Kadının münâdîlerinin bir müflisi şehrin etrafında i'lân etmesi
14. bölüm / 33 · 1827 kelime · ~10 dk okuma
581. Hânümânsız pek müflis bir şahıs var idi; zindanda ve amansız bir bend içinde kalmış idi.
"Hânümân”, ev ve ev eşyası; ve "bî-emân" kurtulması muhâl demektir. "Müflisî" deki "yâ" ta'zîm içindir. Ya'ni "Evsiz ve barksız bir şahıs var idi; zindanda ve kurtulması mümkin olmayan bir bend içinde kalmış idi."
582. Zindanîlerin hadsiz lokmalarını yerdi; tama'dan halkın gönlü üzerinde Kāf Dağı gibi idi!
"Gizâf"ın, "kâf'ın kesresiyle iki ma'nâsı vardır. Birisi herze ve beyhûde; ve diğeri hesabsız ve hadsiz demektir. Ve ba'zı lügatlarda “kâf"ın zammesiy- le [güzâf], tahmîn ve gayr-i ma'lûm ve yalan söz ma'nâlarına geldiği gösterilmiştir. Burada, hadsiz ve hesabsız ma'nâsı münasibdir.
583. Kimsenin mecali yok idi ki, bir lokma etmek yesin; zîra o lokma kapıcı onun ucunu kapardı.
İsmail-i Ankaravî hazretleri, şerhlerinde “gâv”ın "uç” ma'nâsına geldiğini beyân buyurmuşlardır. Fakîr de ona göre tercüme ettim. Fakat "gâv" kelimesi, "kâf-ı Arabî" ile [kâv] şecî' ve cesûr ma'nâsınadır; ve "kâf-ı Fârisî" ile "gâv"ın müteaddid ma'nâları var ise de, "uç" ma'nâsına tesadüf edilmemiştir. Hind nüshalarında ikinci mısra زانکه آن لقمه ربا چابک برد sûretindedir. Ve diğer bir nüshada گاوش yerine کامش vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ, “O lokma kapıcı onun damağını ve ağzını kapar" demek olur. Fakîre lâyih olan کارش ["kâr-eş"] olmasıdır. Sehv-i nâsih ile “râ” harfi “vâv” sûretinde yazılmıştır. Bu sûrette mana, "Kimsenin bir lokma etmek yemeğe mecâli yok idi; zîrâ o lokma kapıcı onun işini bitirirdi" demek olur. Ve Ferheng-i Cihângîrî de "gâv"ın hırs ve şereh ma'nâsına geldiği mezkûrdür.
584. Her kim da'vet-i Rahman'dan uzak olursa, o eğer sultan olsa da geda-çeşmdir!
"Da'vet-i Rahmân"dan murâd, ibâdın rızıklarına kefâlet-i Hak'tır. Her kimin fikri rızık husûsunda Hakk'a i'timâddan uzak ise, o kimse makām-ı saltanatta oturan bir pâdişâh bile olsa, dilenci gözlüdür; onun kemâl-i hırs ve tama'dan gözü doymak bilmez.
585. O mürüvveti ayak altına koymuş idi; zindan o ekmek kapıcıdan bir cehennem olmuş idi.
O müflis insâniyeti çiğnemiş idi; onun ekmek kapmasından, hapishane mahbûsîn hakkında bir cehenneme dönmüş idi.
586. Eğer bir rahat ümîdi üzere kaçar isen, o taraftan da önüne bir afet gelir!
Ya'ni dünyâ mahall-i ibtilâdır. Râhat bulurum ümîdi ile dünyanın herhangi bir köşesine kaçmış olsan, mutlakā orada da bir belâya giriftâr olursun.
587. Hiçbir köşe yırtıcı canavarsız ve tuzaksız değildir; Hakk'ın halvetgahının gayrinde râhat yoktur!
Bu beyt-i şerifte, فَفِرُّوا إِلَى اللهِ (Zâriyât, 51/50) ya'ni, “Allah'a kaçınız!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, dünyâ ef'âl-i Hakk'ın tecellîgâhıdır; ve ef'âlin menşe'i esmâdır ve esmâ' ise Dârr ve Nâfi', ve Kābız ve Bâsıt, ve Kahhâr ve Rahmân, ve Mâni' ve Mu'tî gibi mütekābildir; ve âsâr ve ahkâm-ı esmânın zuhûru aslâ ta'tîl kabûl etmez. Binâenaleyh bu âsâr ve ahkâma nazar edip, onların içinde çırpınanlar dâimâ elem ve mihnet içindedirler. Bu esmânın müsemmâsı ve bu ef'âlin fâili olan Hakk'ı müşâhede edenlerin kalbleri müsterih olur. İşte فَفِرُّوا إِلَى اللهِ (Zâriyât, 51/50) in ma'nâsı ve halvetgâh-ı Hak budur.
588. Zarûrî olan dünya zindanının köşesi ücret-i kademiyyesiz ve dakku'l-hasîrsiz değildir.
"Dakku'l-hasîr" hakkında Hind şârihlerinden Şeyh Muhammed Efdal buyurur ki: "Bir kimse yeni ev yaptırdığı vakit, ahibbâsını da'vet edip ziyafet çeker ve da'vetlilerin oturup yemek yemeleri için hasırlar döşer. Buna Acem'de بوریا کوبی ["bûriyâ kûbî"] ve Arab'da دق الحصير ["dakku'l-hasîr"] derler." Şurrâh-ı Hindiyyeden Bahru'l-Ulûm ve Velî Muhammed Ekberâbâdî burada "dakku'l-hasîr"in mihnet ve meşakkat ma'nâsına geldiğini beyân ederler. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri "hasîr"i mahbes ve "dakk"ı döğmek ma'nâsına almıştır. Fakat şurrâh-ı Hind'in beyânâtı müreccahtır. Beyt-i şerîfin ma'nâ-yı işârîsi budur ki: "Ervâh, âlem-i ervâhtan bu âlem-i dünyâya sefer edip gelirler ve birer cisme taalluk ederler. Onların bu âlemde çektikleri mihen ve meşakkat, "ayak teri" dedikleri ücret-i kademiyyedir ve kendilerinin yeni evi olan cisim evlerinin dakku'l-hasîridir."
589. Vallâhi eğer fare deliğine gitsen; bir kedi pençesinin mübtelası olursun!
Eğer zevksiz ve fenâsız eski libâslar içine saklansan ve halvette olsan, iyi ve kötü hayallerin te'sîri altında kalırsın ve onların her birerleri kedi pençeli olup, senin bâtınını tırmalarlar.
590. Ademînin semîzliği hayâldendir; eğer onun hayalâtı sahib-i cemâl olursa!
İnsanlar, kendilerinin güzel hayallerinden semirirler!
591. Ve eğer onun hayalleri nâhoşluk gösterirse, bir ateşten mum gibi erir!
Eğer insanın hayalleri fenâ olursa, mum nasıl ateşten yanıp erirse, o fenâ hayaller dahi insanı öylece eritip zaîfletir ve dâimâ gamlı olan adamların et tutmadıkları her gün gözümüzün önündedir; ve semîz adamların ekserîsi gamsız olur.
592. Eğer Hudâ seni yılan ve akrep içinde hoşların hayalâtı ile tutarsa;
593. Yılan ve akrep sana mûnis olur; zîrâ o senin hayalin bakırın kimyâsı olur.
“Hoşların hayâlâtı”ndan murâd, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin tefekkürâtıdır. Bu tefekkürden, müsemmâ ve mevsûf olan zât-ı Hakk'a intikāl olunur. Ve bu taayyünât-ı âlem ise, bu esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mezâhiridir. Binâenaleyh hoşların ya'ni evliyâullâhın hayâlâtını Hak Teâlâ hazretleri bir kuluna ihsân ederse, nazarında Hak'tan başka bir şey kalmaz; ve bu hayalin zevkinde müstağrak olanlara da yılan ve akrep sıfatında olan insanların cefâsı te'sîr etmez ve netîcede onlara husûmetten fâriğ olur; ve husûmet kalmayınca, bu yılan ve akrep tabîatında olan insanlar onun mûnisi olurlar. Ve böyle kimsenin hayali, bakır gibi olan sıfat-ı nefsâniyyenin kimyâsı olur ve o sıfât-ı nefsâniyyeyi altın gibi saf yapar!
594. Sabır hoş hayalden tatlı olmuştur; zîrâ o feraha çıkmak hayalâtı öne gelmiştir.
Hadd-i zâtında nefse acı gelen sabır, gamdan bir aralık bulunup feraha çı- kılacağı hayali ile tatlı olmuştur ve acı olan sabırı, hayâl-i latîf tatlılaştırmıştır.
595. O ferec zamîre îmândan gelir; za'f-i îmân nâ-ümîdlik ve iç sıkıntısıdır!
İnsan kalbine ferec ve ferahlık îmândan gelir. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri إِنَّ مع العسر يسراً (Inşirah, 94/6) ya'ni “Muhakkak usr ile beraber yüsr vardır" buyurur. Bir kimsenin îmânı kavî olunca Hak Teâlânın sıkıntı mukābilinde ferahlık vereceğinden emîn olur ve başına gelen belânın muvakkat bir şey olduğunu bilerek sabr eder. Fakat bu va'd-i ilâhîye îmânı zaîf olan kimse, o belâdan kurtulmaktan ümîdsiz bir hâle gelir ve içini sıkıntı basar. زحير ["zahîr"] nefes darlığı demektır. Hele büsbütün îmânsızlar, intihara kadar cür'et ederler!
596. Sabır îmândan baş tacı bulur; şu yerde ki sabır yoktur, imdi onun için îmân yoktur.
597. Peygamber buyurdu: "Her kimin tab'ında sabır olmazsa, Huda ona îmân vermedi."
Bu beyitlerde şu hadîs-i şerîflere işaret buyurulur : الصبر رأس الإيمان ya'ni "Sabır îmânın başıdır; ve من لا صبر له فلا ايمان له ya'ni "Sabrı olmayan kimsenin îmânı yoktur;" ve الصبر نصف الإيمان ya'ni “Sabır îmânın yarısıdır."
598. O birisi senin gözünde yılan gibi olur. O, başkasının gözünde de nigardır.
Sabır îmânı olana hoş ve îmânı olmayana boş görünür. Bu hal şuna benzer ki, bir kimse birinin gözünde yılan gibi menfür olur. Ve diğerinin gözünde de mahbûb olur. Halbuki menfür ve mahbûb olan aynı şahıstır.
599. Zîrâ ki senin gözünde onun küfrünün hayali vardır; ve o dostun gözünde mü'minlik hayali vardır.
Şahs-ı vâhidin, birine mebgûz ve birine mahbub olmasının sebebi budur ki; birisi o sevmediği kimsenin küfrüne ve fıskına nazar eder, bu küfür ve fisk hayâli onda o kimseye karşı bir nefret hâsıl eder; ve onu seven kimse o şahısta mü'minlik hayal eder ve bu hayâl sebebi ile onu mahbûb görür. Binâenaleyh her iki kimsenin buğzunda ve muhabbetinde müessir olan şey ancak hayâldir.
600. Zîra bu bir şahısta her iki fiil vardır; o gâh balık ve gâh olta olur.
Ve bu iki muhtelif hayâlin zuhûruna sebeb, bu bir şahısta küfür ve îmâna isti'dâd ve salâhiyyet bulunmasıdır. Zîrâ her insan kuvve-i melekiyye ile kuvve-i şeytâniyyeden mürekkebdir. Bu iki kuvvetten hangisi galib olursa, ondan o kuvvete münasib olan fiil sâdır olur. Ve bedîhîdir ki, kuvve-i şeytâniyyeden ef'âl-i küfriyye ve kuvve-i melekiyyeden ef'âl-i îmâniyye sudûr eder. Binâenaleyh kuvve-i melekiyye gālib olduğu vakit, insan balık gibi halka nâfi' olur; ve kuvve-i şeytâniyye galib olunca olta gibi muhîtine saplanıp rencîde eder.
601. Onun yarısı mü'min ve yarısı kâfir olur; onun yarısı hırs getiricilik, yarısı sabırdır.
İmdi insan böyle iki muhtelif kuvvetlerden mürekkeb olunca, yarısı mü'min ve yarısı kâfır olur. Küfrü hırs ve tama' ve îmânı sabır tevlîd eder.
602. Senin Yezdân'ın buyurdu ki: "Fe-minküm mü'minün ve minküm kafirun" ve köhne kafir!
Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Tegabün'de vaki هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كَافِرٌ وَمَنْكُمْ مُؤْمِنٌ (Teğābün, 64/2) ya'ni "O öyle Allah'tır ki, sizi yarattı; imdi sizin bir kısmınız kâfır ve bir kısmınız mü'mindir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Âyetin zâhiri, efrâd-ı insâniyyeyi kâfir ve mü'min kısımlarına taksîm eder; ve ma'nâ-yı bâtınîsi, her bir ferd-i insânînin küfür ve îmân cüz'lerinden terekküb ettiğini gösterir. Cenâb-ı Pîr, ma'nâ-yı işârîyi beyân buyururlar. Âyet-i kerîmede kâfirin evvel ve mü'minin sonra zikr edilmesindeki sır, her bir ferd-i insânînin bu âlem-i süflîde kuvve-i nefsâniyye galib olarak yaratılmış olmasıdır. Zîrâ bu taayyün-i cismânînin îcâb-ı tabîîsi küfürdür. Îmân ba'de'l-idrâk zâhir olur. İş- te bu sırra mebnî, beyt-i şerîfte "gebr-i kühen" ya'ni "eski kâfir" ta'bîri, küfre sıfat olarak getirilmiştir.
603. Bir inek gibi ki, yarı sol tarafı karadır; diğer yarısı ay gibi bembeyazdır.
Ya'ni kuvve-i nefsâniyye ile kuvve-i rûhâniyyeden terekküb eden insan, sol tarafı siyah ve sağ tarafı beyaz olan bir ineğe benzer. Siyah tarafı galib olursa "ashâb-ı şimal"den ve sağ tarafı galib olursa "ashâb-ı yemîn"den olur.
604. Her kim bu yarıyı görürse reddeder; ve her kim o yarıyı görürse arzû eder.
Kuvve-i şeytâniyyeyi görenler nefretle reddeder; ve kuvve-i melekiyye tarafını görenler muhabbetle kabûl eder.
605. Yûsuf kardeşlerinin gözünde hayvân gibi, Ya'kub'un gözünde de o hûrî gibi idi.
Yûsuf (a.s.) o kadar güzelliği ile beraber kardeşlerinin gözünde bir hayvân gibi görünürdü; pederi olan Ya'küb (a.s.)ın gözünde ise bir hûrî gibi idi. Çünkü iki tarafın hayali başka başka idi. Zîrâ insanda müessir olan hayâldir.
606. Fer' gözü, kötü hayalden onu çirkin gördü; ve aslî göz na-pedîddir.
"Fer' gözü"nden murâd, zâhir gözüdür. "Aslî göz"den murâd, bâtın gözüdür. Ya'ni Yûsuf (a.s.)ın kardeşlerinin zâhir gözleri, bir kötü hayâl olan hased hayâlinden dolayı onu çirkin gördüler. Onların aslî gözleri olan bâtın gözleri faâliyetini icrâ edip onun güzelliğini göremediler.
607. Zahirî olan gözü o gözün sâyesi bil; o her ne görürse bu ona döner!
Fer' olan his gözü, aslî olan bâtın gözünün gölgesidir. O bâtın gözü her ne görürse, bu his gözü de o görüşe tâbi' olur.
608. Sen mekâna mensubsun, senin aslın la-mekândadır; bu dükkânı kapa da o dükkânı aç!
Bilcümle suver-i müteayyine altı cihet ile mukayyeddir. Bunlar da, alt, üst, ön, arka, sağ ve soldur. Ve mekân bu altı cihetin içtimâ'ından hâsıl olur. Binaenaleyh insanın mekâna mensûbiyyeti, sûret-i zâhiresi i'tibariyledir. Ve bu sûret-i zâhirenin hakikatı Hak olup, taayyünden münezzeh olduğu için mekâna mensûb değildir ve lâ-mekândır. Binâenaleyh sen bu sûret ve taayyün dükkânını kapa da o ma'nâ dükkânını aç!
609. Altı cihete kaçma, zîrâ cihetlerde altı kapı vardır ve altı kapı mattır mat!
ششدره "ses" ile "dere" kelimelerinde mürekkebdir. "Der" kapı ma'nâsına olup, nihâyetindeki (ha) nakliyyedir. "Bir şeyin kapısı" demek olur. Meselâ "dendân" diş ve "dendâne" bir şeyin dişi ma'nâsına gelir. Binâenaleyh "şeşdere" bir şeyin altı kapısı demek olur ki, "mat" kelimesi karînesiyle, tavla oyunundaki altı kapıya işâret buyurulur. Ve tavla oyununda altı kapı kapalı olursa ve elinde vurgun pulu olan oyuncu, kapalı olan bu altı kapıdan hiçbirine konup ileri geçemez ve mat ve mağlûb olup zarları hasmına teslîme mecbûr olur. Ya'ni bilcümle suver-i müteayyine altı cihet ile mukayyeddir. Binâenaleyh, senin sûret-i müteayyinenin îcâbı olan altı cihete kaçma! Zîrâ altı cihetin her birinde bir sûret kapısı vardır ve o kapıların her birisi âlem-i rûhâniyyete kapalıdır. O cihetlerden hangisine başvursan kapalı bulursun ve mat ve mağlûb olup hüsrâna düşersin. Böyle olunca, alâkât-ı sûriyyeyi kaldır!