Pâdişâhın, yeni satın almış olduğu iki köleyi imtihân etmesi
18. bölüm / 33 · 1889 kelime · ~10 dk okuma
839. Bir padişah ucuz iki köle satın aldı; o ikiden birisine söz söyledi ve dinledi.
840. Onun birini, kalbi anlayışlı ve cevabı latîf buldu: "Şekerin dudağından ne [844] doğar?" "Şeker suyu!"
841. İnsan, dil altında gizlidir; bu dil, canın dergahı üzerinde perdedir.
Bu beyt-i şerifte, المرأ مخفى تحت لسانه ya'ni "Kişi lisanının altında mahfidir” hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'ni bir kişinin kadr u menzileti kelâmından ma'lûm olur ve söz söyleyinceye kadar sûret-i insâniyyesinden kıymeti ve mâhiyyeti anlaşılamaz. Ve insan ancak endîşeden ve düşünceden ibâret olduğundan, kıymeti fikriyle ölçülür, ve fikrinin tercümânı ise ancak dilidir. Eğer fikri yüksek ve bâtını münevver olup da söz söylemese, veyâhut sözü muhâtabının seviyesinde olsa, onun dili cânının dergâhı üzerinde perde olur.
842. Vaktaki bir rüzgâr perdeyi karmakarışık çekti, evin sahnının sırrı bize âşikâr oldu.
"Nefes" rüzgâra, "elfâz" perdeye ve "kalb-i beşer" eve ve "sır" efkâra teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, kapısında perde olan bir odanın içinde olan şey görünmez. Bir rüzgâr esip perdeyi kaldırınca, içindeki olan şeyler görünür. Bunun gibi, insan da nefesini sarf ile tekellüme başlayınca, kalbindeki efkârın mâhiyyeti anlaşılır.
843. Ki o evde güher mi, yahut buğday mı vardır; altın hazînesi mi, yahut hep yılan ve akrep mi vardır.
844. Yahut onda kenarında bir yılan olduğu halde hazîne mi vardır; zîrâ ki altın hazîne bekçisiz olmaz.
Bu beyt-i şerîfte, kalb-i şerîfi hakāyık ve maârif-i ilâhiyye ile dolu olan bir ârifin, setr-i hâl için halk nazarında noksân addedilecek bir ayıp ile zânir olduklarına işâret buyurulur.
845. O teemmülsüz öyle söz söyler ki, başkaları beş yüz teemmülden sonra söylerdi!
Ya'ni, o kölenin birisi düşünmeksizin öyle söz söylerdi ki, başkaları öyle bir sözü birçok teemmülden sonra hazırlayabilirler idi!
846. Der idin ki: "Onun bâtınında derya var idi; bütün derya söyleyici gevher idi!"
847. Ondan parlayan her gevherin nûrundan Hak ve bâtıla furkān olurdu.
“Nûr”dan murâd nûr-ı Hak; “gevher”den murâd kalb-i âriftir. Ya'ni, Hakk'ın nûrundan parlayan her kalb-i ârifin pertevinden, hak ve bâtıl seçilir ve hak bâtıl ve bâtıl dahi hak sûretinde görünmez. İmdi, nûr ve hâdî olan Kur'ân-ı Kerîm'in nüzûlü, hak ve bâtılı zerre zerre ayırmıştır. Velâkin kulûb-ı âmme nûr-ı Hak'tan müstenîr olmadığından, bâtılı hakka ve hakkı da bâtıla bürünmüş bir halde görüp, yollarını şaşırırlar.
848. Furkan'ın nûru bizim için zerre zerre Hak ve bâtılı ayırıp fark eyledi.
“Furkān”, Kur'ân-ı Kerîm'in isimlerinden biridir. Zîrâ vücûdda Hakk'ı ve halkı ve tayyibi ve habisi ve hakkı ve bâtılı ve helâli ve harâmı birbirinden ayırmıştır. Nitekim sûre-i Duhân'da فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ (Duhân, 44/4) ya'ni “O Kur'ân'da emr-i hakîmin kâffesi ayrılmıştır” buyurulur. “Nûr-ı Furkān”dan murâd, ism-i Zâhir'in tecellîsidir. Zîrâ nûr, kendi zâhir ve eşyâ-yı muzhirdir; ve eğer ism-i Zâhir'in tecellîsi olmasa, bu ayrılıkların cümlesi ism-i Bâtın'ın taht-ı hîtasında bi'l-ittihad muhtefi olurdu. Ve Nebiyy-i Zîşân'ın sûret-i müteayyinesi de ism-i Zâhir'in tecellîsi iktizâsından olup, mazhar-ı ism-i câmi' olduğundan, ayn-ı Furkān kendileri olur. Ve bu i'tibâr ile, nûr-ı Furkān onların nûru olur ve bu nûr ise ancak nûr-ı Hak'tır.
849. O gevherin nûru bizim gözümüzün nuru olaydı, hem cevab ve hem sual bizden olurdu.
"Nûr-ı gevher"den murâd, nûr-ı Furkān olan nûr-ı bâtın-ı nebevîdir. Ya'ni, eğer nûr-ı bâtın-ı nebevî bizim kalb gözümüzün nûru olaydı, herhangi bir müşkil hakkında vârid olan suâl ve suâlin cevabı bizim bâtınımızdan nebeân ederdi.
850. Sen gözü eğri yaptın, ayın kursunu iki gördün; mâdemki sual vardır, bu nazar iştibah içindedir.
Ya'ni, sen ayın kursu gibi bir olan vücûdu halk ve Hak diye iki gördün ve "cem'u'l-cem" hâlinden gaflet içinde olup, hey'et-i mecmûa-i âleme şaşılıkla baktın ve Furkān'ın ayn-ı Kur'ân olduğunu bilemedin. Bu eğri bakış sende "vahdet" hakkında birtakım suâller îrâdına sebep oldu. İm'di, mâdemki senin suâlin vardır, bu suâl senin nazarının vahdet-i vücûd hakkında şübhe içinde kaldığına delîldir. Zîrâ suâller şübhelerin izâlesi içindir.
851. Mehtab hakkında gözü doğru et, tâ ki sen ayı bir göresin. İşte cevab!
Bu beyt-i şerîf, yukarıda geçen 836 numaralı beyt-i şerîfin mâba'didir. Ma'lûm olsun ki, Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'te âdet-i seniyyeleri budur ki, fühûm-ı nâkısanın yanlış anlayacaklarından havfen, ba'zı häkāyıkı izhârdan vazgeçtiklerini beyân buyururlar; ve bu sûretle fühûm-ı nâkışa erbâbını meclis-i irfanlarından dışarıya cıkarırlar. Fakat yine bu lakayıkı ehl-i irfana ebhas-i âliyeye elfâz-ı münâsibe ile ibzal buyururlar. İşte bu beyt-i şerîfler dahi o kabîldendir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de buyururlar ki: "Hakk'ı maddeden mücerred olarak görmek, ebeden mümkin değildir." Binâenaleyh avâlim-i şehîdiyye Hakk'ın zât ve sıfât ve esma' ve efâli ile zuhûrundan başka bir şey değildir. Ve Hakk'ın insân-ı kâmil sûretindeki tecellîsi, tecellî-i ahîrdir ve ondan zuhûru gibi hiçbir mazhardan zâhir değildir. Fakat bu insân-ı kâmil taayyün cihetinden abddir ve hakîkat cihetinden Hak'tır; ve abdiyyetle zuhûr dahi ancak zuhûr-ı Hak'tır. Zîrâ vücûdda aslâ Hakk'ın şerîki ve nazîri yoktur. Ve cenâb-ı Mevlânâ Mesnevî-i Şerîflerinde bu hakîkata şu beyit ile işaret buyurur. "Sen efendiyi kuldan ayrı görürsen, kitabın hem metnini ve hem de dîbacesini gâib ettin!" Bu îzâhâta nazaran beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Sen, vücûd-ı mutlak semâsının bir mehtâbı olan Nebiyy-i zîşân hakkında basar-ı basîretini şaşılıktan kurtar ki, o ayı bir göresin ve onu Hakk'ın zuhûr-ı vücûdundan başka bir şey görmeyesin! Ey vücûd-ı vâhid-i Hakk'ı ikiye tefrîk eden kimse, işte sana açık ve kat'î cevâb!"
852. Fikrini doğrult iyi bak; senin o fikrin, o güherin şua'ıdır!
Ey vücûd-ı halkı Hakk'ın in'ata-i zatíyyesinden hâlî gören kimse, sen fikrini tashih et de, iyi bak; senin o fikrin, vucûd-ı vâhid-i hakîkînin bir mertebesi olan "akl-ı küll” ve “hakîkat-i muhammediyye" gevherinin şua'ı ve pertevidir!
853. Senin fikrin ki, eğri görme iyi bak; yine o güherin nûru ve şua'ıdır!
Evet: senin fikrin ki, eğri görmez de iyi bakar ve ta'mik edersen, yine o akl-ı küll gevherinin nûru ve şua'ı olduğunu görürsün! Hind nüshalarında, evvelki beytin mısrâ'-ı evveli ve bu beytin mısra'-ı sâ- هست هم نور و شعاع آن گهر nîsi alınıp فکرتت را راست کن نیکو نگر suretinde kaydedilmiştir. Ankaravî nüshasıyla aralarındaki fark te'kîdden ibarettir.
854. Her bir cevab ki o kulaktan kalbe gelir, göz dedi ki: "Benden dinle, onu bırak!"
Ya'ni, fikirde hâsıl olan her bir müşkilin cevabını kulak vâsıtasıyla dinlersin ve bu dinlediğin sözün ma'nâsı kalbde takarrur eder. Fakat kalb gözü der ki: "Bu kulak vâsıtasıyla gelen ma'nâları bırak da benden dinle! Ben sana işittiğimi değil, gördüğümü söyleyeyim." Zîrâ görmek işitmekten evlâdır. Ve işitmek ile "ilm-i yakîn" ve görmek ile "ayn-ı yakîn" hâsıl olur. Nitekim Cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîr'lerindeki bir beyt-i şerîfte şöyle buyururlar: "Derviş sözünü görüp de söyler, âmmî işitir de öyle söyler." Bu beyt-i şerîfte, ulemâ'-i zâhirenin ilmi ile ulemâ'-i bâtınenin ilmi arasındaki farka işâret buyurulur.
855. Kulak dellâldır ve göz ehl-i visaldir; göz hal sahibi ve kulak kāl sahipleridir.
Kulak dellâllık vazîfesini yapar. Dellâl nasıl ki kendisinin olmayan malı "Harâc, mezâd!" diye satarsa; kulak yolundan âlim olanlar da kendilerinin zevki olmayan ilmi öylece satarlar. Fakat çeşm-i bâtın ve ayn-ı basîret sâhipleri ehl-i visâl olduklarından, onlar Hakk'a vuslat hâlindeki zevklerinden bahsederler. Binâenaleyh göz hâl sahibi ve kulak kāl sahibidir. Nitekim, ليس الخبر كالمعاينه ya'ni, "Haber muayene gibi değildir" buyurmuşlardır.
856. Kulağın dinlemesinde sıfatın tebdili, gözlerin iyânında zâtın tebdili vardır.
İnsan kulaklarıyla evâmir ve nevâhîyi dinlediği vakit, sıfât-ı zemîmesini sıfât-ı hamîdeye tebdîl eder ve sıfât-ı cehli sıfat-ı ilme munkalib olur. İşte, kulaktan dinlemenin te'sîri bu kadardır. Fakat tecellî-i zâtî-i Hak vukūunda Hak basar-ı basîret ile müşâhede olununca, abdin zâtı mahv ve fânî olup, onun makāmından Hak kāim olur; ve bu hal içinde "Ene'l-Hak" derse, kāili Hak olur. Meselâ demir ateşte kızınca ayn-ı âteş olur ve onun demirliği kalmaz; ve bu hâl içinde "ben ateşim" dese, onun kāili demir değil, ateş olur. Ve bu hale لن يرى احدكم ربه حتى يموت ya'ni, "Sizden biriniz ölmedikçe Rabbi'ni görmez" hadîs-i şerîfinde işâret buyurulur. Zîrâ abdin gayriyyeti ve zât-ı beşeriyyesi kāim oldukça, Hakk'ı müşâhede mümkin değildir. Ve abdin gayriyyeti ve zât-ı beşeriyyesi zâil olduğu vakit, Hakk'ı müşâhede eden dahi yine Hak'tır. Nitekim İmâm Alî (k.v.) efendimiz, عرفت ربی بربی ya'ni "Ben Rabbim'i Rabbim'le tanıdım" buyururlar. Şu kadar ki, abdin hakîkati ve ayn-ı sâbitesi zât-ı Hak'ta bâkîdir; ve bu i'tibâr ile abdin Hak ve Hakk'ın dahi abd olması mümkin değildir. Hak ebedî Hak'tır ve abd dahi ebedî abddir. Velhâsıl, tecellî-i zâtîde, abdin mevhûm olan enâniyyeti zâil olur, fakat hakîkatı bâkîdir. Meselâ güneş zâhir olduğu vakit, yıldızların nûru güneşin nûrunda mahv ve müstehlek olup görünmez. Fakat hakîkatta yıldızların nûru bâkîdir. Ve kezâ demir ateşte kıpkızıl olduğu vakit, o hâl içinde demirliği kalmaz. Fakat onun hakîkatı ve demirliği bâkîdir. Ve kezâ bir bardak suyun içine kesîf olan bir şeker parçası atılsa erir ve onun kesâfeti ve vücûdu kalmaz. Fakat o suyun içinde onun şekerliği bâkîdir; ne su şeker olur; ve ne de şeker su olur. zîrâ su tabahhur edince şeker tebellür edip yine bardak içinde zâhir olur. Bu "tebdîl-i zât" keyfiyyeti, zevkî ve hâlî bir mes'ele olduğundan, misâller ile ukūla bu kadar takrîb olunabilir. Zîrâ buradaki îzâhât dahi kulaktan dinlenmiş sözlerden ibaret olduğu için, ancak bir ilm-i yakîn ifade eder. Ve "ilm-i yakîn" ise ilm-i istidlâlîdir; "ayne'l yakîn” ve “hakka'l-yakîn" mertebesinin ilmi değildir.
857. Eğer senin ilmin söz cihetinden "yakîn" oldu ise, ateşten pişkinlik iste, "yakîn"de menzil yapma!
Ey tâlib-i hakikat, eğer senin ilmin kulaktan dinlediğin söz cihetinden mertebe-i "yakîn"e vâsıl olmuş ise, ulemâ-i zâhire gibi bu ilme'l-yakîn mertebesine kanâat ederek, bu mertebe içinde kendine menzil ittihâz edip sâkin olma; ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîn mertebelerine vusûl için tecellî-i zâtî ateşinden pişkinlik iste! Zîrâ bu üç mertebe-i ilim birbirinin fevkindedir. Meselâ bir kimse balın vücudunu ve evsâfını dinlese, ona kulak tarafından gelen bu ilim bir ilm-i yakînîdir. Ondan sonra balı görse, ilmi bir derece daha terakkî edip ayne'l-yakîn mertebesi hâsıl olur. Ve ondan sonra o gördüğü baldan yese, ilmi bir derece daha terakkî edip hakka'l-yakîn mertebesine erişir. Ve kezâ ateşin vücûdunu işitmek ilme'l-yakîn; ve görmek ayne'l-yakîn; ve ateşte yanmak hakka'l-yakîn mertebeleridir. Rubâî: ای دوست ترا بهرمکان می جستم هردم خبرت ازین و آن می جستم دیدم بتو خویش را تو خود می بودی خجلت زده ام کز تو نشان می جستم "Ey dost, seni her mekânda arar idim. Her dem senin haberini bundan ve ondan isterdim. Seninle kendime baktım; muhakkak sen idin. Senden nişan istediğimden dolayı utandım."
858. Sen yanmadıkça o ayne'l-yakîn değildir; bu "yakîn"i istersen ateş içinde otur!
Ey vahdet-i Hakk'ı kulaktan dinlemiş olan kimse, "tecellî-i zâtî" ateşinde yanmadıkça, senin bu ilmin ilm-i yakînîdir, ayne'l-yakîn değildir. Eğer bu "yakîn"in husûlünü istersen, Hak'tan niyâz et ve sa'y et, bu tecellî ateşi için- de otur! Cenâb-ı Pîr efendimiz burada, "ayne'l-yakîn" mertebesini zikr ile iktifâ buyurup, "hakka'l-yakîn" mertebesini meskût bırakmışlardır. Zîrâ tecellî-i zâtî vukū'unda ayne'l-yakîni müteakib hakka'l-yakîn mertebesi hâsıldır; aralarında aslâ fâsıla-i zamânî yoktur. Binâenaleyh tecellî-i zâtîde ayne'l-yakîn hakka'l-yakîn demek olur.
859. Kulak nafiz olduğu vakit göz olur; ve yoksa kavl kulağa takılmış olur.
Bu beyt-i şerîf, "Dinlemenin hiç fâidesi yok mudur?" suâl-i mukadderine cevabdır. Buyururlar ki: "Evet, kulak kemâl-i dikkatle dinler ve ma'nâya nüfûz ederse, göz mesâbesinde olur. Zîrâ maânî gıdâ-yı rûhdur. Ve gıdâ-yı sûrî nasıl bedene tahallül ederse, ma'nânın hakāyıkı dahi öylece rûha tahallül eder ve göz vâsıtasıyla kalbe müntakış olan ilim kadar kavî olur. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ الْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (Kaf, 50/37) ya'ni "Kendisinde kalb olan ve hâzır olduğu halde ilkā-yı sem' eden kimse için, muhakkak bu Kur'ân'da nasîhat vardır" buyurulur. Fakat sözün ma'nâsı tedebbür olunmazsa, o kavl, kulağa esen bir rüzgâr mesâbesinde kalır. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte ulûm-i ledünniyye-i enbiyâ ve evliyâyı dikkatle dinleyip kalbe yerleştirmenin fâidesi olduğu beyân buyurulur.
860. Bu sözün nihayeti yoktur, rücû' et, tâ ki padişah o köleleriyle ne yaptı?
"Râh kerden", Bahâr-ı Acem'in beyânına göre "râh ser-kerden" demekten kinâyedir; ve "ser-kerden" şürû' etmek ma'nâsınadır. Burada, celbe şürû' ma'nâsı verildi.