun, naîm dâim olsun. Çok latif ve zarîfsin ve güzel yüzlüsün!"
Takvâ ve riyâzet hamâmı muhâlefet kirlerini temizlemiş; bu hâl senin kalbine sıhhat-ı ma'neviyye versin ve bu temizlik senin için dâimî bir ni'met olsun. Şimdi çok latîf ve zarîf ve güzel yüzlü olmuşsun.
1002. "Ey yazık, eğer senin için filânın söylediği o şey sende olmasa idi!"
Ya'ni, keşke o arkadaşın olan kölenin söylediği o fenâ ahlâk sende olmasa idi.
1003. "Her kim senin yüzünü göre idi şad olurdu; seni görmek cihanın mülküne değerdi!"
Bu sözleri insân-ı kâmil, o sâlikin hakîkatini ve cevherini muayene için söylüyor.
1004. Dedi: "Ey padişah, ondan, o dîni harabın benim için söylediğinden bir işaret söyle!"
Ya'ni hamamdan gelen köle dedi ki: "Benim aleyhimde söylenen şeyden ve o dînsiz kölenin benim için söylediği fenâlıktan birazını, bir işaretle olsun söyle!"
1005. Dedi: "Evvelâ senin iki yüzlülüğünü vasf etti. Şöyle ki, sen zâhiren devâsın, hafiyyeten derdsin."
Şâh dedi: "O köle senin iki yüzlü ve mürâî olduğundan bahs edip, zâhirine bakılırsa refikinin derd ortağısın ve fakat iç yüzüne bakılırsa bir derd ve belâsın dedi."
1006. Vaktāki refîkinin habâsetini şahtan işitti, derhal onun öfkesinin deryası kaynadı.
1007. O köle köpürdü ve kızardı, tâ ki onun hicvinin dalgası hadden aştı.
1008. Dedi: "Bana refîk olduğu ilk zamandan, kıtlıkta köpek gibi çok pislik yiyici idi."
"Guh", "gûh" (گوه) kelimesinin muhaffefi olup, pislik ve necâset ma'nâsınadır. "güh-hâr" vasf-ı terkîbî olup, necâset yeyici demektir.
1009. Vaktaki hicvini çıngırak gibi demâdem yaptı, şehenşâh elini "Kâfî!" diye onun dudağı üzerine vurdu.
Ya'ni, hicvini bir çıngırağın müteselsil sadâları gibi ale't-tevâlî söylemeye başladı, şâh: "Elverir, sus!" ma'nâsını mutazammın olarak elini kölenin ağzına vurdu.
1010. Dedi: "O sebeple seni ondan bildim; senden can kokmuştur ve refîkinden ağız."
Şâh dedi ki: "Senin mâhiyetini o imtihan sebebi ile o köleden bildim. Senin sûretin güzel ve sîretin ve için berbâddır. Ve refikinin zâhiri çirkin ve fakat sîreti ve bâtını temizdir."
1011. İmdi ey canı kokmuş, sen uzaktan otur, tâ ki o emîr olsun ve sen me'mûr!
Ey bâtını bozuk olan, sen hakîkate vusûlden baîdsin, bi-hasebi'l-isti'dâd uzakta otur; ve o bâtını temiz olanın terbiyesi altında ol! O senin âmirin olsun ve sen de onun me'mûru ol!
1012. Ey azîz, hadîste geldi ki: "Riyadan tesbihi mezbelenin yeşilliği bil!"
“Gülhan”, Keşfü'l-Lügâtta “mezbele” ma'nâsınadır. Ve burada da o ma'nâ münasibdir. Ankaravî şerhinde bu hadîs-i şerîfin ibâresi mezkûr olmadığı gibi, Hind şârihlerinden Veli Muhammed Ekberâbâdî de şerhinde der ki: “Bu hadîs nazar-ı fakîre gelmedi ki, hangi lafızda olduğu ma'lûm olsun!” Ve diğer Hind şârihleri de sâkittir. Fakîre lâyıh olan ma'nâ budur ki: Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerifte اياكم و خضراء الدمن ya'ni “Mezbelede biten yeşillikten hazer edin!” hadîs-i şerîfine işâret buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerîf “Yüzü güzel ve ahlâkı kötü olan kadınlardan sakının!” ma'nâsından kinâyedir. Ve tesbîh zâhirde güzeldir ve fakat bu tesbihin menşe-i sudûru olan riyâ çirkindir. Binâenaleyh riyâdan neş'et eden tesbih, mezbeleden biten yeşilliğe benzer. Bu ma'nâya binâen bu beyt-i şerîf, bu hadîs-i şerîfin tefsîri olur ve nitekim âtîdeki beyitte de hadîs-i mezkûrun ma'nâsı sarâhaten beyân buyurulur.
1013. İmdi bil ki, güzel ve iyi sûret, kötü ahlâk ile bir tesûya değmez.
“Tesû” bir “dânik”in dörtte biri kıymetinde eski zaman sikkelerinden biridir. Ya'ni “Güzel ve latîf sûret sahibinin ahlâkı kötü olursa, onun bu güzelliği on para etmez” demek olur ki, bu beyit yukarıda mezkûr ایاکم و خضراء الدمن hadîs-i şerîfinin ma'nâsıdır. Bunun için, Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz, ümmetine ta'limen اللهم كما حسنت خلقی فحسن خلقی ya'ni “Yâ Rab, halkımı ya'ni sûretimi güzel yaptığın gibi ahlâkımı da güzel yap!” buyururlar idi.
1014. Ve eğer sûret hakîr ve na-makbûl ise, mâdemki huyu iyi ola, onun ayağında öl!
1015. Bil ki, sûret-i zahir fânî olur, âlem-i ma'na bâkî kalır!
1016. Nice bir aşkı destinin nakşına fedâ edersin; destinin nakşından geç ve suyu iste!
Bu beyt-i şerîfte, ecsâd "desti"lere; ve onlar da kaş ve göz ve ağız ve burun ve sair a'zâ güzellikleri "desti üzerindeki nakış"a ve rûh ve maânî “su”ya teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni benî Âdem'in eser-i kemâli olan “aşk” dediğimiz kıymetli bir hâli ne zamana kadar fânî olacak olan sûret güzelliklerine sarf ve fedâ edersin? Fânî olan sûretten geç, bâkî olan ma'nâyı iste!
1017. Onun sûretini gördün, ma'nadan gafilsin; eğer akıl isen sadeften bir inci seç!
O desti gibi olan sûreti gördün, halbuki onun ma'nâsından gāfilsin. Sûretten matlûb olan ancak ma'nâdır. Binâenaleyh eğer âkıl isen, sadef mesâbesinde olan sûret-i beşeriyyeden, inci gibi olan ma'nâyı seç ve intihâb et ve sûret ile iktifâ etme!
1018. Bu kalıpların sadefleri cihanda, vakıa hep can denizinden diridirler.
Ya'ni bu sadefler mesâbesinde olan kalıplar ve cesetler, bu âlem-i kesîf-i şehadette hep Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ından diridirler.
1019. Fakat her sadefte güher olmaz; gözünü aç, her birinin içine bak!
Her [sadefte] inci bulunmadığı gibi, her bir kelli felli kalıpta da cevher-i ma'nâ yoktur. Binâenaleyh basar-ı basîretini aç da, musâhabet ettiğin kimselerden her birinin ahvâl-i bâtınesine nazar et!
1020. Ki, onda ne vardır ve bunda ne vardır, ayırt et; zîrâ ki o kıymetli inci [1025] enderdir!
Her mükellef ve müşekkel cisimlerde maârif-i ilâhiyye ve ulûm-i ledünniyye incileri bulunmaz. Bu kıymetli incilerin bulunduğu cisim sadefleri nâdirdir. Binâenaleyh mülâkî olduğun kimselere dikkatle bak, bunda ilim ve irfândan ne vardır ve onda ne vardır!
Ma'lûm olsun ki, firâset-i şer'iyye sahibi olmayan kimse, eğer ilmi var ise musâhebet ettiği kimselerin bâtınlarını ya kavllerinden veyâ fiillerinden anlayabilir. Zîrâ kavl ve fiil zâhirdir. Onun için الظاهر عنوان الباطن ya'ni "Zahir bâtının ünvânıdır" derler. Eğer âlim değil ise, bir âlimin delâletine muhtâç olur. Eğer buna i'tirâzen denirse ki: "Ba'zı kimseler riyâ ve süm'a için sözlerini ve fiillerini salâh dâiresinde gösterirler; binâenaleyh bunların bâtınlarını sözlerinden ve fiillerinden anlamak müşkil olur"; cevâben deriz ki: Eğer dikkat olunursa riyâkâr dahi sözünden ve fiilinden anlaşılır. Fakat ilim ve temyîz-i sahîh lâzımdır.
1021. Eğer sûrete gidersen, bir dağ şekilde, büyüklükte la'lin yüzü kadardır.
Eğer sûrete ehemmiyet verirsen, bunun kıymeti yoktur. Çünkü bir dağ, gâyet kıymetli olan bir la'l-pârenin birçok misli cesâmetinde olduğu halde, bu bir la'l parçası, koca bir dağa tercîh olunur.
1022. Sûrette senin elin ve ayağın ve tüylerin dahi nakş-ı çeşminin yüzü kadardır!
Bu da sûretin ehemmiyetsizliğini gösteren bir misâldir. Ya'ni a'zâ-yı beşeriyyenin bir çoğu gözden daha cesîm iken, göz kıymetinde ve ehemmiyetinde değildir.
1023. Fakat bu sana mestûr değildir ki, göz bütün a'zâdan müntehabdır.
1024. Bâtına gelen bir fikirden, bir demde yüz cihân baş aşağıya gelir!
Bu ma'nâyı âtîdeki beyitte beyân buyurulan misâl ile tavzîh ederler:
1025. Egerçi sultanın cismi sûrette birdir, onun yüz binlerce askeri arkasında gider.
1026. Şah-ı safînin şekil ve sûreti dahi gizli bir fikrin mahkûmudur.
1027. Nihayetsiz halkı bir endîşeden gör; yer üzerinde bir sel gibi revâne olmuş!
Küre-i arz üzerinde mikdârı bir buçuk milyar tahmîn olunan halkın, seller gibi şurada burada dolaşıp seyahat etmeleri hep fikir ve endîşe te'sîri ile vâki' olur. Hakikat-i hâl böyle iken:
1028. O fikir halk indinde küçüktür; fakat sel gibi cihânı yedi ve götürdü.
Halkın pek çoğu kendi fikirlerinin sevkiyle vâki' olan muâmelâtında müstağrak bir halde kalıp, "fikir” dediğimiz ma'nâya ehemmiyet vermeyip küçük görürler. Fakat onlar fikrin ehemmiyetinin farkına varmadıkları halde, o fikir halk-ı cihânı yedi yuttu ve kendi akıntısına götürdü.
1029. İmdi, mâdemki cihanda her bir san'atın fikirden kāim olduğunu görüyorsun;
1030. Evler ve köşkler ve şehirler, dağlar ve sahrâlar ve nehirler,
1031. Hem yer ve deniz ve hem güneş ve felek, balık denizden diri olduğu gibi ondan diridir.
Bu 1030 ve 1031 numaralı beyitler, 1029 numaralı beyti itmâm eder. Ya'ni, binâenaleyh bil ki, âlem-i sûrette her ne varsa hepsi denizden hayât bulan balıklar gibi o fikirden diridir. Meselâ suver-i âlemden bir kısmının husû- lünde benî-Adem'in sun'u vardır. Evler, köşkler, şehirler gibi sûretler benî-Adem'in fikrinden ve düşüncesinden peyda olur. Bir kısmı da masnûât-ı ilâhiyyedir. Dağlar, sahrâlar, nehirler ve küre-i arzın karası ve denizi ve güneş ve felekler gibi ki, bunlar da akl-ı küllün fikrinden hâsıl olur. Nitekim yukarıda 973 numaralı beyitte این جهان یک فکرتست از عقل کل ya'ni "Bu âlem akl-ı küll-den bir fikirdir"] buyurulmuş idi.
1032. Böyle olunca, niçin hamâkattan, sen körün önünde, ten Süleyman ve fi-kir karınca gibidir!
İmdi, masnûât-ı Hak ve masnûât-ı benî-Adem fikirden husûle gelince, ni-çin senin basar-ı basîretin kör ve his gözün fa'al oluyor da, hamâkattan do-layı cismi ehemmiyetli görüp, Hz. Süleymân gibi saltanat ve tasarruf sahibi-dir; ve fikri karınca gibi za'îf görüp, ehemmiyyetsiz bir şeydir dersin?
1033. Senin gözünün önünde dağ büyük görünür; fikir fâre ve dağ kurt gibidir.
Senin his gözünün önünde dağ büyük görünür. Bu zâhirî göze nazaran fi-kir fâre gibi zaîf ve dağ kurt gibi kavîdir.
1034. Alem senin gözünün önünde korkunç ve azîmdir; buluttan ve gök gürle-mesinden titremen ve korkun vardır.
Ya'ni, âlem akl-ı küllün bir fikrinden ibaret ve o fikrin gölgesi iken, sen o fikir ve ma'nâ âleminden ürkmezsin de, onun gölgesinden korkarsın.
1035. Ey eşekten aşağı, fikrete mensub cihandan eymin ve gāfil olarak taş gibi bî-habersin!
Ey tefekkür isti'dâdı ile yaratılmış iken bu tefekkür hâssasını ta'tîl edip su-ver-i zâhirenin kayd ve esâretine giriftâr olan kimse, sen bu hâlin ile merte-bede eşckten daha aşağıya düştün. Çünkü o zavallı eşek tefekkür isti'dâdı ile mahlûk değildir. Binâenaleyh sen mertebe-i hayvaniyyeden daha aşağıya düşerek cemâd hâline geldin ve fikir cihânından eymin oldun. Çünkü senin bu hâline karşı bir hüküm terettüb etmeyecektir zannedersin ve o kadar gāfil bir haldesin ki, fikir âleminden bir taşın haberi olmadığı gibi bî-habersin!
1036. Zîrâ ki nakışsın ve akıldan bî-behresin; Adem huylu değilsin, eşek yavrususun.
Çünkü sen sûret ve nakıştan ibâretsin ve "Cins cinse meyl eder" kāidesince, meylin de cinsinden bulunduğun sûretleredir. Ve akıldan nasîbin olmadığı ve binâenaleyh akıl ile senin aranda mücâneset olmadığı için, âlem-i fikirden haberin yoktur. Şu halde Adem huylu değilsin; ma'nâ-yı âdemîden bîbehre olan bir eşek yavrususun.
1037. Sen cehlinden gölgeyi şahıs görüyorsun; ondan dolayı şahıs senin indinde mel'abe ve ehemmiyetsiz oldu.
"Gölge"den murâd, suver-i âlemdir. “Şahıs'tan murâd, Ankaravî hazretlerine göre cismin rûhu veyâ "ayn-ı sabite"sidir. Ve Hind şârihlerinden İmdâdullâh ve Bahru'l-Ulûm hazarâtına göre, mevcûd-i hakîkîdir. Halbuki "rûh" ayn-ı sâbitenin ve ayn-ı sâbite esmâ'-i ilâhiyyenin zıllidir; ve esmâ müsemmâ olan vücûd-ı hakîkînin gayrı değildir. Binâenaleyh Hind şârihlerinin mütâlaası müreccah görünür. Ya'ni "Sen bu suver-i eşyanın, vücûd-i hakîkînin zılâl-i esmâsı olduğunu bilmiyorsun; bu cehlinden dolayı da bu gölgeleri müstakil vücûd sahibi şahıslar zannedersin. İşte bu cehlinden dolayı senin indinde vücûd-i hakîkî oyuncak ve ehemmiyyetsiz bir şey addolunur. Ve hattâ bu câhillerden ba'zıları da, bu suver-i fâniyye-i âlemi isbât ve vücûd-i hakîkî sâhibi olan Hakk'ı inkâr ederler.
1038. Bir gün kadar sabret ki, o fikir ve hayal bir hicabsız kanat açsın!
Fikir ve hayalin hicâbsız kanat açtığı gün, yevm-i kıyâmettir; ve yevm-i kıyâmet üç nevi'dir: Birisi, umumiyyetle “mevt-i iztırârî” hâlidir. Nitekim, من مات فقد قامت قيامته ya'ni Ölen kimsenin kıyâmeti kopar" buyurulmuştur. İkincisi, "kıyâmet-i kübra"dır ki, sûret-i âlemin fezâda bozulması hâlidir. Nitekim ayet-i kerîmede, يَوْمَ تُبَدِّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ وَالسَّمَوَاتُ وَبَرَزُوا لله الواحد الْقَهَّارِ (İbrâhîm, 14/48) ya'ni "O günde ki, arz ve semâvât arz ve semâvâtın gayrine te- beddül eder ve Vâhid-i Kahhâr olan Allah'a bu halde zahir olurlar" buyurulur. Üçüncüsü, insân-ı kâmilin "fenâ-fillâh" ve "bakā-billâh” hâlidir. İmdi, “mevt-i ıztırârî" vukūunda havâss muattal olup, rûh âlemi inkişaf edeceğinden, ölen kimsenin nazarında âlem-i sûret ve semâ ve yıldızlar ve felek gâib olur ve başka bir âlem zâhir olur. Ve o âlemde herkes kendi fikir ve hayalinin mâhiyetini, hicâb-ı sûret olmaksızın müşâhede eder. "Kıyâmet-i kübrâ" vukūunda ise, fezâda sûret-i arz bozulup, ecsâm-ı kesîfe didilmiş yün gibi dağılır ve anâsır letâfet kesb eder ve neş'et-i rûhâniyye galib olan bir âlem zâhir olur. Nitekim قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدأَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللَّهُ يُنشِئُ النَّشْأَةَ الْآخِرَةَ (Ankebût, 29/20) ya'ni "Ey Nebiyy-i zîşânım de ki: Arzda geziniz, halk nasıl başladı görünüz; sonra Allah Teâlâ neş'e-i âhireti inşa eder" âyet-i kerîmesinde bu hâle işaret buyurulur. Ve bu infisâh manzûme-i şemsiyyemizin hey'et-i mecmûasına râci' olduğundan, ay ve güneş ve yıldızlar vaz'iyyetlerini gâib edip, bu herc ü merc içinde görünmez bir hâle gelirler. Ve zuhûr butûna intikāl edip, zî-rûhun kâffesinde mevt-i iztırârî hâli vâki' olup, rûhâniyyet âlemi inkişaf eder. Bu hâl, "fenâ-fillâh" ve "bekā-billâh" mertebelerinde insân-ı kâmile mevt-i ıztırârîden mukaddem vâki' olur. Bu bahsin tafsîli uzundur. Bu kadar îzâhât kâfidir.
1039. Dağları yün gibi yumuşak olmuş ve bu soğuk ve sıcak yeri yok olmuş görürsün.
Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Kâria'da olan يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْتَوُثِ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنفُوشِ (Kâria, 101/4-5) ya'ni "O kıyâmet günü bir gündür ki, nâs pervâneler gibi dağılmış olur ve dağlar atılmış pamuk gibi havalarda uçar!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Peşm-i nerm" "yumuşak yün" ta'bîri ile, anâsırın kesb-i letâfet edeceğine; "bu soğuk ve sıcak yer" ile de yaz ve kış mevsimlerine ma'rûz kalan küre-i arz murâd buyurulur. Erbâb-ı ilm-i hey'et, bir gün gelip, manzûme-i şemsiyyemizin fezâda munkarız olacağını beyân ederek, bu inkırazın müessirâtı hakkında birtakım mütâlaalar yürütürler. Burada onların zikri uzun olur. Bu beyt-i şerîfin ma'nâsı, yukarıda zikr olunan üç nevi' kıyâmete de şâmildir.
1040. Hayy ve Vedûd olan Hudâ-yı Vâhid'den gayri, ne semâ, ne yıldız, ne vücûd görürsün!
Bu beyt-i şerîfte, يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتِ وَبَرَزُوا للهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّار (İbrâhîm, 14/48) âyet-i kerîmesine işaret buyurulur ki, má'nâ-yı münîfi 1038 numaralı beyitin îzâhında geçti. Bu beyt-i şerîfte de, üç nevi' kıyâmete işâret buyurulur. Ya'ni, vücûd-i izâfî âlemi zâil ve vücûd-i hakîkî-i Hak'tan gayri mevcûdâtın kaffesi batıl ve وَقُلْ جَاءَ الْحَقِّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا (İsrâ, 17/81) [ya'ni "De ki: Hak geldi, bâtıl yıkılıp gitti. Zâten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur."] sırrı zâhir olur. Ve لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ (Gâfir, 40/16) ya'ni, "Bugün mülk kimindir?" hitâb-ı fiilî-i ilâhîsine cevap verecek bir ferd kalmayıp, Hakk'ın للهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّار (Gâfir, 40/16) [ya'ni "Kahhâr olan tek Allah'ındır."] cevâb-ı fiilîsi vâki' olur. Bu beyit dahi üç nevi' kıyâmete şâmildir.
1041. Doğruluklara revnak vermek için, sahîh yahut yalan bir efsane geldi.
Ya'ni bahsimizin dakāyıkına muvâfik olarak, hâtıra bir masal geldi. Sen bu kıssayı ister vâki' ve ister gayr-i vâki' farz et; matlûbumuz, doğruluklara kuvvet ve revnak vermek için tenvîr-i efkâr ve nasâyihtir. Bu kıssa, yukarı-ki kıssanın mâba'di olmayıp, ondan ayrıdır.