Hak Teâlâ'nın îcâd-ı halk hususunda melekler ile meşveret buyurması kıssasıdır
4. bölüm / 33 · 1875 kelime · ~10 dk okuma
170. İcad-ı halkta meşveret etti; onların canı boğazlarına kadar kudret derya-[171] sında idi.
Melâike, kudret-i ilâhiyyenin mezâhiri olup, dört mertebe üzerinedir: Bir kısmı ceberûtîdir. Melâike-i âlîn gibi. Bir kısmı melekûtîdir. Misâlî ve berzahî olanlar gibi. Bir kısmı nâsûtîdir. Kuvâ-yı unsuriyye gibi. Bir kısmı da ecsâma taalluk eden ervâh-ı külliyye-i beşerdir. Enbiyâ ve evliyânın ervâhı gibi ki, bunlar bilcümle merâtibi câmi'dir. Bunlardan melekûtî ve nâsûtî olanlar Adem'e secde ve serfürû ile mükellef oldular, ya'ni sûret-i Ademî'nin tekevvününe hâdim oldular. Melâike-i âlînin âlem ve Adem ile münasebetleri olmadığından, secde ve serfürû ile mükellef olmadılar. Bu bahsin tafsîli uzundur. Burada bu kadar hülâsa kâfidir.
Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri, âlem-i kesâfet olan âlem-i halkı ve onun zübdesi olan Adem'i îcâd hususunda, mele'-i a'la olan melâike ile meşveret buyurdu; enbiyâ ve kümmelîn-i evliyânın ervâhı da melâike-i kirâm arasında kudret deryâsında müstağrak idi."
Bundan anlaşılır ki, melâike-i kirâm kendi aralarında bulunan o ervâhı kendi cinslerinden zannedip, isti'dâdât-ı ezeliyyelerine vakıf değil idiler. Bu meşveret keyfiyyeti Kur'an-ı Kerim'de وَاذْقَالَ رَبُّكَ للملائكة أني جاعل في الأرض خليفة قالُوا أَتَجْعَلُ فِيها من يفسد فيها ويسفك الدماء ونحن نسبح بحمدك ونقدس لكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ (Bakara, 2/30) ya'ni, "Yâ habîbim, senin Rabbin melâikeyé, 'Ben yeryüzünde halîfe yapacağım, dediği vakit, onlar: 'Yâ Rab, sen orada fesâd yapan ve kan döken kimseleri halîfe yapar mısın? Halbuki biz seni tahmîd ile tenzîh ederiz!' dediler. Hak Teâlâ da: 'Ben muhakkak sizin bilmediğinizi bilirim!' buyurdu" âyet-i kerîmesinde hikâye buyurulmuştur. Melâikenin bu nizâ' ve ihtisâmı hakkındaki îzâhât, fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhte Fass-1 Ademî'de tafsîl edilmiştir.
171. Vaktaki melekler onun mâni'i oldular, melaike üzerine gizlice ıslık çaldılar.
"Hunbük" kelimesinin muhtelif ma'nâları vardır. "Hummük" sûretinde de telaffuz olunur. Burada, istihzâ ile el çırpmak ve istihzâ ile ıslık çalmak ma'nâları münasib olur. Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri "Yeryüzünde halîfe yapacağım" buyurduğu vakit, melâike tarafından vâki' olan i'tirâz üzerine, onların aralarında mevcûd olan enbiyâ ve evliyânın ervâhının hakîkatları müstehziyâne el çırptılar veyâ ıslık çaldılar. Zîrâ bunlar merâtib-i ilâhiyyeye kemâl-i ıttıla'ları hasebiyle, irâde-i ilâhîye vakıf idiler.
Bu husûsta I. cildde vâki' 1467 ve 1468 numaralı beyitlerdeki îzâhâta müracaat olunursa, vaz'iyyet-i ervâh daha ziyâde tevazzuh eder.
172. Nefs-i küll ayak bağlamazdan evvel, var olan her kimsenin nakşına muttali'dir.
Ervâh-ı enbiyâ ve evliyâ, ilm-i ilâhîde a'yânı sabit olan her bir kimsenin nakş-ı ma'nevîsine ve sûrîsine, vücûdât-ı izâfiyye âlemini muhît olan nefs-i küll henüz mertebe-i kesâfete tenezzül etmezden mukaddem muttali' olmuş idiler. Hind nüshalarında "nefs-i küll" yerine "nakş-ı gil" vâkı'dir. Bu sûrette ma'nâ "toprağın nakşı" demek olur ki, murâd cesed-i insânî demektir. Fakat "nefs-i küll" daha müreccahtır.
173. Eflâkden evvel Zühal i görmüşlerdir; dânelerden evvel ekmeği görmüşlerdir.
"Eflâk" ta'bîriyle manzûme-i şemsiyyeye işaret buyurulduğu anlaşılır. Zîrâ, Zühal seyyâresi bu manzûmenin bir cüz'üdür. Ya'ni, bu ervâh-ı âliye, fezâda manzûme-i şemsiyyemizin tekevvününden evvel Zühal seyyâresini görmüşlerdir. Cenâb-ı Pîr efendimizin burada bilhassa Zühal seyyâresini zikr buyurmasında bir nükte olması îcâb eder. Zîrâ bu seyyârenin vaz'iyyeti bir garâbet arzeder. Ehl-i rasadın keşfiyyât-ı istidlâlîlerine nazaran bu seyyâre küre-i arzdan 750 def'a büyüktür. Hareket-i mihveriyyesini 10 sâat 14 dakîkada bitirir. Bu cihetle orada günler kısadır. Etrâfında devr eden sekiz kadar ay keşf edilmiştir. Gâyet küçük ecrâm-ı semâviyyeden mürekkeb olması muhtemel olan bir de halkası vardır. Binâenaleyh bu seyyârenin sathı, gündüzleri güneş ile münevver olduğu gibi geceleri de müteaddid aylar ve halkanın bir kısmı ile de münevverdir. Etrâfında hava tabakası bulunduğu ve bulutlar teşekkül ettiği tahmîn olunduğundan, ba'zı hey'et-şinâslar bu seyyârenin meskûn olduğunu zannediyorlar.
Ya'ni, “O ervâh-ı aliyye bu seyyârenin sûret-i cismâniyyesi tekevvün etmezden mukaddem, a'yân-ı sâbite âleminde onu gördüler" demek olur.
174. Dimâğsız ve kalbsiz fikirden dolu idiler; askersiz ve cenksiz nusret üzerine vurdular.
Ya'ni, cismânî olan dimâğ ve kalb olmaksızın ervâh-ı külliyye fikir ve idrâk ile mâlî idiler. Fikir ve muhâkemenin muîni ve askeri makāmında olan havâss-i cismânî olmaksızın ve havâssin verdiği ma'lûmâtı münakkad bir hâle getirmek için kuvve-i akliyye ile kuvve-i vâhime arasında münâzaa ve müsâdemeye hâcet kalmaksızın, idrâk-ı hakāyıkda nusret-i ilâhiyye üzerine idiler.
175. O i'yân onlara nisbetle fikrettir; ve yoksa bunlara nisbet rü'yettir.
O ıyân, ya'ni suver-i ilmiyyeden ibaret olan a'yân-ı sâbitenin müşâhedesi, ervâh-ı kümmelîne nisbetle fikret mesâbesindedir. Zîrâ onların vücûd-ı hâricîleri olmadığı gibi, bu mertebede mâzî ve müstakbel dahi yoktur. Fakat halk-ı halîfeye i'tirâz eden melâike bu mertebeye vakıf olmayıp, onlar ancak bu a'yânın zılleri vücûd-ı hâricî ile zâhi olduğu vakit görmek ile muttali' olacaklarından, o a'yân onlara nisbetle rü'yet olur.
176. Fikret geçmiş ve gelecekten olur; mâdemki bundan uzaktır, müşkil hallolur.
Ya'ni "fikret" denilince, hükemânın ıstılâhından olan tertîb-i mukaddimât anlaşılmasın. Zîrâ o tertib-i mukaddimât, geçmiş ve gelecek te'sîri altında olur. Bizim "fikret"ten maksadımız, Hakk'ın kendi zâtında, kendi zâtına ve kendi zâtı ile vâki' olan tecellîsinden ibaret olan suver-i ilmiyyedir ki, insanda bunun nazîri suver-i zihniyyedir. Fakat vücûd-ı insânî hâdis ve zamân ile mukayyed olduğundan onun suver-i zihniyye ve ilmiyyesi de mâzî ve müstakbel ile mukayyed bir fikret olur. Fakat vücûd-ı hakîkî-i Hak zamân ile mukayyed değildir. Bittabi' onun suver-i ilmiyyesi de mâzî ve müstakbelden münezzeh olur. Ve bizim söylediğimiz "fikret", mâdemki zamandan uzaktır, o halde bu ma'nâyı anlamak husûsundaki müşkil halledilmiş olur.
177. Her keyfiyyetli olanı keyfiyyetsiz gibi görmüşlerdir; halisi ve kalbi ma'denden evvel görmüşlerdir.
"Bâ-keyf" den murâd, suver-i kesîfe-i eşyâ; "bî-keyf" den murâd, onlarda mündemic olan ma'nâdır. "Sahîh"ten murâd saîd ve "kalp"dan murâd şakîdir. Ya'ni, "Ervâh-ı kümmel libâs-ı taayyüne bürünmüş olan suver-i şehâdiyyeyi mücerredât gibi görmüşlerdir. Ve bu âlem-i sûret içinde saîdi ve şakîyi görmüşlerdir." Ya'ni, onların nazarları sûrete değil, onlarda mündemic olan ma'nâlara ve esmâyadır. Binâenaleyh her bir sûreti ma'nâlarından dolayı menküş görürler.
178. Üzümün içinde meyi görmüşlerdir; fenâ-yı mahz içinde şeyi görmüşlerdir.
Üzümün içinde gizli olan şarâb ve rakıyı ve mahzâ fânî olan vücûdât-ı izâfiyye içinde her bir sûrette "şey'-i ma'lûm" ta'bîr olunan hakîkatini müşâhede etmişlerdir.
179. Üzümlerin yaradılışından daha evvel mey içmişler ve sarhoşluklar göstermişlerdir.
Cenâb-ı Pîr efendimizin bu ma'nâdaki gazel-i şerîflerinden ba'zı beyitler yukarıda 167 numaralı beyt-i şerîfin îzâhında zikredilmiştir.
180. Sıcak temmuz içinde kışı görürler; güneşin şua'ı içinde gölgeyi görürler.
Yaz ve kış ve güneş ve gölge birbirinin zıddı olan şeylerdendir; ve bunların her birisi de esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin mazharıdırlar. İmdi, ârif-i billâh olan enbiyâ ve kümmel-i evliyâ herhangi bir sûrete nazar etseler, onun ism-i gālibini görürler ve herhangi bir ismi müşâhede etseler, o ismin zıddını da beraber görürler. Zîrâ herhangi bir isim alınsa, o isimde bilcümle esmâ mündemicdir. Bu bâbdaki tafsîlât Fusûsu'l-Hikem'de mündericdir.
181. Bu felek onların devrinde cür'a-nûşdur; güneş onların cûdundan sırmalı libāsa bürünmüştür.
Ya'ni, bu felek kâmillerin meclis-i ezelîlerinde elden ele devredilen şarâb-ı aşk-ı ilâhî kadehlerinin artığını içmiştir. Güneş onların kereminden dolayı "zerbeft" ta'bîr olunan kumaşa müşâbih harmân-ı ziyâiyyeye bürünmüştür. Zîrâ server-i kâinât (s.a.v.) Efendimiz hakkında buyurulan لولاك لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni "Eğer sen olmasa idin, yerleri ve gökleri yaratmaz idim" hadîs-i kudsîsinde bu verese-i kümmelîn dahi dâhildirler.
182. Onlardan iki yari müctemi' gördüğün vakit, hem bir olurlar ve hem altı yüz bin olurlar.
Her bir insân-ı kâmil, mertebe-i yakîni bulmuş olduğu için bir yerde toplandıkları vakit, sûretleri ve cisimleri ayrı görünür ise de, ma'nâları birdir. Böyle olunca, ma'nâları i'tibariyle bir ve sûretleri i'tibariyle taaddüd ederler. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fîh'te 32. fasılda bu ma'nâyı şu yolda ifâde buyururlar: "Sıfat-ı yakîn bir şeyh-i kâmildir. Savâb olan hüsn-i zanlar da onun mürîdleridir. Zan mütefävittir. Böyle derece derece ağleb ve ezyed olan her bir zan yakîne akreb ve inkârdan eb'addır. Bütün savâb olan zanlar yakînden süt emerler ve ziyâdeleşirler. Ve o süt emmek ve tezâyüd, ilim ve amel ile o zannın tahsîl-i efzâyiş alâmetidir. Bu sûretle o zanlar yakîn mertebesine gelirler ve yakînde fânî olurlar. Zîrâ o zanlar yakın oldukları vakit, kalmazlar ve bu şeyh ile mürîdler, o şeyh-i yakînin ve onun mürîdlerinin âlem-i ecsâmda zahir olmuş nakışlarıdır. Bu îzâhâttan anlaşılır ki, ehl-i yakîn bir yerde toplandıkları vakit, sûrette müteaddid, ma'nâda vâhid olurlar. Ve onların gayrileri ise ashâb-ı zunûndan olup, zunûnun da dereceleri olduğundan, bunlar bir yerde müctemi' olsalar, hem sûretleri ve hem de ma'nâları taaddüd etmiş olur.
183. Onların adedleri dalgalar misali üzeredir; rüzgârlar onları adede getirmiş olur.
Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki beyt-i şerîfin misâl-i hissî ile tavzîhidir. Ya'ni onların sûret-i müteayyineleri denizin dalgaları gibidir. Deniz bir olduğu halde dalgaları müteaddiddir. Dalgalar rüzgârdan hâsıl olduğu gibi, suver-i müteayyine dahi vücud-ı hakîkî denizinin esmâ-i muhtelife rüzgârlarıyla müteharrik olup dalgalanmasından ibaret olur.
184. Canların güneşi bedenlerin penceresinde müfterık oldu.
"Canların güneşi"nden murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî'dir. Zîrâ bu rûh-ı küllî vücûd-ı mutlakın dördüncü mertebe-i tenezzülüdür ki, bunlar da "ahadiyyet", "vahdet" "vâhidiyyet" ve "rûh" mertebeleridir. Vücûd-ı vâhid-i hakîkî bu mertebe-i rûhiyyette gayriyyet libâsıyla zâhir olmuştur. İşte bu rûh-ı küllî-i Muhammedî güneşi, ecsâd-ı beşeriyye pencerelerine aksetmek sûretiyle ayrı ayrı görünmüştür.
185. Kursa nazar ettiğin vakit birdir; halbuki bedenlerin mahcûbu bir şübhededir. Nitekim güneşin kursuna baktığın vakit bir görürsün. Fakat pencerelerin adedi kadar onun ziyası ayrı ayrı görünür. İmdi, nazarları cisme mün'atıf olmakla hakikatten gāfil olan kimseler "rûh-ı izâfî"yi müteaddid zannederler. Halbuki âyât-ı kur'âniyyede rûh müfred olarak zikredilmiştir. Nitekim وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (Isrâ, 17/85) ya'ni "Ve sana rûhtan soruyorlar. De ki: Rûh rabbimin şe'nindendir." buyurulmuştur.
186. Tefrika rûh-ı hayvânîde olur; rûh-ı insanî ise nefs-i vahid olur.
İnsanlar cism-i unsurî i'tibariyle hayvânât-ı sâire ile müşterektirler ve bu cism-i unsurînin harekâtı ve faâliyyeti, gıdâ vâsıtasıyla cisimde peydâ olan kanın cereyânı ve a'sâbın kuvveti ile vâki' olur ki, buna “rûh-ı hayvânî" derler.
188. Ey yoldaş, bir zaman melâli bırak, tâ ki cemâlden bir benin vasfını söyleyeyim!
"Ey tarîk-ı Hakk'a sâlik olan yoldaş, benim rûha âid olan dakîk sözlerimden sana melâl ve usanç geldi ise, bir müddet bu usanmayı bırak. Tâ ki sana cemâl-i mutlakın bir beninin vasfını söyleyeyim!" "Ben"den murâd "hakîkat-ı muhammediyye"dir. Zîrâ bu mertebe vücûd-ı mutlakın "mertebe-i ahadiyyesinden "mertebe-i vahdet"ine tenezzülüdür. Zîrâ evvelki mertebe vasıf ve na't ve isimden münezzeh olduğu halde, bu mertebede vasıf ve na't ve isim mevzû'-ı bahs olur; ve bu mertebe, vech-i mutlakın bir beni mesâbesindedir.
189. Onun beninin cemâli beyana gelmez. Her iki âlem nedir? Onun beninin aksidir.
Vücûd-ı mutlakın beni olan “hakîkat-ı muhammediyye'nin cemâli beyâna sığar şey değildir. Zîrâ dünyâ ve âhiret ve âlem-i mülk ve melekût o vücûd-ı mutlakın beni olan o hakîkatın aksidir.
Bu şerh Ankaravî'ye göredir. Zîrâ mısrâ'ların ikisinde de خال hal yazılmıştır. ve kāfiye husûsunda bir mütâlaa yazılmamıştır. İmdâdullâh nüshasında birinci mısra'daki حال ]hal] dir ve "san" ma'nâsına gösterilmiştir. Bu sûrette şerh şöyle olur:" O Hakk'ın hâlinin ve şânının cemâli beyâna gelmez. Her iki âlem nedir? Onun beninin aksidir."
Hind şerhlerinden Letâif-i Ma'nevîde de şu beyânât vardır: "İkisi de خال ]hâl] olursa, birinci خال vücudun hüsnünün zuhûrundan ibarettir; ve ikinci خال Hakk'ın taayyünüdür."
Şu halde her iki خال ]halin ma'nâsında ihtilaf olduğu için, kāfiye doğru olur; fakat birincisi “şân” ma'nâsına olan حال ]hâl] olursa, bu sûrette bu kadar tekellüfe de hâcet kalmaz."
190. Vaktaki ben onun güzel beninden dem vururum, nutk ister ki benim tenimi yara.
"Vaktāki ben o vücûd-ı hakîkînin güzel beni olan hakîkat-i muhammediyyeden dem vurup bahsetmeğe başlarım, nutkum cûş u hurûşa gelip benim bedenimi parça parça etmek ister."
191. Bir karınca gibi kendimden ziyade bir yükü çekmek için ben bu harmanda hoşum.
Cenâb-ı pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte taayyün-i unsurîlerini bir karıncaya ve "hakîkat-ı muhammediyye"yi ağır bir yüke ve vücûd-ı unsurî âlemini de harmana teşbîh buyururlar. Ya'ni, "Hakîkat-ı muhammediyyenin vârisi olduğum için, kendimden ziyâde olan bu ağır yükü bir karınca gibi çekmek ve taşımak için bu vücûd-ı izâfî ve unsurî harmanında hoşum." Nitekim hakîkat-ı muhammediyyeyi hâmil olduklarını âtîdeki beyitlerinde açık olarak beyân buyururlar:
Nazmen tercüme: "Açtılar kenz-i füyûzu olunuz hil'at-pûş. Mustafa geldi yine cümleniz îmân ediniz!"