Müflis kıssasının tamâmıdır
16. bölüm / 33 · 9891 kelime · ~50 dk okuma
639. Kadı dedi: "Müflisliği isbat et!" (Müflis) dedi: "İşte sana zindan ehli şahittir."
640. (Kadı) dedi: "Onlar müttehim olurlar, çünkü senden kaçıyorlar ve kan [644] ağlıyorlar.
Kadı müflise cevâben dedi ki: "Şer'an şehadette "celb-i mağnem ve def-i mağrem" dâiyesi olmamak lâzımdır. Halbuki onlar da'vâcıdırlar. Bir kimsenin hem da'vâcı ve hem de şâhid olması câiz olmaz!"
641. Ve hem nihayet senden kurtulmak isterler; bu garazdan dolayı batıl şehadet edebilirler."
642. Mahkeme halkının hepsi dediler ki: "Biz de onun idbârına ve iflasına şahidiz."
643. Kadı onun hâlini her kime sordu ise, "Ey efendi, elini bu müflisten yıka!" dedi.
"Dest şusten" el yıkamak, lisân-ı Fârisî'de "terk etmek"ten kinâyedir. Ya'ni, kadı müflisin hâlini kime sordu ise, "Efendi bunun müflisliği hepimizin nezdinde ma'lûmdur; bunu terk et, beyhûde uğraşma!" dediler.
644. Kadı dedi ki: "Onu, "Bu müflistir ve çok kallaştır!' diye şehrin etrafında alenî dolaştırın!
"Kallâş", ârsız ve müflis ve mücerred ve serseri demektir.
645. Onun için mahalle mahalle nidalar ediniz; onun iflasının davulunu her yerde aşikare çalınız!
646. Hiç kimse ona veresiye satmasın; hiç kimse ona bir para borç vermesin!
647. Her kim onu buraya hilesi sebebiyle da'vâya getirirse, artık ben onu hapis etmeyeceğim.
648. Benim huzurumda onun iflası sabit olmuştur; onun elinde nakit ve meta'dan bir şey yoktur!"
Zîrâ şer'an medyûnun iflâsı ve edâ-yı deynde adem-i taannüdü sâbit oluncaya kadar habs olunur; iflâs ve adem-i taannüdü sabit oldukda, artık onun habsi zulüm olacağı için câiz olmaz.
649. Adamı habs dünyada ondan olur, tâ ola ki onun iflası sabit ola.
Ma'lûm olsun ki, iflâs iki nev'dir: Birisi iflas-ı mecâzî, diğeri iflas-ı hakîkîdir. İflâs-ı mecâzî budur ki; kul Hakk'ın abdidir ve abdin gerek kendi nefsi ve gerek kazandığı mal ve mülk efendisinindir. Eğer abd الملك يومئذ لله (Hacc, 22/56) ya'ni "Bugünde mülk Allah'ındır" âyet-i kerîmesine nazar ederse, kendisini müflis görür ve iflâs-ı mecâzîye vâsıl olur. Ve bu nazar neticesinde suver-i mecâzîye alâkāttan ve binâenaleyh dünyâ hapishanesindeki kayd-ı tabîattan halâs olur. Zîrâ iflâs sâbit olduktan sonra hapis câiz değildir. İflâs-ı hakîkîye gelince; abd kendi vücûd-ı mecâzîsini ve eşyânın vücûd-ı mecâzîlerini müstakil görüp, temellük ve tasarruf da'vâsında bulunur. Bu kimse şeytân gibi enâniyyet da'vâsında bulunduğundan, iflâs-ı mecâzîsi sâbit olmamıştır. Binâenaleeyh kayd-ı tabîatta mahbûs ve matrûd kalır ve İblîs gibi hakîkattan câhil ve müflis olur. İşte bu beyt-i şerîfte Cenâb-ı Pîr efendimiz iflâs-ı mecâzîye ve âtîdeki beyitte de iflâs-ı hakîkîye işaret buyururlar.
650. Bizim Yezdân'ımız şeytanın müflisliğini, bizim Kur'ân'ımızda nidâ etti.
Vücûd-ı hakîkî sâhibi olan bizim Yezdân'ımız şeytânın iflâs-ı hakîkîsini, bize gönderdiği Kur'ân'da açık ve âşikâr olarak i'lân etti.
651. Dedi ki: "Ô hîlekârdır ve müflistir ve kötü sözlüdür; hiç onunla ortaklık ve ticâret etme!
Bu beyt-i şerîfte, sûre-i İsrâ'da vâki' şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَأَجْلِبْ عَلَيْهِمْ بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ وَعِدْهُمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلَّا غُرُورًا (el-İsrâ, 17/64) ya'ni "Benî -Âdem'den gücün yettiği kimseleri korkutarak ıztırâba düşür ve onların üzerine sürülerini ve aveneni celb et ve mallarda ve evlâdlarda onlara ortak ol ve onlara va'd et. Halbuki şeytânın va'di ancak aldatmaktır!" İmdi ey benî-Âdem, mâdemki Hak Teâlâ hazretleri şeytâna malda ve evlâdda benî-Âdem'e ortak olmak müsaadesini bahş etti, icrâ-yı amelde sülükü îcâb eden tarîk senin intihâbına kaldı. Binâenaleyh tarîk-ı halâsı istersen, şeytânın va'dine aldanıp, kumar, sirkat ve gasb gibi esbâb-ı bâtıle ile servet cem'ine ve yalan ve hîle sûretiyle umûr-ı ticâretini tedvîre çalışma ki, şeytân servetine ortak olmasın; ve nikâh-ı sahîh hâricinde evlâd peydâ etme ki, şeytân evlâdda dahi sana ortak olmasın!
652. Eğer edersen onun için bahâ getiremezsin, o müflistir; ondan ne vakit kâr getirebilirsin?"
Ankaravî hazretleri بهانه آوری cümlesindeki "bahâne" kelimesini "özür" ma'nâsına alıp, "sonra bahâne görürsün" ma'nâsını vermiştir. Hind şârihleri ise "baha" kelimesini "kıymet” ve “semen” ma'nâsına almışlar ve نه ["ne"] yi edât-ı nefy olarak آوری ye bitiştirip نه آوری ye "getiremezsin" ma'nâsını vermişlerdir. Bittabi' Hind şârihlerinin verdikleri ma'nâ zevke ve maksada daha muvâfik olur. Ya'ni "Eğer sen şeytanla ortak olup ticaret edersen, sattığın şeyin bahâsını alamazsın. Hiç müflis ile ticaret eden kâr eder mi?" demek olur.
653. Vaktaki fitne parladı, odun satan bir Kürd'ün devesini hazır ettiler.
654. Bîçare Kürd çok bağırdı; müvekkeli de bir metelik ile mesrûr etti.
Zavallı Kürd, "Yâhû ben oduncuyum, işim gücüm var, devemi almayın!" diye çok bağırdı çağırdı ve kadı tarafından i'lâna me'mûr olan adama da bir metelik va'd ederek onu memnûn etmeğe çalıştı.
655. Onun devesini kuşluk vaktinden akşama kadar aldılar ve onun feryadının faidesi olmadı!
656. O şedîd kıtlık deve üzerine oturdu; devenin sahibi devenin arkasından koşucu idi!
"Kaht-ı girân" "müflis"ten kinâyedir. Zîrâ hapishanede onun vücudu mahbûs arasında kıtlık zuhûruna sebeb olmuş idi.
657. Taraf taraf ve mahalle mahalle koştular; nihayet onu bütün şehir açıkça tanıdılar.
658. Her hamamın ve her pazar mahallinin önünde, bütün adamlar onun şekline baktı!
659. Türk ve Kürd ve Rûm ve Arab olan yüksek sesli on münâdî (bağırdılar ki):
660. "Bu müflistir ve hiçbir şeyi yoktur; ona kimse bir pul borç vermesin!
661. Zâhir ve bâtın bir habbe tutmaz; bir müflis, bir kalp, bir hileye mensub debbedir.
"Debbe", "matara" dedikleri su kabıdır. Yağ ve bal ve ma'cûn koyacak kaplara da derler. Burada "hîle kabı" demek olur ki, Türkçe'de "fitne kumkuması" derler. Ya'ni "Bu adamın zâhirde malı ve mülkü ve evi barkı yoktur; ve bâtında da insâniyyet ve mürüvvet gibi ahlâk-ı hamîdesi yoktur. Bir müflistir ve bir kalp ve işe yaramaz kimsedir ve fitne kumkumasıdır!"
662. Sakın, sakın onunla muameleyi az yapın; inek getirdiği vakit düğümü sıkı yapın!"
Ankara[vî] nüshasında ikinci mısra'da "inek" ma'nâsına olan “gâv" vâki'dir. Ya'ni "Bu müflis ile alış verişi az yapın; eğer size bir inek satarsa ipinin düğümünü sıkı sıkı bağlayın, zîrâ bir taraftan satar bir taraftan da çalar!" Hind nüshalarında "gâv" yerine, koyunların tüylerini kırpmağa mahsûs makas ma'nâsına olan “kâz" vâki'dir. Ya'ni "Size bir makas getirirse, sıkı bağlayın, zîrâ çalar!" demek olur.
663. Eğer bu pejmürdeyi hükme getirir iseniz, ben ölüyü hapis etmeyeceğim!
Eğer zâhiri ve bâtını solmuş olan bu müflisi, aleyhinde hüküm almak için mahkemeye getirir iseniz, biliniz ki bir ölü hükmünde olan bu müflisi habs etmeyeceğim!
664. O hoş-demdir ve onun boğazı çok geniştir; yeni şiâr ile disârı parça parçadır!
"Hoş-dem", latîf edâlı ve tatlı sözlü ma'nâsınadır. “Şiâr", palto ve parde-sü gibi üst kabı; ve "disâr", ceket ve setre gibi iç kabı ma'nâlarınadır. Ya'ni "Bu müflisin edâsı ve konuşması hoştur, oburdur; dış kabı yeni, iç kabı dilim dilimdir, eskidir!"
665. Eğer o libası mekr için giyer ise, o âmmeyi aldatmak âriyettir!
O yeni olan dış kabını mekr ve hud'a maksadıyla giydiği vakit, biliniz ki o libâsı birisinden âriyet olarak almıştır; bu âriyet libâs ile halkı aldatmak ister.
666. Hakîm olmayan kimsenin dili üzerinde hikmet sözünü, ey selîm, âriyet libasları bil!
"Hakîm olmayan kimse", hakîkat âleminin müflisidir. Eğer hakāyıka müteallık söz söyler ve ehl-i hakîkatın ıstılâhâtını kullanırsa, ey safdil olan sâlik, sakın aldanma, o sözler onun dilinde âriyettir.!
667. Gerçi bir hırsız bir libās giymiştir; o eli kesilmiş olan, senin elini nasıl tutar?
668. Vaktâki akşam deveden aşağıya geldi, Kürd ona dedi ki: "Evim uzaktır ve geçtir.
669. Sabahtan beri deveme bindin; arpadan geçtim, hiç olmazsa saman harçlarını ver!"
Resm-i i'lân bitip akşam olunca müflis deveden indi. Devenin sahibi olan Kürd ona dedi ki: "Haydi bakalım, benim evim uzaktır, vakit de geç oldu; sabahtan beri deveme bindin, arpadan vazgeçtim, bâri devemin yiyeceği saman masraflarını olsun ver!"
670. Dedi: "Şimdiye kadar niye dolaştık; imdi senin aklın nerede? Evde kimse yok mu?"
Müflis deve sahibi olan Kürd'e cevâben dedi ki: "Yâhû, sabahtan şimdiye kadar niçin dolaştık haberin yok mu? Benim tırıl olduğum hakkında dellâl çağırttılar. Aklın nerede idi? Aklının evi olan dimâğında idrâk nâmına kimse yok mu?" Cenâb-ı Pîr efendimiz her kıssada o kıssa eşhâsının hâl ve sıfatına göre idâre-i kelâm ettiklerinden, "Evde kimse yok mu?" ta'bîri ile, bir külhanbeyi istihzâsını tasvîr buyururlar.
671. Benim iflasımın davulu yedinci feleğe gitti; sen ise kötü hadiseyi işitmedin mi?
Benim müflisliğimi davul ile i'lân ettiler; bu davulun sesi yedinci kat göğe kadar gitti; sen ise bu kötü hâdiseyi duymadın mı?
672. Senin kulağın ham tama'dan dolu olmuştur; binâenaleyh ey gulâm, tama' sağır ve kör eder!"
673. Kerpiçe ve taşa varıncaya kadar bu beyanı işitti; "Bu deyyûs müflistir ve müflistir!"i,
674. Akşama kadar dediler; tama'dan dopdolu olan deve sahibine te'sîr etmedi.
675. Kulak ve göz üstünde Huda'nın mührü vardır; hicablarda çok sûret ve çok sada vardır!
İnsanın işitmek ve görmek kuvvetlerinde Hakk'ın sûret ve hayâl cinsinden türlü türlü mühürleri vardır. Meselâ bir münkirin kulağı mi'râc-ı nebevîyi dinler; o Hazret'in bir gecede Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Aksa'ya gitmesini istib'âd eder. Zîrâ mekân sûreti ve zaman hayâli onun gözünü ve kulağını mühürlemiştir. Binâenaleyh bu mühürler sebebi ile bu perdelerin arkasında başka sûret ve sadâlar olduğunu göremez ve işitemez!
676. O şeyi ki O ister, cemâlden ve kemâlden ve şîveden göze eriştirir.
Hak Teâlâ hazretleri murâd ederse, bu âlem-i kesîf sûretleri perdelerinin arkasındaki cemâl ve kemâl ve nâz ve şîve cinsinden olan şeyleri bir kulunun kalb gözüne gösterir; ve bu kul o vakit bu his gözü ve kulağı hâricinde bir görüş ve işitiş olduğunu anlar.
677. Ve o şeyi ki O ister, sema'dan ve beşâretten ve hurûştan onu kulağa eriştirir.
Ya'ni yine Hak Teâlâ dervîşlerin semâ'ından ve beşâretinden ve hâl-i vecd ve hurûşlarından dilediği şeyi kulağa eriştirir. Ma'lûm olsun ki, Hz. Pîr efendimizin zaman-ı şerîflerinde semâ'ı ve dervîşlerin vecd ve hurûş hallerini inkâr edenler bulunduğu gibi, el'ân da mevcûddur. Çünkü münkirlerin kulaklarını ve gözlerini suver-i kevniyye ve hayâliyye mühürlemiştir. Onlar bu mühürler sebebiyle semâ'ı ve vecd ve hurûşu bir oyun ve raks-ı bî-ma'nâ sûretinde görürler. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bu hâle işâreten Dîvân-ı Kebîrlerinde semâ hakkında buyururlar: Beyit: "Yâr-ı hakîkî son zamanda tarab-sâzlık etti; onun bâtını ciddin ciddi, zâhiri ise bir mel'abedir." Ve kezâ diğer bir beyitlerinde de şöyle buyururlar: "O sâat içinde ki dervîşler semâ'-ı bâ-safâ ederler, o sâat içinde dervîşlerin müsâfirliğine Hudâ gelir!" İmdi, Hak Teâlâ semâ' esnâsında âlem-i rûhâniyyette vâki' olan gulguleyi, dilerse bir kulunun bâtın kulağına işittirir ve dilerse ختم الله على قلوبهم و على سمعهم وعلى أبصارهم غشاوة (Bakara, 2/7) ["Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de perde gerilmiştir."] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, kalbine ve sem'ine ve gözüne perde çekip mühürler ve göstermez ve işittirmez; binâenaleyh inkâr eder! 675 numaralı beyitte Cenâb-ı Pîr efendimiz, "Hicablarda çok sûret ve sadâ vardır" buyurmuşlar idi. 676 numaralı beyitte, bu hicâblar arkasındaki sûrete; ve bu beyitte de sadâya işâret buyururlar. Binâenaleyh bu iki beyit leff ü neşr-i müretteb kâidesi üzere îrâd buyurulmuştur.
678. Kevn pür-çâredir; Hudâ sana bir pencere açmadıkça sana hiç çare yoktur!
Hicab ve perde olan kevn, ya'ni bu suver-i kesîfe âlemi çâre ile doludur; fakat Hak Teâlâ hazretleri sana bu hicablardan bir pencere açmadıkça, ey sâlik görmek ve işitmek husûsunda sana çare yoktur!
679. Vâkıâ senin varlığın ondan gafildir, vakt-i hâcette Hak onu ayân eder.
Vâkıâ senin varlığın ondan gafildir, vakt-i hâcette Hak onu ayân eder. Vâkıâ senin varlığını teşkil eden bu cismâniyyetin, kevnin çâre ile dolu olduğundan gafildir; fakat hâcet vaktinde Hak Teâlâ onu sana apaçık gösterir. Meselâ sen Hakk'ın sıfat-ı rezzâkıyyetini ve Rezzâk ismini bu kevnde âşikâr göremezsin. Zannedersin ki, rızkı senin varlığın ve vücûdun îcâd eder. Fakat senin faâliyyet-i cismâniyyen muattal olduğu vakit, rızkın hesab etmediğin cihetten önüne gelince, O'nun sıfat-ı rezzâkıyyetini ve Rezzâk ismini apaçık görürsün. Sâir sıfât ve esmâ da böyledir.
680. Peygamber buyurdu ki: "Yezdân-ı Mecîd her derd için dermân yarattı."
Bu beyt-i şerîfte لكل داء دواء ya'ni "Her bir maraz için bir ilâç vardır;" ve ما انزل الله داء الا انزل له دواء ya'ni "Allâh Teâlâ'nın devâsını inzâl etmediği bir maraz yoktur;" ve ان الله خلق لكل داء دواء ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ her bir maraz için bir ilaç yarattı" hadîs-i şerîflerine işâret buyurulur. Zîrâ bu âlem, Hakk'ın sıfat ve esmâ'-i mütekābilesinin meclâsıdır. Binâenaleyh suver-i kevniyye çâreler ile doludur.
681. Fakat O'nun fermânı olmaksızın kendi derdin için o dermândan renk ve koku alamazsın!
Suver-i kevniyye her ne kadar çâre ile dolu ise de, Hak Teâlâ sana ruhsat penceresini açmadıkça derdine muvâfık olan ilâcın ne rengini ne de kokusunu göremezsin!
682. Ey çâre isteyen, âgâh ol, ölmüşün gözü cân tarafında olduğu gibi, gözünü la-mekâna koy!
Ey maddî ve ma'nevî derdlerine çâre arayan kimse, müteyakkız ol da gözünü sûretlere dikmekten vazgeç; gözünü sûretlerin cânı olan lâ-mekâna koy! Nitekim ölmüşün gözü cân tarafına baka kalır. Bu teşbîhte, Müslim tarafından rivâyet olunan hadîs-i şerîfe işaret buyurulur. (s.a.v.) Efendimiz Ebû Seleme'ye geldiler; vefât etmiş ve gözleri açık kalmış idi. Buyurdular ki: ان الروح اذا قبض يتبعه البصر ya'ni "Muhakkkak rûh kabz olundukta, basar ona tâbi' olur."
683. Bu cihân bî-cihetten peyda olmuştur; öyle ki, cihana mahalsizlikten mahal olmuştur.
Bu cihân-ı kesîf, cihetsiz olan vücûd-ı hakîkî-i Hak'tan zâhir olmuştur. O vücûd-ı hakîkî taayyünden ve sûretten münezzeh olduğu için mekâniyyetle muttasıf değildir, lâ-mekândır. Cihân-ı kesîfin hayyizi, o lâ-mekân olan vücûdda zahir olmuştur ve vücûd-ı lâ-mekân ona mekân olmuştur. Daha açık olarak beyânı budur ki; bizim âlemimizin vücûd-ı kesîfi, fezâ-yı nâmütenâhîde tekevvün etmiştir ve fezâ-yı nâmütenâhî ayn-ı vücûd-ı mutlaktır. Nihâyeti olmayan bir vücûd için cihet ta'yîni mümkin değildir. Binâenaleyh o cihetsizdir. Böyle olunca, bizim küre-i arzımız o cihetsiz olan vücûd-ı mutlakta peyda olmuştur; ve nihâyeti olmayan o vücûd için bir hayyiz ve mekân ta'yîni de mümkin [değildir] ve onun şânı mahalsizliktir. İşte bu mahalsizlikten bizim küre-i arzımıza bir mahal ve hayyiz vücûda gelmiştir. Nitekim Risale-i Gavsiyye'de, Hak Teâlâ gavs-i a'zama hitâben buyurur: ياغوث الأعظم أنا مكان المكان وليس لى مكان ya'ni "Ya gavs-i a'zam, ben mekânın mekânıyım ve benim için mekân yoktur!"
684. Rabb'e talib isen ve Rabb'e mensub isen, varlıktan yokluk tarafına dön!
"Yokluk"tan murâd, izâfî olan yokluktur, hakîkî olan yokluk değildir; ve adem-i izâfi, çekirdeğin içindeki ağaç gibidir. Ağaç sûrette ma'dûm ise de, kuvvede mevcûddur. Binâenaleyh o izâfi olan bir yokluk içindedir. Adem-i hakîkî ise ne kuvvede ve ne de sûrette vücûdu olmayan şeydir, şerîk-i Bârî gibi. Zîrâ vücûd-ı hakîkînin hudûdu yoktur ki, onun muvâcehesinde bir de adem-i hakîkî sâhası olabilsin! Ya'ni, "Ey sâlik, senin vücûdun vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde vücûd-ı izâfidir. Binâenaleyh eğer sen tâlib-i Rab isen ve Rabb'e mensûb isen, evvelce mevcûd olduğun adem-i izâfî âlemine rücû' et ki, o rücû' vücûd-ı hakîkîye ve Rabb'e rücû'dur!"
685. Bu adem îrâd yeridir, ondan ürkme! Bu eksilen ve çoğalan vücûd masraf yeridir.
Bu adem-i izâfî îrâd mahallidir ve ondan dâimâ vücûdât-ı izâfiyye âlemine sıfât ve esmâ hasebiyle füyûzât-ı ilâhiyye vârid olur. Binâenaleyh o adem-i izâfî âlemine rücû'dan ürkme! Zîrâ ilm-i ilâhîde sâbit olan bir "ayn" ebedîdir. Sen oraya rücû'dan sonra o adem-i izâfî âlemi îrâd mahalli olduğundan, seni yine vücûd-ı izâfı âlemine çıkarır ve bu sûretle senin urûc ve nüzülünün aslâ nihâyeti olmaz. Ve vücûd-ı izâfî âlemi ise ebedî değildir; eksilmek ve çoğalmak onun şânındandır. Nitekim sûre-i Ra'd'da buyurulur: أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنْقُصُها من أطرافها (Ra'd, 13/41) ya'ni "Görmezler mi ki, bizim kudretimiz arza gelir, onu etrafından eksiltiriz." Bundan anlaşılır ki, vücûd-ı izâfî sahibi olan küre-i arzımız fezâdaki devri esnâsında bizim hissedemeyeceğimiz bir sûrette eksilmektedir. Binâenaleyh bu vücûd-ı izâfî âlemi masraf yeridir.
686. Mâdemki Hakk'ın sun'unun iş yeri yokluktur, varlık cihanında muattalın gayri kim vardır?
Mâdemki Hakk'ın san'atlarının i'mâlâthânesi adem-i izâfî âlemidir, o halde bu vücûd-ı izâfî âleminde zâhir olan suverde faâliyyet nâmına hiçbir şey yoktur; hepsi muattal olan cemaddır. فَعّال لما لما يُريدُ (Burûc, 85/16) ancak Hak'tır. Bu suver-i zâhire, sâni'in masnuâtından ibarettir; ve Hak Teâlâ bunları sıfât ve esmâsına mezâhir olmak için kendi vücûd-ı hakîkîsinden birer vücûd bahş etmiştir. Ve onların cümlesinde zâtı ve sıfatı ve esmâsı ile zâhirdir.
687. Bize ince sözleri hatırlat ki, ey refîk senin rahmetini yada getirsin!
Ey bizim hakîkatımız olup, bilcümle mevâtında bize refîk olan Hudâ-yı müteâl, maarif-i ilâhiyyene dâir olan ince sözleri bize ilhâm et ki, bizim için senin rahmetine nâiliyyete vesîle olsun. Zîrâ Hakk'ın sıfat ve esmâsına müteallık olan hakāyık ve maârif zât-ı Hakk'ın zikridir. Çünkü sıfattan mevsûfa ve esmâdan müsemmâya intikāl olunur. Ve zikr-i Hak ise ayn-ı rahmettir. Beyt-i şerîfteki "ey refîk" hitâbı, vücûd-ı hakîkî sâhibi olan Hakk'adır. (s.a.v.) Efendimiz, "Refik-ı a'la" buyurmuştur.
688. Duâ da senden, icâbet de senden; eyminlik de senden, mehabet de senden!
Mâdemki vücûdât-ı izâfiyye, suver-i ilmiyye-i sıfatiyye ve esmâiyyenin ma'kesidir, binâenaleyh Hakk'ın tecellîsi a'yân-ı sâbitenin ya'ni bu suver-i il- miyyenin isti'dâdına göre olduğundan, eğer abd duâ ederse onun bu duâsı ve talebi kazâ-yı ilâhî cümlesinden olur; ve eğer duâsına icâbet ve talebine kabûl vâki' olursa, o da yine kazâ-yı ilâhîdendir. Ve kezâ abdin eyminliği ve Hakk'ın mehâbeti abdin isti'dâdına göre Hakk'ın tecellîsinden hâsıl olur.
689. Eğer hatâ dedik ise onu sen ıslah et; muslih sensin ey Zât-ı ecell, sen sözün sultanısın!
Yâ Rab, eğer bu dakäyıkın beyânında bir hatâ vâki' oldu ise onu sen ıslâh et! Zîrâ sıfat-ı Kelâm münhasıran senindir. Güneşin ziyası müteaddid pencerelerden aksettiği gibi, senin güneş gibi olan sıfat-ı Kelâm'ın dahi bizim vücûd-ı izâfîmizin pencerelerinden aksetmektedir. Binâenaleyh sen kelâmın sultânısın ve hatâların muslihi sensin.
690. Kimyân vardır, onu tebdîl edersin; her ne kadar kan ırmağı ise de onu [694] Nil edersin.
Bakırı altın etmek ilminden ibaret olan kimya, senin bahr-i ilminde mündemicdir. Binâenaleyh bakır gibi olan hatâyı altın gibi olan savâba tebdîl edersin. Hatâ olan sözler her ne kadar kan ırmağı olsa da, Mûsâ (a.s.) zamânında Kıbtîler'e karşı kan olan Nîl suyunu Benî İsrâîl'e hâlis su yaptığın gibi, o hatâ olan sözleri de öylece Nîl'in berrâk suyu gibi savâb edersin.
691. Böyle mînâgerlikler senin işindir; böyle iksîrler senin esrarındır!
“Mînâ”, kimyâ ma'nâsınadır. "İksîr”, kimyâ ilminde tebdîl-i ma'deniyyât için kullanılan eczâdır. Ya'ni "Böyle kimyâgerlikler senin işindir ve böyle iksîrler senin gizli efâlindir."
692. Suyu ve toprağı birbirine kattın; sudan ve çamurdan âdemin teninin nakşını yoğurdun.
Nitekim kimyâgerliğinin âsârından birisi budur ki, suyu ve toprağı birbirine karıştırıp onların eşkâl ve hâssıyyetlerini değiştirdin ve insanın hey'et-i cismiyyesini vücûda getirdin; zâhirde su ile topraktan pek uzak bir hey'ette görünür!
693. Ona binlerce endîşe ve şûdî ve gam ile, zevc ve teyze ve amca nisbetini verdin.
Zîrâ o cism-i insânîye suda ve toprakta olmayan hâssıyeti ve nisbetleri koydun. Meselâ o cisme binlerce endîşe ve sevinç ve keder hâssalarını verdin ve erkeği dişiye çift ettin ve teyze ve amca gibi nisbetler ile birbirine bağladın. Bunlar ise ne suda ve ne de toprakta yoktur. Bunları senin kimyâgerliğin yaptı!
694. Sonra ba'zısına halaslık vermişsin; bu gam ve şâdîden ayrılık vermişsin.
Ervâhı bu anâsırdan mürekkeb olan cisme bağladıktan sonra, bu gam ve şâdîden ba'zılarına kurtuluş hâssasını ihsân ettin; o kavminin bunlar ile alâkası kalmadı.
Nefehâtü'l-Üns'te mezkûrdur ki, bir gün Ebu'l-Abbas Kassâb Âmülî hazretlerinin huzûruna iki kişi geldi. Birisi dedi ki: "Ey şeyh, aramızda ihtilaf vardır. Birimiz der ki, 'Kişiye ezel ve ebed meserreti kâfidir'; ve birimiz de der ki, 'Kişiye ezel ve ebed kederi kâfidir' ne buyurursunuz?" Ebu'l-Abbâs hazretleri ellerini yüzüne sürüp buyurdular ki: “Elhamdülillâh Kassâb Oğlu'nun menzili ne gamdır, ne de şâdîdir! Ey oğlum, gam ve şâdî senin sıfatındır. Halbuki عند ربكم لا صباح ولا مساء ya'ni "Rabbiniz'in indinde ne sabâh ne de akşam vardır!"
695. Onları kendisinden ve akrabâdan ve tabîattan götürmüşsün; onun gözüne her güzeli çirkin etmişsin.
Yâ Rab, bu halâs ettiğin kulları kendi vücûd-ı kesîflerine olan alâkāttan ve akrabâ ve taallukāt nisbetlerinden ve ahkâm-ı tabîiyye kayıdlarından âzâd ettin ve onların gözüne bu vücûd-ı izâfî âlemindeki güzellikleri çirkin gösterdin. Zîrâ en güzel bir cisimdeki güzellik, senin cemâlinin pertevinden bir zerredir ve onda âriyettir. O cisim ise hadd-i zâtında bir gübre yığınıdır. Binâenaleyh onun âriyet olan güzelliği sana rücû' edince ancak çirkinliği kalır.
696. O, mahsüs olan her şeyi reddeder; ve na-peyda olan şeyi mesned yapar.
O kayd-ı tabîattan ve nisbetlerden kurtulan kul, his âleminde gördüğü her şeyi reddeder. Zîrâ âlem-i his hayâlden başka bir şey değildir ve zılldir. Ona sarılanlar, gölgelere sarılmış olanlara benzer. Ve bu zılların sahibi sıfat ve esmâ'-i Hak'tır ki, bu gölgelerin arkasındadır ve zâhir değildir. Binâenaleyh kayd-ı tabîattan kurtulanların dayandıkları şey, bu sıfât ve esmâ'-ı Hak'tır; ve sıfât ve esma' ise zât-ı Hak'tan münfekk değildir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânî'de şöyle buyururlar: انما الكون خيال وهو حق في الحقيقة والذي يفهم هذا حاز اسرار الطريقة "Kevn ancak hayâldir ve o hakîkatta Hak'tır; ve bunu anlayan kimse esrâr-ı tarîkatı hâiz olur."
697. Onun aşkı zahir ve ma'şûku gizlidir; yâr-i hariç, cihanda onun fitnesidir.
Bu âlem-i histe Hakk'a âşık olan kimsenin aşkı bellidir ve fakat ma'şûku olan Hak, bu suver-i hayâliyye arkasına gizlenmiştir. Zira Hak, هست نیست نما dır, ya'ni "yok görünen var"dır. Ve âlem ise نیست هست نما dir, ya'ni "var görünen yok"tur. "Yâr-i hâriç" ya'ni ma'şûk-ı sûrî ise, cihânda o gizli ma'şûkun fitnesidir. Nitekim şair bu ma'nâyı şu beyitinde söylemiştir. خلقت الجمال لنا فتنة انت الجميل تحب الجمال فقلت یا عبادی اتقون فكيف عبادك يعشقون "Yâ Rab, sen cemâli bizim için fitne olarak yarattın; sonra da, 'Ey kullarım sakının hâ!' dedin. Sen güzelsin, güzeli seversin; imdi senin kulların nasıl âşık olmazlar?" "Fitne-i o" da "O" zamîri Hakk'a râci' olduğuna göre ma'nâ budur. Eğer âşıka râci' olursa ma'nâ böyle olur: “Ma'şûk-ı sûrî âşık-ı Hakk'ın cihânda fitnesidir; mâdemki âlem-i histedir, o âşık onu reddeder." Bu da vecihtir, fakat evvelki ma'nâ daha zevk-âverdir.
698. Bunu terk et, sûrete mensub olan aşklar; ne sûret üzerinde ne de hanımın yüzünde değildir.
"Sittî" Arabî olan "seyyidetî" kelimesinin muhaffefidir ve şedde ile telaffuz olunur. Burada şeddesiz zikri zarûret-i vezn içindir. "Ey sâlik, fitne olan yâr-ı hâricin aşkını terk et! Zîrâ bu sûrete mensûb olan aşklar, mal ve mülk ve mansıb ve altın ve gümüş gibi sûretlerin üzerinde değildir; ve sîm-ten ve gül-beden olan hanımın yüzü üzerinde de değildir!" Ma'lûm olsun ki, aşk iki nevi'dir. Birisi aşk-ı mecâzî, diğeri aşk-ı hakîkîdir. Aşk-ı mecâzî odur ki, bir kimse bir şâbb-i emred güzel çocuğa veyâhut bir güzel kadına âşık olur ve onun aşkı ile yanıp tutuşur; fakat ona karşı kendisinde şehvet hissetmez, yalnız temâşâ-yı cemâlinde müstağrak olur. Böyle bir aşk, âkıbet âşıkı aşk-ı hakîkî tarafına çeker. Ve aşk-ı hakîkî ise ancak Hakk'a olan aşktır. Eğer âşık-ı sûrî ma'şûkuna karşı kendisinde şehvet hissederse, bu aşk aşk-ı mecâzî değildir; ancak bir incizâb-ı hayvânîdir. Nitekim bu ma'nâya işâreten şu rubâîsinde Mevlânâ Câmî hazretleri buyururlar: "Eğer aşk nesl-i Adem'in kemâli olmasa idi, aşkın sıyt ü şöhreti cihânda gâib olurdu. Ve eğer şehvet-i nefis aşk olaydı, eşekler ve öküzler âşıklar defterinin başına geçerdi!"
Fakat bu aşk-ı mecâzî kaydında kalmak ehl-i hakîkat için câiz olmadığından, Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte onun terkini emir buyururlar. Nitekim Evhadüddîn-i Kirmânî hazretleri bu meşrebde idi. Bir gün sultânu'l-ma'şûkîn Şems-i Tebrîzî efendimiz, "Ey Evhadüddîn ne yapıyorsun?" diye sormuşlar; o hazret de; "Ayı su leğeninde görüyorum, cemâl-i mutlakı mukayyedâtta görüyorum" demiş. Hz. Şems buyurmuşlar ki: "Eğer boynunda çıbanın yoksa niçin semâda görmezsin?" Ya'ni "Eğer hazz-ı nefsin yoksa niçin o cemâli semâ-yı ıtläkta görmezsin?
699. O şey ki ma'şûktur, o sûret değildir; ister bu cihanın aşkı olsun, ister o cihanın!
O senin âşık olduğun şey sûret değildir. O aşk sana ister bu âlem-i sûretten gelsin, ister âlem-i bâtından gelsin!
700. O şey ki sen sûret üzere âşık olmuşsun, cân hârice gittiği vakit niçin onu [704] bırakmışsın?
Senin âşık olduğun sûret üzerinde idiyse, onun canı çıktığı vakit niçin onu bırakıp kaçarsın? Gaflete bak ki, sen hem sevdiğim öldü diye ağlarsın; hem de ondan kaçarsın!
701. Onun sûreti yerindedir, bu tokluk nedendir; ey âşık ara ki senin ma'şûkun kimdir?
Ölen ma'şûk-ı sûrînin sûret-i cesedâniyyesi yerinde duruyor; halbuki kucaklamak ve öpmek gibi aşk ve muhabbetin îcâbâtından sen ona karşı doydun ve müstağnî kaldın! Senin bu istiğnân nedir? Ey sûret âşıkı, şu hâline bir bak da ma'şûkunun kim olduğunu ara!
702. O şey ki mahsüstür, eğer ma'şûk ise, sen her kendinin hissi olan kimseye âşık olurdun.
Eğer her mahsüs olan şeye âşık olmak lâzım gelse, o halde sen her kendinde his olan kimseye âşık olurdun. Halbuki iş böyle değildir. Her mahsüs olan şeyi kendine ma'şûk olarak intihâb edemezsin. Bundan da anlaşılır ki, aşkın taalluk ettiği şey, mahsüs olan şey değildir. Belki senin onda gördüğün Hakk'ın bir tecellî-i hâssıdır; ve o tecellî dahi sûret-i mahsûse değildir. Nitekim, Mecnûn Leyla'ya âşık idi. Halîfe sordu ki: "Leylâ'dan çok güzel kadınlar vardır; niçin sen onlardan birisini sevmedin de, o kadar güzel bir şey olmayan Leyla'yı sevdin?" Mecnûn cevâben dedi ki: "Ey halîfe, sende Mecnûn'un gözü yoktur ki onda olanı göresin!"
703. Mâdemki o aşk vefâyı ziyade ediyor; sûret vefâyı nasıl başka türlü ediyor?
Kāide-i aşk budur ki, âşık ma'şûkuna karşı gâyet vefâkârdır. Ondan bin cefâ görse usanmaz ve bıkmaz; yine ona karşı aşkında ve vefâsında devâm eder. Nitekim şairin biri diyor: Beyit: Bin cefâ görsem ey sanem senden Bu ne sözdür ki, usanam senden! İmdi, eğer âşık olduğun şey ma'şûkun sûreti ise, öldüğü vakit onun sûret-i cismâniyyesi senin vefânı ve aşkının îcâbâtı olan kucaklamak ve öpmek gibi halleri derhal nasıl tebdîl ediveriyor ve sen o cisme hâl-i hayâtında gül dikeni ile bile dokunmağa râz değil iken, sen onu nasıl topraklar altına atmak için isti'câl ediyorsun ve ona karşı vefâkârlığın hemen başka bir hâl iktisab ediyor? İşte bundan anla ki, aşkın sûrete değil imiş; belki cemâl-i mutlakın o sûrete aksettiği bir perteve imiş! Bu beyt-i şerîfte, Hind şârihlerinden Mîr Nûrullah, Bahru'l-Ulûm, Abdullatîf, Muhammed Efdal, Muhammed Rızâ hazarâtı vücûh-ı müteaddide beyân buyurmuşlardır. Ankaravî hazretleri de iki vecih göstermişlerdir. Bunların burada zikri pek uzun olur. Fakîr Hind [şarih]lerinden Imdadullâh (k.s.) hazretlerinin şerhlerinde verilmiş olan ma'nâyı aldım.
704. Güneşin pertevi duvar üzerinde parlamıştır; duvar bir âriyet parlaklık buldu.
Bu beyt-i şerîfte, cemâl-i mutlak-ı Hak güneşe; ve cism-i unsurî duvara teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni vücûd-ı unsurî üzerindeki güzellik, cemâl-i mutlak-ı Hakk'ın bir pertevidir. Duvar üzerinde güneşin ziyâsı âriyet olduğu gibi, cemâl-i mutlakın pertevi de cism-i unsurî üzerinde âriyettir.
705. Ey sâde-dil, bir kerpiç üzerine ne gönül bağlarsın; o dâimâ parlayan aslı taleb et!
Ey hakîkat-i hâlden bî-haber olan kimse, güneş gibi olan cemâl-i mutlak-ı Hakk'ın aksini görüp de, bir kerpiç mesâbesinde olan bu cism-i unsurîye niçin gönül bağlarsın? O tecellîsine nihâyet olmayan cemâl-i mutlak-ı Hakk'ı iste ve ona gönül bağla!
706. Ey kimse, sen de aklına âşıksın; kendini sûrete tapanların üzerine fâzıl görmüşsün!
707. O senin hissinin üzerine aklın pertevidir; senin bakırının üzerinde altını âriyet bil!
Halbuki o senin âşık olduğun aklın, senin havâs-i zâhire ve bâtınenin üzerine "akl-ı küll"ün pertevidir. Binâenaleyh o iftihâr ettiğin aklın dahi yine senin malın değildir. İmdi, senin bakır gibi olan vücûd-ı unsurîn üzerine, altın gibi olan aklı da âriyet bil!
Ma'lûm olsun ki, akıl rûhun sıfatıdır; ve rûh vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın dördüncü mertebe-i tenezzülüdür ki ona "rûh-ı küllî-i Muhammedî" derler. Ve "akl-ı küll" ve "akl-ı evvel" bu “rûh-ı küllî”nin sıfatıdır; ve bilcümle mükevvenât üzerinde fa'âl ve müessirdir. Ervâh-1 sâire bu "rûh-ı küllî-i Muhammedî"nin pertevidir. Nitekim hadîs-i şerîfte انا من الله والمؤمنون من نورى ya'ni "Ben Allâh'danım ve mü'minler benim nûrumdandır.” Hadîs-i şerîfte yalnız mü'minlerin zikri, "zikr-i cüz' irâde-i küll" kabîlindendir. Ve başka vecihleri de vardır. Burada zikri uzun olur. Yoksa “rûh-ı küllî-i Muhammedî (s.a.v.) Efendimiz ebu'l-ervâhtır. İmdi, ervâh-ı sâire, "rûh-ı küllî-i Muhammedî"nin pertevi olunca, o ervâhın sıfatları olan ukūl-i cüz'iyye dahi "akl-ı küll"ün pertevi olmuş olur. Nitekim hadis-i şerîfte اول ما خلق الله عقلى ya'ni Allah Teâlâ'nın evvel yarattığı şey benim aklımdır" buyurulur.
708. Beşerde güzellik, boyanmış altın gibidir; ve yoksa senin mahbubun nasıl kocamış eşek olurdu?
Beşerin bu vücûd-ı unsurîsinde olan güzellik, üstüne altın yaldız sürülmüş kalp altına benzer ve seni o altın yaldız aldatır. Ve eğer böyle olmasa idi, ve sen beşerin iç yüzünü bir gübre yığınından ibâret görse idin, bir ihtiyarlamış eşek gibi çirkin olan bu vücûd-ı unsurîyi nasıl mahbûb ittihâz ederdin? "Şâhid" fârisî olup, "mahbub” ma'nâsınadır.
709. Melek gibi idi, dev gibi oldu; zîrâ onda melahat ariyet idi!
Ey âşık-ı cisim, senin gençlikte parlak ve melek gibi gördüğün mahbûbun, ihtiyarlayınca bir dev gibi çirkin oldu. Çünkü ondaki melâhat ve güzellik âriyet idi; melekliği gitti, devliği meydana çıktı.
710. O cemâli azar azar alırlar; fidan azar azar kurur!
O senin mahbub ittihâz ettiğin cismin cemâlini yavaş yavaş alırlar ve seneden seneye değişir. Görmez misin, bir fidandaki tarâvet seneden seneye yavaş yavaş zâil olur, nihâyet kupkuru bir ağaç olur!
711. Git, "Nüammirhu nünekkishu"yu oku; gönül taleb et, kemik üzerine gönül koyma!
Bu beyt-i şerîfte, Yâsîn sûre-i şerîfesinde olan وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكُسْهُ فِي الْخَلْقِ أَفَلَا يَعْقِلُونَ (Yâsîn, 36/68) ya'ni "Biz ömür verdiğimiz kimseyi hilkatte tenkîs ederiz, taakkul etmezler mi?" "Tenkis" (تنكيس) ma'kûs kılmak ve baş aşağı getirmek ma'nâsınadır. Ya'ni sâha-i hilkatta zâhir olan her şeyi evvelâ ter ü tâze yaparız ve sonra evvelki hâlin aksi olan pejmürde bir hâle koyarız. Meselâ cism-i insân ibtidâ-ı neş'etinde ve hâl-i sabâvetinde, zaîf olmakla beraber ter ü tâze latîf ve güzel olur; büyüdükçe kuvvet gelir ve cisminin letâfeti ve tâzeliği tebeddül edip kartlaşır ve nihâyet za'f hususunda sabâvet hâline tenkîs ve taklib olunur; ve bu tenkîs ile beraber cisminin letâfeti ve güzelliği çirkin bir hâl iktisab eder. Bu âyet-i kerîmenin mânâ-yı işârîsine gelince: Adem-i izâfi hâli mertebe-i efâl olmadığından, fiiliyâtta za'f hâlidir. Binâenaleyh efrâd-ı mahlûkāttan her bir ferd, mertebe-i ef'âl olan sâha-i hilkatta zâhir olur ve onun "ayn-ı sabite"sinin mazhar olduğu esmå ömr-i halkîsinde âsâr ve ahkâmını icrâ eder. Ba'dehû o adem-i izâfî hâline ircâ' sûreti ile tenkis (تنكيس) olunur demektir. İmdi bu ma'rifeti mahlûkāt-ı sâire arasında ni'met-i akl ile mümtâz olan insan idrâk edebileceğinden, âyet-i kerimede أَفَلَا يَعْقِلُونَ ya'ni "Taakkul etmezler mi?" hitâbıyla bu hakikatın idrâkine da'vet olunur. Ya'ni "Ey sâlik, zikr olunan âyet-i kerîmeyi oku ve ma'nâsını teemmül et de sûret-i cismâniy-yenin ne olduğunu anla ve gönül sahibi olmağı taleb et ve gönüle hizmet et; kemik yığını bir iskeletten ibaret olan cisme alâka ve hizmetten vazgeç!"
712. Zîra gönlün cemali bâkîdir. Onun devleti âb-ı hayattan sâkîdir.
Bu beyt-i şerîfin şerhinde Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Gönül"den murâd, hakîkat-ı câmi'a ve mahzen-i esrâr-ı ilâhiyyedir ki, o Allâh Teâlâ'nın arşıdır; ve Allâh Teâlâ bilcümle esmâ'-ı külliyye ve cüz'iyyesi ile ona müstevlîdir. Binâenaleyh bu gönül her tecellîde Hakk'ı görür. İster tecelliyât-ı sûrî olsun ve ister onun gayri olsun. Belki kendisinde her şeyi ve her ismi görür!" Ve Cenâb-ı İmdadullah (k.s.) buyururlar ki: “Muhakkıkların mezheb-i aslîsi budur ki, akıl ve cân ve gönülün her üçü hakîkatte birdir. İsimlerin ihtilafı zâtın ihtilafı hasebiyle değil, sıfatın ihtilafı hasebiyledir. Ve cism-i unsurîde olan pertev, cânın ve gönülün pertevidir. Gönülün ve cânın aydınlığı, Hudâvend-i cihânın nûrudur. Gönül bedende, evdeki güneşin şu'lesi ve güneşten ayrılığı gibidir. Vaktâki ev yıkılır ve tavanı ve duvarı ortadan kalkar, güneşten eve ayrılan ziyâ, güneşin ziyâ-yı umûmîsine karışır. Ten tılsımı bozulup gönül havâss kaydından çıkınca, gönül dildâra muttasıl olur ve cân canâna erişir. هنالك اجتمع الفرق وارتتق الفتق واستتر النور فى النور وبطن الظهور في الظهور ya'ni "İşte burada ayrılık birleşir ve fetk irtitâk eder ve nûr nûrda müstetir olur ve zuhûr zuhûrda bâtın olur."
Ma'lûm olsun ki, gönülün cemâli cemâl-i bâkî olduğunun müşâhedesi zevkî bir mes'eledir; elfâz ve ibâre ile anlatmak imkânı yoktur. Fakîr burada ehl-i zevkin beyânât-ı aliyyelerini nakl ile iktifâ ettim. Beyt-i şerîfte "devlet" ile hâl-i "ittihad"a; ve "âb-ı hayât” ile “nûr-ı ilâhî"ye; ve “sâkî” ile sıfât ve esmâ'-i ilâhiyyeye işaret buyurulur.
713. Muhakkak o hem sudur ve hem sâkî ve sarhoştur; senin tılsımın bozulduğu vakit her üç bir olur!
Yukarıki beytin şerhinde îzâh olunduğu üzere, gönül makām-ı "ittihâd"da hem nûr-ı Hak'tır ve hem sıfât ve esmânın kendisidir ve hem de bunlardan sarhoştur. Zîrâ cisim tılsımı bozulduğu vakit, akıl ve cân ve gönül bir oldu ve makām-ı ittihâdı buldu.
714. O "bir"i sen kıyastan bilemezsin; kulluk et, nâ-şinâs olarak herze yeme!
O üç şeyin birliğini sen akl-ı cüz'înin kıyâs ve istidlâli ile bilemezsin; zevkî bir hâldir. Binâenaleyh bu cismâniyyet mertebesinde emr-i ilâhîye imtisâl ve nehiyden ictinâb sûretiyle kulluk et; zevkin olmayan sözleri akıl ve istidlâl ile îzâha çalışıp herze yeme!
715. Senin ma'nân sûrettir ve âriyettir; münasebete ve kafiyeye mesrûrsun!
Ey akıl ve zekâsına âşık olan kimse, sen ma'kūlâtı ma'nâ zannedip sûretperest olanları tezyîf edersin; halbuki senin ma'nâ zannettiğin o ma'kūlât dahi suver-i zihniyyedir ve sende âriyettir. Nitekim cismânîler beğenmek için suver-i kesîfede tenâsüb ve uygunluk aradıkları gibi, sen de ma'kūlâtta öyle münasebet ve uygunluk arar ve bulduğun münasebetlerden ve uygunluklardan dolayı mesrûr olursun. "Kāfiye", lügatta bir şeyin bir şeye tâbi' olmasına derler. Bu tâbiiyyet münasebet sebebi ile olur.
716. Ma'nâ o olur ki seni alır ve seni nakşdan bî-niyaz kılar!
Ma'nâ odur ki, seni senliğinden kapar ve benlik kaydından kurtarır; ve sen o bî-hodluk içinde sûret-i cismâniyye ve hayâliyyeden müstağnî kalırsın. Buna "histen gaybûbet" derler.
717. Ma'na o değildir ki, kör ve sağır eder; adamı nakş üzerine ziyade âşık eder!
Ma'nâ, kişinin kalbini zevk ve hâlden kör ve sağır edip nukūş-ı cismiyye ve hayâliyyeye son derece meclûb ve âşık eden şey değildir; belki bunlardan tecrîd edendir.
718. Körün kısmeti gam artırıcı olan hayaldir; gözün kısmeti de bu fenânın hayalâtıdır.
Kalbi zevk ve hâlden kör olanın nasîbi, insana gam artırıcı olan hayâlât-ı kalbiyyedir; ve bu his gözünün nasîbi de "fena"nın hayâlâtı, ya'ni "fenâ"ya mahkûm olan âlemin hayâlât-ı cismâniyyesidir.
719. Harf-i Kur'ân'a körler ma'dendirler; eşeği görmezler, palanı döğerler!
Körler iki nevi'dir: Birisi his gözü a'mâ olanlar; diğeri de kalb gözü kör olanlardır. His gözleri kör olanlar, Kur'ân'ın elfâzını tecvîd ve elhân ile okumakla meşgül olurlar ve ma'nâsından bî-haber kalırlar. Ve kalb gözleri kör olanlar, hem Kur'ân'ın elfâzı ve hem de i'râbları ve lügatları ve maânî-i zâ-
hireleri ile meşgül olup, kasd-ı ilâhî olan ma'nâlardan pek uzak birtakım hayâlâta dalarlar. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'te şöyle buyururlar: "Kur'ân'ı çok tefsîr etmişlerdir; ancak az kimseler Kur'ân'ın garazını tefsir etmişlerdir. الذين آمنوا yu yani iman edenler"i] herkes "îmân” ile tefsîr etmişlerdir. Halbuki Cenâb-ı Mustafa (s.a.v.)in îmânı ve O'nun garazı mahfidir. 1 وعملوا الصالحات ]yâni "Sâlih amel işleyenler"i] herkes kendi ameli ile tefsîr etmişlerdir. Peygamber'in amelini tefsîr hani فلهم أجرهم ( )Bakara, 2/62) [yâni "Onlara ecir ve mükâfat vardır"ı] herkes kendi vehminde musavver olan ecri tefsîr etmiştir. Garaz-ı ecr-i Mustafavî nerededir?" Ve kezâ yine Fîhi Mâ Fih'in 73. faslında şöyle buyururlar: "Eğer Kur'ân yalnız bu hurûftan ibâret olsa idi, denizlerin mürekkep ve ağaçlarır kalem olmasına hâcet olmaz idi. Bu Kur'ân'ın hurûfu yarım okka mürekkep ile yazılabilir; ve hurûf-ı kur'âniyyenin ibtidâ ve intihâsı vardır. Halbuki kelâm-ı Hudâ'nın nihâyeti yoktur. Nitekim buyurulur : ما نفدت كلمات الله (Lokman, 31/27), ["Allah'ın kelimeleri tükenmez"[ ,وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحَيٌ يُوحَى (Necm, 53/3-4). ["O arzusuna göre konuşmaz; o ancak vahyedilen bir vahiydir."]. Beyit: ? "Kelâm-ı Bârî'yi yine Bârî'den dinle; zîrâ okuyanın tecvîd ve elhân san'atı hicâbdır!" İmdi, eğer evliyânın kelâmı Hakk'ın kelâmı olmasa idi, كنت له لسانا ya'ni "Ben onun lisânı olurum" hadîs-i kudsîsi bâtıl olurdu. Zîrâ eğer "lisân"dan murâd nakl-i Kur'ân olsa idi, Kur'ânın harfini mü'min ve münâfik nakl ettiklerinden, o halde احببت عبدا ["O bir kulu sevdim"] hitâbına ne hâcet var idi? Halbuki ان الحق لينطق على لسان عمر ya'ni “Muhakkak Hak Ömer'in lisânı üzerinde nutk eder" hadîs-i şerîfi, Hz. Ömer'in harf üzre tekellümü hakkında vârid oldu ise, o hâlde Hz. Ömer'e sebeb-i tahsîsi nedir? Bunda sâirleri de hep müşterektir. Ve eğer ظهرت ينابيع الحكمة من قلبه ya'ni "Kalbinden hikmet menba'ları zâhir olur" hadîs-i şerîfi harf-i Kur'ân'ı murâd eylese idi, bunun için اربعين صباحا ya'ni "kırk sabah" ihlâsa hâcet yok idi. İmdi, eğer bir kimse bu sözlerde garazsız teemmül ederse, ehl-i Kur'ân ve "havâss" başkaları olduğunu ve Hak Teâlâ hazretlerinin âlemde onları intihâb buyurup kendi hitâbına mahal kıldığını ve onların nûr-ı Hak'la görüp, lisânlarıyla söz söylediklerini bilir."
İşte bu beyt-i şerîfin şerhini, Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fîh'lerinde bu sûretle bizzât yapmış olurlar. Her nasılsa şurrâh-ı kirâm hazerâtı bu beyânât-ı aliyyeyi almamışlardır. Bu îzâhâta nazaran, bu beyt-i şerîfte diğer bir ma'nâ dahi kasd buyurulduğu anlaşılır. O da budur ki, الإنسان والقرآن توأمان ya'ni “İnsan ve Kur'ân ikizdir" mûcibince, kalb gözleri kör olanlar, "insân-ı kâmil"in zâhirine ve sûretine nazar ederler ve onunla meşgül olurlar; onun ma'nâsından bî-haberdirler. Halbuki "insân-ı kâmil”in sûreti ma'nâsına râkibdir; ma'nâsı onu nereye götürürse, sûreti dahi ona tâbi'dir. Binâenaleyh onun harekâtına i'tirâz edenlerin ve sûreti ile meşgül olanların hâli, eşeği bırakıp da palanını döğen kimselere benzer. Burada şurrâh-i kirâm Kur'ân'ın ma'nâsını eşeğe ve zâhirini palana teşbîh etmek sû'-i edeb olduğu i'tirâzına karşı birtakım mütâlaât beyân buyurmuşlardır. Fakat, mâdemki “insân-ı kâmil" Kur'ân ile tev'emdir ve lisânı Hakk'ın lisânıdır ve Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi o insân-ı kâmillerden biridir; şu halde lisân-ı şerîfleri lisân-ı Hak'tır. Ve Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de إِنَّ اللَّهَ لاَ يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعْوُضَةً (Bakara, 2/26) ya'ni “Allâh Teâlâ sivrisineği darb-ı mesel olarak îrâd etmekten istihyâ muâmelesi etmez." buyurulduğuna göre, bu teşbîhde sû'-i edeb i'tirâzı vârid değildir. Bu i'tirâz, kalb gözleri kör olanların i'tirâzıdır.
720. Mâdemki sen görücüsün, eşeğin arkasından git ki sıçradı, ey palana tapıcı, nice bir palan dikersin?
Ya'ni ey insân, mâdemki sen "rûh-ı izâfi”nin mahall-i taallukusun, sende görücülük hâssası vardır, binâenaleyh palan mesâbesinde olan cismin merkebi bulunan rûhun arkasından git ki, o rûh yüksek âlemlere sıçrar! Ey palan mesâbesinde olan cismin sûretine tapıcı ve elfâzın zâhirine kapılıcı, ne zamâna kadar palana hizmet edeceksin?
721. Mâdemki eşek vardır, muhakkkak sana palan gelir; mâdemki sende cân ola, ekmek eksik olmaz!
Mâdemki merkeb mesâbesinde olan rûh ve ma'nâ vardır, elbet sana palan mesâbesinde olan sûret ve elfâz gelir. Zîrâ muhakkak rûh taalluk edecek bir cisim ve ma'nâ taalluk edecek bir lafız ister. Bunlar olmaksızın rûhda ve ma'nâda zuhûr hâli mümkin değildir. Nitekim tende rûh ve hayât oldukça muhakkak gıda ister!
722. Merkebin sırtı mal ve miksebin dükkânıdır; senin kalbinin incisi yüz kalıbın mâyesidir.
Merkeb mesâbesinde olan rûhun sırtındaki cisim, mal ve miksebin dükkânıdır. Zîrâ rûh fa'âl olmak için âlet ister ve âlet onun sırtındaki cisim ve cismin a'zâsıdır. A'mâl-i dünyeviyye ve uhreviyye bu âlet-i cisim vâsıtasıyla olur. Velâkin senin kalbinin incisi ya'ni tecelliyât-ı ilâhiyyenin ma'kesi olan süveydâ-yı kalb, yüz elfâz kalıblarının mâyesidir. O inciye nûr-ı ilâhî aksettikçe menba'-ı hikmet olur ve oradan birçok maânî ve ulûm-i ledünniyye elfâz kalıblarına bürünüp cismin lisânından sâdır olur. "Mikseb", kesb âleti ma'nâsınadır.
723. Ey bü'l-fuzûl, merkeb üzerine çıplak otur; Resûl çıplak merkebe binmedi mi?!
Ey fuzûlî işlerle meşgül olan kimse, merkeb-i rûh ve ma'nâ üzerine çıplak ve semersiz olarak bin; onun semeri olan sûret-i cisim ve elfâz ile uğraşıp maksaddan uzaklara gitme. Zîrâ Resûl (s.a.v.) Efendimiz merkebe semersiz olarak binmedi mi? Zîrâ efâl-i zâhiriyye-i nebeviyyenin cümlesinde efâl-i bâtıneye işaret vardır. Ya'ni bu fiil-i nebevîde zâhire bağlanılmayıp, makāsıda intikāl lâzım olduğuna işâret buyurulmuştur. Çünkü hayvana binmekten maksad, menzil-i maksûda vusûl içindir. Onun rûh-i ma'nâsı budur. Semeri ve tezyînât-ı zâhiriyyesi ile meşgüliyyet fuzûlî bir iştigäldir ve nefsin hazzına hizmettir; ve hazz-ı nefse hizmet ise mezmûmdur.
النَّبِيُّ قِيلَ سَافَرَ مَاشِيَا النَّبِيُّ قَدْ رَكِبَ مُعْرُورِيَا
724. Nebî ârî olarak bindi; denildi ki, Nebî mâşiyen sefer etti.
Ashâb-ı kirâmdan bize rivâyet olunduğu üzere, (s.a.v.) Efendimiz merkebe semerden ârî olarak bindi ve ba'zan da yürüyerek sefer etti. Cenâb-ı Pîr, risâletpenâh Efendimiz'in bu iki fiil-i şerîfindeki işâreti îzâh buyururlar. Ya'ni rûh ve ma'nâ âlemine sûretsiz ve lafızsız gitmek îcâb eder. Zîrâ şuûnât ve ahvâl-i rûhiyyeyi sûret ve elfâz âlemine sığdırmak mümkin değildir. Ve elfāz makāsıd ve maânîyi kemâliyle ihtivâ edemez. Meselâ aşk ve muhabbet hakkında çok sözler söylenmiştir; fakat bu zevkî olan hâli, âşık olmayan kimse bu elfâzdan kemâliyle anlayamaz. Böyle olunca, rûh âlemine lafızsız gitmek ve cismâniyyet îcâbâtını bırakıp mâşiyen gitmek lâzımdır.
725. Senin eşek nefsin gitti, onu bir çiviye bağla; kâr u bârdan nice bir kaçar, nice bir!
Senin eşek mesâbesinde olan nefsin rûh tarafına gitmekten vazgeçip, huzûzât-ı dünyeviyye tarafına gitti. Onu şerfat çivisine bağla! Bu eşek nefsin nice bir a'mâl-i şer'iyyeden ve emânet-i ilâhî olan insanlık yükünü yüklenmekten kaçar; ve onun bu kaçışı ne zamana kadar devam eder?
726. İster yüz yılda, ister otuz ve yirmi yılda; ona sabır ve şükür yükünü götürmek îcâb eder!
Bu nefis eşeği, yirmi ya otuz veyâ yüz yıllık ömrü içinde, huzûzât-ı dünyeviyyeye karşı sabır; ve insan sûretinde mahlûk olduğuna karşı da şükür yükünü taşımak îcâb eder. Râh-ı necâtı bulmak için başka çare yoktur!
727. Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmedi; ekmedikçe hiçbir kimse biçmedi!
Bu beyt-i şerifte وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخرى (Fâtır, 35/18; Zümer, 39/7) ya'ni "Bir günahkâr başkasının günahını yüklenmez" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Vizr" günâh; ve "vâzir" günahkâr ma'nâlarınadır. Ya'ni bu âlem-i sûret ve cisim, mahall-i ameldir. Binâenaleyh burada emr-i ilâhîye muhâlif sûrette amel edenlerin yükü ancak kendilerine tahmîl olunur; ve a'mâl-i sâliha, âlem-i âhirette intifa' edilecek bir şeydir. Binâenaleyh burada eken orada biçer!
728. Tama' çiğdir, ey oğul onu çiğ yeme; çiğ yemek beşere illet getirir!
Ektiğini biçmek kāidesine mugâyir olarak, bir define bulup zengin olmak tama'ı, ham ve çiğ bir tama'dır. Ey oğul, sakın bu çiğ tama'ı yeme! Zîrâ çiğ yemek insanı hasta eder. Nitekim, "Çiğ yemedim ki karnım ağrısın!" darb-ı meseli Türkçe'de meşhûrdur.
729. Böyle diye ki: "O bir filân kimse ansızın bir defîne buldu; ben de onu isterim, iş ne, dükkân ne?"
Şöyle ki, "Filân adam ansızın bir define buldu; ben de böyle bir define bulmak isterim. İş ve dükkân beyhûde meşgale ve yorgunluktur" deme! Bu hayâl, hem gınâ-yı zâhirî ve hem de gınâ-yı bâtınî için bir tama'-ı hamdır. Zâhirde define bulmak hayâliyle uğraşanlar fakîr ve sıfru'l-yed kaldılar; ve bâtında cezbe-i ilâhî vuku'una intizâr ile a'mâl-i şer'iyyeden kaçanlar, hâib ve hâsir oldular! Vâkıa zâhirde tesadüfen define bulup zengin olmak ve bâtında bir cezbe-i ilâhî zuhûru ile sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulup define-i ma'neviyyeyi bulmak vardır; fakat bu hâl nâdir ve müstesnâdır, käide değildir; nâdir ise ma'dûm hükmündedir. Binâenaleyh böyle bir hayâl arkasında koşup, gınâ-yı zâhirî için dükkânı tezgâhı terk etmek ve gınâ-yı bâtınî için namaz ve oruç ve mücâhede ve riyâzet gibi amellerden ferâgat etmek sebeb-i mahrûmiyyettir.
730. Hazîneyi kazanmağa mâni' kimdir? İşten ayak çekme, muhakkak o ar- [735] kadadır!
Kazanmak neticesinde hazîneyi bulmağa mâni' olan kimdir? Ey sâlik, irâden elindedir, sûrî ve ma'nevî amelden fâriğ olma! Muhakkak o define sa'yin arkasındadır ve hazîneyi bulmak käideten amele tâbi' olmakla olur. Çalışmaksızın hazîne bulmak, yüz binde bir kişiye nasîb olmaz. Ve âyet-i kerîmede ليْسَ لِلإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) ya'ni "İnsan için ancak sa'y ettiği şey vardır." buyurulur.
731. Sen "Eğer bunu veyâ o diğerini yapa idim" diye sakın "eğer"e giriftar olmayasın!
"Eğer böyle veya şöyle yapa idim menfaat bulurdum veya başıma şu felâket gelmezdi" gibi fikirler ile "eğer" kaydına giriftâr olma!
732. Zîra "eğer" demekten Resûl bâ-vifâk men' etti ve "O nifaktandır" buyurdu!
Bu beyt-i şerîfte, Enes b. Mâlik hazretlerinden mervî olan şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur: إياكم وكلمة لو فإنها من كلام المنافقين ya'ni "Eğer kelimesinden sakınınız; zîrâ o münafıkların sözlerindendir!" Ve kezâ Ebû Hureyre hazretlerinden mervî olan hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulur: إن أصابك شيئ فلا تقل لو انى فعلت كذا كان كذا وكذا ولكن قل قدر الله ya'ni "Sana bir şey isabet ederse, 'Eğer böyle yapa idim, şöyle ve böyle olurdu' deme; velâkin 'Allâh'ın kaderidir' de!" Ma'lûm olsun ki, âlem-i şehadet efâl-i ilâhiyyenin meclâsıdır. Ve efâl-i ilâhiyyenin menşe'i sıfât ve esmâdır. Ve sıfat ve esmâ'-1 ilâhiyye sûretleri ilm-i ilâhîde sâbittir. Ve hükm-i ilâhî, her bir sıfat ve ismin müsemmâları olan Hak'tan bi-hasebi'l-isti'dâd taleb ettikleri şey üzerine vâki' olur. İşte bu sırr-ı kaderdir. Binâenaleyh bilcümle mevâtında, ya'ni ervâh ve misâl ve şehadet ve berzah ve ba's ve a'râf ve cennet ve cehennem mevtınlarında zâhir olan şey, ancak bu kazâ-yı ilâhî dâiresinde vâki' olur. İm-di, abd iradesini bir fiile sarf ettiği vakit, kendi hakîkatı olan "ayn-ı sâbite"sinin iktizâsıdır. Nitekim, وَمَا تَسْأَؤُنَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ (İnsan, 76/30; Tekvîr, 81/29) ya'ni “Sizin irâde ettiğiniz şey, ancak Allah'ın irâde ettiği şeydir" âyet-i kerîmesinde bu hakîkata işâret buyurulur. Böyle olunca, abde bir şey isâbet ederse, ancak sırr-ı kadere binâen isabet eder. Şu halde, abdin "Eğer böyle yapa idim bu hâl başıma gelmezdi" diyerek, "eğer" kelimesini isti'mâl etmesi sırr-ı kadere muhalefet ve nifak olur ki, bu sırr-ı kadere vakıf olmayan âmme-i nâs bu hâle mübtelâdırlar. İm-di burada "cebir" suâli vârid olur. Filvâki' "cebir" vardır; fakat bu cebir Hak'tan değil, abdin kendi "ayn-ı sâbite"sinden ve hakîkatından yine kendisinedir. Çünkü Hak'tan bu hâli taleb etti ve Hak da verdi. Hak, cebbâriyyeti ile bu a'yânın kâffesini muhîttir. Bu mes'ele hakkındaki îzâhât, I. cildin 622 numaralı beytinde lüzûmu derecede tafsîl olunmuştur. Burada tekrârı uzun olur.
733. Zîra o münafık "eğer" demekte öldü; ve "eğer" demekten, hasretten başka bir şey götürmedi.
Sırr-ı kadere muhalefet ve nifak içinde kalan o kimse, "Eğer böyle yapa idim bu hâl başıma gelmezdi" diyerek elem ve keder içinde öldü; ve "eğer" kelimesini söylemek aslâ kendisine fâide-bahş olmayıp, elem ve hasret çekmekten başka bir şeye yaramadı ve beyhûde üzüldü durdu.
734. Bir garib aceleden bir ev istedi; bir dost onu bir yıkık ev tarafına götürdü.
735. O buna dedi ki: "Eğer bir tavanı olaydı; benim yanımda muhakkak sana mesken olurdu!" O dost bu garîbe dedi: "Eğer bu evin damı ve tavanı olaydı, berâberce oturur idik."
736. "Eğer içinde bir başka oda olaydı, iyalin de rahat ederdi."
737. Dedi: "Evet yârânın yanı hoştur; lakin ey cân "eğer"de oturmak mümkin değildir!"
O garîb dostuna cevâben dedi ki: "Vâkıâ dost ile beraber oturmak hoştur. Fakat ey cân ne çâre ki "eğer" kelimesi içinde oturmak mümkin değildir!" Nitekim Hoca Nasreddîn (rahmetullahi aleyh)e misafirler gelmiş; önlerine bir boş tas getirip demiş ki: "Ey ihvân eğer pirinç olaydı, size bu tas ile bir güzel çorba pişirir idim!" Misafirler de: "Hoca efendi, "eğer" ile insanın karnı doyar mı?" demişler.
738. Bu bütün âlem hoşluğun talebkârıdır; ve tezvîrin hoşluğundan ateş içindedirler!
Bu bütün ehl-i âlem, kendi nefislerine mülayim ve hoş gelen şeyi isterler. Halbuki nefse hoş ve mülayim gelen şeyler tezvîrden başka bir şey değildir. Zîrâ mahall-i elem olan cehennem, mahbûbât ve şehevât-ı nefsâniyye ile örtülmüştür. O mahbûbât ve şehevâtın iç yüzü ateştir. Ve öyle bir ateştir ki, ayet-i kerimede نار الله الموقدة التي تطلع عالى الأقعدة (Hümeze, 104/6-7) ya'ni "O Allâh'ın iş'âl edilmiş olan öyle bir ateşidir ki, kalblere musallat olur!" buyurulur.
739. Her ihtiyar ve genç, altının talibi olmuştur; lakin avâmın gözü kalpı altından bilmez!
Ehl-i âlemin genci ve ihtiyarı, cem'i nefislerine hoş gelen altının tâlibi olmuştur. Halbuki altının sûreti tezvîrden başka bir şey değildir. Çünkü, iç yüzüne bakılırsa insana safâ-i kalb ve râhat-ı bâtın bahş eden altın değildir. Bu âlemde yüz binlerce altını olanların envâ'-ı elem ve azâb-ı bâtınî ile yanıp tutuştukları ve râhat uyku uyuyamadıkları dâimâ göz önündedir. Fakat avâmın gözü, hakîkatta kalp olan bu altını, râhat-ı kalb bahş eden hakîkî altından fark edemezler. O hakîkî altın, kalbe akseden nûr-ı Hak'tır ve netîcesi olan ma'rifet-i ilâhiyyedir.
740. Hâlis altın kalb üzerine ziyâ saldı; bak, miheksiz altını zandan ihtiyâr etme!
Hakîkî ve hâlis altın olan nûr-ı Hak kalb üzerine ziyâsını saldı ve ondan maârif ve hikem-i ilâhiyye nurları fışkırmağa başladı. Sen nazar-ı ibret ve dikkat ile bak da, aslı toprak olan bu sûrî altını hakîkat mihekkine vurmaksızın, altın zannedip kabûl etme ve ömrünü onun cem'ine hasr etme!
741. Eğer mihekkin varsa ihtiyâr et ve yoksa git, âlimin indinde kendini rehin et!
Eğer sende ilim ve ma'rifet mihekki varsa, bu ilim ve ma'rifeti ihtiyâr et; eğer yoksa, git bir âlim-i billâh olan zâtın huzûrunda ilim ve ma'rifet tahsîli için nefsini hapset!
742. Yâhut kendi cânının içinde mihekk lâzımdır; ve eğer yol bilemez isen, yalnız ileriye gitme!
Yâhut ezelde Cenâb-ı Hak'tan senin cânının içine konmuş bir mihekk lâzımdır; ve o mihekk inâyet-i ezeliyye-i Hak'tır. Bu sebeple bir âlimin huzûruna ihtiyaç olmaksızın, Hak Teâlâ fazl u kereminden doğrudan doğruya sana ilim ve ma'rifet ihsân eder. Nitekim ba'zı ümmî kimselerde bu hâl zâhirdir. Fakat bu hâl nâdirdir, kāide değildir. Binâenaleyh eğer sen Hakk'a vusûl yolunu bilemezsen, sakın yalnız gideyim deme; ilim ve ma'rifet sahibi olan bir rehbere müracaat et ki, sana kalp ile hâlis altını bildirsin!
743. Gulların sadası sadâ-yı aşinadır; bir aşina ki, fenâ tarafına çeker!
"Gul", cin ve şeyâtîn cinsinden bir mahlûk-ı ilâhî olup, bâdiyede yolcula- rı yollarından şaşırtarak hayvânât-ı muzırra vâdîlerine sevk eder ve helâkle- rine sebep olur. Hadis-i şerîfte اذا تغلت الغيلان فبادروا بالأذان ya'ni "Gul gulluğa baş- ladığı vakit, ezân okumağa başlayınız!" buyurulur. Burada murâd, insanın içinden gelen havâtır-ı nefsâniyyedir; ve insan kendi nefsine karîb ve âşinâ olduğu için, bu havâtır insana yabancı gelmez. Fakat bu aşinâ olduğu derû- nî sadâlar insanı vâdî-i helâke düşürür.
744. Agah ol, “Ey kârvân, benim tarafıma geliniz; işte yol ve nişân!" diye sa- dâsı vardır!
"Kârvân"dan murâd, insanın kuvâ-yı mecmûasıdır. Bu kuvâ-yı mecmûa, bu âlem-i şehadette seferdedir. Binâenaleyh nefis gulyabânîsi bu kuvâ kâr- vânına, "Benim tarafıma geliniz, yol benim gösterdiğim yoldur; ve nişân be- nim verdiğim nişandır!" diye dâimâ huzûzât-ı âcile tarafına da'vet eder!
745. Gul, “Ey filân!" diye her birinin adını getirir, tâ ki o taciri gâiblerden ede!
"Kârvân halkı"ndan murâd, kuvâ-yı insâniyyeden her biridir. Nefis her birinin adını çağırarak da'vet eder. Meselâ kuvve-i basarı, nâmahrem olan güzel kadınlara bakmağa; ve kuvve-i zâikayı şarâba ve içkiye; ve kuvve-i lâ- miseyi şehvetle nâmahreme temâsa da'vet eder. Bunları insanın insanlığını vücûda getiren "rûh-ı izâfî"sini helâke düşürmek için yapar.
746. Oraya eriştiği vakit, kurdu ve arslanı, ömr-i zâyi'i, uzak yolu ve geç olmuş günü görür!
Rûh, gulyabânî gibi olan nefsin gösterdiği yola gittiği vakit, hayât-ı ma'neviyyesini helâk eden ve kurt ve arslan gibi olan netâyic-i elîmeyi gö- rür; bir ni'met olan bu hayât-ı dünyeviyyesinin isrâf ve zâyi' olduğunu ve Hak ile kendi arasında ne kadar uzak yol olduğunu ve eyyâm-ı amelin bitip akşam olduğunu görür.
747. O gülün sadâsı nasıl olur? Nihayet söyle! Mal isterim, câh ve âb-rû isterim.
"O gülün sadâsı nasıl olur? Nihâyet bize onu söyle de bilelim!" diyecek olursan; sana misâl olarak nefsin üç sadâ-yı aslîsini söyleyeyim: Nefis, "Mal isterim ve rütbe ve mansıb isterim ve bunların sâyesinde nâsa tefevvuk edip, herkesin önümde yüz suyu dökerek tezellül etmesini isterim!" diye bağırır; ve sadâ-yı fer'îsi ise pek çoktur!
748. Sırlar keşf olmak için, kendi içinden bu sadaları men' et!
Ey sâlik, ruhunun sırları münkeşif olmak için, kendi içinden ve nefsinden gelen bu sadâlara kulak asma; nefsini hiç istemediği tezellül ve tevâzu' ile ez!
749. Zikr-i Hak et, güllerin sadasını yak; çeşm-i nergisi bu kerkesten dik!
Allâh'ın zikri ile güllerin ya'ni nefsin ve şeytânın vesveselerini yak; nergis gibi açık olan zâhir gözünü kerkes kuşu denilen yırtıcı bir kuş mesâbesinde olan bu dünyâdan ve onun huzûzâtından kapa!
750. Subh-i sâdıkı subh-i kâzibden açık tanı; meyin rengini kasenin renginden [755] açık bil!
Zîrâ bu suver-i âlemin parlaklığı subh-i kâzib gibidir ki, bir aralık parlar ve âkıbet fânî olup kararır. Bu âlemde zahir olan Hakk'ın tecelliyât-ı sıfât ve esmâsı ise, asıl olup subh-i sâdık gibidir. Dâimâ parlaktır, aslâ ta'tîl kabûl etmez ve nûru dâimîdir. Ve suver-i âlem kadeh; ve onda zâhir olan sıfât ve esmâ'-i ilâhiyye ise mey gibidir. Binâenaleyh meyin rengini kadehin renginden ayırt et!
751. Tâ ola ki bu görülmüş olan yedi renkden sabır ve teemmül bir göz peydâ ede!
Âlem-i sûrette mevcûd olan renkler yedidir. Bunların esbâbı ve envâ'ı hikmet-i tabîiyye kitablarında münderiç olduğundan, burada tafsîli mûcib-i itnâb olur. Ve âlem-i sûretin gülleri ve çiçekleri ve envâ'-ı müzeyyenâtı bu renklerin imtizâcından husûle gelip, hiss-i basarın hazzını celb eder. Sâlike evvelâ taayyünât-ı âlemin renklerinden ve müzeyyenâtından göz kapamak ve bîrenk olan bu taayyünâtın aslına teveccüh etmek lâzımdır. Ve sâlik âlem-i sûretten geçince, karşısına akabât-ı ma'neviyye gelir. Bunlar da yedi letâiftir. Her bir latîfenin kendisine mahsûs bir rengi vardır. Onların beşi “âlem-i emir"dendir ki, bunlar da "kalb", "rûh”, “sır”, “hafi” [ve] "ahfa”dır. Diğer ikisi "âlem-i halk"tandır. Onlar da "nefis" ve "kalıb"dır. Ve kalıbın letâifi dörttür ki, bunlar da "erkân-ı erbaa"dır. Su, toprak, hava ve ateştir. Ta'bîr-i dîğerle, sulb, mâyi, gaz ve harârettir. Kalıbın letâifi nefsin latîfesi zımnında geçirilir. Latîfe-i kalbin rengi kırmızı, rûhun rengi beyaz, nefsin sarı, sırrın yeşil, hafînin mâî, ahfânın siyahtır. Ve "kalıb” nefsin zımnında ve onun rengindedir. Ve letâifin renkleri kalb gözüyle görülür. İmdi, sâlik sabır ve teemmül sâyesinde bu zâhirî ve bâtınî olan elvân ve akabâtı geçince, onun kalbinin gözü açılıp, her şeyi bu gözün nûr-ı yakîni ile görür.
752. Bu renklerden başka renkler görürsün, taşlar yerine gevherler görürsün.
Bu zâhirî renklerden başka, ma'nevî olan letâifin renklerini görürsün. Binâenaleyh dünyânın kırmızı yâkut ve yeşil zümrüt ve mâî firûze gibi renkli taşları yerine, insanda mündemiç olan letâif gevherlerini görürsün.
753. Bir gevher ne, belki bir derya olursun; çarhı devr edici bir güneş olursun!
Bir gevheri görmek nedir? Belki kendin hakāyık ve maârif gevherlerini muhtevî olan bir deryâ olursun ve halk senden maârif-i ilâhiyye incilerini çıkarırlar; ve felek-i vücûdu devr edici bir şems-i hakîkat ve insân-ı kâmil olursun!
754. İş yapıcı iş yerinde gizli oldu; sen iş yerinde ayân önüne git!
Bu kesîf olan sûret ve dünyâ âlemi Hakk'ın ef'âlinin meclâsıdır. Binâenaleyh fâil-i hakîkî, ef'âlinin mahall-i zuhûru olan bu âlem-i kesîfte gizlendi ve zât ve sıfatı ve esmâsı ve efâli ile zâhir oldu. Ey ma'rifet-i Hak tâlibi olan sâlik, sen bu sûretler ile ve Zeyd'in ve Amr'ın efâli ile hicaba düşmeyip, efâl-i ilâhiyyenin meclâsı olan bu dünyâda tahsîl-i ma'rifet ederek bir keskin göz peydâ et de, fâil-i hakîkîyi âyîne-i efâlinde ayânen müşâhede önüne git. Nitekim âyet-i kerîmede bu hakîkata işareten فأينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'ni, "Ne tarafa dönersen dön, Hakk'ın vechi vâki'dir" buyurulur. Ve diğer bir âyette de هو الأول والآخر والظاهر والباطن (Hadid, 57/3) buyurulur. Rubâî: Ben bilmez idim gizli ayân hep sen imişsin Tenlerde ve canlarda nihân hep sen imişsin Senden bu cihân içre nişân ister idim ben Ahir bunu bildim ki, cihân hep sen imişsin!
755. Mâdemki iş yapıcı üzerine iş perde ördü, o işin haricinde onu görmek kābil değildir.
Ey sâlik, mâdemki fâil-i hakîkî olan Hakk'ın zâtına, âlem-i efâlde zuhûru ve efâli perde olmuştur, onu bu efâl-i zâhiresinin hâricinde görmek mümkin değildir. Zîrâ fiilin bâtını isim; ve ismin bâtını sıfât; ve sıfatın bâtını zât olduğundan, zât-ı Hak ebtan-ı butûn olmuş olur. Ve senin vücudun ise, âlem-i zâhirde sübût bulmuştur. Binâenaleyh göreceğin şey ancak zâhir olan şeydir. Bâtına intikālin ma'rifet ile olur. Böyle olunca, fâilin fiilini gördüğün vakit onun ismine ve sıfatına ve zâtına intikālen onu ayânen müşâhede etmiş olursun. Ve yoksa onun zâtını ancak yine kendi zâtı görür ve bilir. Ve Abdullah-ı Balyânî hazretlerinin rubâîsi de bu ma'nâyı ifade eder. "Hakk'ı her dem başın iki gözü ile görmedikçe, her dem talebden fâriğ olmam. Hudâ baş gözüyle görülemez derler; o söz onlarındır, ben ise her dem böyleyim." Velhâsıl Hakk'ın efâli ile zuhûru, zuhûr-ı zâtına perde olmuştur. Nitekim Hz. Hüdâyî de buyurur: Beyit: Zuhûru perde olmuştur zuhûra, Gözü olan delîl ister mi nûra?
756. Mâdemki iş yeri âmilin yeri olucudur, hariçte olan kimse ondan gafildir.
Mâdemki Hakk'ın efâlinin mahalli bu vücûd-ı izâfî âlemidir ve onun hakîkatı da adem-i izâfidir ve âmil-i hakîkî olan Hak dahi كُلِّ يومٍ هُو في شأن (Rahmân, 55/29) ["O her an bir tecellîdedir."] âyet-i kerîmesi mûcibince her ân-ı gayr-i munkasimde iş başındadır. Kendi enâniyyet-i vehmiyyesi ile bu i'mâlâthânenin haricinde kalan kimse âmili göremez, belki kendisini ve Zeyd'i ve Amr'ı görür.
757. Böyle olunca kârgâha ya'ni ademe gir, tâ ki sun'u ve sâni'i birlikte göresin!
Böyle olunca, mevhûm varlığını ve enâniyyetini bırakıp, yokluk i'mâlât-hânesine gir ve suver-i mevhûmenin vücûdunu kaldır ki, hem san'atı ve hem de sâni'i birlikte göresin. Ya'ni bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde zât-ı Hakk'ı sıfat ve esmâsı ile müctemian göresin.
758. Mâdemki iş yeri gözü parlak olanların yeridir, binaenaleyh iş yerinin harici mestûrluktur.
Mâdemki ef'âl-i ilâhiyyenin tecellîgâhı olan bu âlem-i kesâfet bâtın gözleri parlak ve keskin olanların yeridir, binâenaleyh iş yeri olan bu kesâfet âleminin hârici mestûrluk âlemidir. Ya'ni bu âlem-i kesâfet ve suver, kendinin hârici olan "misâl" ve "ervâh" ve "a'yân-ı sâbite"; ve kezâ "berzah" ve "âhiret" mevtınlarını örtmüştür. Onun için bu vehmî olan sûretlerde müstağrak olanlar, bu âlemin ne fevkini ve ne de mâdûnunu idrâk etmezler ve hatta bir kısmı da inkâr ederler. Bunları ancak bâtın gözleri nûr-ı ma'rifetle parlamış olan kimseler görür. Nitekim Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de buyururlar: من عرف الحق وعرفه بريا عن الخلق وعريا عن العالم فما عرفه ولا عرفه ya'ni “Kim ki Hakk'ı tanıdı ve O'nu halktan berî ve âlemden ârî olarak tanıdı, [O'nu tanımadı, tanıyamaz da!]”* Beyt-i Mısrî Niyâzî (k.s.):
İşit Niyazî'nin sözün, bir nesne örtmez Hak yüzün. Hak'tan ayân bir nesne yok, gözsüzlere pinhân imiş.
* Bu cümle el-Cendî'nin Fusûs Şerhi'nin Nuh Fassı şerhinde geçmektedir (Hazırlayanların notu).
759. Anûd olan Fir'avn yüzünü varlık tarafına tuttu; şübhesiz onun kargahından kör oldu.
Kendi mertebe-i hükümdârîsine sarılmakta pek inatçı olan Fir'avn yüzünü kendisinin varlığı ve enâniyyeti tarafına tuttu; şübhesiz bu âlem Hakk'ın efâlinin mahalli-i zuhûru olduğunu görmekten kör oldu.
760. Şübhesiz tebdîl-i kaderi istedi, tâ ki kazayı kapıdan geri çevire.
[765] Şübhesiz bu körlüğü sebebi ile, kaderi kader ile tebdîl etmek istedi ve kazâ-yı mübrem-i ilâhîyi bu âlem-i sûret kapısından geri çevirmeğe çalıştı.
Ma'lum olsun ki, I. cildde muhtelif mahallerde îzâh edilmiş olduğu üzere, "kazâ" hükm-i küllî-i icmâlîden ibarettir. Bu da iki kısımdır: Ya "kazâ-yı mübrem" veyâ “kazâ-yı muallak"dır; ve kader bu kazânın tafsîli olup, onun mahall-i zuhûru bu âlem-i şehadettir. Eğer kazâ “muallak" ise, onun tafsîli olan kader de "muallak" olur. Ve bu kazâ diğer bir kazâ ile; ve onun tafsîli de diğer bir kader ile tebdîl olunabilir. Nitekim hadis-i şerifte القدر يرد بالقدر ya'ni "Kader kader ile reddolunur" buyurulmuştur. Ve eğer kazâ "mübrem" ise ne o kazâ-yı ilâhî ve ne de onun tafsîli olan kader reddolunmaz. Cenâb-ı Mûsâ'nın zuhûru “kazâ-yı mübrem" cümlesinden idi; ve bittabi' âlem-i tafsîlde de reddi mümkin değil idi. Fakat sûret kaydına mübtelâ olan Fir'avn bu hakkîkatı nasıl bilebilecekti?
761. Kaza ise o hîlekârın bıyığına her dem, dudak altından acı acı gülüyordu.
İmdi Fir'avn "kazâ-yı mübrem"in def'i çâresi ile uğraşırken, o "kazâ-yı mübrem" çâre arayan Fir'avn'ın gurûr ve azamet bıyığına bıyık altından ya'ni gizlice acı acı güler ve "Sen yapacağını yap; ben de yapacağımı yapayım!" derdi.
762. Takdîr-i ilâhînin hükmünü çevirmek için, o yüz binlerce günahsız çocuğu öldürdü.
O Fir'avn, zuhûru mübrem olan o takdîr-i ilâhînin hükmünü çevirmek için Benî-İsrâîl'in birçok çocuklarını, Mûsâ'dır diye bîgünâh olarak öldürdü. Beyt-i şerîfteki "yüz binlerce" ta'bîri kesretten kinâyedir. Ehl-i tefsîrin rivâyetine göre, öldürdüğü çocukların adedi yetmiş bin râddesindedir.
763. Mûsâ-yı nebî hârice gelmemek için, boynunda binlerce zulüm ve kan etti.
Peygamber olan Mûsâ (a.s.)ın, ilm-i ilâhîde sabit olan hakîkatı, vücûd-ı izâfî ve hâricî âleminde zuhûr etmemek için binlerce çocuğu haksız olarak öldürmek zulmünü ve onların kanlarını boynuna aldı.
764. O bütün kanı etti; halbuki Mûsâ doğmuş oldu ve onun kahrından dolayı hâzır oldu.
O Fir'avn bütün bu kanları döktüğü halde, bir taraftan da Mûsâ (a.s.) doğmuş oldu ve onun kahrından dolayı kuvvet bularak Fir'avn'ın tenkîline hâzır oldu. Zîrâ öldürülen çocukların ervâhı Mûsâ (a.s.)ın rûh-şerîfini takviye etti. Nitekim tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Mûsevî'dedir.
765. Eğer Lâ-yezâl'in kârgâhını göre idi, onun eli ve ayağı ihtiyâlden kurur idi.
Eğer Fir'avn bu âlemin, lâ-yezâl olan Hakk'ın meclâ-yı ef'âli olduğunu göre idi, onun eli ve ayağı Hz. Mûsâ'nın zuhûrunu men' için çocukları öldürmek hîlesinden kurur ve muattal kalır idi.
Suâl: Yukarıda 731 ve 732 numaralı beyitlerde Cenâb-ı Pîr "eğer" ta'bîrini kullanmaktan men' buyurmuşlar idi. Burada ise, "Eğer Fir'avn kârgâh-ı ilâhîyi göre idi hîleye kıyâm etmezdi" buyururlar ve "eğer" kelimesini kullanırlar. Mâdemki bu âlem kârgâh-ı Hak'tır, Fir'avn'ın ef'âli de bu kârgâhta dâhildir.
Cevab: Buradaki "eğer" telaffuzu, memnû' olan "eğer" cinsinden değildir; belki bir hakîkatın beyânı içindir. Çünkü bu lafzın kâili olan Cenâb-ı Pîr hasret ve nedâmet içinde değildir. Cenâb-ı Pîr efendimizin maksad-ı âlîleri, "Eğer Fir'avn'ın isti'dâd-ı ezelîsi iktizâsınca körlüğü ve cehli olmasa idi, işin hakîkatını görür ve hîleye kıyâm etmezdi. Fakat kazâ-yı ilâhî onun isti'dâd-ı ezelîsi üzerine vâkı' olduğundan, bu kârgâhta ondan bu fiilin sudûru ve “kazâ-yı mübrem"in zuhûr-ı îcâbı zarûrî oldu" demek olur. Ve binnetîce bu "eğer" lafzıyla bir hakîkata işâret buyurulmuş olur.
766. Mûsa onun evinin içinde muaf idi, halbuki hariçten çocukları beyhûde öldürür idi.
Fir'avn, Mûsâ'dır diye sarayının hâricindeki çocukları öldürürken, Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın sarayı içinde zevce-i Fir'avn olan Hz. Asiye'nin terbiyesi altında mahfûz ve katilden muâf kalmış idi. Nitekim kıssası tefsîr kitaplarında tafsîlen beyân olunmuştur. Ve Fusûsu'l- Hikem'de Fass-ı Mûsevî'de de, bu bâbda birçok hakāyık ve dakāyık mündericdir.
767. Nefis sahibi gibi ki ten besler; başka kimse üzerine bir hıkdın zannını götürür.
Bu hâl nefis sahibine benzer. Zîrâ nefis sahibi, bir taraftan kendi düşmanı olan teni besler ve diğer taraftan da hâriçte olan başka kimseleri kendisine düşman zannederek onlara hıkd ve kîn tutar da;
768. Der ki: "Bu adüvv ve o hasûd ve düşmandır" Halbuki onun hasûdu ve düşmanı o tendir.
Der ki: "Bu kimse bana düşmandır; ve o kimse de hem hasûd ve hem düşmandır." Halbuki onun hasûdu ve düşmanı, o beslediği kendi tenidir ve cismidir. Zîrâ onun cismi, süflî olan bu kesâfet ve anâsır âlemindendir; ve rûhu ise âlem-i ulvîdendir. Binâenaleyh cismi ve rûh-ı hayvânîsi, rûh-ı izâfisinin mensûb olduğu âlemin ulviyyetine hased eder ve onu kendi mertebe-i süflîsine çekmek ister. Bu sebeble dâimâ onun düşmanıdır.
769. O Mûsâ ve onun teni Fir'avn gibidir; o ise düşman nerede diye hârice koşar!
O kimsenin rûhu Mûsâ; ve onun teni kendisinin Fir'avn'ı gibidir. Halbuki o kimse kendinin bu hâlini bilmez de, dışarıda düşman aramağa koşar!
770. Onun nefsi ten evinde nâzenîndir; başka kimse üzerine kîn ile el çiğner!
Onun "nefs-i hayvânî"si, cisim ve ten evinde kendisini nâzenîn addetmiştir. Kendisine tarîk-ı Hak ve hakîkatı gösterenleri ve revişine i'tirâz edenleri düşman addedip öfkelenir ve kîn tutar ve öfkesinden elini ısırır. Binâenaleyh o kimsenin yegâne düşmanı nefsidir. Onu öldürmedikçe rahat etmek mümkün değildir.