İçeriğe atla

Ehl-i zindânın kadının vekîli huzûrunda o müflisin elinden şikâyet etmesi

15. bölüm / 33 · 1733 kelime · ~9 dk okuma

610. İdrakli olan kādının vekîline zindan ehli şikâyete geldiler.

611. Dediler ki: "Şimdi bizim selâmımızı kadıya götür; bu alçak adamdan incinmemizi açık söyle!

612. De ki: "O bu hapishane içinde dâimî kaldı; serseri ve lopçu ve muzırdır. "Yâve-tâz", boş gezen ve serseri; ve "tabl-hâr", bedâvacı ve lopçu demektir.

613. Edebsizliğinden da'vetsiz ve selâmsız, sinek gibi her yemeğe hazır olur.

614. Onun indinde altmış kişinin yemeği hiçtir; eğer ona "Yeter!" desen, kendisini sağır yapar."

615. Mahbus adama bir lokma nasib olmaz; ve eğer yüz hile ile bir taâmı açsa;

616. O cehennem boğazlı derhal öne gelir; onun delili budur ki, Huda "Külû!" buyurdu.

Ya'ni o müflisin şerrinden, mahbûslardan birisine bir lokma yemek nasîb olmaz. Ve eğer birisi yiyeceğini türlü hîleler ile gizlice açıp yemeğe mübâşeret etse, o cehennem boğazlı nüflis hemân da'vetsiz ve selâmsız oraya çöküp atıştırmağa başlar. "Yahû ne yapıyorsun? Bu ne kadar yemektir!" desen hiç aldırmaz. Cenâb-ı Hak كلوا واشربوا (Bakara, 2/60) ya'ni "Yeyiniz ve içiniz!" buyurdu diye, âyet-i kerîmeyi kendi fiiline delîl getirir.

617. Böyle üç senelik kıtlıktan dâd dâd! Mevlânânın sâyesi ebedî dâim olsun!

Bu müflis, zindân içinde üç seneden beri kıtlık vukū'una sebep oldu; bu kıtlıktan dâd ve feryâd! Kadı efendinin sâye-i adli bizim gibi zulüm-dîdelerin üzerinde dâim ve bâkî olsun!

618. Tâ ki o su sığırı ya zindandan gitsin, yahût ona bir vakıftan bir lokma ta'yîn etsin!

619. Ey senden hem erkekler ve hem kadınlar hoştur; adâlet et, el-meded, el-meded!"

Ey kādî-i âdil, senin hükm-i âdilânenden hem erkekler ve hem de kadınlar refâh ve râhat bulmuştur; bize de adâletini teşmîl et! İmdâdımıza yetiş imdâdımıza!

620. Melih olan vekîl, kadı tarafına gitti; kadıya şikâyeti bir bir söyledi.

621. Kadı onu zindandan huzuruna çağırdı; kendi a'yanından tefahhus etti.

Kadı müflisi nezdine celb etti ve onun ahvâlini kendi tevâbi'inden tahkîk ve teftîş etti.

622. O taifenin o bütün şikâyet ettikleri şey, kadının indinde sabit oldu.

623. Kadı dedi: "Kalk bu zindandan git; başından arta kalacak evinin tarafında ol!"

“Mürde-rîg” ölünün başından arta kalmış olan ehemmiyyetsiz eşyaya derler. Ya'ni "Artık bu zindândan çık ve evinde yat kalk!"

624. Dedi: "Benim evim barkım senin ihsanındır; kâfir gibi cennetim senin zindanındır!

Müflis, kadıya cevaben dedi: “Benim evim, barkım ve âilem yoktur. Eğer yaşar isem senin ihsânınla yaşarım. Benim hâlim, الدنيا سجن المؤمن وجنة الكافر ya'ni "Dünya mü'minin zindânı ve kâfirin cennetidir" hadîs-i şerîfinin maz- mûnuna mâsadaktır. Binâenaleyh benim cennetim kâfirler gibi zindândır ve bana zindânın hârici bir hapishanedir.

625. Eğer sen beni zindandan redde sürer isen, ben muhakkak fakîrlikten ve dilenmeden ölürüm!"

Eğer sen beni zindândan reddedip koğarsan, ben şurada burada sürünür ve fakr ve tese'ülden helâk olurum!"

626. Bır İblîs gibi ki, dedi: “Ey Selâm, bana kıyamete kadar mühlet ver!

Ya'ni "İblîs Cenâb-ı Hakk'ın ism-i Selâm'ına teveccüh ve niyâz edip, nasıl "Bana kıyamet gününe kadar bu dünya zindânında selâmet ve mühlet ver!" dedi ise; ey kādî-i adâlet-perver, ben de ölünceye kadar zindânda kalmamı senden niyâz ediyorum."

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i A'râf'ta olan قَال انْظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (A'râf, 7/14) ya'ni "İblîs dedi ki: 'Bana ba's olundukları güne kadar mühlet ver! “ve kezâ sûre-i Sâd'da قَالَ رَبِّ فَانْظُرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (Sâd, 38/79) âyet-i kerîmelerine işaret buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âyetlerin tefsîrinde, "İblîs'in Hak Teâlâ'nın ism-i Selâm'ına bi't-teveccüh selâmetle mühlet taleb ettiğini beyân buyuruyor. Zîrâ abd câmi'-i cemî'-i esmâ olan Allâh Teâlâ hazretlerinden niyâzında, esmâ'-i ilâhiyyeden murâdına muvâfik olan bir isimden istiâne eder. Meselâ hastanın murâdı şifâdır; binâenaleyh "Şâfi" isminden istiâne edip "Yâ Allâh, yâ Şâfi!" der. Ve fakîrin murâdı gınâdır; o da Hakk'ın “Muğnî” ism-i şerîfine teveccüh edip "Yâ Allâh, yâ Muğnî!" der. Sâirleri de buna kıyâs olunur."

Hâkikat-ı İblîs hakkında muhakkıkların çok sözleri vardır. Burada beyânı uzar. Ezcümle, Abdülkerîm-i Cîlî (k.s.) hazretlerinin el-İnsânu'l-Kâmil ismindeki eser-i şerîfinde tafsîlât-ı rakîka i'tâ olunmuştur; ve cenâb-ı Pîr efendimizin Fîhi Mâ Fih'lerinde de bir bahis vardır.

627. Zîra düşman evladlarını öldürmek için, ben bu dünya zindanında hoşum."

Ben düşmanı olduğum Hz. Âdem'in evlâdlarını maddî ve ma'nevî vâdî-i helâke düşürmek için bu dünyâ zindânı içinde iyiyim ve râhatım."

Ma'lûm olsun ki, Aynulkudât-ı Hemedânî (k.s.) Zübdetü'l-Hakāyık'ının asl-ı âşirinde, “Aşk-ı ilâhîyi iki kimse aldı. Birisini bir civânmerd aldı ki, Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm)dır. Ve diğerini İblîs aldı" buyururlar. İmdi bundan anlaşılır ki, (s.a.v.) Efendimiz âşık-ı civânmerd ve İblîs âşık-ı hasûd-dur. Bir gün mürşidim ve mekân-ı cesedimde rûhum Mesnevîhân Selânikli Mehmed Es'ad Dede Efendi'nin hücrelerinde idim. Buyurdular ki: "Ben mektebde Fârisî muallimi iken, talebemden birisinin pederi çocuğuna âtîdeki beyt-i Fârisîyi vermiş ve "Bunu hocana götür tercüme etsin!" demiş. Ben de şöyle tercüme ettim: Beyt-i Fârisî: Nazmen tercüme: "Kim ki derse "Âşıkım!", âteş düşerdi cânıma; Korkarım ol dahi âşık olmasın cânânıma!"

Sonra bu tercümeye ilâveten şu beyiti dahi yazıp pederine götürmesini çocuğa tavsiye ettim: Beyit: "İsterim sevsin bütün âlem benim cânânımı, Sevmeyenler kalmasın âlemde hiç sultânımı." buyurdular ve fakîre bakıp latîf latîf tebessüm buyurdular ve başka bir şey söylemediler. İrtihâllerinden birçok zaman sonra Aynulkuzât-ı Hemedânî hazretlerinin yukarıdaki sözlerinden, bu beyitlerin ma'nâları fakîre inkişaf etti. Anladım ki, tercüme buyurdukları beyt-i Fârisî zevk-i İblîsîyi ve ilâve buyurdukları beyit zevk-i Muhammedî (s.a.v.) Efendimiz'i müş'ir imiş. İmdi, İblîs aşk-ı hasûdânesi ile benî-Adem'i her vech ile kendi ma'şûku olan Hakk'dan teb'îde sa'y eder; ve (s.a.v.) Efendimiz ise benî-beşeri ma'şûkunun aşkına da'vet edip شفاعتى لأهل الكبائر من امتى müjdesini verir.

628. Her kim ki, onun îmâna mensub kuvveti ola ve yol azığı için bir ekmeği ola,

629. Gâh mekr ile ve gâh hîle ile alayım, tâ ki peşîmânlıktan feryâd getirsinler.

Efrâd-ı beşerden her kimin îmâna mensûb olan gıdâ-yı ma'nevîsi ve sıdk ve hulûsu ve sefer-i âhiret yoluna azık olmak üzere elinde bir amel-i hâlisi varsa, peşîmânlıktan feryâd etmeleri için gâh mekr ile ve gâh hîle ve hud'a ile elinden alıp onu gıdâsız ve azıksız müflis bir halde bırakayım ve bu sûret-le tab'ımın îcâbı olan hasedin hükmünü vereyim.

630. Gâh fakîrlik ile onları tehdid edeyim; gâh onların gözlerini zülf ve ben ile bağlayayım."

Onları gâh fakîrlik ile tehdîd edip, senin rezzâkıyyetin hakkında sû'-i zan-na düşüreyim; ve gâh onların kalb gözlerini sûrî güzellerin latîf zülüfleriyle ve saçlarıyla ve pamuk gibi beyaz tenleri üzerindeki püskürme benleri ile bağlayıp, senin muhabbetinden çevireyim. Senin aşk ve muhabbetin yerine o fânî olan sûretlerin aşkı ile yanıp tutuşsunlar. Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Ba-kara'da olan `الشيطان يعدكم الفقر ويا مركم بالفحشاء والله يعدكم مغفرة منه وفضلاً` (Bakara, 2/268) ya'ni "Şeytân size fakri va'd eder ve size fahşâ' ile emr eyler; halbu-ki Allâh Teâlâ kendi cânibinden size mağfiret ve ziyâde-i rızık va'd eder" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

631. İmâna mensub olan gıda bu zindan içinde azdır; ve o ki vardır, bu köpe-ğin kasdından kıvrıntıdadır.

Hz. Pîr efendimiz buyururlar ki, îmâna mensûb olan gıdâ ve sıdk ve ihlás bu dünyâ zindânı içinde azdır; ve o az olan dahi bu İblîs köpeğinin sû'-i kas-dından kıvrıntı içinde ve muztarib bir hâldedir.

632. Namazdan ve oruçtan ve yüz bîçârelikten, zevk gıdâsı gelir, bir uğurdan götürür!

Sana namazdan ve oruçtan ve Cenâb-ı Hakk'a karşı acz ve niyâzdan gıdâ-yı rûh olan Hakk'a teveccüh zevki ve sıdk ve ihlâs duygusu gelir; fakat o İblîs köpeği kemâl-i hasedinden o zevk gıdâsını bir uğurdan senden kapar götürür.

633. Onun şeytanından Allah'a sığınırım. Ah, biz onun tuğyanından helâk olduk!

Kulları arasındaki emîn ve hâinin tefrîki hikmetine müsteniden, Allâh Te-âlâ hazretlerinin bir müvesvis olarak halk buyurduğu şeytânından yine Al- lâh'a sığınırım. Ah, biz insanlar o İblîs'in tuğyânından ve serkeşliğinden ve mekr ve hîlelerinden yandık helâk olduk!

634. Bir köpektir ve binlerceye gider; her kime gitti ise, o, o olur.

Ind-i ilâhîde mebgûz ve matrûd bir köpektir, fakat binlerce kimseye ân-ı gayr-i münkasimde musallat olur. Her kime gidip musallat olursa, o kimse o İblîs'in aynı olur.

Ma'lum olsun ki, İblîs, Hakk'ın ism-i Mudill'inin mazhar-ı etemmi olan bir rûh olup, suver-i unsuriyye âlemini kaplamıştır. Binâenaleyh her bir in-sanın sûret-i unsuriyyesine de sârîdir. Nitekim hadis-i şerifte الشيطان يجرى من ابن آدم مجرى الدم فضيقوا مجراه بالجوع والعطش ya'ni "Şeytan benî Âdem'in damarla-rında dolaşır; imdi onun mecrâsını açlık ve susuzluk ile tazyîk ediniz!" bu-yurulur. Ve insana tasallutu, vesvese ve havâtır ve doğru gibi görünen bâtıl fikirler sûretinde olur. İnsan bu fikirlerin vesvese-i şeytâniyye olduğunun farkına ancak ahkâm-ı şer'iyyeye tatbîk sûretiyle vakıf olabilir. Eğer vakıf olmayıp o fikrin îcâbâtını kabûl ve icrâ ederse, insan ancak endîşeden ibâret olduğu için, artık âlem-i sûrette İblîs'in kendisi olur. Onun için âyet-i kerî-mede شياطين الإِنْسِ والجن (En'âm, 6/112) ya'ni "Görünen insan şeytânları ve görünmeyen cin şeytanları" buyurulmuştur.

635. Her kim seni soğuttu ise, bil ki o ondadır; şeytan post altında gizlenmiştir!

Her kim seni tarîk-ı Hakk'a gitmekten ve insân-ı kâmil huzûrunda bulun-maktan soğuttu ise, bil ki o şeytân o seni soğutan kimseye hulûl etmiş ve in-san postuna ve sûretine gizlenmiştir!

636. Sûret bulmadığı vakit hayale gelir, tâ ki o hayal seni vebâle çeke!

O İblîs seni şaşırtabilecek bir münasib insan bulup da ona hulûl edemez ise, o vakit senin hayâlinde tasarruf etmeğe başlar ve o hayâl ve fikir seni ma'sıyete sevk edinceye kadar sana musallat olur.

637. Gâh teferrüc ve gâh dükkân hayaline; gâh ilim ve gâh hânümân hayaline çeke!

Meselâ sen Kur'ân okurken ve zikrullâh ederken ve yâhût kütüb-i evliyâ-yı mütâlaa ederken sana der ki: "Hava gâyet latîf, burada kapanıp kaldın. Biraz çıkıp hava alsan, sıhhatine muvafik olur." Veyâhut "Bu kadar zikir ve mütâlaa kâfî. Biraz da istikbâlin için ticaret ve servet yapmağa bak!" Veyâhut "Sen yalnız zikir ile meşgülsün; ilmin yoktur ve ilmi olmayanlara hürmet ve riâyet etmediklerini görüyorsun. Biraz da tahsîl-i ilim ile meşgül ol!" der. Velhâsıl, böyle türlü türlü hayaller ile seni zikrullâhtan uzaklaştırmağa çabalar.

638. Müteyakkız ol, her zaman “lâ havle"ler söyle; yalnız dilden değil, belki ayn-ı cândan!

Ey sâlik müteyakkız ol, sana görünen insan ve görünmeyen cin şeytanları musallat olduğu vakit لا حول ولا قوة الا بالله العلى العظيم ya'ni “Alemde hiçbir hareket ve kımıldanma ve kuvvet yoktur; ancak o hareket ve kuvvet, Aliyy ve Azîm olan Allâh ile vâki' olur" de! Fakat bunu yalnız dil ve lafız ile değil, ayn-ı cân olan idrâk ile söyle! Zîrâ idrâk rûhun sıfatı ve sıfat mevsûftan münfek olmadığından onun "ayn"ıdır. Ve bu sözün ma'nâsı idrâk olunarak söylenirse, tevhîd olur; ve İblîs'in tevhîd âlemine girmesi mümkin olmadığından, tasallutu mündefi' olur. Zîrâ İblîsiyyet ancak vücûdda isneyniyyet görmek ve gayriyyet isbât etmek zevkinden ibarettir; ve bu rü'yet, enâniyyet fikr-i fâsidini tevlîd eder. "Lâ havle'nin ma'nâsı ise, bu enâniyyetin başını kesen bir kılıçtır. Binâenaleyh İblîs'in tasallutu, alelumûm nazarında isneyniyyet ve gayriyyet sabit olan avâmm-ı mü'minîne ve ehl-i sülûke vâki' olur. Ve bilcümle havl ve kuvvet ayn-ı cân ile Hakk'a ircâ' olunursa, meydanda İblîs'in vücûdu kalmaz ki tasallut edebilsin! Zîrâ tevhîd nûrdur ve İblîs nârdır. Nûr ise nârı söndürür.