O şahsın Ömer (r.a.) zamânında hayâli hilâl zannetmesi
1. bölüm / 33 · 1484 kelime · ~8 dk okuma
112. Ahd-i Ömer'de oruç ayı oldu; o cemaat bir dağın başına koştular.
Ömer (r.a.) efendimizin zamân-ı hilâfetlerinde ramazân oldu; bir cemâat acele dağ başına çıktılar.
113. Tâ ki ramazanın hilalini fal tutalar; o biri dedi ki: "Ey Ömer, işte hilal!"
Hilal-i ramazânı tebrîk için dağ başına çıkanlardan birisi, "Ey Hz. Ömer, işte hilâli ben görüyorum" dedi.
114. Vaktaki Ömer gökyüzünde ayı görmedi, dedi ki: "Bu ay senin hayalinden zahir oldu.
115. Ve yoksa ben eflâki daha ziyade görücüyüm; hilal-i paki niçin görmüyorum?
Hz. Ömer o kimseye dedi ki: "Benim gözüm daha keskin ve eflâki daha iyi görüyorum ve havada bulut yok; buluttan pâk olan hilâli niçin görmüyorum?
116. (Hz. Ömer) dedi ki: "Elini ıslat ve kaşına sür; sen ondan sonra hilal tarafına bak!"
117. Vaktaki o kaşını ıslattı, ayı görmedi: “Ey şah, ay gaib oldu!" dedi.
Hilâle bakan kimse ihtiyar bir zât idi ve kaşlarının kılları pek ziyâde uzamış ve bir kıl eğrilip gözünün üstüne sarkmış idi. Semâya baktığı vakit, o sarkmış olan eğri kılı hilâl sûretinde müşâhede ediyordu. Elini ıslatıp kaşlarının kılını düzeltince, o sarkan kıl da düzelip hayâl-i hilâl zâil oldu.
118. Dedi: "Evet kaş kılı zann oldu; senin tarafına yaydan bir ok düşürdü."
Hz. Ömer buyurdu ki: "Evet, kaşının kılı zan tevlîd etti; o zan ve vehim yayı senin tarafına bir hayâl oku düşürdü."
119. Vaktaki bir eğri kıl onun yolunu vurdu, akıbet "Ayı gördü" da'vâsı ile laf vurdu.
“Râh zeden” “yoldan alıkoymak ve ıdlâl etmek” ma’nâsınadır. “Lâf zeden” “öğünmek” demektir. Ya’ni “Vaktâki o kimseyi bir kılın eğrilmesi şaşırttı ve âkıbet o kimse, “Ayı gördüm” da’vâsıyla ve gözünün keskinliğini beyân ile öğündü.”
120. Vaktaki eğri kıl feleğin hicabı oldu, senin bütün eczân eğri olunca nasıl olur?
Nazar-ı hissî önündeki bir kıl feleğe perde ve hicâb olursa, ya senin vücûdunda olan eğri fikirler ve düşünceler senin nazar-ı aklîni nasıl şaşırtacağını bundan kıyâs et!
121. Eczânı doğrulardan doğrult; ey doğru gidici, o âsitândan baş çekme!
Vücûdunun cüz'lerinden olan efkâr ve a'mâlindeki eğrilikleri, doğruları ya'ni insan-ı kâmilleri nümûne ittihâz ederek doğrult! Ey doğru gidici olan Hak yolunun sâliki, o doğruların kapı eşiğinden baş çekme ve onlara karşı serkeş olma!
122. Terâzîyi de terâzî doğru yaptı; yine terâzîyi terâzî noksan yaptı.
Bu hâlin zâhirde de misâli vardır. Nitekim terâzînin doğru tartıp tartmadığını anlamak için, doğruluğu sâbit olan bir terâzî ile tecrübe ve ayâr ederler. Eğer elindeki terâziyi ayâr etmek için eksik tartan bir terâzî ile tecrübe ve ayâr edersen, o elindeki terâzî de onun gibi eğri olur.
123. Her kim doğru olmayanlar ile hem-dirhem oldu, noksanlığa düştü ve onun aklı şaşkın oldu.
Her kim efkârı ve a'mâli eğri olan kimselere refîk ve musâhib oldu ise, efkârında ve a'mâlinde noksanlığa düştü ve onun aklı şaşkın bir hâle gelip muhâkemesi bozuk oldu.
124. Git, “Küffâr üzerine eşidda” ol; ağyârın dostluğu üzerine toprak saç!
Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Feth'de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: مُحَمَّدٌ رَسُولُ الله وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشدَاء عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاء بينهم (Feth, 48/29) Ya'ni “Muhammed Allâh'ın, resûlüdür; îman edenler ve onunla beraber olanlar kâfirlere karşı şedîddir, kendi aralarında ise merhametlidirler." Cenâb-ı Pîr efendimiz "küffâr" ta'bîrini, Hakk'ı setr edenlere ta'mîmen tefsîr buyururlar. Zîrâ onların cümlesi ağyâr ve Hakk'ın mâsivâsıdır. "Ağyâr" ta'bîrinde, dînde ve îmânda ve amelde nâkıs olan insanlar ile diğer bilcümle eşyâ dâhildir. Ya'ni "Ey Hak yolunun sâliki, git, fikirleri ve amelleri ve sûretleri ile Hakk'ı setr edenlere karşı şedîd davrananlardan ol ve senin mesleğine yabancı olanların muhabbetleri ve dostlukları üzerine toprak saç ve onların sohbet ve muhabbetinden kaç!"
125. Ağyârın başı üzerine kılıç gibi ol; sakın tilkilik etme, arslan ol!
“Rûbâh-bâzî” te'mîn-i menâfi' için müdâheneden ve yaltaklanmaktan kınâyedir. Ya'ni "Tarîk-ı Hakk'a kemâl-i hulûs ile sülûk et ve nazarından ağyârı kaldırmak hususunda arslan gibi şecî' ol!"
126. Ta ki dostlar gayretlerinden dolayı senden munkatı' olmasınlar; zîrâ ki o dikenler bu gülün düşmanıdırlar.
"Dostlar"dan murâd, tarîk-ı Hakk'ın rehberi olan insân-ı kâmildir. "Dikenler"den murâd, ehl-i zâhirdir. "Gül"den murâd, kezâ ehl-i bâtın olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, ehl-i zâhir ehl-i bâtının düşmanıdır. Ey sâlik, sen onların düşmanlarıyla dost olursan, elbet seni terkederler!
127. Buhûr gibi kurtlara âteş vur; zîrâ o kurtlar Yūsuf'un düşmanıdırlar.
"Sipend" tütsü ve buhûr ma'nâsınadır. Züleyha Hz. Yûsuf'u meclisine da'vet edeceği vakit buhûrlar yakarak ta'ziz ederdi. "Kurtlar"dan murâd, yırtıcı olan ehl-i nefs ve ehl-i zâhirdir. "Yûsuf"dan murâd, cemâl-i bâtınî sâhibi olan insân-ı kâmildir. Ya'ni "Ey sâlik, Züleyha, cemâline meftûn olduğu Hz. Yûsuf'u meclisine da'vet ettiği vakit, onu ta'zîz için nasıl ateşe buhûr atar idiyse, sen de Yûsuf-ı ma'nevî olan insân-ı kâmili ta'zîz için ehl-i nefsin üzerine gazab ve şiddet ateşini dök! Zîrâ onlar insân-ı kâmilin düşmanıdırlar."
128. Müteyakkız ol, İblîs, şeytân-ı laîn söz ile seni aldatmak için, sana "baba-canı der!
Ey sâlik, İblîs, huzûr-ı ilâhîden matrûd olan şeytan, senin bâtınına latîf gibi görünen havâtırı ilkā eder ve senin bâtın kulağına bî-harf ü savt olan latîf sözleriyle rûy-i Hak'tan görünerek seni aldatmağa çabalar; ve meselâ insân-ı kâmile müntesib ve musahib olan kimseye der ki: "Ey baba-canı gibi azîz olan kimse, sen hür bir insân iken, kendin gibi bir adamın irâdesine tâbi' olup esîr olman lâyık mıdır? Sen zekî ve fatîn ve âlim ve mütefennin bir adamsın. Hakk'a vâsıl olmak istersen, işte sana Kur'ân-ı Kerîm kâfî değil midir? Şunun bunun esîri olmak senin dirâyet ve fetânetine yakışır mı? Nefsini Hak Teâlâ'nın mübah kıldığı niam ve huzûzâttan niçin men' ediyorsun? Nihâyet birtakım indî riyâzât ve mücâhedât ile vücudunu zaîf düşürüp, a'mâl-i şer'iyyeyi de îfâdan âciz kalacaksın!" Velhâsıl, İblîs'in her sınıf insâna ilkā edeceği havâtırın envâ'ı çoktur. Bu kadarı nümûne olarak îrâd olundu.
129. Böyle telbîsi babana da yaptı; bu siyah-rüh Adem'i mat etti!
"Siyeh-ruh" ta'bîrinde cinâs vâki' olmuştur. Bir ma'nâsı "kara yüzlü" demektir. Diğer ma'nâsı da şatranc oyununda müsta'mel şekillerden "ruh" tesmiye olunan şeklin siyah renkli olanıdır. Zîrâ bu oyunda müsta'mel şekillerin birisi siyah ve diğeri beyaz renklidirler ve her bir renk iki oyuncudan birine mahsûstur. "Mat", mağlûb ma'nâsına olarak aynı oyunda müsta'mel bir ıstılâhtır. Ya'ni, "O İblîs, baban olan Hz. Adem'e de şecere-i menhiyyenin ekli için böylece bir telbîs yapmış idi ve bu telbîs ile Adem'i şecere-i menhiyyeye takrîb edip, vech-i rûhu muzlim olan o Iblis ve o siyah-ruh, Hz. Adem'i mağlûb ve mat etti."
130. Satranç oyunu üzerinde bu karga çeviktir; sen yarım uykulu göz ile oyuna bakma!
Bu beyt-i şerîfte, hayât-ı sûrî şatranç tahtasına; ve beşer ile İblîs şatranç oyuncularına teşbîh buyurulmuştur. "Karga"dan murâd İblîs'tir. Vech-i şebeh; karga sadâsı çirkin olduğu gibi, ilkāât-ı İblîs'in dahi çirkin olmasıdır. Ya'ni "Şatranç tahtası gibi olan bu hayât-ı sûrî üzerinde karga gibi çirkin çirkin öten İblîs çevik bir oyuncudur. Ey sâlik, bu oyunda gâyet müteyakkız ol!"
131. Zîrâ çok ferzîn-bendler bilir; öyle ki, bir çöp gibi boğazında takılır. "Ferzîn", şatranç oyununda müsta'mel şekillerden birisinin adıdır ve "şâh" tesmiye olunan şeklin vezîri makāmındadır. "Ferzîn-bendler", ferzînin harekâtına mâni' olup yolunu kapamak oyunudur. Burada, sâlikin Hakk'a giden yolunu kapamak hîleleri murâd buyurulur. Ya'ni “İblîs benî Adem'in Hakk'a vusûl yolunu kapamak için çok hîleler bilir ve nihâyet sâlikin ma'nevî boğazında onun hîleleri bir çöp gibi takılır; füyûzât-ı ilâhiyye o ma'nevî boğazdan geçmez olur."
132. Onun çöpü senelerce boğazda kalır; o çöp nedir? Câh ve malların muhabbetidir.
Hz. Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinde buyururlar ki: "Hak Teâlâ Fir'avn'a çok ömür verdi ve mülk ve pâdişâhlık ve cemî'-i murâdâtını ihsân eyledi. Bunların cümlesi onu Hz. Hak'tan teb'îd eyleyen hicâb idi. Hakk'ı zikretmemesi için murâdsızlık ve baş ağrısı vermedi; ve ona, "Arzûlarına meşgül ol ve bizi yâd etme!" dedi."
133. Bir hîlekâr düşman senin malını götürürse, bir rehzen bir rehzeni götürmüş olur.
Ya'ni sûret yolunu kesen bir şakî, senin Hakk'a giden ma'nevî yolunu kesen malını gasb eder veya çalarsa, bir yol kesen, bir yol keseni götürmüş ve binnetîce iyilik etmiş olur.
Bir yılan tutucunun diğer yılan tutucudan yılan çalması
134. Bir hırsızcık bir yılan tutucudan yılanı götürdü; ahmaklıktan onu ganîmet saydı.
135. O yılan tutucu yılanın sokmasından kurtuldu; yılan o hırsızı inleye inleye öldürdü.
Hindistan'da ve Arabistan'da yılanları tutup terbiye eden ve onları düdük çalıp raks ettiren ba'zı kimseler vardır ki, onlara "mâr-gîr" derler. Bunlardan ba'zıları tuttukları yılanların sokmasından müteessiren ölürler. Bu kıssada, bu sınıfın ahvâline işâret buyurulur. Ya'ni “Mârgîrden, bir hırsız tuttuğu yılanı çaldı ve yılan elinden gitmekle onun sokmasından kurtuldu. Halbuki o çalınan yılan o hırsızı sokup zehirledi ve onu inleye inleye öldürdü."
136. Yılan tutucu onu gördü, ba'dehû onu tanıdı; dedi ki: "Benim yılanım onu candan hâlî kıldı."
"Perdâht" burada "hâlî kıldı" ma'nâsınadır.
137. "Duâda benim canım ondan isterdi ki, onu bulayım ve yılanı ondan alayım."
"Cenâb-ı Hakk'a duâ ederken benim hırsızdan canımın matlûbu, ancak onu bulmak ve çaldığı yılanımı elinden almak idi."
138. "Hakk'a şükür ki o duâ merdûd oldu; ben zarar zannederdim, o fâide oldu."
"Duâmı kabûl buyurmadığı için Hakk'a hamd ü senâ ederim. Ben duâmın kabûl olunmamasını zarar zannediyordum; halbuki o hakkımda fâide oldu."
139. Çok dualar vardır ki, o ziyan ve helâktir; ve Yezdân-ı pak keremden nâşî dinlemez.
Kulların birçok duâları vardır ki, onları kendileri hakkında fâideli görüp ederler. Halbuki o taleblerin is'âfı ziyânlarına ve helâklerine sebep olacağı ma'lûm-ı ilâhî olduğu için, mahzâ kereminden nâşî Hak Teâlâ hazretleri onları kabûl etmez.