İçeriğe atla

Hayvânı tımar etmesi hakkında sûfînin hâdime vasiyet etmesi ve hâdimin “lâ havle” demesi

3. bölüm / 33 · 1438 kelime · ~8 dk okuma

155. Bir sufî ufkun devrinde geziyordu; nihayet bir gece bir tekyede konuk oldu.

Sûfînin birisi devr-i âleme çıkmış idi ve seyahat ediyor idi. Bir gece bir tekyeye misafir oldu. "Konuk”, Türkçe "konmak" masdarından, misafir ma'nâsınadır. Eski imla üzerine "vav"sız yazılmıştır. Zamânımızda ba'zı mahaller ahâlîsi indinde müsta'meldir.

156. Bir hayvanı vardı, ahıra bağladı; o da sofanın sadrında arkadaşları ile oturdu.

157. Vaktaki arkadaşlarıyla murakıb oldu, yârin huzuru mühim bir kitab olur.

Sûfî tekyenin sofasındaki sedir üstünde oturup, arkadaşlarıyla beraber tarîkat usûlü vech ile murâkabeye vardı. "Murâkabe"nin ma'nâsı, havâtırı nefyedip kendi kalbine müteveccih olarak Hakk'ın tecelliyâtını beklemekten ibârettir. İkinci mısrâ'ın metni Ankaravî nüshasında sehv-i tab' olarak حضور یارخویش ve şerhinde de حضور یار پیش vaki'dir. Hind nüshalarında metin hem bâ-yı Fârisî ile "pîş" ve hem de bâ-yı Arabî ile "bîş" gösterilmiştir. Fakîr bâ-yı Arabî ile olan "bîş" kelimesini, "ziyâde" ve "mühim" ma'nâsına olarak daha muvâfik buldum. Ya'ni, kalbi havâtırdan tathîr edip, saf kıldıktan sonra, yâr-ı hakîkî olan Hakk'ın huzûrunda bulunmak, kalbi mühim bir kitâb hâline getirmek olur. Zîrâ Hakk'ın nazarı kalbedir. Kalb mâsivâdan hâlî olunca, Hakk'ın envâ'-1 tecelliyâtı vârid olur. Nitekim Şems-i Sîvâsî hazretleri buyurur: Sür çıkar [ağyârı dilden] tâ tecellî ede Hak, Pâdişâh konmaz sarâya hâne ma'mûr olmadan

158. Sûfînin kitabı harf karalığı değildir; kar gibi beyaz kalbden gayri değildir.

Sûfinin kitabı kara mürekkep ile yazılmış olan hurûf ve kelimelerden terekküb eden kitâb-ı sûrî değildir. Belki onun kitâbı, ancak nukūş-ı kevniyyeden ârî ve kar gibi bembeyaz ve sâfî olan kalbdir.

159. Dânişmendin zâdı kalem eserleridir; sufînin zâdı nedir? Asar-ı kademdir.

Ulemâ-i zâhirenin sermâye-i ilmi, kalem ve mürekkep ile yazılmış olan sûrî kitaplardır. Sûfînin sermâye-i ilmi ise, kadem-i sülûk netîcesidir. "Kadem"in "kāf"ı üstün okunursa ma'nâ budur; ve eğer esre okunursa "ezel" ma'nâsına gelir. Bu sûrette "âsâr-ı kıdem"den murâd, sıfât ve esmâ'-i ilâhiyye olur. Ya'ni sûfinin sermâye-i ilmi, kadîm olan Hakk'ın sıfât ve esmâsına aid bulunan ma'lûmâttır. Hind nüshalarında "âsâr-ı kıdem" yerine "envâr-ı kıdem" yazılmıştır. “Envâr-ı kıdem" dahi Hakk'ın sıfât ve esmâsının nûrları ma'nâsına gelir ve rûh-ı ma'nâ aynı olur. Ve "kadem-i sülûk" ile de aynı netice hâsıl olduğu için, “kāf"ın üstün okunmasında da rûh-ı ma'nâ değişmez.

Ma'lûm olsun ki, ilim iki nevi'dir: Birisi kesbî, diğeri vehbîdir. Kesbî olan ilim, kitapların mütâlaası ile hâsıl olur. Bu kesbde nazar-ı aklî fa'âldir. Binâenaleyh bu ilmin istinad ettiği esâsât, zan ve kıyâs ve istidlâl-i aklidir. Ulemâ-i kelâmiyye ve hükemâ-i meşşâiyye bu sınıftandır. Vehbî olan ilim, riyâzet ve tasfiye-i kalb ile hâsıl olur. Binâenaleyh bu ilmin istinad ettiği esâs, doğrudan doğruya kalbe vârid olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyye envârıdır. Ve bu sınıf, delâil-i akliyye ve berâhîn-i nakliyyeye muhtaç değildir. Meşâyih-i sûfiyye ve hükemâ-i işrâkiyye bu sınıftandır.

160. Bir avcı gibi ki av tarafına gitti; ahûnun izini gördü ve âsâr üzerine gitti.

Şurrâh-ı kirâm “avcı" teşbîhini “sûfi"ye râci' kılıp âtîdeki beyitlerde tekellüfâta mecbûr olmuşlardır. Halbuki bu teşbîh "dânişmend"e râci'dir. Ya'ni, "Ulemâ-i zâhire âhû-yi hakîkatı avlamak için âhûnun izi mesâbesinde olan elfâz ve kelimâtı ve nuküş-ı kütübü gördü ve âsâr-ı kalemiyye üzerine gitti ve kitapların mütâlaasına meşgül oldu."

161. Nice zaman ona ahûnun izi lâyıktır; ondan sonra ahûnun göbeği rehberdir.

O zâhirî âlime nice zamân âhû-yı hakîkînin izi mesâbesinde olan elfâz ve ibârât-ı zâhire ile iştigāl lâyıktır. Ondan sonra âhû-yı hakîkatın göbeği olan mürşid-i kâmil rehber olur.

Nitekim zamân-ı Hz. Pîr'de Şemseddîn-i Mardînî nâmında, gâyet müteşerri', ulemâ-i zâhireden bir zât var idi. Cenâb-ı Pîr efendimizin semâ'ına mu'teriz idi. Zîrâ onun müktesebât-ı ilmiyyesi "envâr-ı kıdem"den değil, âsâr-ı ka- lemden idi. Bir haylî zaman bu halde devam etti. Vaktâki bir meclis-i semâ'da cenâb-ı Pîr efendimizin kulûb ahvâline ıttılâ'larını müşâhede etti, âkıbet maa-âile Hz. Pîr efendimize intisâb eyledi ve cenâb-ı Pîr efendimiz Hakk'a vusûl için o zâta rehber oldular. Vak'anın tafsîlî, fakîr tarafından mütercem ve matbû' olan Menâkıb-ı Sipehsâlâr'dadır.

162. Vaktaki izin şükrünü yaptı ve yol kat' eyledi; şübhesiz o izden diğer bir ize erişti.

Vaktāki o dânişmend ve âlim-i zâhirî kütüb-i kelâmiyye ve şer'iyye mütâlaasına mahzâ sünen-i seniyye-i muhammediyye ve şerîat-ı mutahhara-i ahmediyyeye hizmet maksadıyla meşgül olup bu izin şükrünü îfâ etti ve onun bu kasd ve niyeti tarîk-ı Hak'da terakkîye sebep olup, şübhesiz bu izden diğer bir iz olan ve âhû-yi hakîkatin göbeği mesâbesinde bulunan insân-ı kâmili buldu.

Nitekim Şemseddîn-i Mardînî (rahmetullahi aleyh) nakleder ki: "Bir gece rüyada (s.a.v.) Efendimiz'i gördüm. Huzûr-ı saâdetlerine gidip selâm verdim. Mübarek yüzlerini çevirdiler. Çevirdikleri tarafa gittim, diğer tarafa çevirdiler. Nihâyet dedim ki: "Yâ Resûlallâh, bu kadar sene ümîd ve âtıfet ve inâyetiniz ile zahmetler çektim ve ahâdîs ve ahkâm-ı şer'iyyenin tahkîkine gayret edip, ehl-i İslâm'ın müşkillerini halle sa'y eyledim. Şimdi bu zaîfin mahrûmiyyetime hiçbir sebeb göremiyorum!' Risâletpenâh Efendimiz buyurdular ki: 'Evet bunların hepsi doğrudur. Fakat sen bizim ihvânımıza nazar-ı inkâr ile bakıyorsun. Bu ise bütün günahların fevkindedir!' O günden beri cenâb-ı Pîr'e muhabbetim ziyâde olup, ahvâl-i mâziyeden istiğfâr ettim."

163. Göbek kokusu üzerine bir menzil gitmek, yüz menzilden ve tavaf izinden daha iyidir!

"Göbek kokusu", ya'ni insân-ı kâmil talebi üzerine bir menzil yürümek, ulûm-ı zâhiriyye tahsîli için kat' olunan yüz menzilden ve ulemâ-i zâhire etrâfını dolaşmaktan daha efdaldir!

164. O bir gönül ki, mehtabların matla'ıdır, arif için kapıların açılmasıdır. Ahûnun misk göbeği mesâbesinde olan o insân-ı kâmilin kalbi, mehtâb mesâbesinde olan esmâ-i ilâhiyye tecelliyâtının matla'ıdır ve böyle bir ârif için her bir ism-i ilâhî cennet-i zâta açılan birer kapıdır. Zîrâ “isim" "müssemmâ"ya delâlet eder. Nitekim Mısrî Niyâzî hazretleri buyurur: Arife eşyâda esmâ görünür. Cümle esmâdan müsemmâ görünür. Bu Niyâzî'den de Mevlâ görünür. Adem isen "semme vechullâh"ı bul! Kande baksan ol güzel Allâh'ı bul!

165. Sana duvardır ve onlara kapıdır; sana taş ve azîzlere gevherdir.

Ey himmeti ilm-i zâhire maksûr olan kimse, sana nazaran kalb bir duvar gibi kesîftir; ona mün'akis olan mehtâbların nûrunu göremezsin. Halbuki âriflere nazaran mehtâbların ma'kesi ve matia'ı olan kalb, cennet-i hakîkatin kapısıdır. Binâenaleyh kalb, sana göre taş ve azîz olan kâmillere göre de girân-bahâ bir cevherdir. Kalb-i ârif hakkındaki tafsîlât, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'dedir.

166. O şeyi ki, sen aynada aşikâr görürsün, pîr kerpiçte ondan ziyade görür!

Senin hâkî olan eşyâ-yı kevniyye aynasında açık ve zâhir olarak gördüğün şeyi, insân-ı kâmil daha ziyâde görür. Onun nazarında bir kerpiç bir âlem-i azîmdir ve katre deryâdır. Nitekim Şeyh Sa'dî hazretleri buyurur: "Ağaçların yeşil yaprağının her bir varakı, ayık olan kâmilin nazarında ma'rifet-i ilâhiyyeye mahsûs bir kitabdır!"

167. Pîr onlardır ki, âlem yok idi, onların cânı deryâ-yı cûd içinde idi.

Mürşid-i kâmil onlardır ki, bu âlem-i cismânî mevcûd olmadan mukaddem onların ruhları cûd-ı ilâhî deryâsında mevcûd olup yüzerler idi.

Ma'lum olsun ki, hükemâ, nüfûs-ı külliyyenin kable'l-ecsâm ve nüfûs-i cüz'iyyenin ba'de'l-ecsâm husûlüne kāil olmuşlar; ve İmâm-ı Gazâlî hazretleri dahi aynı mütâlaada bulunmuştur. Sadreddin-i Konevî hazretleri dahi cenâb-ı Şeyh-i Ekber'den naklen bu hususu beyân buyurmuşlardır. Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri Kasîde-i Hamriyye'nin ibtidâsı olan beytine yazdığı şerhte bu bâbda îzâhât vermiştir. Ve cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu beyt-i şerîfte bu hakîkate işaret buyurdukları gibi, âtîdeki gazellerinde de şöyle buyururlar:

"Alemin bağı, meyi, üzümü mevcud olmadan, şarâb-ı lâ-yezâlîden cânımız mahmûr idi. Biz can âleminin Bağdad'ında "ene'l-Hak" na'rasını vurur idik; Hallâc-ı Mansûr'un dâr u gîr ve nüktesinden evvel, nefs-i küll suda ve çamurda mi'mârlık etmezden mukaddem, hakāyık meyhanesinde bizim ıyşimiz ma'mûr idi!"

Bu mezhebe kāil olmayanlar alelumûm ervâh-ı külliyye ve cüz'iyyenin ecsâddan mukaddem tekevvününü beyân ederler.

Şıkk-ı evvele göre, ervâh-ı külliyye âlem-i ervahdaki السْتُ ِبرَبِّكُمْ (A'raf, 7/172) [Ben sizin Rabbiniz değil miyim?] hitâbını ve ecsâda taalluktan evvelki ahvâli müdriktirler. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine: "Elestü birabbiküm hitâbı yâdında mıdır?” denildikte, "Üzerinden hiç gün geçmedi" buyurmuştur. Zîrâ ervâh-ı külliyye-i müdrike üzerinden zaman geçmez. Zamâna tâbi' olan ancak ecsâddır. Ervâh-ı cüz'iyye ise ecsâda taalluktan mukaddemki ahvâli müdrik değildir. Hadis-i şerifte ان الله تعالى خلق الارواح قبل الاجساد ya'ni, "Muhakkak Allâh Teâlâ ervâhı ecsâddan mukaddem halk eyledi" buyurulmasından murâd, mebâdî-i silsile-i vücûd olan ervâh-ı melekiyye ve ervâh-ı külliyyedir. İmdi, ervâh-ı külliyye, küllü'l-küll olan rûh-ı Muhammedî'den cevher-i mücerred-i nûrânî olarak âlem-i ervâhta zahir olmuşlar ve onların her birinin âlem-i şehadette zuhûrlarıyla da'vetleri vaktinde fiilen zâhir olan nüfûs-ı cüz'iyye, âlem-i ervâhta bilkuvve onların taht-1 hîtalarında bulunmuşlardır. Ve rûh-ı küllî, o ervâh-ı cüz'iyyenin imâmı olur. (Mevcûd olan bir çekirdek içindeki ağaçlar ve meyveler gibi.) İmdi, umûm-ı âdemiyân- da olan nüfüs-ı cüz'iyye-i insânî, mizâclarının husûlünden sonra olup, evvelâ mertebe-i hayvânîde zahir olurlar. Eğer onların meyli tabîat tarafına olursa, bedende müstevlî ve mutasarrıf olan ancak tabîat olup, dâimâ istîfâ-yı lezzât ve şehevât hissi ile emreder ve ahlâk-ı zemîme ma'deni ve efâl-i seyyie menba'ı ve evsâf-ı kabîha menşe'i olduğu için, ona "nefs-i emmâre"; ve eğer terbiye olunursa "levvâme”, “mülhime", "mutmainne", "râzıye" ve "marzıyye" mertebelerini kat' edip, kendi küllü ve kemâli cânibine terakkî eyler.

168. Bu tenden evvel ömürler geçirdiler; zirâattan çok evvel mahsul kaldırdılar.

169. Ten nakşından daha evvel can kabul etmişlerdir; denizden daha evvel incileri delmişlerdir.

Ervâh-ı kümmelîn kable'l-ecsâd mevcûd idi. Deryâ-yı mümkinâtın hudûsünden mukaddem onlar hakāyık incilerini delmişler ve onlar ile tezeyyün etmişlerdir.