İçeriğe atla

Müstemi'in, hikâye sûret-i zâhirinin istimâ'ına meyli sebebiyle hikâye ma'nâlarının takrîri bağlanmış olmasıdır

5. bölüm / 33 · 565 kelime · ~3 dk okuma

192. Rûşenliğin reşki olan o kimse beni ne vakit bırakır? Ta ki söylenmesi farz olanı söyleyeyim!

Şurrâh-ı kirâm hazarâtı, "rûşenliğin reşki olan" zâtın Hak Teâlâ hazretleri olduğunu beyân etmişlerdir. Bu sûrette ma'nâ böyle olur: "Aydınlığın kıskandığı zât, söylenmesi lâzım olan birtakım hakāyıkı söylemem için hiç beni bırakır mi? Ya'ni bilcümle nûrların kıskandığı zât-ı akdes-i Hak, tarîk-ı Hak sâliklerine söylenmesi lâzım ve vacib olan maârif ve hakäyıkı serbestçe söylemem için beni bırakmaz, mâni'ler îcâd eder." Fakat sürh-ı şerîfte müstemi'in hikâye sûretine meyli sebebiyle takrîr-i maânînin kapanmış olduğu beyân buyurulmuş idi. Halbuki cenâb-ı Pîr Mesnevî-i Şerîfi Çelebî Hüsâmeddîn hazretlerine hitâben buyurup, onlar da yazdıkları cihetle, o mecliste müstemi' Hz. Çelebî olmak îcâb eder. Şu halde "aydınlığın reşki olan zât" ta'bîri, isti'dâd-ı zâtîsinin pek ziyâde parlaklığı hasebiyle Hz. Çelebî'ye aid olur.

193. Deniz, köpüğü ileri götürür ve bir sed yapar; cerr eder ve cerden sonra da bir medd yapar.

Şurrâh-ı kirâmın zehâblarına göre ma'nâ böyle olur: "Nitekim deniz köpüğünü ileriye götürür ve bir mâni'e çarpıp daha ileriye gidemez. Ve kezâ denizin cezir ve med halleri vardır ki, esbâbı ve tafsîlâtı coğrafya kitaplarında mündericdir. Bunun gibi vücûd deryâsı olan Hak, elfâz köpüklerini sâhil-i sûrete götürür; fakat onları bir mâni' sebebiyle daha ileriye götürmez. Ve kezâ Bâsıt ve Feyyaz ism-i şerîfleri hakāyıkı medd eder ve ondan sonra Kābız ve Mâni' isimleri cerr eder."

Zehâb-ı fakîre göre ma'nâ şöyle olur: "Hakāyık ve maârif deryâsı olan kalbim, elfâz köpüklerini sâhil-i sûrete götürür ve bir sedde çarpar. Deryâ-yı kalbim muhtelif sebebler ile bu hakāyık ve maârifi cerr eder ve içeriye çeker; ondan sonra da bir dâiye zuhûr edip medd ve bast eder."

194. Dinle! Bu zaman da ne mâni' oldu? Müstemi'in kalbi başka yere gitti.

İşte deryânın meddine ve elfâz köpüklerini ileri götürmesine bu zamanda mâni' olan ne oldu bilir misin? Müstemi'in kalbi bunları dinlemekten yan çizip başka taraflara gitti.

195. Onun hâtırı, misafir olan sûfî tarafına gitti; o sevdâ içinde boynuna kadar aşağıya gitti!

O başka taraf dahi misafir olan sûfinin hikâyesidir ki, müstemi'in hâtırında, "Acabâ bu hikâyenin netîcesi ne olacaktır?" diye bir merak hâsıl oldu ve tepeden tırnağa kadar bu merak ve arzûya battı.

196. Vasf-ı hâl için bu makālden o efsane tarafına geri gitmek lazım geldi.

Müstemi'in meyli hikâyenin sûreti tarafına olunca, artık bu hakāyıkı ve maârifi bırakıp, misafir sûfinin hâlini vasf için tekrar o hikâye tarafına gitmek lâzım geldi.

197. Ey azîz, sûfiyi o sûret sanma; çocuklar gibi ne vakte kadar cevizden ve kuru üzümden!

Ey azîzim Çelebî Hüsâmeddîn, bizim hikâyeden maksadımız mahzâ masal söylemek değildir. Sûfiyi o sûretten ibâret sanma! Çocuklar gibi ne vakte kadar gönül ceviz ve kuru üzüme bağlı kalacaktır?

198. Ey oğul, bizim cismimiz ceviz ve kuru üzümdür; eğer sen er isen bu iki şeyden geç!

Bizim cismimiz ve sûretimiz, çocukları aldatmak ve avutmak için verilen ceviz ve kuru üzüm mesâbesindedir. Eğer sen tarîk-ı Hak'ta er isen bu iki şeyden geç ve ciddiyât ile meşgul ol!

199. Ve eğer sen geçemezsen, Hakk'ın ikramı seni dokuz tabakadan geçirir.

Ve eğer sen sûret ve cisimden geçemez isen, Hak Teâlâ hazretlerinin inâyet ve ikrâmı seni huzûr-ı evliyâda onların nazarında bulunman sebebi ile, feleğin sûreti olan dokuz tabakadan ileriye geçirir.

200. Şimdi efsanenin sûretini dinle; fakat müteyakkız ol, dâneyi samandan ayır!

Mâdemki hikâyenin sûretini istedin, şimdi onun sûretini dinle! Fakat sûrette müstağrak olma, müteyakkız olup buğday dânesini saman çöplerinden ayır ve sûretten maânîye intikal edip ibret al!