İçeriğe atla

Îsâ (a.s.)ın duâsı ile kemiklerin diri olması kıssasının tamâmı

11. bölüm / 33 · 2524 kelime · ~13 dk okuma

453. Isa o delikanlının iltimasından dolayı kemik üzerine Hakk'ın ismini okudu.

140 numaralı beyitten i'tibâren beyân buyurulan kıssanın mâba'didir. ya'ni, Îsâ (a.s.) kendisine arkadaş olan ahmak bir delikanlının iltimâs ve ricâsı üzerine, derin bir çukurdaki hayvan kemiklerine Hak Teâlâ hazretlerinin ism-i şerîfini okudu.

454. Allah'ın hükmü o çiğ adam için, o kemiklerin sûretini diri etti.

455. Ortadan bir kara arslan sıçradı; bir pençe vurdu, onun nakşını harab etti.

Meğer o kemikler bir arslanın kemikleri imiş. İsm-i ilâhînin okunmasını müteakib, ortada bir kara renkli arslan peydâ olup sıçradı; kemiklerin dirilmesini isteyen o ahmak delikanlıya hücûm etti ve bir pençe vurdu, onun cismini berbâd etti.

456. Onun kellesini kopardı ve hemân beynini döktü; bir ceviz içi ki, onda bir beyin yok idi.

Ya'ni, o ahmakta bir ceviz içi kadar olsun bir beyin yok idi, beyinsiz bir mahlûk idi.

457. Eğer onun bir içi olaydı; onun kırılması muhakkak naks olmazdı, ancak onun teni üzerine olurdu.

Eğer o ahmağın içi ve dimâğı kâmil olaydı, onun kırılması ve helâki ancak onun cismine mahsûs olurdu. Onun ma'nâsı olan içinin ve ruhunun bu helâk-i sûrî ile alakası bulunmaz ve ona noksân ârız olmaz idi.

458. Îsâ (a.s.) dedi: "Niçin onu acele ezdin?" (Arslan) dedi: “O cihetten ki, sen ondan perîşan oldun."

Arslan Îsâ (a.s.) a cevâben dedi ki: "Ben onu sana karşı bî-lüzüm ve beyhûde bir talebde bulunarak, zât-ı şerîfini bîzâr ettiği için böyle parçaladım. Bu ahmak senin vazîfe-i nübüvvetini idrâk etmemiş ve senin ölmüş hayvanları değil, ölmüş kalbleri ihyâ edeceğinden gafil bulunmuş idi." Bu beyt-i şerîfin zımnında sâliklere de ibret vardır. Zîrâ sâliklerden birçokları, insân-ı kâmilden buna mümâsil bî-ma'nâ taleblerde bulunup, kendilerini berbâd eder.

459. Îsâ dedi: "Niçin adamın kanını içmedin?" dedi ki: "Kısmette bana yiyecek rızık olmadı."

Îsâ (a.s.) arslana dedi ki: "Senin parçaladığın insân ve hayvanları yemen âdetin iken, bunu niçin yemedin?" Arslan cevâben dedi ki: "Ben hayât-ı sûrîdeki kısmetimi yeyip tamâm ettim ve hesabımı kapattım. Artık bana hayât-ı dünyeviyyede rızık ve yiyecek hissesi kalmamıştır. Bu parçaladığım ahmak adamı onun için yemedim."

460. Ey çok kimseler, o kükremiş arslan gibi kendi avını yememiş olarak cihândan gitmiştir!

461. Onun kısmeti bir saman değil ve onun hırsı dağ gibi; vechi yok ve vücûh tahsil etmiştir.

“Vech” burada “sebeb” ve “illet” ma'nâsınadır. Ya'ni, kendi kazandığını yemeksizin cihândan gitmiş olan bir kimsenin, rızık cihetinden olan kısmeti ve nasîbi bir saman kadar bile olmadığı halde, onun cem'-i rızık husûsusundaki hırsı ve tama'ı dağ gibidir ve şiddetlidir. Vecihsiz ve sebebsiz birçok esbâb-ı rızık ve maîşet cem' ve tahsîl etmiştir.

Hind nüshalarında ikinci mısra وجسته بی وجهی وجوه از هر گروه suretindedir. Ma'nâsı, “Vecihsiz her gürûhtan vücûha sıçramıştır” demek olur ki, bu da aynı ma'nâdadır.

462. Ey bize cihanda ücretsiz işin maskaralığını müyesser etmiş olan, bizi kurtar!

“Suhre” Fârisî'de “bîgâr”, ya'ni “ücretsiz iş” ve “zebûn” ma'nâlarına; ve Arabî'de maskaralık ve istihzâ ma'nâlarına gelir. “Bîgâr” kâf-ı Fârisî ile “suhre”nin bir ma'nâsının mürâdifi olup, “ücretsiz iş yapmak” ma'nâsınadır. Fakat burada “suhre”nin ma'nâ-yı Arabîsini almak muvâfıktır. Ya'ni, “Bizim kısmetimiz cihânda bir saman kadar bile değil iken, dağ gibi olan hırsımız ile cem'-i nukud ve emvâl edip, sarf etmeğe kalmadan cihâna vedâ' ederiz ve sa'yimiz ücretsiz bir iş görmekten ibaret kalır. Bu ise ücretsiz işin maskaralığından başka bir şey değildir. Fakat hayât-ı dünyeviyyede bu sa'y bize kolay ve tatlı gelir. Binâenaleyh, ey bize cihânda ücretsiz işin maskaralığını kolay göstermiş olan Hudâ-yı Müteâl, bizi bu beyhûde sa'ye zebûn olmaktan kurtar!”

463. Bize tu'me görünmüştür ve o tuzak olmuştur; bize onu öyle göster ki, mevcuddur!

“Şest” burada “balık oltası” ma'nâsına gelir; diğer ma'nâları da vardır. Beyt-i şerîfte “tuzak” ma'nâsında isti'mâl buyurulmuştur. Ya'ni, “Bu hayât-ı dünyeviyyede bizim, yiyecek ve menfaat verecek şey zannıyla dört elle sarıldığımız şeyler, balıkların oltaya tutuldukları gibi bize tuzak olmuştur. Yâ Rab, bize o eşyayı hakîkatı üzere göster ki, kârımızı ve zararımızı bilelim!" Bu beyt-i şerîfte şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur: اللهم خلصنا عن الملاهي وارنا الاشياء كما هي ya'ni "Ey benim Allah'ım, bizi melâhîden kurtar ve eşyayı bize hakîkatı üzere göster!" Ferîdüddîn-i Attâr hazretleri dahi âtîdeki beyitlerde bu ma'nâyı şöyle buyururlar:

"Eğer eşya göründüğü gibi olaydı; Mustafa (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz'in duâsı doğru olur muydu? Zîrâ dînin ulusu olan Nebiyy-i zîşân Hakk'a dedi ki: "İlâhî bana eşyayı hakîkatı üzere göster!"

464. O arslan dedi: "Ey Mesîha, bu av, hâlisan i'tibar için idi!

Ahmağı parçalayan arslan dedi ki: "Ey Rûhullâh, benim bu avımın hülâsa-i ma'nâsı, halkın bu vak'adan ibret alması için idi!

465. Eğer benim için cihanda bir rızık olaydı; muhakkak benim ölüler ile ne işim var idi?

Benim hayât-ı dünyeviyyede rızkım olaydı, bugün ölüler arasına karışmaz idim; cihânda diri kalıp yaşar idim.

466. Bu onun layıkıdır ki, berrak suyu bulur, abes cihetten eşek gibi ırmak içine işer!

"Mîzed", "mîhten" mastarından muzâri'dir; "işemek" ma'nâsınadır. Ya'ni "Bu helâk oluş o kimsenin lâyıkıdır ki, berrâk bir su gibi olan insân-ı kâmili bulur; ırmak içine işeyen eşek gibi abes sözler ve beyhûde makaleler cihetinden onun safvet-i kalbiyyesini telvîs etmeğe kıyâm eder!"

467. Eğer eşek o ırmağın kıymetini bile idi, o ayak yerine ırmağa baş koyar idi!

468. O öyle bir peygamberi bula ki, büyük suyun beyi, büyük dirilik besleyicidir!

"Âbî" ve "perverî”de “ya”lar, yâ-yı ta'zîmdir. Ya'ni "O ahmak, âb-ı hayâtın beyi ve hayât-ı ma'nevîyi besleyici bir peygamber-i zîşânı bulsun da..." Cümle, âtîdeki beyit ile tamâm olur.

469. Onun önünde, "Ey suyun beyi, bizi "Kün!" emrinden diri et!" diye niçin ölmesin?

Beyt-i şerîfte, Rûhullâh'ın “Kün!” kavli ile ölüyü dirilttiğine işâret buyurulur. Bu mes'elenin tafsîli, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Îsevî'dedir. Hz. Şeyh-i Ekber buyururlar ki: فهو كلمة الله وهو روح الله وهو عبدالله وليس ذلك في الصور الحسية البشرية لغيره Ya'ni "Hz. Îsâ Allah'ın kelimesidir ve Allâh'ın rûhudur ve Allah'ın kuludur. Ve bu hüküm sûret-i hissiyye-i beşeriyyede başkası için yoktur." Hz. Şeyh "sûret-i hissiyye-i beşeriyye" kaydıyla takyîd buyurdu. Zîrâ sûret-i rûhiyyede her ferd “rûhullâh”dır ve sûret-i esmâiyyede "kelimetullâh”dır; ve ancak sûret-i hissiyyede "abdullah" olmakta Hz. Îsâ ile iştirâkleri vardır. Ve Hz. Şeyh, “Kün!” kavlinin sudûrunda âriflerden üç sınıfın mezhebini beyân buyururlar ki, burada tafsîli uzun olur. Fakîr, Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhte îzâh ettim.

470. Müteyakkız ol, senin nefsinin köpeğini diri isteme; zîrâ çok zamandan senin cânının düşmanıdır!

471. Bu köpeğin, cân saydının mâni'i olan kemik üzerine toprak saçılsın.

"Köpek"ten murâd, "nefs-i emmâre ve "kemik"ten murâd cisimdir. Ya'ni, köpek gibi olan nefs-i emmâre, kemik gibi olan cismin hazzına meşgül olur ve onun bu huzûzât ile meşgüliyeti, "rûh-i insânî" zevkini ve hazzını avlamağa mâni olur. Mâdemki mâni' olan bu cisim kemiğidir, onun üzerine toprak saçılsın!

472. Köpek değil isen niçin kemiğe âşıksın? Sülük gibi neden kana âşıksın?

"Dîvçe" burada "sülük" ma'nâsınadır. Ya'ni "Senin nefsin nefs-i emmâre değil ise, niçin cismin hazzına âşıksın? Nefsin niçin sülük gibi cismine yapışmıştır?"

473. O ne gözdür, o ki onun görücülüğü yoktur; imtihanlardan ona rüsvaylığın gayri yoktur!

Ancak zevâhiri gören ve avâkıb-ı umûru görmeyen göz nasıl gözdür! Böyle bir göz dâimâ görüşünden aldanır ve görüşüne nazaran verdiği hükümlerde rezîl ve rüsvây olur.

474. Zanlara ara sıra sehv olur; bu ne zandır bu ki, yoldan kör geldi.

Bu gözün görüşünde zan olsa, "Ekseriyâ doğruya isâbet ve ara sıra da hatâ eder" deyip ma'zûr görürüz. Fakat onun zannı nasıl bir zandır ki, tarîk-ı Hak'tan dâimâ kör olarak gelir! Ya'ni böyle bir gözün görüşünden hâsıl olan zanda aslâ doğruya isâbet vâki' olmaz. Binâenaleyh onun görüşünden zan bile hâsıl değildir. Zîrâ zan, ilim ile şek arasında bir i'tikāddır; ve ilim mertebe-i a'lâ; ve şek mertebe-i ednâdır; ve zan ise vasatta vâki'dir. Binâenaleyh böyle bir kimsenin görüşünden hâsıl olan, zan değil şektir. İnkâr ise büsbütün hamâkattır.

475. Göze, gel, başkaları üzerine nevha-gersin; bir müddet otur da kendine ağla!

Göze, ya'ni iyi bir görüşe gel de, nazarını kendi hâline ve bâtınına atf et! Sen başkalarını beğenmeyip ve onların revişini eğri görüp, onların hesabına teessüfler ediyorsun. Biraz da otur, kendi hâline ağla ve teessüf et!

476. Ağlayıcı buluttan dal yeşil ve tâze olur; zîrâ ki mum ağlamadan, ziyade aydınlık olur.

Yağmur bulutundan ağaçlar yeşillenir ve mum yanıp damlalar aktıkça aydınlık hâsıl olur.

477. Her nerede nevha ederlerse orada otur; zîrâ ki sen ağlamada daha evlâsın.

Ey bâtınını tasfiye etmemiş olan sâlik, sen zevk u safâ meclislerinde değil, ağlanan yerlerde otur. Zîrâ ağlamak senin hâline pek lâyıktır!

478. Zîra ki onlar fanînin firakındadırlar; "kân"a mensub olan bekā la'linden gafildirler!

“La'l-i bekā”dan murâd, “rûh”tur “kân”a mensûbiyyet”ten murâd şe'n-i ilâhîye ve “hakîkat-ı muhammeddiyye”ye mensûbiyetine işarettir. Ya'ni “Sen ağlanan her mecliste bulunduğun vakit, ağlayanların Allâh için ağladıklarını zannetme! Zîrâ onlar fânî olan bir şeyin fevtinden dolayı ağlarlar. Meselâ kimi mahşerin hevlinden ve kimi cehennemin azabından ve kimi cennetten mahrûmiyet eleminden ağlar. Halbuki, havf ve hüzün hep fânî olan nefse taalluk eden duygulardır.

479. Zîrâ ki gönül üzerinde taklîd nakşı ve bağı vardır; git göz yaşı ile onun bağını kazı.

Zîrâ ki gönülde îmân-ı taklîdî hayâli ve bağı vardır ve bu hayâl seni fânî olan sûretlere cezb eder. Binâenaleyh, ağladığın vakit, bir mahlûk olan cehennemin korkusuyla ve yâhûd cennete olan şevk ve muhabbetin ile ağlarsın. Git göz yaşı ile bu nukūşu ve bağı kalbinden rendele ve kazı; lutf-ı ilâhî imdâdına yetişip kalbinde bîçûn olan hubb-i Hak zuhûr etsin.

Tezkiretü'l-Evliyâ'da mezkûrdür ki: Bir gün vâizin birisi ahvâl-i kıyâmeti ve onun dehşetlerini halka karşı sayıp dökmeğe ve halk da bu havf içinde ağlamağa başlamış. Hz. Şibli (k.s.) dahi o meclisten geçiyor imiş. Halkın girye ve feryâdını görüp, vâize hitâben demiş ki: "Ey vâiz, niçin işi uzatıp bu halkı böyle ağlatıyorsun? Rûz-i kıyamette adama bir suâl sorarlar da derler ki: ما ترائيم ya'ni "Biz senin içiniz;" وتو کرائ ya'ni "ve sen kimin içinsin?" Ya'ni "Biz senin için Allâh olup, seni envâ-ı lütuflarımız ile besledik; sen de bize hâlis olarak kulluk ettin mi, yoksa bizim ni'metimizi yiyip içip nefsine mi kul oldun?" demek olur.

480. Zîra ki taklîd her iyiliğin afetidir; taklîd her ne kadar kavî dağ ise de saman olur!

Îmân ve amel taklîd sûretiyle de olsa iyidir. Fakat tahkîk yolu dururken taklîd ile iktifâ etmek âfet ve zarardır. Çünkü taklîdî olan şeyler çabuk mütezelzil olur. Binâenaleyh taklîdi olan îmân ve amel, sûret-i zâhirede dağ gibi kavî ve metîn görünür ise de, temeli bir saman çöpü gibi kuvvetsiz ve metânetsizdir!

481. Eğer bir kör, semîz ve keskin öfkeli olsa da, mâdemki onun gözü yoktur, onu et parçası bil!

"Darîr" kör, "lemtür" semîz ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîf, mukallidin misâli olarak zikr olunmuştur. Ya'ni "Mukallid semiz bir köre benzer. Böyle bir kör ne kadar gazûb olursa olsun, gazabının hükmünü icrâya kâdir değildir. Gözü olmayınca, bir et parçası mesâbesindedir"

482. Eğer kıldan ince söz söylese, onun sırrına o sözden haber olmaz.

Mukallid olan ulemâ eğer kıldan daha ince maânîyi beyân etse, bu maânî onun beynindeki kuvvet-i zekâya aid olur; o ma'nâların zevkinden sırrı haberdar olmaz. Zîrâ Sadreddîn-i Konevî hazretleri buyururlar ki: "Merâtib-i ta'lîm dörttür: 1. Mertebe-i hissiyye, 2. Mertebe-i hayâliyye, 3. Mertebe-i rûhiyyedir, 4. Bunların beynini câmi' olan bir sırdır; o da kemâl-i zâtî ile ibtihâc-ı ilâhîdir. Ve bunun hükmü zâhire ve bâtına sirâyet eder. Binâenaleyh, mukallidler merâtib-i taallümün ancak his ve hayâl mertebelerini hâizdir; diğerlerinden bî-haberdirler."

483. Kendi sözlerinden mestlik tutar; ve lakin onun indinden meye kadar çok yol vardır.

Mukallidin mertebe-i his ve hayâlden gelen kendi sözlerinden sarhoşluğu vardır; fakat bu mertebelerden içilen zevk meyinden, diğer mertebelerin zevk meyine kadar çok yol vardır ki, mukallidin bundan haberi yoktur.

484. O ırmak gibidir, o bir su içmez; su, ondan su içicilerin üzerine geçer.

Mukallid olan âlim, bir ırmak gibidir. İlim suyu, kendisinden taklîden cârî olduğu halde, kendisi ondan bir içim su bile içemez. O ilim suyu, onun üzerinden, o suyu içmek isti'dâdı olanlar için câri olur.

485. Su ırmakta ondan dolayı karar etmez, zîrâ ki o ırmak susamış ve su içici değildir.

Irmakta suyu bel' etmek hassası olmadığı için, gelen su o mecrâdan, hâssa-i imtisâsı hâiz olan yerlere akıp gider. Mukallid de böyledir. Muhakkıkların sözlerinden hifz ettikleri ma'nâların hakikatına vâsıl olmak aşkı ve teşneliği onda yoktur. O sebeble o ilimler aşklı ve teşne olan müstaidlerin bâtınına nüfüz eder.

486. Bir nây gibi nâle ve zârî eder; fakat bir müşterinin cengini eder.

O mukallid olan âlim, bir nây gibi her perdeden nağmeler gösterir; onun feryâd ile müzâhamesi ve cengi kendisi için değil, belki kendisini tahsîn edecek ve dinleyecek bir müşteri içindir.

487. Mukallid, sözde nevha edici olur; o habîsin muradı tama'dan gayri olmaz!

Alim-i mukallid kürsî üzerinde söz söylediği vakit, ölü ile karâbet ve münâsebeti olmadığı halde, ücretle tutulmuş olan feryâdcı vazîfesini yapar. Böyle bir feryâdcı habîsin feryaddan murâdı, ücrete tama'ından başka bir şey değildir. Çünkü böyle bir âlim, halk tarafından tahsîn olunup, iştihâr etmek ücretine tama' etmiştir.

488. Nevha edici, yakıcı söz söyler; lakin sûz-ı dil ve temiz dâmen nerede?

Nitekim bazı memleketlerde âdet olduğu üzere, ölü için tutulan feryâdcı, ölünün mehâsinini ve evsâf-1 cemîlesini sayıp dökerek ve saçlarını yolarak yürek yakıcı söz söyler; lâkin onda içinin yanıklığı ve sıdk ve ihlâs nerede? Onun asla cenâze ile bir münasebeti yoktur ki içi yansın! Nazarı ancak alacağı ücretedir.

489. Muhakkıkdan mukallide kadar farklar vardır ki, bu Dâvûd gibidir ve o da sada gibidir!

Âlim-i muhakkıkdan âlim-i mukallide varıncaya kadar aralarda birtakım mertebeler ve o mertebeler arasında da birçok farklar vardır. Meselâ muhakkıkın sadâsı Dâvûd (a.s.)ın münâcâtındaki müessir sadâya ve mukallidin sadâsı da Dâvûd (a.s.)ın dağlardan gelen aks-i sadâsına benzer. Birisi asıl, diğeri gölgedir.

490. Bunun sözünün menba'ı yanıklık olur; ve o mukallid bir eski öğrenici olur.

Muhakkıkın kelâmının menba'ı bâtınındaki harâret ve yanıklıktır; ve o mukallid ise evvelden söylenmiş sözleri öğrenmiştir, onları tekrar eder durur.

491. Müteyakkız ol, o hazîn söze aldanma; yük inek üstünde ve feryad araba üstündedir!

Ey sâlik kendine gel, sakın mukallidlerin o hazîn sözlerine aldanma! Onların halleri, yük ineğin üstünde olup hiç sesi çıkmadığı halde, arabanın gıcırtı ve feryâd etmesine benzer. Bu ikinci mısra' bir darb-ı meseldir. Türkçe'de bunun nazîri, "Biz oynadık, parsayı başkası topladı" darb-ı meseledir.

492. Mukallid dahi sevabdan mahrum değildir; hesabda nevhagere ücret olur.

Maahâzâ, âlim-i mukallid dahi sevâbdan mahrûm değildir. Çünkü ölü üzerine feryâd eden nevhageri dahi cenâze masrafı arasında hesaba katıp ücret verirler; onun feryâdı da bedava olmaz.

493. Kafir ve mü'min "Allah" derler; lakin her ikisinin arasında birçok fark vardır!

Bizim anlatmak istediğimiz cihet, muhakkık ile mukallidin farkıdır. Nitekim kâfir ve mü'min hep "Allâh" derler; fakat iki sınıfın hayalleri arasında pek çok farklar vardır.

494. O dilenci, ekmek için "Allâh" der; müttakî cânın “ayn"ından "Allah" der!

Meselâ bir dilenci de "Allah" der, fakat ekmek kazanmak hayali ile Allah der. Müttakî ise rûhun hakîkati olan Hak için Allah der. "Ayn" burada pınar ve menba' ma'nâsınadır ve rûhun "ayn"ı ve menba'ı Haktır.

495. Eğer dilenci kendi sözünü bilse idi, onun gözünün önünde ne noksân ve ne ziyâde kalır idi!

Ya'ni eğer dilenci telaffuz ettiği "Allâh” ism-i şerîfinin ne olduğunu bilse idi, onun nazarında ne yokluk ve ne de varlık kalmaz idi!

496. O ekmek isteyen senelerce "Allah" der; saman için eşek gibi Mushaf çeker!

O ekmek kazanmak hayâlinde olan dilenci, senelerce "Allâh" diye bağırır, fakat ma'nâsından bî-haberdir. Onun hâli, samandan olan gıdâsına kavuşmak için Mushaf taşıyan eşeğin hâline benzer. Eşek taşıdığı mushafın ma'nâsından haberdar olmadığı gibi, dilenci de dilinde taşıdığı ism-i celîl-i Hakk'ın ma'nâsından bî-haberdir.

497. Onun dudağının sözü kalbine aks ede idi, onun kalıbı zerre zerre olur idi.

Eğer o ekmek için "Allâh” diyen dilenci mesâbesinde olan mukallidin kalbine kendi dudaklarından çıkan sözlerin nûru aks etmiş ola idi, nazarında cismâniyetinin asla hükmü kalmaz ve sıfât-ı nefsâniyyesinden kâmilen fânî olur idi.

498. Bir şeytanın ismi sâhirlikte yol götürür; sen Hakk'ın ismi ile bir mangır alırsın.