İçeriğe atla

Töhmet sebebiyle anasını öldüren bir şahsa halkın melâmet etmesi

17. bölüm / 33 · 4402 kelime · ~23 dk okuma

771. O birisi öfkesinden hem hançer darbesi ve hem yumruk darbesi ile anasını öldürdü.

772. O birisi ona dedi ki: "Sen bed-gevherlikten dolayı analık hakkını hatıra getirmedin.

773. Hey! Ey çirkin yüzlü, onu niçin öldürdün; nihayet söylemez misin ki, o sana ne yaptı?"

774. Dedi ki: "Bir iş yaptı ki ona ayıptır; onu öldürdüm ki, toprak onun settârıdır!"

Kātil dedi ki: "Benim anam bir kötü fiilde ya'ni zinâda bulundu ki, bu hâl ona âr ve ayıptır. Binâenaleyh onu öldürdüm ki, toprak ayıpların örtüsüdür."

775. (Sail) dedi: "Ey muhteşem, o kimseyi öldür!" Kātil dedi: “İmdi her gün bir adam mı öldüreyim?"

Sâil kātile evvelce “çirkin yüzlü" diye hitâb ederken, fiil-i katlin sebebini anlayınca "ey muhteşem" diye hitâb edip dedi ki: “Mâdemki anan zinâ etmiş idi; zanparayı öldüre idin ve anana kıymaya idin. Delki tâib olurdu!" Kātil de ona cevaben dedi ki: "Anam zâniye olduğundan, bir zanparayı öldürsem başka bir zanpara bulurdu; ve şu halde benim her gün bir adam öldürmem îcâb ederdi. Binâenaleyh ortadan madde-i fesâdı kaldırdım."

776. "Onu öldürdüm, halkın kanlarından kurtuldum; onun gırtlağını keserim, halkın gırtlağından iyidir!"

Ya'ni "zarar-ı âmmı [def'] için zarar-ı hâss ihtiyâr olunur" kāidesine riâyet ettim.

777. O kötü hâssiyyetli olan ana, senin nefsindir; zîrâ her tarafta onun fesâdı vardır.

778. Müteyakkız ol, onu öldür ki, o alçak için her bir dem bir azîze kasd ediyorsun!

Nefsinin hîlesine karşı müteyakkız ol da nefsini öldür, ya'ni nefsinin sıfatının zuhûruna mâni' ol ve onun arzusundan dolayı her an bir muhterem insân-ı kâmilin ahvâlini ve sözlerini tenkîd ve onun gıybet ve zemmi ile meşgül olma! Meselâ nefis, eski püskü libâslar içinde bir kâmili görünce, istikrâh edip: "Ne fenâ ve murdar bir kıyafettir; kâmil bu libâsta mı olur?" der. Veyâhut, ahkâm-ı şer'iyyenin icrâsına da'vet eden bir kâmili işitse: "Ammâ mutaassıb ve kaba sofu hâ!" der. Çünkü bunların her birisi kendi hazzına ve zevkine muhâliftir.

779. Ondan dolayı bu dünyâ-yı hoş sana dardır; onun için Hak'la ve halk ile niza' edersin.

Cenâb-ı Pîr efendimizin “dünyâ-yı hoş" buyurduklarının sebebi budur ki: Dünyâ zât-ı Hakk'ın sıfât ve esmâ' ve efâli ile tecellî ettiği bir mevtındır. Binâenaleyh dünyâdan daha ecma' bir mevtın yoktur. Mevtın-ı âhiret dünyâ- dan evsa'dır, fakat ecma' değildir. Zîrâ orada ehl-i rahmet ile ehl-i azab yekdîğerinden mümtâzdır. Nitekim âyet-i kerîmede وَامْتَازُوا الْيَوْمَ أَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ (Yâsîn, 36/59) ya'ni "Ey mücrimler, bu günde ayrılın!" buyurulur. Dünyâda ise mümtezicdir. Binâenaleyh nefsini öldüren ârif, bilcümle mevâtındaki tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyye ahkâm ve âsârını bu dünyâda cem'iyyet ile müşâhede ettiği cihetle, hoştur ve latîftir. Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât'ta dünyâ hakkında "ümm-i rakub" buyururlar. Zîrâ dünyâ, evlâdlarını son derece murâkabe ile ihtiyaçlarını bi'l-ihzâr, terbiye eder. Fakat gāfilin nazarında bu derece latîf olan dünyâ pek dardır. Çünkü onun sıfat-ı nefsâniyyesi diri ve fa'âldir. Bu sıfatın te'sîri ile kendisine mülayim gelmeyen bir hâl karşısında kazâ-yı ilâhî ile kavga eder ve hazz-ı nefsânîsine muhalefet eden halk ile de nizâ' eder; ve onun bu kavgaları ve sıkıntıları, başına dünyayı zindân eder.

780. Nefsi öldürdün, sonra i'tizardan kurtuldun; diyâr içinde sana kimse düşman kalmadı.

"İ'tizâr" "özr"den müştakdır. Ya'ni, nefsi öldürdüğün vakit, sâhib-i özr olmaktan kurtuldun; bu dünyâ diyârında artık sana kimse düşman kalmadı.

Hind şârihlerinden ba'zıları "i'tizâr"ın gayın ve dâl harfleriyle "iğtidâr" olması ihtimâlinden de bahsediyorlar. Eğer böyle olursa "vefâ"nın zıddı olan "gadr" dan müştak olur. Bu sûrette ma'nâ: "Nefsi öldürdükten sonra gadirlenmekten kurtuldun ve gadr olmayınca nizâ' da kalmaz" demek olur.

781. Bizim sözümüz üzerine eğer bir kimse enbiya ve evliyâ için işkâl getirirse;

Eğer bizim bu sözlerimiz üzerine enbiyâ ve evliyânın hâli hakkında bir kimsenin fikrinde bir müşkil vâki' olursa;

782. Böyle diye ki: "Enbiyanın nefsi ölmüş değil mi idi; binâenaleyh niçin onların düşmanları ve hasûdları var idi?"

783. Ey doğruyu isteyici, kulak koy; senin bu işkâl ve şübhenin cevabını dinle!

784. O münkirler kendilerine düşman olmuşlardır; onlar öylece darbeyi kendilerine vururlar.

785. Düşman o olur ki, câna kasdeder; düşman o değildir ki, kendisi can çekişir.

786. Yarasa kuşcağızı güneşin düşmanı değildir; o ihticabdan dolayı kendisinin düşmanı geldi.

Yarasa kuşu güneşin ziyasından kaçarsa, güneşe düşman olduğu için değildir. Belki kendi gözünde mevcûd olan kuvvetsizliğin hicâb ve mâni' olmasından dolayı kaçar. Binâenaleyh onun düşmanı kendi nefsinde mündemicdir.

787. Güneşin ziyası onu öldürür; onun elemini güneş hiç ne vakit çeker!

Güneşin vazîfesi düşmanlık değil, ziyâ neşretmektir. Yarasa müteessir olursa, güneşe bir renc ve elem isabet eder mi!

788. Düşman o olur ki, ondan azab gele; güneşten la'le mâni' gele."

"Güneş"ten murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır. Ve "la'l"den murâd, rûhtur. Ya'ni, düşman odur ki, bir kimseye onun tarafından azâb ve cefâ gelir. Ve enbiyâ ve evliyâ güneşlerinden "rûh-ı insânî"nin la'l gibi mücellâ ve musaffâ olmasına mâni' olan şey ise bir düşmandır. Halbuki münkirlerin rûhlarının envâr-ı enbiya ve evliyâdan mücellâ ve musaffâ olmalarına mâni' olan şey, mücerred kendi nefisleridir. Binâenaleyh münkirlerin kendi düşmanları ancak kendi nefisleridir.

789. Cümle kafirler, peygamberlerin cevherinin şua'ından kendilerinin mâni'idir.

Enbiyâ ve evliyânın cevâhir-i hakāyıkından çıkan şuâ'dan müstefid olmak hususunda kâfirlerin hepsi kendi kendilerini men' ederler.

790. Halk o ferd olan gözün ne vakit hicabı olurlar; halk kendilerinin gözünü kör ve sağır ettiler!

Her bir peygamber kendi zamânının ferîdidir; ve onun nazarı da hakäyıka nazarda yektâdır. Binâenaleyh ona muhalefet eden münkirler, hiçbir vakit onun ferd ve yektâ olan gözüne hicâb olamazlar! Ona muhalefet edenler, ancak kendi gözlerini kör ve kulaklarını sağır ederler!

791. Kîn güden bir hindû köle gibi, efendisinin inadından kendisini öldürür!

Münkirlerin peygambere olan muhalefetleri, efendisine karşı kîn tutan bir akılsız hindû köleye benzer. Meselâ o akılsız köle, efendisine inâd olmak üzere kendisini öldürür!

792. Efendisine ziyan olmuş olmak için, saray damından baş aşağı düşer!

O köle, efendisine bir ziyân olmuş olmak için, saray damından kendisini tepesi üstü aşağıya atar!

793. Eğer hasta tabîbe düşman olursa; ve eğer çocuk muallime adavet ederse;

"Edîb" burada mektep muallimi ma'nâsınadır. Ya'ni, hasta kendisini tedâvî eden tabîbe düşman olursa; ve kezâ çocuk da devam ettiği mektep muallimine adâvet ederse;

794. Hakikatta kendi cânının reh-zenidirler; kendilerinin akıl ve canının yolunu kendileri vurdular!

795. Eğer bir bez yıkayıcı güneşten dolayı öfkelenirse, eğer bir balık sudan gazab ederse;

796. Sen bir bak kime ziyân tutar; akıbet ondan kara yıldızlı kim olur?

Meselâ bez yıkayıp kurutmak için güneşin harâretine muhtaç olanlar, eğer güneşe öfkelenip ondan istifadeyi terk ederse; ve kezâ bir balık suya hiddet edip kendisini sudan dışarıya atarsa; sen bir bak, bu öfke ve muhalefetlerin kime ziyânı vardır? Akıbet o muhalefetten bedbaht olan kim olur? "Siyah-ahter", kara tâli'li ve bedbaht ma'nâsınadır.

797. Eğer Hak seni çirkin yüzlü yaratırsa, sakın hem çirkin yüzlü ve hem çirkin huylu olma!

Bu beyt-i şerîfin yukarıki ebyâta rabtı bu vech iledir ki; insanda şuûnât-ı nefsiyye ile sıfât-ı rûhiyye vardır. Sıfât-ı nefsiyye çirkindir, sıfât-ı rûhiyye ise güzeldir. İmdi, rûhun güzel olan sıfatını, nefsin çirkin olan sıfatına tabi' kılmak, güzeli çirkin yapmak ve iki çirkinliği cem' etmek olur. Ve bu hâl, çirkin yüzlü olan bir kimsenin çirkin huylu olması kabîlinden olur. Zîrâ cisim sûret ve huy ma'nâdır; ve kezâ nefis sûret ve rûh ma'nâdır. Eğer bir kimse enbiyâ ve evliyâya, sıfât-ı nefsâniyyesinin te'sîriyle muhalefet ederse, rûhunu da nefsine tâbi' kılmış ve iki çirkinliği cem' etmiş olur. Ve böyle bir kimse, hem sûreti ve hem de sîreti çirkin olan zümreye dâhil bulunur; ve bunun zararı, münhasıran kendisine âid olur. Zîrâ kubh üzerine kubh, akbehtir. Nitekim İmâm-ı Alî (kerremallâhu vechehû) efendimiz buyururlar: انظر الى وجهك في المرآت ان كان حسنا فافعل ما يناسبه وان كان قبيحا لا تجمع بين القبيحين ya'ni "Aynada yüzüne bak; eğer güzel ise, ona münasib olan şeyi yap; ve eğer çirkin ise, iki çirkin arasını cem' etme!"

798. Ve eğer senin pabucun varsa taşlığa gitme; ve eğer iki şâh isen dört şah olma!

Ankaravî nüshasında birinci mısra' ور برد ;ve Hind nüshalarında ور بود ibaresiyle başlar. Fakîr bu beyt-i şerîfin yukarıki ebyâta rabtı hususunda Hind nüshalarını daha müreccah buldum. Şöyle ki "kefş" ayakkabı demektir. Bundan murâd nefistir. Zîrâ nefis rûhun pabucu mesâbesindedir; ve âlem-i şehâdetteki seferi nefis iledir. "Seng-lâh" taşlık demektir. Ve bundan murâd, tarîk-ı Hak'tır. Zîrâ tarîk-ı Hak sa'bü'l-murûr birtakım müşkilât ile doludur. Ve böyle sa'bü'l-murûr olan taşlık mahallerde ayakkabı ile gezilmez. Zîrâ ayakkabı kayar ve insan düşer. "İki şâh"tan murâd, vücûd-ı beşerin rûh ve cisim- den terekkübüdür. Çâr-şâh (چارشاخ) mahbûsları bağladıkları bir nev'i kayıd ve bend ma'nâsınadır. Hülâsa-i ma'nâ şu olur: "Ey kimse, eğer senin sıfât-ı nefsâniyyen varsa, sa'bü'l-murûr ve taşlık olan tarîk-ı evliyâda, rûhun pabucu mesâbesinde olan bu nefis ile yürüme! Zîrâ ayağın kayar ve senin bu vücûd-ı izâfîn rûh ile nefisten mürekkeb iki şâh iken, bu dünyâ zindânında kendi kendine bir "çâr-şâh" ve bağ olma!" Binâenaleyh ور بود nüshasına göre bu beyt-i şerîfin ma'nâsı daha zevk-âver ve daha sehlü'r-rabttır. ور برد nüshasına göre ise, pek ziyâde tekellüf ihtiyârı îcâb eder. Ve بود kelimesi, sehv-i nâsih olarak برد sûretinde istinsâh edilmiş olmak ağleb-i ihtimâldir.

799. Sen, "Ben filân kimseden daha aşağı mıyım? Benim tali'imde kemter-liği artırır!" diye hasûdsun.

Halbuki sen tarîk-ı Hakk'a, rûhunun pabucu mesâbesinde olan nefsin ile yürüyüp; "Ben ulemâdan bir adamım, tefsîr ve hadîs kitaplarını okuyorum ve pek a'lâ da anlıyorum. Binâenaleyh birtakım kimselerin hürmet ve intisâb ettikleri filân kimseden daha aşağı mıyım? Benim dahi ona intisâbım, tâli'imde aşağılığımı artırır. Ben ondan müstağnîyim. Niçin onun huzûrunda zelîl ve mütevazi' olayım?" diyerek, sıfât-ı nefsâniyyenden birisi olan sıfât-ı hasedi izhâr edersin. Binâenaleyh sen hasûdsun ve bu sıfat ile sen zindân-ı dünyâda kendinin “çâr-şâh"ı ve bağı olursun!

800. Hased ise başka bir noksân ve ayıbdır; belki cümle aşağılıklardan beterdir! [805]

Nefsin birçok kötü sıfatları vardır; fakat hased onların içinde pek berbâd bir noksân ve ayıbdır ve aşağılıkların hepsinden daha aşağıdır.

801. O İblîs, kemterliğin neng ve ârından, kendisini yüz ebterliğe bıraktı.

Ya'ni hased kibirin veled-i nâ-meşrû'udur. Binâenaleyh kimde kibir varsa, onda mutlakā hased de vardır. Nitekim Iblis kibri sebebiyle Adem'e ser-fürû ve secde etmekten ârlandı ve onun ind-i ilâhideki mükerremiyyetine hased edip düşman oldu. Fakat bu hâli ile kendisini netîcesi çıkmaz bir yola düşürdü.

802. Hasedden dolayı istedi ki yüksek olsun; halbuki yüksek ne, belki kan süzücü olur!

İblîs hasedinden dolayı Adem'e tefevvuk etmek istedi; halbuki yükseklik nerede kaldı, belki matrûd-i ilâhî olup, gözlerinden kan süzücü ya'ni kan ağlayıcı oldu!

803. O Ebû Cehil Muhammed'den âr tuttu; ve hasedden kendisini yükseğe kaldırdı.

O Ebû Cehil dahi Muhammed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimize tâbi olmaktan, kibri sebebiyle utandı ve o Hazret'in makām-ı âlî-i nübüvvetine hasedinden dolayı kendisini âlî görmek istedi.

804. Onun adı Bû'l-Hikem idi ve Ebû Cehil oldu; ey, çok ehil olan hasedden nâ-ehil oldu!

Binâenaleyh onun adı kavmi arasında, zekâsı sebebiyle evvelce Ebû'l-Hikem iken, onun bu kibir ve hasedi, kendisine Ebû Cehil adını koydurdu. Hey gidi hey!... Akıl ve zekâsı ile ehliyet sahibi olan çok kimseler, nefislerinin hased sıfatından dolayı kendilerini nâehil derekâtına iskāt ettiler!

805. Ben cüst ü cû âleminde, hiç iyi huydan iyi ehliyet görmedim.

Ben Hak ve hakîkatı aramak âleminde, güzel huydan daha iyi hiçbir ehliyet görmedim. Zîrâ mekârim-i ahlâk matlûb-ı Hak'tır. Onun için risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz بعثت لأتمم مكارم الأخلاق ya'ni "Ben mekârim-i ahlâkı itmâm için gönderildim" buyurmuşlardır. Ve tasavvuf yolu ancak güzel ahlâktır.

806. Fazldan ve küstahlıktan ve fenden geç; hizmet ve hüsn-i hulk iş tutar!

Ey kimse, "Benim ilmim ve fazlım ve envâ'-ı hünerim vardır" diye da'vâ-lardan vazgeç! Tarîk-ı Hak'ta asıl işi gören şey, Hakk'ın matlûbuna hizmet etmek ve hüsn-i hulk sahibi olmaktır.

807. Hak peygamberleri ondan dolayı vasıta etti, ta ki hasedler ıztırabda zuhûra gele!

Hak Teâlâ peygamberleri, "hased" denilen sıfat-ı nefsâniyyenin ıztırâb içinde zuhûra gelmesi için vâsıta etti. Zîrâ bir muharrik olmadıkça, beşerin bâtınında mahfi olan kötü sıfatlar kavl veyâ fiil sûretiyle âlem-i histe tezahür edemez.

808. Zîrâ kimsenin Huda'dan bir arı olmadı; Hakk'ın hasedcisi hiçbir deyyâr olmadı!

Allâh'a karşı boyun eğmeden hiçbir kimse âr edip çekinmez ve yeryüzünde dönüp dolaşanlardan hiçbir fert, Hakk'ın sıfât-ı celîlesine hased etmez. Çünkü Hak ile kendi arasında mümâselet görmez.

809. O bir kimse ki, onu kendi gibi zannetti, o sebebden ona hased kaldırdı.

Bir peygamberi kendi gibi zanneden bir kimse, bu zannından dolayı ona karşı hasede kıyâm etti ve onun için مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الأسواق (Furkân, 25/7) ya'ni "Bu peygambere ne oldu ki, taâm yer ve sokaklarda gezer!" dedi. Ve zîrâ peygamber ile kendi arasında sûrette mümâselet gördü ve o sûret-i beşeriyye gözüne perde olup, onun bâtın-ı celîlinden haberdâr olamadı ve من رأنى فقد رأى الحق ya'ni "Beni gören Hakk'ı gördü" hadîs-i şerîfinin sırrına nüfüz edemedi!

810. Vaktaki Resül'ün büyüklüğü mukarrer oldu, binâenaleyh kabûlden kimseye hased gelmez.

Nazarlarında makām-ı risâletin kadr ve rif'ati sabit olan kimseler, peygamberin bu mertebe-i celîlesine hased etmeyip, derhal itâat ederler; ve bu mertebeyi idrak edemeyen humakā, sûret-i beşeriyyesine nazar edip, "O da benim gibi bir insandır, akıl ve zekâ bende de vardır; niçin ona tâbi olayım?" der ve sâika-i kibir ve hased ile ona muhâlif olur.

811. İmdi, her bir devirde bir velî kāimdir; imtihan kıyamete kadar daimdir.

Enbiyânın hikmet-i ba'si çoktur. Birisi de, yukarıda îzâh olunduğu üzere imtihân-ı ibâd idi. Halbuki asrımızda âlem-i sûrette bir peygamber yoktur. Ve peygamberin ehl-i sûrete hicâb olan taayyün-i beşerîsi bu âlemden intikāl etmiş olduğundan, şimdi meydanda böyle bir hicâb da kalmamıştır. Yalnız onun getirdiği kitâbın ahkâmını idrâk ve adem-i idrak mes'elesi kalmıştır. Bu ise hicâb-ı sûrî değil, hicâb-ı ma'nevîdir diye bir suâl vârid olursa; Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfte ona cevâben buyururlar ki: Her bir devirde o peygamberin makāmına kāim olan bir veliyy-i kâmil vardır ki, onlar sûret-i beşeriyyede zuhûr edip, o peygamberin şerîatını te'yîde hâdimdir. İmdi, onun sûret-i beşeriyyesi de resûlün sûret-i beşeriyyesi gibi muâsırlarının tahrîk-i hasedlerine sebeb olur ve imtihân-ı ilâhî de bu vâsıta ile kıyâmete kadar zuhûra gelir; ve o da zamânın "kutbu'l-aktâb"ıdır.

812. Her kimin huyu iyi olursa kurtuldu; ve şişe gönüllü olan her bir kimse kırıldı!

Her kim mütevâzi' ve iyi huylu ise, o zât-ı muhtereme karşı serfürû edip, şekāvet ve dalâletten kurtuldu; ve her kimin gönlü sırça gibi ince ve tahammülsüz ise, onun kadr u rif'atini içine sığdıramayıp kırıldı ve şekāvet ve dalâlete düştü.

813. İmdi, ister nesl-i Ömer'den olsun ister Ali'den, hayy-i mutlak olan imâm o velîdir.

Bu beyt-i şerîfte, İmâmiyye ve Şîa ve Revâfız'ın fikirleri reddolunur. Zîrâ İmâmiyye, “İmâm-ı mutlak, evlâd-ı Alî (kerremallâhü vechehû)dan olmak lâzımdır" derler. Ve Şîa ve Revâfiz ise Hz. Ömer (r.a.) efendimizin nesl-i âlîlerine buğz ederler; ve Şîa, “İmâm-ı kāim Muhammed b. Hasan Askerî olup, uzun ömürlüdür; kurb-ı kıyamete kadar yaşayacaktır" derler. Hz. Pîr efendimiz bu akvâli reddedip buyururlar ki: “İmâm kutbu'l-aktâb olan veliyy-i kâmildir. Ve her devirde, ister Hz. Ömer ve ister Hz. Alî nesl-i âlîlerinden olsun ve ister ensâl-i sâireden olsun, mutlakā Peygamber'in kāim-makāmı olarak hayatta bulunur. Birisi intikâl ederse, yerine müteselsilen diğer biri kāim olur." Ma'lûm olsun ki, zamânının ferîdi olan bu halîfe-i ilâhî, yeryüzünde hazî-ne-i ilâhiyyenin emîni olduğundan, ism-i Zâhir ve Bâtın'ın tecelliyâtı, cemî'-i zerrât-ı âleme onun kabzasından tevzî olunur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber üç yüz senesine kadar Rûm'da zuhûr eden aktâbın hâl ve şânlarını beyânen bir risâ-le yazmışlardır. Hak Teâla bu halîfeyi sûret-i beşeriyye ile setr etmiş olduğundan, halk bilemezler.

814. Ey yol isteyen, mehdî ve hâdî odur; hem gizlidir ve hem yüz önünde otur-muştur.

Ey tarîk-ı hidâyeti isteyen kimse, o "kutbu'l-aktab" Cenâb-ı Hak'tan meh-dîdir ve halk için hâdîdir. Ya'ni nûr-ı hidâyeti Hak'tan alıp halka tevzî' eder. Bâtını ile huzûr-ı Hak'ta hâzır ve onun bu huzûru halkın gözlerinden nihân-dır. O ancak zâhiri ile halkın muvâcehesinde oturmuştur. Hak ile halk arasın-da berzah ve vâsıtadır.

815. O nûr gibidir ve akıl onun Cibrîl'idir; ve ondan dûn olan velî onun kan-dilidir.

816. Ve o ki bu kandîlden aşağıdır, bizim mişkâtımızdır; nûrun mertebede ter-tibleri vardır.

Ya'ni mertebede bu kandîl mesâbesinde olmaktan daha aşağı olan velî bi-zim mişkâtımızdır. Zîrâ nûrun mertebeler üzerine tertîbleri vardır.

Ankaravî hazretleri "mişkât-i mâst" ta'bîrinde Hz. Hudavendigâr'ın kendi-lerinin kutbiyyetine ve gavsiyyetine işâret; ve sâirlerinin tebaiyyet ve fer'iyye-tine îmâ vardır" buyururlar. Ve Bahru'l-Ulûm hazretleri ise, kendi şerhlerinde şöyle buyururlar: "Hz. Mevlânâ “abdâl”dan idiler. Ve "abdal"ın her ne kadar velâyet-i kâmilesi mevcûd ve “seyr"de kâmil ise de, lâkin “kutb”un dâiresi dâ-hilindedir ve "kutb"un hükmü altındadır. Ve bu "abdâl" yedi zâttır ve yedi ik-lîmin kıyâmı onlar iledir. Ve bu yediden her bir şahsın bir isme nisbeti vardır ki, Allâh Teâlâ o nisbet cihetiyle onların tarafına nazar eder. Ve bu nisbet onlar üzerine gālibdir. Ve "kutb"un nisbeti "Allâh” ism-i câmi'i tarafınadır. Ve her bir isim, bu ism-i câmi'in altındadır; ve "kutbu'l-aktab"dan "abdâl"ın istimdadına sebep budur. Ve Hz. Mevlânâ “abdâl”dan olmasının delîli budur ki; Nefehâtü'l-Üns'te mezkûrdür ki, bir cemâat Hz. Mevlânâ'dan namazda imâmet iltimâs ettiler ve Şeyh Sadreddîn-i Konevî hazretleri o cemaat içinde idi. Hz. Mevlânâ buyurdu: ما قوم ابدالیم بهر جا می رسیم و می نشینیم و می خیزیم امامت را ارباب تصوف لايق اند ya'ni "Biz abdâl tâifesiyiz; vâsıl olduğumuz her yerde oturup kalkarız; imâmete erbâb-ı tasavvuf lâyıktır." Ve Şeyh Sadreddîn hazretlerine işaret buyurdular; Şeyh Sadreddîn hazretleri imâm olup namaz kıldırdı. Ba'dehû Hz. Mevlânâ buyurdular ki: من صلى خلف امام تقى فكأنما صلى خلف نبی ya'ni "İmâm-ı takî arkasında namaz kılan kimse, peygamber arkasında namaz kılan gibidir." Filvâki' Cenâb-ı Pîr "kutb"u nûra ve onun mâdûnu olan “velî”yi kandîle teşbîh ve kandîlin dûnunda olanlar için de "bizim mişkâtımızdır” buyururlar. Bu tertîbe nazaran, Bahru'l-Ulûm hazretlerinin mütâlaası muvâfık gibi görünür ise de; "bizim mişkâtımız" ta'bîrinden mutlakā kendilerinin "kutb"un mâdûnu olan kandîl mertebesinde olduğuna hükmolunamaz. Çünkü gerek kandîl ve gerek mişkât olsun, nûrdan müstenîr olduklarından, kandîlin mâdûnu olan bir velî için "kutbu'l-aktâb”ın "bizim mişkâtımız" demesi câiz olur. Hattâ Dîvân-ı Kebîrlerindeki bir beyt-i şerîflerinde, hâmil-i sırr-ı Mustafavî (s.a.v.) olduklarını açıkça beyân buyururlar. Beyit: Nazmen tercüme: "Açtılar kenz-i füyûzu, olunuz hil'at-pûş Mustafa geldi yine cümleniz îmân ediniz!"

817. Zîra ki nûr-ı Hakk'ın yedi yüz perdesi vardır; bu kadar tabakayı nûrun perdeleri bil!

Ya'ni Hakk'ın nûr-ı vücûdunun hicâbları, zulmânî ve nûrânî olmak üzere pek çoktur. "Yedi yüz hicâb" buyurulması, kesret-i adedîye işarettir. Nitekim hadis-i şerifte ان لله سبعين حجابا ya'ni "Allah'ın yetmiş hicabı vardır" ve kezâ ان لله سبع مأة حجاب ya'ni "Allah'ın yedi yüz hicabı vardır" ve keza ان لله سبعين الف حجاب من نور و ظلمة ya'ni Allah'ın nûrdan ve zulmetten yetmiş bin hicabı vardır" buyurulur. Bu adedlerin hepsi çokluktan kinâyedir. İmdi, vücûd-ı mutlak-ı Hak bu nûrânî ve zulmânî perdeler ile ihticâb etmiştir. Nûrânî perdeler cemâlî ve rûhânî ve cinânîdir; ve zulmânî perdeler celâlî ve nefsânî ve cehen- nemîdir. Ve bunların cümlesi bu âlem-i kesîf-i şehadette, tâ vücûd-ı hakîkîye kadar birbirinin üstünde terekküb etmiştir. Vücûd-ı beşer cümlesini câmi'dir. Nitekim sûre-i İnşikak'ta لتركبن طبقاً عن طبق (İnşikak, 84/19) ya'ni "Sen tabakadan tabakaya terkîb olunursun" buyurulur. İşte tabakaların cümlesi “vücûd-ı mutlak"ın tenezzülünden hâsıl olan hicablardır. Ve nûr-i vücudun, hicâbât-ı zulmâniyyedeki mertebelerinin tertibatı olduğu gibi, hicâbât-ı nûrâniyyedeki mertebelerin dahi böylece tertîbleri vardır. Bu hicâbın mebde'i "kutbu'l-aktâb”ın vücûdudur. Ya'ni onun vücûdu, ziyâ-yı şemsin ilk aynaya aksine mümâsildir. Ve ondan sonraki velîye o nûr, bu aynaya vâki' olan akisten akseder; ve onun mâdûnundaki velîye de bu son akisten akseder. Böylece merâtib-i nûrâniyye müteselsilen tamâm olup, merâtib-i zulmâniyye başlar. Ve vücûdun zulmânî hicâblarının mebde'i İblîs'tir. onun mâdûnu zulümât tabakaları, bu merâtib üzerine nûr-i vücûdun en baîd hicabı olan bir tabakaya kadar tenezzül eder. İm-di, insân bu âlem-i kesîfte ilk def'a gözünü açtığı vakit, kendisini gayyâ-yı cehennem olan bu tabaka-i baîdede bulur. Nitekim âyet-i kerîmede وَإِنْ مِنْكُمْ إِلا وَأَرِدُها كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتماً مقضياً (Meryem, 19/71) ya'ni "Muhakkak sizden o cehenneme uğramayan bir kimse yoktur. Ona uğramak senin Rabb'inin hüküm ve kazâsı oldu" buyurulur. Sonra Hakk'ın izni ve peygamberinin şefâati sâyesinde bu gayyâ-yı cehennemden tabaka tabaka terakkî edip, hicâbât-ı zulmâniyyeyi kat' ederek hicâbât-ı nûrâniyyeye ka-dem basar. Buraya kadar şer'-i nebevî ile yürür; ondan sonra tarîk-ı Hakk'a sülûk edip, himmet-i mürşid ile, yine tabaka tabaka bu hicâbât-ı nûrâniyyeyi de himmeti ve isti'dâdı dâiresinde kat' ederek, kendi aslı olan nûr-i vücûda vâsıl ve onda mahv ve müstehlek olur.

818. Her perdenin arkasından bir taâifeye makām vardır; onların perdeleri imama kadar saf saftırlar.

İmâm-ı zamân olan "kutbu'l-aktâb", bilcümle hicâbât-ı nûrâniyye ve zulmâniyyeyi muhît olduğundan, nûrânî ve zulmânî olan hicâblardan her bir perdenin arkasında, rûhânî veyâ nefsânî olan her bir tâifenin makāmları vardır. Onların bu perdeleri, "imâm"a varıncaya kadar saf saftırlar; ve her saffın ehli ancak kendi akrânlarını bilir ve tanır; onun mâfevkinin ahvâline vakıf değildir. Binâenaleyh ehl-i sülûkten ba'zılarının, “Filân velî filân velîden daha yüksektir veya daha aşağıdır" diye mütâlaa serdetmeleri, onların had-nâşinâslıkları eseridir.

819. Sonuncu saffın ehli, kendilerinin za'fından, onların gözü ön saftaki nûra tâkat tutmaz.

820. Ve o öndeki saf, basarlarının zaîfliğinden, daha öndeki aydınlığa takat getiremezler.

821. Bir aydınlık ki evvelin hayatıdır, bu şaşının canının renci ve fitnesidir.

Her bir saffin evvelinde sabit olanların hayatı bulunan nûr ve aydınlık, sülükünü henüz itmâm etmemiş ve biri iki görmekte bulunmuş olan şaşının cânına meşakkat ve fitne, ya'ni imtihân olur. İşte bu sâlik, cânına müstevlî olan bu renc ve fitne sebebiyle, mâfevkinin ma'rifetini inkâr ve onları girdâb-ı dalâlete düşmüş ve hatâ etmiş zanneder. Halbuki girdaba düşmüş olan kendisidir.

822. Şaşılıklar yavaş yavaş azalır; vaktaki yedi yüzden geçer, o deryâ olur.

Bu iki görme şaşılığı, himmet-i mürşid ile tahsîl-i ma'rifet ederek yavaş yavaş azalır ve nihâyet bu yukarıda zikr olunan zulmânî ve nûrânî, ya'ni nefsânî ve rûhânî yedi yüz hicâbı birer birer geçer, deryâ-yı vücûd-ı mutlakta mahv ve müstehlek olup, fânî ve bâkî-billâh olur.

823. Demirin veya altının ıslahı olan bir ateş ne vakit ayva ve elmanın salâhıdır?

Demiri ıslâh edip türlü türlü eşkâle sokan ve altını ıslâh edip envâ'-ı müzeyyenât ve sikke hâline getiren ateş, ayva ve elma gibi nâzik meyveleri yakıp ifsâd eder.

824. Elma ve ayva hafif hamlık tutar; demir gibi, latif bir harâret istemez.

Zîrâ elma ve ayvanın hamlığı hafif olduğundan, doğrudan doğruya ateşe göğüs geremez ve onlar demir gibi alevleri kızıl ve latîf olan ateşe ve harârete tahammül edemez.

825. Lakin demire o şu'leler latîftir; zîra o ejderhânın harâretini çekicidir.

Lâkin demire ateşin alevleri latîf gelir. Çünkü o, ejderha gibi hücum eden alevlerin harâretini kıpkızıl oluncaya kadar kendisine çeker.

826. Demir sıkıntı çekici fakîrdir; çekiç ve ateş altında kızıl ve hoştur!

Demir, nefsini riyâzete ve meşakkate vaz' eden ve mücâhede sıkıntıları çeken fakîrdir. O demir, çekiç ve ateş altında kıpkızıl ve latîf bir manzara hâsıl eder.

827. Vâsıtasız ateşin perdecisi olur; râbıtasız ateşin içine gider.

Demir gibi olan fakîr, arada vâsıta olmaksızın ateşin perdecisi olur; ve râbıta ve vesîle olmaksızın ateşin içine gider. "Fakîr"den murâd, tecelliyât-ı ilâhiyyeyi vâsıtasız kabûl edip sâliklere îsâl eden mürşid-i kâmildir.

828. Su ve suyun evladları bir hicabsız ateşten pişkinlik ve hitab bulmazlar.

Su ve suyun evlâdı olan meyveler, arada bir hicâb bulunmadıkça ateşten pişkinlik ve hitâb bulmazlar. "Ateş"ten murâd tecellî-i ilâhîdir; ve "demir"den murâd, bu tecelliyât-ı ilâhiyyeyi vâsıtasız ve râbıtasız kabûl eden kâmillerdir; ve "su ve suyun evlâdı"ndan murâd, zaîfü'l-isti'dâd olan sâliklerdir. "Aradaki hicâb"dan murâd, mürebbî olan kâmillerdir.

829. Vâsıta, bir tencere veyâ tava olur, yürümekte ayağa bir dolak gibi.

Ayağa bir dolak sarılarak yol yürümek için kuvvet iktisab olunduğu gibi, suyu ve suyun evlâdları olan meyveleri ve sâir mâyiâtı pişirmek ve kaynat- mak için de, ateş ile bunların arasında bir tencere veyâ tava vâsıtalarına ihtiyaç vardır.

830. Yahut arada bir mekân olup, tâ ki o hava sûzân olsun ve suya getirsin.

Yâhut su ile ateş arasında bir mekân ve mesâfe olup, tâ ki o hava kızsın ve harâreti suya getirsin. Nitekim güneşin harâreti sath-ı arzdaki sulara ve meyvelere temâs eden havâ-yı nesîmîyi kızdırıp ısıtır ve harâret şedîd olursa kaynatır. Hind nüshalarında ikinci mısra' `می شود سوزان و می آرد بما` sûretindedir. Ya'ni "Hava harâretten kızıp, suyun evlâdları olan meyvelere neşv ü nemâ getirir" demek olur. Ankaravî hazretleri bu mısra'da "be-mâ" kelimesinin [Farsça olarak] "bize"; ve Arabî "mâ” olarak "suya" ma'nâlarını birer vecih olarak gösterirler. Fakîr, sudan bahis buyurulduğu için, “be-mâ" "suya" ma'nâsını münasib gördüm.

831. İmdi, fakîr odur ki, vasıtasızdır, şu'lelerin onun vücuduna rabıtası vardır.

"Fakîr", şirk-i vücûddan kurtulmuş ve "benimdir" diyecek hiçbir şeyi kalmamış olan kimseye derler. Böyle bir zât nefsinde kâmildir ve başkalarını kemâle getirir. Zîrâ füyûzât-ı ilâhiyyeyi vâsıtasız alabilir ve aldığı füyûzâtı da başkalarına ifazaya muktedirdir. Onun vücûd-ı abdânîsi ile envâr-ı Hakk'ın şu'leleri arasında râbıta-i dâime mevcuttur.

832. Binaenaleyh âlemin kalbi odur; zîra ki ten bu kalbin vasıtasından fenne erişir.

Cihânın hey'et-i mecmûası ceseddir; ve bu "fakîr" o âlemin kalbidir. Vücûd-ı beşerde kalb ne ise, âlemde de "insân-ı kâmil" odur. Zîrâ cisim bu kalb vâsıtasıyla türlü türlü işler ve hünerler vücûda getirir; ve vücûdda mutasarrıf olan ancak kalbdir. Nitekim Dâvûd-ı Kayserî hazretleri Fusûsu'l-Hikem Şerhî'nde şöyle buyururlar: `ان الحق انما يتجلى المرآت هذا الكامل فتنعكس الأنوار من قلبه الى العالم فيكون باقيا بوصول ذلك الفيض اليها فما دام هذا الإنسان موجودا في العالم فالعالم يكون بوجوده محفوظ` ya'ni "Muhakkak Hak ancak bu kâmilin mir'âtına tecellî eder; envâr onun kalbinden âleme akseder. İmdi bu feyzin kendisine vusûlü sebebiyle âlem bâkî olur. Alemde bu insan mevcûd oldukça, âlem onun vücudu ile mahfüz olur.”

833. Gönül olmasa ten güft ü guyu ne bilir; gönül istemese ten cüst ü cûyu ne bilir!

Cesedde mutasarrıf olan gönüldür. Kalb havâtırı dimâğa verir ve lisân dimâğın tefekkürâtını söyler; ve gönül istediği bir şey için cismin a'zâ ve cevârihini harekete getirir.

834. Binaenaleyh şua'ın nazargahı o demirdir; binâenaleyh Huda'nın nazargahı gönüldür, ten değildir.

Böyle olunca, nûr-ı vücûd-ı Hakk'ın şuââtı olan esmânın nazar ettiği mahal, o demir gibi olan insân-ı kâmilin kalbidir; ve binnetîce, Hakk'ın nazar ettiği mahal, ancak gönüldür, cisim değildir.

835. Sonra, sahib-i dilin ma'den olan gönlüne nisbetle, bu cüz'î gönüller ten gibidir.

Sonra, bunu da bil ki, hakîkî gönül sahibinin ve “insân-ı kâmil"in tecelliyât-ı esmâiyyesinin ma'deni ve menba'ı gönüle nisbetle, sâir nâkıs insanların gönülleri, cisim mesâbesindedir. Zîrâ onlar tecelliyât-ı Hakk'ı vasıtasız alamazlar; ve kalb cism-i insânîde mutasarrıf olduğu gibi, insân-ı kâmilin gönlü de sâir insanların gönüllerinde mutasarrıftır.

836. İmdi bu kelâm misal ve şerh ister; lakin korkarım, tâ ki avâmın vehmi kaymasın!

İmdi, bu insân-ı kâmil hakkındaki kelâm, daha fazla îzâh olunmak için misâller ile şerh olunmak ister. Lâkin avâmın vehmi fehimlerine galib olduğundan, ona ulûhiyyet isnâd ederler diye korkarım. Nitekim Îsevîler Hz. Îsâ (a.s.) hakkında; ve Revâfız tâifesinden ba'zıları Hz. Alî; ve yahûdîlerden ba'zıları Üzeyr (a.s.) haklarında, sâika-i vehim ile ulûhiyyet isnâd ettiler.

837. Tâ ki iyilik bizim üzerimize kötülük olmasın; bunu ki söyledim, bî-hodluktan gayri olmadı.

Binâenaleyh biz, ibzâl-i hakāyık ve maârifle halka fâide bahş etmek murâd ettiğimiz halde, mahzâ onların sâika-ı evhâmı ile bir kötülüğe meydan vermiş olmayalım! Bu kadar îzâhâtım bile ancak maârif ve hakāyık âlemine dalıp, kendimden geçtiğim için vâki' oldu.

838. Eğri ayağa eğri pabuç daha iyi olur; muhakkak dilenci için destgah kapı üzerinde olur!

Mâdemki halk, vücûd-ı vehmîlerinin te'sîriyle biri iki ve Hakk'ı ve halkı yekdîğerinden ayrı birer vücûd sahibi görüyorlar, o halde onların nazarlarındaki bu eğrilikler dâiresinde ta'lîm-i ma'rifet ve hakîkat usûlüne riâyet etmek lâzımdır. Nitekim bu ma'nâyı te'yîden Cenâb-ı Pîr, diğer cildlerin birinde şöyle buyururlar: "Ey sûret-perest, mâdemki şaşıların musahibiyiz, müşrikçe söz söylemek lâzım gelir!"

Zîrâ eğri ayağa eğri pabuç daha münasib gelir; ve muhakkak dilenci için destgâh ve kazanç mahalli halkın kapıları üzerindedir. Ya'ni tâlib-i ma'rifet olan nâkıslar, mâdemki bu hakāyık ve maârifi hikâyât sûretinden mücerred beyânât ile alamıyorlar, o halde onların bu husûsdaki destgâh-ı ma'rifetleri ve kazanç mahalleri sûret kapısı olan kıssalar ve hikâyeler üzerindedir.