İçeriğe atla

Sûfilerin sema' için müsâfirin hayvanını satmaları

13. bölüm / 33 · 3499 kelime · ~18 dk okuma

510. Bir sûfî yoldan bir tekyeye erişti; kendi merkebini götürdü ahıra çekti.

Yolcu olan bir sûfî bir tekyeye uğradı. O gece orada yatacağı için merkebini de götürüp ahıra çekti.

511. Ona kendi elinden sucağız ve yem verdi; evvelce söylediğimiz sûfî gibi değil.

Yukarıda beyân ettiğimiz kıssadaki sûfi eşeğini hâdime tevdî' etmiş ve o da onu aç bırakmış idi. Bu sûfi onun gibi yapmadı; hayvanını kendi eliyle doyurdu.

512. Ona sehv ve hatâdan ihtiyat etti; kazâ geldiği vakit ihtiyatın ne faidesi vardır!

Sûfi merkebine bir hatâ vâki' olmasın diye bizzât hizmet etmekle ihtiyât etti; fakat kazâ-yı ilâhîye karşı ihtiyât müessir olmaz.

513. Sûfîler aciz ve fakîr idiler; fakr, helâk eder; küfre şamil olmağa karibdir.

Bu beyitte كاد الفقر أن يكون كفرا ya'ni “Fakr küfr olmağa yakındır." hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Hind nüshalarında ikinci misra كاد الفقر أن يكن كفرا كبير sûretindedir. Ma'nâsı "Fakr, büyük küfr olmağa yakın oldu." demektir. Zîrâ muhalefet-i şer'in ekserîsi fakr u zarûret yüzünden vâkı' olur.

514. Ey zengin, sen toksun; sakın o derdli olan fakîrin eğriliği üzerine gülme!

515. O sûfî bölüğü acz cihetinden cümleten eşek satıcılığı ihtiyar ettiler.

516. Zîra zaruretten bir murdar mubahtır; çok fesâd ki, zaruretten salah oldu.

Ya'ni, şerîatta, zarûret vaktinde harâm olan şey mubâh olur. Ve fikhın kavâid-i esâsiyyesinden biri de الضرورات تبيح المحظورات ya'ni "Zarûretler memnû' olan şeyleri mubah kılar" kāidesidir. Nitekim ölü eti ve hayvandan akan kan ve yâhut domuz eti yemek harâm iken, Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Bakara'da إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْزيرِ وَمَا أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ اللَّهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغِ وَلَا عَادِ فَلَا إِثْمَ عَلَيْهِ (Bakara, 2/173) ["Allah size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah'dan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir mikdâr yemesinden günah yoktur."] âyet-i kerîmesinde vâkı' olan müsaade üzere, iztırâr vaktinde yemek câiz olur.

517. O an içinde de o eşekceğizi sattılar; yiyecek getirdiler ve mumlar yaktılar.

O aç ve muztar kalan sûfiler, kendilerince fetvâsını verip, derhal o müsâfirin eşekceğizini sattılar; semeni ile yiyecek alıp getirdiler ve mumlar alıp yaktılar, tekyeyi şenlendirdiler.

518. "Bu geceler yiyecek ve sema' ve iştiha vardır!" diye tekyeye velvele düştü.

519. (Dediler ki:) "Bu ne kadar sabır ve bu ne kadar üç günlük oruç; bu ne kadar zenbîl ve bu ne kadar dilenme!

"Artık bıktık, bu ne kadar fakr u zarûrete sabr etmek ve bu ne kadar üç günlük mütevâlî oruç tutmak ve bu ne kadar elde zenbîl kapı kapı dolaşmak ve bu ne kadar dilencilik! Oh, biraz da bedâva yeyip istirahat edelim!

520. Biz de halktanız ve bizim de canımız var; bu gece devlet, bizim müsâfirimiz var!"

Biz de Allâh'ın mahlûku cinsindeniz, bizde de can var! Oh, bu gece bize devlet! Muhterem müsâfirimiz var, yâ Hû!"

521. Ondan dolayı batıl tohumunu ektiler ki, o ki can değildir, can zannettiler.

Ya'ni sûfiler "rûh-i hayvânî"lerini “rûh-i insânî” ve bütün mahrûmiyyetlerin “rûh-i insânî'ye aidiyyetini zannettikleri için, bâtıl tohumunu, ya'ni bu efkâr-ı fâsideyi sâha-i kalblerine ektiler.

522. Ve o müsafir dahi uzun yoldan hasta idi ve o ikbal ve nâzı gördü.

Ve o müsâfir olan sûfî dahi uzun bir yoldan gelmiş ve yorgunluktan hasta olmuş idi. Ve sûfilerin o ikrâm ve iltifatlarını gördü, hoşuna gitti.

523. Sufiler onu birer birer okşadılar; hizmetlerin nerdini iyi oynadılar.

"Nerd", tavla oyunu demektir. Tavla oyununda oyuncular pulları yerli yerine yerleştirmekle meşgül oldukları gibi, sûfiler de müsâfirin muhtâç olduğu hizmetleri yerli yerinde icrâ ettiler.

524. Vaktaki onların ona meyillerini gördü, dedi ki: "Eğer tarabı bu gece yapmayacak isem, ne vakit yapacağım?

Müsâfir olan sûfi tekye sûfilerinin kendisine meyil ve iltifatlarını gördüğü vakit, kendi kendine dedi ki: "Oh, bu gece zevk yerinde! Ben zevk ve tarabı bu gece yapmazsam ne vakit yaparım?"

525. Yemek yediler ve sema'a başladılar; tekye tavana kadar toz ve duman doldu!

526. O ayak vurmak matbah dumanı yaptı; onların iştiyakından ve vecdlerinden ve şûrişlerinden.

"Kerd" kâf-ı Arabî ile "kerden" masdarından mâzî olduğuna göre, ma'nâ budur ki: "Sûfilerin iştiyâklarından ve aşklarından ve birbirlerine karışmalarından, semâ' esnasında ayak vurmaları matbah dumanı yaptı." Ve "gerd" mevcûd nüshalarda olduğu üzere kâf-1 Fârisî ile olursa "toz" ma'nâsınadır. Bu sûrette ma'nâ, “Sûfilerin iştiyâklarından ve vecd ve aşklarından ve birbirlerine karışmalarından, o ayak vurmanın tozu matbah dumanı idi" demek olur. Ve ayak vurmadan tavana kadar kalkan toz, matbah dumanına teşbîh buyurulmuş olur.

527. Gâh el açıcı olarak ayak vurdular; gâh secde ile sofayı süpürdüler.

Sûfiler semâ' esnasında gâh ellerini ve kollarını açarak hây u hûy ile tepindiler ve gâh secdelere yatarak yüzleriyle sofanın tozlarını süpürdüler.

528. Sûfî rûzgârdan hırsını geç bulur; o sebebden sûfî çok yiyici olur.

Sûfi hayât-ı dünyeviyyeden hırsını ve murâdını geç bulur; o sebebden sûfi eline geçtiği vakit çok yiyici olur.

529. Ancak o sufînin gayrı ki nûr-i Hak'tan doydu, o kapı çalmak arından fâriğdir.

Ya'ni, sûfilerin çoğu böyle hayatlarında murâdlarını geç elde ettikleri için, fırsat bulunca çok yerler. Fakat bir nevi' sûfiler vardır ki, onlar müstesnâdır. Bu nevi' sûfiler, Hakk'ın nûrundan doyarlar ve onlar ابیت عند ربی یطعمنى ويسقينى ya'ni "Ben Rabb'imin indinde gecelerim, beni yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfi-nin sırrından bi'l-verâse nâil-i haz olurlar.

530. Binlerceden birazı bu sufilerdendir; bâkîleri onun devletinde yaşarlar!

Sûfilerin binlercesinden birazı bu nûr-ı Hak'tan doyan sûfilerdendir; mü-tebâkîsi onun sâye-i devletinde yaşarlar ve onların nâm u şânı hürmetine halktan riâyet görürler.

531. Vaktaki sema' evvelden âhirine kadar geldi, mutrıb bir ağır darba başladı.

"Kerân" burada "intihâ" demektir. "Mutrıb”, esnâ-yı semâ'da kasîde ve ilâhî okuyan ve nây ve rebâb gibi sazları çalan kimselere derler. Bunlara "zâ-kir" dahi derler. "Darb" burada ıstılâhât-ı mûsıkiyyeden olup, nağmelerin uzaması ve kısalması için ta'yîn olunan zamandan kinâyedir ki, "hafif" ve "sakîl" kısımlarına ayrılır. "Darb-ı girân" ta'bîri ile, ağır usûllere işaret buyu-rulur. Ya'ni, semâ' evvelden ağır usûllerle başlayıp, nihâyete doğru “yürük semâî" ve "sofyân" gibi yürük usûllerle nihâyete erişti. Mutrib havayı tebdîl ederek ağır usûller ile besteler okudular ve nihâyet iş hezliyyata döküldü.

532. "Gitti eşek ve gitti eşek!" başladı; bu harâretten cümleyi ortak etti.

Hezliyyâtta da ileri gidilerek, "Gitti eşek, gitti eşek!" sözlerini âhenkdâr te-laffuz etmek ve usûle uydurmak sûretiyle bir oyun çıkardılar. Nitekim zamâ-nımızda ba'zı mesîrelerde, "Dellâl! dellâl! Yâ dellâl!" diye el çırparak oynarlar. Onlar de kemâl-i harâretle hep bir ağızdan "Gitti eşek!" demeğe başladılar.

533. Bu harâretten seher vaktine kadar "Gitti eşek, gitti eşek ey oğul!" diye ayak vurucu ve el çırpıcı oldular.

534. O sûfî de taklîd cihetinden feryad içinde böyle "Gitti eşek" e başladı.

Bu oyun müsâfir sûfîye de hoş geldi; o da onlara taklîden avazı çıktığı kadar böyle "Gitti eşek!" demeğe başladı.

535. Vaktaki o nûş ve cûş ve sema' geçti, gündüz oldu ve hepsi "Elveda!" dediler.

Vaktâki o tepinme ve bağırma zevki ve o kaynaşma ve raks geçti, gündüz oldu, hepsi vedâ' ederek o meclisten ayrıldılar.

536. Tekye boşaldı ve sûfî kaldı; o müsafir eşyasından tozu silkti.

537. O yoldaş isteyen, eşyayı eşeğe yüklemek için hücreden dışarıya çıkardı.

Yol arkadaşlarını arayan o müsâfir sûfi eşyasını eşeğine yüklemek için oturduğu odadan dışarıya çıkardı.

538. Yoldaşlara yetişmek için o acele ediyordu; ahıra gitti, eşeğini bulamadı.

539. Dedi ki: "Ô hâdim onu suya götürmüştür; zîrâ ki eşek dün gece az su iç-miştir."

540. Hâdim geldi, sûfî dedi ki: "Eşek nerededir?" Hâdim dedi: "Sakala [544] bak!" Kavga çıktı.

Sûfi müsâfir kendi kendine, "Hâdim eşeği suya götürmüştür" diye düşünürken, hâdim oraya geliverdi. Sûfi eşeğim nerededir diye sordu. Hâdim, ma'nâ-yı tezyîfi mutazammın olarak, "Hele şu sakala bak!" dedi. Ya'ni "Şu koskoca sakalından uturnimadan sorduğu suâle bak!" demektir. Hâdimin bu cevâb-ı müzeyyifanesi üzerine, bittabi' aralarında kavga ve nizâ' çıktı.

541. Dedi: Ben eşeği sana tevdî' etmişim; ben seni eşek üzerine müvekkel etmişim!"

Sûfî dedi ki: "Ben eşeği sana emânet etmiş ve o emânetin muhafazasına da seni tevkîl etmiş idim.!"

542. "Benim sana verdiğim şeyi yine geri ver; sana emânet ettiğim şeyi geri ver!"

“Binâenaleyh benim sana emânet etmiş olduğum eşeği bana iâde etmen lâzımdır.!" Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أن تؤدوا الأمانات إلى أهلها (Nisâ, 4/58) ya'ni "Allâh Teâlâ size, emânâtı ehline edâ etmenizi emreder" buyurulur.

543. "Tevcih ile bahs et, hüccet getirme; sana tevdî ettiğim şeyi geri teslîm et!"

Mübâhaseyi kuru lâflara boğma; şerîat hükmüne tevcîh ile bahs et, birtakım bâtıl delîller getirmeğe kalkma! İşin hülāsası budur ki, sana tevdî' ettiğim şeyi geri ver vesselâm!"

544. "Peygamber buyurdu ki: "Elin her neyi götürdü ise, sonunda onu iâde etmek lâzımdır."

Zîrâ Peygamber (a.s.) Efendimiz buyurdular ki: الآخذ ضامن والزعيم غارم ya'ni “Alan zâmindir ve kefil borçludur" buyururlar.

545. "Ve eğer serkeşlikten buna râzı değil isen, işte ben ve sen, dîn kadısının evi!.

Eğer serkeşliğin ve inâdın sebebi ile söylediğime râzı ve kāni' değil isen, işte ben ve işte sen, işte kādî-i şer'in ikāmetgâhı ve mahkemesi, oraya gidelim!

546. (Hâdim) dedi: "Ben mağlûb idim; sûfîler hamle getirdiler ve bana can korkusu oldu."

Hâdim sûfiye cevâben dedi ki: "Ben senin emânet ettiğin eşeği emr-i muhâfazada mağlûb oldum ve âciz kaldım. Zîrâ sûfilerin cümlesi üstüme hücum ettiler, canımdan korktum, müdâfaa edemedim."

547. Sen bir ciğer takımını kedilerin ortasına atarsın ve ondan eser istersin!

548. Yüz aç ortasında bir somun; yüz köpek önünde bir miskîn kedi!

Senin eşeğin, yüz aç kimse ortasına atılmış bir ekmeğe ve yüz köpek önünde kalmış bir uyuz miskîn kediye benzedi!

549. Dedi ki: "Tutayım ki senden zulmen aldılar; ben miskînin kanına kāsıd oldular;"

Sûfî de buna cevâben dedi ki: "Haydi farz edelim ki, eşeği senden zor ile ve zulm ile aldılar ve benim yolculukta yaya kalarak helâkime kasd ettiler."

550. Sen gelmez misin ve bana demez misin ki: 'Ey fakîr, senin eşeğini götürüyorlar!' [554]

551. “Ta ki her kimden olursa eşeği geri alayım ve yoksa onlar benim altınımı tevzî etsinler!

Eşeği alanlar kimler ise onlardan geri almağa çalışayım ve alamazsam paramı vereyim, aralarında tevzî' ve taksîm etsinler.

552. “Hâzır oldukları vakit yüz çare var idi; bu zamanda her biri bir iklîme gittiler.

Onlar burada bulundukları vakit eşeği ellerinden kurtarmak için birçok çâreler var idi; şimdi ise her birisi bir tarafa savuştu!

553. “Ben kimi tutayım ve kimi kadıya götüreyim? Bu kazâ benim başıma senden geldi!

554. Niçin gelmezsin ve: Ey garib, önüne böyle mehîb bir zulüm geldi!' demezsin?

555. (Hadim) dedi: "Vallâhi ben bu işlerden seni vakıf etmek için def'alarla geldim;

556. Sen söyleyenlerin hepsinden daha ziyâde zevk ile, 'Gitti eşek ey oğul!' diyor idin!

557. Muhakkak o vakıftır, bu kazadan razıdır, arif adamdır diye geri döndüm!"

Bu zât eşeğin satıldığına vakıftır ve Hakk'ın bu kazâsına râzı olup, tecelliyât-ı ilâhiyyeyi zevk ile temâşâ eden bir ârif adamdır; binâenaleyh bildiği bir şeyi ne söyleyeyim dedim, geri döndüm.

558. (Sûfi) dedi ki: "Onu hepsi hoş söylediler; bana da onu söylemeğe zevk geldi."

Sûfi hâdimin ma'kül sözüne karşı müdafaadan âciz kalıp, kendi kusûruna i'tirâfen dedi ki: "Gitti eşek!" sözünü hep bir ağızdan latîf ve âhengdâr olarak söylediler; bana da onlara muvafakatla böyle söylemek zevkli geldi."

559. Muhakkak onların taklīdi beni yele verdi ki, o taklîde iki yüz la'net olsun!"

"Berbâd dâden" yok etmek ve perîşân etmekten kinâyedir. (Bahâr-ı Acem)

Ya'ni, benim onlara taklîd etmem beni perîşân etti. Böyle taklîde la'net olsun!

560. Husûsiyle böyle bî-hâsılların taklîdi ki, ekmek için yüz suyu döktüler!"

Ya'ni, hadd-i zâtında taklîd fenâ şeydir. Hele böyle huzûzât-ı nefsâniyyeleri için yüz suyu döken bî-hâsıl kimselere taklîd olunursa, âkıbeti her vech ile vahîm olur.

Bu beyitin ikinci mısrâ'ı ba'zı nüshalarda همچو ابراهیم بگذر زآفلان ya'ni “İbrâhîm (a.s.) gibi, âfillerden ve gâib olanlardan geç!” Zîrâ Hakk'ın gayri olan her bir şey âfildir ve fenâya mahkûmdur. Binâenaleyh maksadları, Hakk'ın gayri olan kimselere taklîd etme, demektir.

Ma'lûm olsun ki, cenâb-ı Pîr efendimiz bu kıssa zımnında, taklîdî olan semâ'ları da tezyîf buyururlar. Zîrâ kıssaya dikkat olunursa görülür ki, taklîd yalnız müsâfir sûfide değildir. Eşeği satan sûfilerin semâ'ı dahi taklîddir. Çünkü semâ' mi'deyi doldurup hayvanlık zevk ve keyfinden doğan harâret ile vâki' olursa, ma'nâda bî-hâsıllıktan ibaret olur. Nitekim semâ' hakkında bir rubâîlerinde Hz. Pîr böyle buyururlar: Rubâî: "Ey semâ' adamı, mi'deyi boş tut; zîrâ kamış boş olduğu vakit nâle ve zâr eder. Karnını çok taâmdan doldurduğun vakit, dilberden ve onu takbîlden ve kucaklamadan hâlî kalırsın!"

Ve mukallid sûfîlerin semâ'da "Gitti eşek!" demelerinde de bir işâret vardır. Zîrâ semâ'-ı hakîkî esnasında sıfât-ı nefsâniyye fânî olur ve insanların eşekler ile müşterek olduğu "rûh-i hayvânî"nin hükmü gider. Binâenaleyh semâ'-ı hakîkî erbâbı "Gitti eşek!" derler ise, hakîkat olur. İmdî, sûfilerin "Gitti eşek!" demeleri vâkı'a mutâbık idiyse de, hakîkatta taklîd idi. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerindeki bir beyt-i şerîflerinde bu ma'nâya işâret buyururlar: "Semâ' dirilerin râhat-ı cânlarıdır; onu cânının cânı olan bir kimse bilir."

561. O cemaatin zevkinin aksi vururdu ve benim bu gönlüm bu akisten zevke mensub olurdu.

"Zevkî"de "yâ" nisbet olduğuna ve "şuden" "olmak" ma'nâsına geldiğine göre, tercüme böyle olur. "Yâ" vahdet olduğuna ve "şuden" "gitmek" ma'nâ- sına geldiğine göre tercüme böyle olur: "O cemâatın zevkinin aksi vurdu ve benim bu gönlüm bu aksten bir zevk giderdi." Her iki sûrette de ma'nâ değişmez. Ya'ni "O sûfilerin hepsinde hâsıl olan zevk bana aks etti ve bu akis sebebiyle o zevk gönlümde takarrur etti; onların ihtisâsâtıyla mütehassis oldum. "Bu beyt-i şerîfte, meclis ister ciddiyyât ve ister hezliyyât meclisi olsun, hâzırûnun ahvâl-i bâtınelerine müessir olacağına işaret buyurulur. Zîrâ tabîat sâriktır ve binâenaleyh bu sebeble ehl-i hakîkat meclislerinden istifâde lüzûmu zâhir olur.

562. Latif yarlardan aks o kadar gerektir ki, denizden akssiz su çekici olasın!

"Latîf yârlar"dan murâd, ehl-i hakîkat; ve "deniz"den murâd âlem-i hakîkat; "su"dan murâd, vâridât-ı Hak'tır. Ya'ni, "Ey sâlik, ehl-i hakîkatin ahvâl-i şerîfelerinin aksi, âlem-i hakîkattan senin kalbine, akis vâsıtası olmaksızın ulûm-i ledünniyye ve tecelliyât-ı Hak vârid oluncaya kadar lâzımdır. Binâenaleyh evvelâ onların aks-i ahvâli ile kalbinin kapısı açılır, sonra sen kendi kitâbını okumaya başlarsın."

563. Aks ki evvel vurdu, sen onu taklîd bil; vaktaki mütevâlî oldu, o tahkik olur.

Zîrâ zikrullâh meclislerinden ve yâhût kâmillerden senin kalbine evvelâ vâki' olan aksi taklîd bil! Sende böyle bir hâl-i latîf vâki' olursa, sakın kendinden bilme! Çünkü sen mürşidin huzûrunu terk ettiğin vakit, yine kendi hâlin olan hicâba düşersin. Bundan anlarsın ki, o hâl taklîd ve âriyet imiş. Binâenaleyh ehl-i hakîkatin meclisine devam ederek, o ahvâl-i latîfenin sende mütevâliyen zuhûruna çalış ki, o ahvâl ile tahakkuk etmiş olasın!

564. Tahkik olmadıkça yârlardan munkatı' olma; sıdktan kesilme, o katre inci olmadı!

Taklîdin tahkîka mübeddel olmadıkça kâmillerden ayrılma! Nitekim âyet-i kerîmede, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) ya'ni “Ey îmân eden kullarım, Allâh'a ittikā edin ve sâdıklar ile beraber olun!" buyurulur. Zî- râ kâmillerin huzûru sadeftir; onlardan sana mün'akis olan katre-i tecellî henüz senin kalbinde inci olmamıştır. Binâenaleyh o katre-i tecellî inci oluncaya kadar, sadef gibi olan kâmillerin huzûrunu terk etme!

565. Gözü ve aklı ve sem'i sâf istersen, sen o tama' perdelerini yırt!.

Görüşünün ve aklının ve işitmenin sâf ve pâk olmasını istersen, dünyevî ve uhrevî olan nefsinin tama'larından geç ve tama' perdelerini yırt; matlûbun ve maksûdun ancak Hak olsun!

566. Zîra ki o sûfînin tama'dan taklidi, nûrdan ve lem'adan onun aklını bağladı.

Zîrâ görmüyor musun, o müsâfir sûfinin taklidi nûr-i irfandan ve lem'a-i muhâkemeden onun aklını bağladı ve "Gitti eşek!" demenin ma'nâsından bî-haber kaldı. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz buyururlar: استعيذوا من الطمع فإنه يهدى الى الطبع ya'ni "Tama'dan istiâze edin; zîrâ o tabîata rehber olur!"

567. Yiyecek tama'i ve o zevk ve sema' tama'ı, onun aklına ıttıla'dan mâni' oldu.

Çünkü müsâfir sûfi yiyecek buldu ve zevk ve semâ' buldu; ve bunlara olan tama'ı ortada cereyân eden ahvâle itttıla'dan aklını men' etti ve muhâkeme edemedi.

568. Eğer tama' aynada kalka idi, o ayna nifakta bizim gibi olurdu.

"Ayna"dan murâd, insân-ı kâmilin kalb-i şerîfidir. Ya'ni, insân-ı kâmilin âyîne-i kalbinde hırs ve tama' olaydı, o ayna dahi nifakta ve gıll ü gışta bizim gibi olur idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz kendileri kâmil iken, üslûb-ı hakîmâne üzere, nasîhat kasdıyla "bizim gibi" ta'bîrini isti'mâl buyurmuştur.

569. Eğer terâzînin mala tama'ı olaydı, terâzî vasıf ve hâli ne vakit doğru söylerdi?

"Terâzî"dan murâd dahi kezâlik enbiyâ ve evliyâdır. Zîrâ doğru ve eğri, onların akvâl ve ahvâl-i şerîfeleriyle veznen bilinir. Ya'ni, insân-ı kâmillerin mâl-i dünyaya tama'ları olsa idi, herkesin vasıf ve hâllerini doğru söylerler mi idi? Belki mala tama' sebebiyle müdâhene edip, eğriye doğru ve doğruya eğri derler idi.

570. Her peygamber safvet cihetinden kavmine dedi ki: "Ben sizden haberin ücretini istemem."

Nitekim her peygamber kendi kavmine kemâl-i safvetle dedi ki: "Benim mala tama'ım olmadığı için, cânib-i Hak'tan size getirdiğim haberlerin ve doğru yolun ücretini istemem. "Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur. يَا قَوْمِ لاَ أَسْتَلْكُمْ عَلَيْهِ أجراً إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى الَّذِي فَطَرَنِي (Hûd, 11/51) Ya'ni "Ey kavim, ben sizden ona ecir istemem; benim ecrim ancak beni halk eden Zât-ı Ecell ve A'lâ üzerinedir."

571. "Ben delilim, Hak sizin için müşteridir; Hak bana iki tarafın dellallığını verdi."

"Ben Hak ile kul arasında delîl ve vâsıtayım. Hak Teâlâ إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) ya'ni “Muhakkak Allâh Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mallarını, onlara tahsîs buyurduğu cennet mukābilinde iştirâ eyledi" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere mü'minlerin müşterisidir. Şu halde ben bu alım ve satımda iki tarafın dellâlıyım."

572. "Benim işimin ücreti nedir? Yarin dîdârıdır. Vâkıa Ebû Bekir kırk bin bahş etti."

Bu beyt-i şerîfi cenâb-ı Pîr efendimiz bi-hasebi'l-verâse lisân-ı nübüvvetten beyân buyururlar. Ya'ni Peygamber-i zîşân Efendimiz buyururlar ki: "Benim Hakk'a da'vetten ibaret olan işimin ücreti maddî değildir. Ancak Hakk'ın cemâl-i pâkidir. Filvâki' Hz. Ebâ Bekir es-Sıddîk (r.a.) benim da'vetime icâbetin şükrânesi olarak kırk bin dînâr tasadduk etmiştir." Rivâyet olunur ki, Ebâ Bekir es-Sıddîk efendimiz, muhabbet-i Peygamberî uğrunda kırk bin dînâr nâr infâk etmiştir. Hattâ kendisinde bir şey kalmamış ve setr-i avret için bir şeyi kalmadığından üç gün evinden dışarıya çıkamamıştır.

573. "Onun kırk bini benim ücretim olamaz; deniz mühresi ne vakit Aden incisine müşabih olur?"

"Şibh" müşâbih demektir. "Şebeh" denizden çıkan küçük mühre ma'nâsınadır ki, bunların ba'zısı beyaz ve ba'zısı siyah olur. Ve "Aden", Yemen cihetinde sâhilde bir şehrin ismidir. "Dürr-i Aden" Aden şehrinin incisi demektir. Ya'ni "Hz. Sıddîk'ın kırk bin altını, vazîfe-i nübüvvetimin ücreti olamaz. Onun ücreti cemâl-i Hak'tır. Hiç cemâl-i pâk-i Hak bu âlem-i kesîfin altınına ve cevherine müşâbih olur mu? Ve meselâ Aden şehrinin meşhûr olan incisi deniz mühresine benzer mi?"

574. Tama', kulağın bağı olduğunu bilmen için, sana hikâye söyleyeyim, akıl ile dinle!

575. Her kimin tama'ı olursa elken olur; göz ve gönül tama' ile ne vakit münevver olur?

"Elken", "lüknet"ten ism-i tafdîldir; dili tutkun olana derler ki, konuşurken zahmetle söz söyler. Pelteklik ve pepemelik hep "lüknet"ten ma'dûddur. Burada, hukūka riâyet husûsunda sıklet ve betâet ma'nâsına müsta'meldir. Ya'ni "Tama'ı olan kimse hukūka riâyet husûsunda âcil olmaz, betâetle hareket eder; ve tama' akıl gözünü kör eder ve kalbi karartır."

576. Onun gözünün önünde mansıb ve altın hayali, öyle olur ki, gözde kıl!

Ehl-i tama'ın gözünün önünde yüksek mansıb ve para kazanmak hayâli, gözde bitmiş olan kıl gibi olur.

577. Ancak bir sarhoşun gayri ki, Hak'tan dolu olur, her ne kadar ona hazîneleri versen, o hür olur!

Ya'ni tama'dan müstesnâ kalan, muhabbet-i ilâhiyye şarabından sarhoş olan ve Hakk'ın tecelliyât-ı zâtiyyesi ile dolmuş bulunan enbiyâ ve evliyâ-dır. Eğer onlara pâdişahlık verip eline hazîneleri teslîm etmiş olsan, onlar bu saltanatın ve altın ve gümüşün esîri olmazlar ve hürriyet-i hakîkiyyelerini dâimâ muhafaza ederler.. Nitekim bir peygamber olmakla beraber saltanat-ı sûrî sâhibi bulunan Süleymân (a.s.)ın ahvâl-i şerîfesi bu da'vânın şâhididir. O hazretin zenbîl örüp satarak nafakasını tedarik ettiği ehl-i tefsîr tarafından beyân olunmuştur. Ümmetlerine hâkim olan enbiyâ-yı sâirenin ahvâli de böyledir.

578. Her kim ki dîdârdan ber-murad oldu, bu cihân onun gözünde murdar oldu!

Bu cihân-ı kesîfin huzûzât ve ezvâkına tama'dan kurtulmak, ancak cemî'-i mezâhirde ilmen ve hâlen Hakk'ı müşâhede etmek sûretiyle mümkindir. Bu hâli tahsîl etmemiş olan kimseler mutlakā derecât-ı tama'dan bir derece ile ma'lûldür. Zîrâ ıstılâhat-ı sûfiyyede "hür" o kimseye derler ki, her bir ihtiyac-ı sûrîsinde halka boyun eğmekten kurtulmuştur; kemâliyle Hakk'ın abdiyyetinde kāim olur. Tafsîli Risale-i Kuşeyriyye'dedir. Ve Hz. Şeyh-i Ekber Fütûhat'ın 214. bâbında buyururlar ki: "Hürriyet, sıfat-ı abdin sıfat-ı Hak ile izâlesinden ibarettir. Bir vecih ile ki, Hak abdin sem'i ve basarı ve cemî'-i kuvâsı olur. Halbuki abd ancak bu kuvvetlerden ibârettir. Vaktâki bu kuvvetler Hak olurlar, abdin "ayn"ı bâkî olmakla beraber, abdiyyeti münselib olur. Bu ifadeden Hakk'ın abd olduğu zann olunmasın. zîrâ Hak bir vecih ile abd olmaz ve Hak sübhânehû kābil-i abdiyyet değildir. İmdi, abd bu mertebeye vusûldan evvel cemî-i vücûh ile abd idi. İşte bu selb-i abdiyyet, abdde hürriyet oldu." Bu beyânât o bâbdan hülâsadır. Tafsîlini isteyenler oraya mürâcaat buyursunlar.

579. Lâkin o sûfî sarhoşluktan uzak idi; şübhesiz hırs içinde o gece görmez oldu.

"Şeb-kûr" gözü gece göremeyen kimseye derler. Ya'ni, "O kıssada beyân olunan sûfi muhabbet-i ilâhiyye şarabının sarhoşluğundan uzak idi; şübhesiz gece karanlığına müşâbih olan hırs ve tama' içinde onun aklının gözü hâdiseyi göremedi." Ba'zı nüshalarda ikinci mısrâ' لاجرم از حرص خور بی نور بود retindedir. Ya'ni "Lâ cerem taâm hırsından nûrsuz idi" demek olur.

580. Hırsın medhûşu yüz hikâye işitir; hırsın kulağına bir nükte gelmez.

Hırsın sersemi olan kimse, hırs ve tama'ın fenâlığı hakkında birçok hikâyeler dinlese, mâdemki onun hırsı fa'âldır, onun hırs ve tama'ının kulağına o hikâyeden bir nükte girmez ve o fenâlıktan ibret almaz.

Ma'lûm olsun ki, hırs, insanlarda mevcûd olan bir haslettir ve onun hakîkatı mevcuddur. Binâenaleyh bu hakîkat asla insandan zâil olmaz. Asıl mes'ele, bu hırsın tevcîhi îcâb eden ciheti ta'yîn etmektir. Eğer bu hırs fânîye tevcîh olunursa sû'-i hulk olur; ve eğer bâkîye tevcîh olunursa hüsn-i hulk olur. Burada cenâb-ı Pîr efendimizin tahzîr buyurduğu hırs fânî olan huzûzât-ı dünyeviyye ve nefsâniyyeye tevcih edilen hırstır. Ulûm-i enbiyâ ve evliyâya ve Hakk'a vusûle tevcîh olunan hırs ve tama' makbûldur.