İçeriğe atla

Bir köylünün, kendi ineği olduğu zannı ile karanlıkta arslanı kaşıması

12. bölüm / 33 · 776 kelime · ~4 dk okuma

499. Bir köylü ineği ahıra bağladı; arslan onun ineğini yedi ve yerine oturdu.

500. Köylü ahırda inek tarafına gitti; o mütecessis gece ineği arıyordu.

[504] "Künc" köşe, “kâv" "kâvîden" masdarından emr-i hâzırdır, kazmak ma'nâsınadır. " "Künc-kâv" vasf-ı terkîbî olup, "köşe kazıcı" demek olur. Fakat "mütecessis ve mütefahhıs" ma'nâsında müsta'meldir. Hind şârihleri bu ma'nâya almışlardır.

501. Arslanın a'zâsı üzerine, sırtına ve yanına, gâh yukarı gâh aşağı el sürdü.

502. Arslan dedi: “Eğer aydınlık ziyade olaydı, onun ödü patlardı ve kalbi kan olurdu.

Arslan lisân-ı hâl ile diyordu ki: "Eğer kâfî derecede ışık olaydı, beni görür de korkusundan ödü patlar ve kalbi kan içinde kalır idi."

503. Ondan dolayı beni böyle bî-pervâ kaşır ki, o beni bu gece içinde ineği zanneder.

504. Hak buyurur ki: "Ey mağrûr olan kör, Tûr Dağı benim namımdan pare pare değil midir?

Bu beyt-i şerîfte, Mûsâ (a.s.)ın rü'yet talebi üzerine, Hakk'ın Tûr Dağı'na tecellî buyurması ile dağın parça parça olduğuna işâret buyurulur. Beyt-i şerîfte "Benim ismimden pâre pâre oldu." buyurulmasının ma'nâsı odur ki: Hak Teâlâ zâtiyyeti cihetinden ebeden mütecellî değildir. O'nun tecellîsi ancak sıfât ve esmâsı cihetinden vâki' olur. Nitekim ayet-i kermede فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ (A'râf, 7/143) ya'ni "Vaktâki onun Rabb'i dağa tecellî etti" buyurulur. "Rab" isimdir; ve tecellî şuûnât-ı ilâhiyyeden bir şe'ndir. Binâenaleyh bu tecellîyi iktizâ eden, sıfat ve isimdir. Ve isim sıfatın zâhiri ve sıfat ismin bâtınıdır. Böyle olunca, mertebe-i zuhûrda dağın parça parça olması ism-i ilâhîden vâki' olmuş olur.

505. Zîrâ ki, biz dağa bir kitab inzal ede idik, elbette yarılır, sonra ayrılır, sonra irtihal ederdi.

Ya'ni "sıfat-ı "kelâm"ımızdan münteşî Mütekellim ismimizin mazharı olan kitâbı dağa hitâben indire idik, kemâl-i huşû'undan çatlar ve sonra parça parça olur ve sonra da etrâfa dağılır idi. “Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Haşr'ın âhirinde vâki olan âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعاً مُتَصَدِّعاً مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ (Haşr, 59/21)ya'ni "Eğer biz Kur'ân'ı dağa indire idik, elbette sen onu Allâh'ın haşyetinden mütezellil olarak yarılmış bir halde görürdün" Beyit: Haşyetinden pâre pâre oldu Tûr, Ademe bilmem neden gelmez fütûr!

506. Eğer Uhud Dağı benden vakıf olaydı, parçalanır ve kalbi pür-hûn olurdu"

Âyet-i kerîmenin tefsîridir. Ya'ni "Eğer Mekke-i Mükerreme'deki Uhud Dağı benim azamet ve celâlimden haberdar olaydı, öyle sâkin bir halde kalmayıp, parçalanır ve bâtınında sûziş ve harâret hâsıl olurdu"

507. Bunu babadan ve anadan işitmişsin; şübhesiz buna gafil olarak sarılmışsın.

Sen Kur'ân'ın kelâm-ı Hak olduğunu babadan ve anadan işiterek inanmışsın; onun azamet ve celâleti senin önünde inkişaf etmemiş. Şübhesiz o kitâba gāfil bir halde sarılmışsın. Binâenaleyh o Kur'ân senin nazarında eşkâl ve elfâzdan ibâret görünmüştür. Eğer onun hakāyıkı sana inkişaf etse idi, buz gibi erir idin. Nitekim Hz. Ömer (r.a.), إِنْ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِع (Tûr, 52/7) âyet-i kerîmesini işittiği vakit bir sayha edip bayıldı ve bir ay hasta yattı. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fîhi Mâ Fîh'in 19. faslında şöyle buyururlar: “Bu okuyan kimse Kur'ân'ı doğru okuyor. Evet Kur'ân'ın sûretini doğru okuyor. Ma'nâsından bî-haberdir. Delîli budur ki; bulduğu ma'nâyı reddediyor, körlük ile okuyor. Meselâ bir adamın elinde kunduz vardır; ondan daha güzel bir kunduz getiriyorlar, reddediyor. İmdi ma'lûm oldu ki, kunduzu tanımıyor. Birisi ona "Bu kunduzdur" demiştir; o da taklîden elinde hıfz etmektedir. (Kunduz, kürkü gâyet makbûl olan bir hayvandır.) Bu, ceviz oynayan çocuklara benzer. Eğer onlara cevizin içini ve yâhut yağını versen reddederler. Çünkü onların indinde ceviz, jağ jağ diye sadâ veren şeydir. Halbuki içinin cağ cağ etmesi yoktur. Nihâyet Hakk'ın hazîneleri ve âlemleri çoktur. Eğer Kur'ân'ı vukūf ile okuyorsa, diğer Kur'ân'ı niçin reddediyor? Kur'ân okuyanlardan birisine Kur'ân'da olan şu قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي (Kehf, 18/109) ["De ki: Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri bitmeden önce deniz tükenir."] âyet-i kerîmesini böyle takrîr ettim. Şimdi, elli dirhem mürekkep ile bu Kur'ân'ı yazmak mümkindir. Bu, ilm-i Hudâ'ya bir işarettir. İlm-i Hudâ'nın kâffesi yalnız bu değildir. Nitekim bir attâr bir kâğıt parçası içine biraz ilâç koyar; “Attâr dükkânınaakilerin hepsi bunun içindedir" der misin? Bu ahmaklık olur. Nihâyet Mûsâ ve Îsâ (aleyhime's-selâm) zamaniarında da Kur'ân var idi ve kelâm-ı ilâhî mevcûd idi; ancak Arabî değil idi. İşte bu takrîri ettiğim halde, o okuyana te'sîr etmedi; onu kendi hâlinde terk ettim"

508. Eğer sen taklîdsiz ondan vakıf olsan, letafetten hâtif gibi bî-nişan olursun!

"Hâtif", "cismi görünmediği halde sesi işitilen" demektir. Ya'ni "Ey mü'min, eğer sen taklîdsiz olarak onun maânî-i bâtınesine ve zevk-i esrârına muttali' olsan, sende kesâfet-i cismâniyye ve îcâbât-ı tabîiyye kalmayıp, hâtif gibi latîf bir hâle gelirsin"

509. Bu kıssayı tehdîd için dinle, tâ ki taklîdin âfetini bilesin.

Âtîde beyân edeceğim kıssayı iyi dinle ki, bu kıssayı, âfetin zararları nazarında tavazzuh etmek ve bu sebeble taklîdden korkup ictinâb etmen için beyân ediyorum.