İçeriğe atla

Refîk-i Îsâ (a.s.) in, Îsâ (a.s.) dan kemikleri diriltmesini iltimâs etmesi

2. bölüm / 33 · 890 kelime · ~5 dk okuma

140. İsâ ile bir ahmak refîk oldu; derin bir çukurda kemikleri gördü.

141. Dedi ki: "Ey arkadaş, o nâm-ı âlîyi, ki sen onunla ölüyü diri edersin.

142. Bana öğret, tâ ki ihsân edeyim; onunla kemikleri canlı edeyim."

143. (Hz. İsâ) dedi: "Sus ki, o senin işin değildir; senin nefeslerine ve söz-lerine layık değildir!"

Îsâ (a.s.) o ahmak adama buyurdu ki: "İsm-i a'zam senin ağzına yakışmaz ve sana öğretmiş olsam bile senin nefesinle ve telaffuzun ile onun bir te'sîri hâsıl olmaz."

Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'in 34. faslında bu ma'nâyı şu sûretle tavzîh buyururlar: "Bu rakāyık lisânına ve idrâkine geldiği vakit rakāyık olarak kalmaz; belki sana ittisâli sebebiyle fâsid olur. Nasıl ki ârifin femine ve idrâkine vâki' olan her fâsid ve sâlih alâ-hâlihî kalmaz; belki başka bir şey olur; inâyât ve kerâmâta bürünür ve örtünür. Asâyı görmüyor musun? Mûsâ (a.s.)ın yedinde nasıl örtündü, asâ hey'etinde olduğu üzere kalmadı. Resûl (a.s.)ın yedinde sütûn-ı hannâne ve kamış; ve Îsâ (a.s.)ın feminde duâ; ve Dâvûd (a.s.)ın elinde demir ve dağın onun ile hâli, hey'etleri üzere kalmadı. Belki olduğu şeyden başka bir şey oldu. İşte bunun gibi rakāyık ve deavât bir zulmânî ve cismânîde vâki' olduğu vakit bulunduğu hal üzere kalmazlar.

144. Zîrâ o, yağmurdan daha temiz ve reviş de melekten daha ziyade müdrik nefes ister.

Ma'lûm olduğu üzere yağmurlar küre-i arzın sathındaki sular, denizler, nehirler, göller ısındıkça tabahhur edip havaya karıştığı ve hâl-i işba'a gelen havadan tekrar sath-ı arza dökülen süzülmüş su damlalarından ibaret bulunduğu cihetle pek ziyâde temiz ve berraktır. Bu sebeple Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm de وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاءً طَهوراً (Furkan, 25/48) ["Ve gökten tertemiz su indirdik."] âyetinde yağmura “mâ-i tahûr" ta'bir buyurmuştur. "Derrâk" idrakten mübâlağalı ism-i fâil olup ma'nâsı "ziyâde erişici" ve "yetişici" ma'nâsınadır. Ve bunda kemâl-i sür'at ma'nâsı vardır. Zîrâ melâike ervâh-ı latîfedir. Ve ervâh-ı latîfenin idraklerine zaman, mekân ve kesâfet-i eşyâ mâni' teşkil etmez. Binâenaleyh ism-i a'zamın te'sîri zahir olabilmek için bu ismi telaffuz edenin nefesi son derece saf ve berrak ve maksûd olan ma'nâya yetişip te'sîr etmesi için de nihâyet derecede letâfet ve sür'atte bulunması îcâb eder. Bundan anlaşılır ki her okuyucunun nefesi müessir değildir. Nitekim üfürükçü ta'bîr olunan cerrârların hâli meydandadır.

145. Nefes, temiz olmak, eflâk hazînesinin emîni olmak için, ömürler lazımdır.

Alem-i imkânda emmârelik ile zuhûr eden nefsin levvâme, mülhime, mutmainne, râzîye, merzıyye, mertebelerini kat'edip sâfiye mertebesinde temekkünü için çok seneler terbiye olunması lazımdır. Nefis ancak mertebe-i sâfiyede temiz ve hazîne-i Hakk'ın emîni olur.

146. Haydi bu âsâyı sağ elinde tuttun! El için Mûsa'nın kıssası nerededir?

Hz. Mûsâ'nın bir asâsı var idi. Ve onu tuttuğu vakit, yılan yapardı. Haydi farz edelim ki, sen de o asâyı sağ eline aldın? Onu senin elin için kıssa-i Mûsâ'yı tanzîren yılan yapmak kudreti nerededir? "Destân" kıssa ma'nâsına geldiği gibi "dest" ile edât-ı cem' olan "ân"dan dahi mürekkep olarak "eller" ma'nâsına da gelebilir. Bu sûrette ma'nâ: "Senin elin için Mûsâ'nın ellerinin kudreti nerededir?" demek olur.

147. Ahmak dedi: "Eğer ben esrar okuyucu değil isem, kemik üzerine ismi yine sen oku."

148. Isâ dedi: "Ya Rab! Bu esrâr nedir? Bu ahmağın bu cidale meyli nedir?"

149. "Bu hastanın niçin kendi gamı yoktur? Bu murdara niçin kendi canının gamı yoktur?"

Bu adamın fikri ve idrâk-i hayâlâtı mâsivâ ile ma'lûl ve cânı nefsânî sıfatlar ile mülevves olduğu halde niçin kendi gamını yemez ve canının gamını çekmez de böyle kendisine lâzım olmayan fuzûlî taleb de bulunur.

150. O kendi ölüsünü bırakmış da yabancının ölüsüne yama ister.

[151] Ölü olan kendi kalbinin ve ma'nâsının dirilmesini istemeyi bırakmış da yabancı bir ölünün hayât-ı sûriyyesi talebindedir.

151. Hak buyurdu ki: "İdbar sahibi idbar isteyicidir. Bitmiş diken onun zer'inin cezasıdır."

Hak Teâlâ hazretleri Îsâ (a.s.) in suâline cevâben vahiy tarîkiyla buyurdu ki: İdbâr sahibi olan şakî, âlemde ancak idbâr arar ve idbâr arkasında koşar. Zîrâ neşv ü nemâ bulmuş olan diken onun ekilmiş olmasının netîcesidir. Çünkü ekilmeyen şey bitmez. Ankaravî de ikinci mısra'da "hâr cûyende" ve Hind nüshalarında "hâr rûîde" vaki'dir. Fakir Hind nüshasını daha muvâfık buldum.

152. O kimse ki cihanda diken tohumu eker, sakın ve sakın onu gülistan içinde arama.

153. Eğer elinde bir gül tutsa, bir diken olur. Ve eğer bir yar tarafına gitse bir yılan olur.

Şekāvet-i ezeliyye ashâbının işi bu âlemde diken gibi sıfât-ı nefsâniyyeyi takviye ve tenmiye etmektir. Binâenaleyh böyle bir kimseyi rûhâniyyet gülistânı içinde arama! Eğer böyle bir şahıs rûhâniyyete âid bir mes'eleye karışsa, ona nefsâniyyet mezc ettiği için, âlem-i rûhâniyyet için muzır olur. Binâenaleyh onların umûr-ı dîniyyeye karışmaları asla câiz değildir ve eğer böyle bir kimse bir insân-ı kâmil tarafına teveccüh etse, ondan nefsâniyyet ve şekāveti ziyâdeleşip, o insân-ı kâmil ona yâr değil bir yılan gibi olur. Zîrâ insân-ı kâmil tabîb gibidir. Eğer hastanın meâli helâke ise, tabîb onu ne kadar tedâvî etse marazı müştedd olur ve helâkine hâdim olmuş olur. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kûbî'dedir. Fakîr Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhde bu husûsda açık ibâreler ile arz-ı îzâhât ettim.

154. O şakî, müttakînin kimyası hilafına, yılanın zehri olan kimyadır.

“Kimya”, iksîr dedikleri bir maddedir ki, ma'denin sûretini tebdîl eder ve meselâ bakırı altın yapar. Burada mutlakan “madde-i mübeddile” ma'nâsınadır. Ya'ni şakî bir kimyâdır ve onda tebdîl edicilik hâssası vardır. Fakat o şakî yılanın zehri gibidir. Mukārin ve musâhib olduğu kimsenin ma'nâsını zehirleyip helâk eder. Müttakî ise musâhib olduğu kimsenin ma'nâsına hayat verir. Binâenaleyh, kimyâ-yı şakî kimyâ-yı müttakînin zıddı olur. Cenâb-ı Pîr, şakînin şeâmetine misâlen âtîdeki kıssayı beyân buyururlar.