İçeriğe atla

Hâdimin hayvanı taahhüdü iltizâm etmesi ve tahallüf eylemesi

6. bölüm / 33 · 1615 kelime · ~9 dk okuma

201. O müstefîd olan sûfilerin halkası vaktāki vecd ve tarabda nihayete erişti,

Vaktāki hâl ve ezvâktan müstefid olan sûfilerin halka-i zikri ve semâ'ı vecd ve tarab emrinde nihâyete erişti ve semâ'ları ve hây u hûyları bitti,

202. Misafir için sofra getirdiler; o o zaman hayvandan yad etti.

Ya'ni misafir olan sûfi için taâm getirdikleri vakit, sûfînin hâtırına hayvânı geldi.

203. Hâdime dedi ki: "Ahıra git, hayvan için saman ve arpayı nizama koy!

204. (Hâdim) dedi: "Lâ havle ve lâ kuvvete!.. Bu ne zaid sözdür! Bu işler eskiden beri benim işimdir!"

205. (Sûfî) dedi: "Onun arpasını evvelden ıslat. Zîrâ o eşekceğiz ihtiyardır ve dişleri zaîftir."

206. (Hâdim) dedi: “Lâ havle!.. Ey azîz bu söylediğin nedir? Bu tertibleri benden öğrenirler!"

207. (Sûfî) dedi: "Onun palanını öne indir öne, arka yarası üzerine münbil ilacı koy!"

"Menbel" kelimesi "kâhil ve tenbel" ma'nâsınadır. "Mîm" ötre ve "bâ" esre okunmak sûretiyle "münbil" nebâtî bir ilâçtır ki, yeni yaraları tedâvîde kullanırlar ve ona "münbil-dârû" dahi derler.

Bu ma'nâ Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şerhinden alındı. Ankaravî şerhinde, "Menbel" egerçi "muânid ve tenbel" ma'nâsınadır; ammâ bunda kavî ve yerinden kalkmayıcı dârû demekten istiâre olunur" denilmiştir. Müreccah olan ma'nâ evvelkisidir.

208. (Hâdim) dedi: "Lâ havle!.. Artık bu hikmeti bırak, bana senin cinsin yüz bin misafir geldi!"

Ya'ni, "Ey sûfi efendi, artık bana karşı hikmet-fürûşluğu bırak; bana senin gibi pek çok misafirler geldi ve ben onları memnûn ettim!"

209. "Hepsi bizim yanımızdan râzı olarak gitmişlerdir; misafir bizim canımızdır ve akrabamızdır."

210. (Sûfî) dedi: “Ona su ver ve lakin ılık!” (Hâdim) dedi: “Lâ havle!.. [212] Senden utanırım!"

Ankaravî'de, "sîr-germ" ta'bîrindeki "sîr"e "ziyâde" ma'nâsı verilip, "ılık" ma'nâsı murâd olunmuştur. Veyâhut, "sîr" "tok" ve "germ" dahi "tamâm" ma'nâlarına olup, "Eşeğe doyuncaya kadar su ver!" demek olur" denilmiştir. Hind nüshalarında ise, "şîr-germ" olarak yazılmış ve "yarı sıcak" ma'nâsı verilmiştir.

Bahâr-ı Acem lügatinde "sîr" "kesîr" ve "bisyâr" ma'nâsına mecâzen müsta'mel olduğu ve "germ-i sîr" denildiği gösterilmiştir.

211. (Sûfî) dedi: "Sen arpa içine samanı az koy!" (Hâdim) dedi: “Lâ havle!.. Bu sözü kısa yap!"

212. (Sûfî) dedi: "Onun yerini taştan ve gübreden süpür ve eğer yaş ise onun üstüne kuru toprak dök!"

213. (Hadim) dedi: "Lâ havle!.. Ey baba 'la havle!' de! Ehil olan resûle sözü az söyle!"

Hâdim sûfinin bu gevezeliğine karşı kendisi "Lâ havle ve lâ kuvvete ilh!.." demekle beraber sûfiye de "Lâ havle..." okumasını tavsiye etti. Hayvana bakmak husûsunda ehliyeti sâbit olan bir resûle böyle sözleri az söylemesini tavsiye etti.

214. (Sûfî) dedi: "Tarağı al da eşeğin arkasını kaşı!" (Hadim) dedi: “Lâ havle!.. Ey baba utan!"

215. Hadim bunu dedi, hemen belini bağladı: "Gideyim ibtida saman ve arpa getireyim" dedi.

"Miyân besten" ya'ni "bel bağlamak", hizmete hâzır olmaktan kinâyedir.

216. (Hadim) gitti ve o ahırdan asla yad etmedi; o sufîye tavşan uykusu verdi.

"Hâb-ı hargûş" ya'ni "tavşan uykusu" gafletten kinâyedir. Ya'ni, "Hizmete hâzır olmuş bir halde görünerek çıkıp gitti ve aslâ ahırı hâtırına bile getirmedi ve itmi'nân-bahş sözleriyle sûfiyi gaflete düşürdü."

217. Hadim birkaç âdî kimselerin tarafına gitti; sûfînin tavsiyesine rîş-hand etti.

"Evbâş" bî-idrâk olan avâm tâifesine derler. "Rîş-hand", "rîş" ile "hand" kelimelerinden mürekkeb olup, "sakala gülmek", ya'ni istihzâ etmekten kinâyedir. Ya'ni hâdim sûfînin tavsiyelerine karşı fiilen istihzâ etti.

218. Sûfî yoldan aciz kalmış idi ve uzandı; kapanmış gözüyle rüyalar görüyor idi.

“Ferâz” “namâz” vezninde, Burhân-ı Kâtı’ın beyânına göre on yedi ma’nâsı vardır. Hem “kapalı” ve hem de “açık” ma’nâlarına gelir. Burada “kapalı” ma’nâsınadır. Ya’ni, sûfi pek yorgun olduğundan uzanıp yatmış ve kapalı gözüyle de rü’yâ âleminde birtakım şeyler görmeğe başlamış idi. “Ferâz” “açık” ma’nâsına geldiğine göre: “Sûfi yorgunluktan gözü açık olup, uyku ile uyanıklık arasında rü’yâlar görmeğe başladı” demek olur.

219. Şöyle ki, onun eşeği bir kurdun pençesinde kalmış idi; sırtından ve baldırından parçalar kapıyor idi.

220. Dedi: “Lâ havle ve lâ kuvvete!.. Bu ne mâlihülyadır! Acaba o şefkat-[222]li hâdim nerededir?”

مالخوليا [mâlihulya] veya ماليخوليا [mâlîhulya] “halel-i dimâğî” ve “hayâl-i hâm” ma’nâsınadır. ماليخ [mâlih] de aynı ma’nâya olan lügattır. Tıbb-ı atîka göre ahlât-ı erbaadan hılt-ı sevdânın galebesinden hâsıl olur.

Ya’ni, sûfi yorgunluktan uyku ile uyanıklık arasında eşeğinin bir kurt tarafından parçalandığını görüp “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-azîm” dedi ve bunun hayâl-i hâm olduğuna zâhib olmakla beraber, o sayıklama arasında müşfik olan hâdimi de tahattur etti.

221. Yine o eşeği görüyordu, yola gitmekte; gâh bir kuyuya ve gâh çukura düşüyordu.

“Gev” “alçak zemîn ve “çukur” ma’nâsınadır. Ya’ni, sûfi o hayâlât arasında yine eşeğini başka bir tehlikede görüyordu.

222. Türlü türlü nâhoş vakıa görüyordu; Fâtiha ile el-Kāria okurdu.

Sufi bu hâlât-ı fâside içinde eşeğinin başına türlü türlü nâhoş vak'alar geldiğini görüyor ve Fâtiha-i şerîfe ile "el-Kariatü me'l-kāria" sûresini okuyor idi. Sûfînin el-Kāria sûre-i şerîfesini okuduğunu beyânda şu hadîs-i şerîfe işâret buyurulur: من قرأ القارعة امن من فتنة الدجال و شدائد يوم القيامة ya'ni, el-Karia sûresini okuyan kimse Deccâl'ın fitnesinden ve yevm-i kıyâmetin şiddetlerinden emîn olur."

223. Dedi: "Çâre nedir? Dostlar dağılmışlardır, gitmişlerdir ve bütün kapıları kapamışlardır!"

Sûfi sayıklama esnâsında kendi kendine söylenip diyor idi ki: "Hayvanın imdâdına yetişmek çâresi yoktur. Zîrâ ihvân dağılıp gitmişler ve tekyenin bütün kapılarını da kapamışlardır." Böyle dedikten sonra dönüp:

224. Yine diyordu: "Acaba o hadimcik bizim ile hem-nân u nemek olmadı mi?

Yine kendi kendine diyor idi ki; "Acaba o benim eşeğime tımarı taahhüd eden hâdimcik bizim ile beraber yeyip içmedi mi?"

225. Ben ancak ona lütuf ve mülâyemet ettim; o bana niçin aksi üzere kîn yapar?

Ben ona lütuf ve mülâyemetten başka bir muamelede bulunmadığım halde o bana niçin böyle aksini yapıyor?

226. Her adâvete sened olarak sebeb lâzımdır; ve yoksa cinsiyet vefâ telkîn eder."

Her düşmanlığın istinad ettiği bir sebeb lâzımdır. Böyle adâvetin dayandığı bir sebeb olmayınca, cinsiyet insanlara vefâ hissini telkîn eder. Zîrâ o hâdim mü'min ve sûfî ve ben dahi mü'min ve sûfi olduğumuzdan, aramızda cinsiyet sâbittir. Binâenaleyh bana karşı vefâkâr olması îcâb eder."

227. Tekrar der idi ki: "Lütuf u cûd ile âdemî İblîs'e ne vakit ceur etmiş idi?"

Sûfi yukarıdaki mütâlaasından sonra dönüp yine der idi ki: "Hayır, lütuf ve kerem sâhibi olan Adem Iblîs'e bir zulüm mü etmiş idi ki, İblîs ona karşı adâvet etti?

228. Benî Adem yılana ve akrebe ne yaptı ki, o ona ölüm ve derd ister?

Benî Adem yılana ve akrebe ne fenâlık etmiş idi ki, onlar âdeme karşı düşmanlık göstererek sokup öldürmek ve vücûduna elem îrâs etmek kasdında bulunurlar? Bu ancak onların tabîatları iktizâsındandır.

229. Kurdun tab'ı ve huyu muhakkak yırtmaktır; nihayet bu hased halkta vâzıhtır."

Zîrâ kurdun tabîatı ve huyu elbette yırtmaktır. Hâdimin hâli de işte bunlara benzer. Hâdimin bana karşı olan bu fenâ muâmelesi hased sâikasıyladır. Zîrâ bu hased, halkta zâhir olan bir kötü huydur".

230. Tekrar der idi ki: "Bu sû'-i zan hatâdır; biradere benim böyle zannım ne [232] içindir?"

Sûfi bu sözlerinden de rücû' edip der idi ki: "Hâdime yaptığım bu sû'-i zan hatadır. Zira انما المؤمنون اخوة (Hucurat, 49/10) [Muhakkak mü'minler kardeştir] âyet-i kerîmesi mûcibince o benim kardeşimdir ve kardeşime karşı niçin böyle sû'-i zan etmeliyim?"

231. Tekrar der idi ki: "Hazm senin sû'-i zannındır; bed-zan olmayan her bir kimse ne vakit salim kalır?"

Bu sözden dahi rücû' edip der idi ki: "Hayır, hazm ve ihtiyât dediğimiz hâl, ancak sû'-i zandan ileri gelir. Halbuki şerden emîn olmak için umûrda hazm ve ihtiyat lâzımdır. Çünkü şeytanlık damarı herkeste mevcuddur. Her ne kadar muktezâ-yı îmân bir kimseye zarar îrâs etmemek ise de, mâdemki insanda şeytanlık damarı vardır ve üzerinde nefsin hîleleri müeesirdir, binâ-enaleyh muamelede hazm ve ihtiyât îcâb eder. Bu ise mü'min kardeşine hüsn-i zan etmek vücûbuna mâni' değildir. Zîrâ hazm ve ihtiyât, sû'-i zan ile hüsn-i zan arasında bir tevakkuftan ibarettir. Böyle olunca, hazm ve ihtiyât, nefis ve şeytânın şürûruna karşı makbûl bir hâl olur."

232. Sûfî vesvese içinde ve eşek de öyle ki, düşmanların cezası öyle olsun!

Zavallı sûfî böyle vesvese içinde ve eşek de öyle bir fenâ hâl içindė idi ki, düşmanların cezâsı da eşeğin başına gelen hâl gibi olsun!

233. O miskîn eşek toprak ve taş arasında, palanı eğrilmiş, kuskunu yırtılmış!

"Pâleheng", "pâlâheng"in muhaffefidir ve "pâlâheng" aslında “pâlâ" ile "âheng" kelimelerinden mürekkebdir. “Pâlâ” hayvanın başlığının kenarına ve yulara bağladıkları ipe derler ki, hayvanı bunu tutarak yederler. Türkçesi "kuskun"dur. Ve "âheng" "çekmek" ma'nâsına gelir. Lisân-ı Fürs ulemâsı arasında mukarrerdir ki, iki kelime terkîb olunup, evvelkinin âhiri ve sonra-kinin evveli bir cinsten olursa, harfin birini ıskāt ederler. Bu kāideye binâen "âheng" kelimesinin elifini hazf edip, پالاهنگ (pâlâheng) derler.

234. Yoldan ölmüş, bütün gece de yemsiz; gâh can çekişmekte ve gâh telefte!

Çok yol yürümekten ölmüş, bitmiş iken bütün gece de yemsiz kalmış ol-duğundan, gâh yorgunluktan ve açlıktan didinmekte ve gâh bîtâb kalıp yat-makta idi.

235. Eşek bütün gece zikr ederdi: "Ey İlâh, arpadan vazgeçtim, hiç olmazsa bir avuç saman!"

Eşeğin lisân-ı hâl ile zikri bu idi ki: "Yâ Rab, arpa şöyle dursun, bâri bir avuç saman veren olsa idi, ona da râzı olurdum!"

236. Hâl dili ile der idi ki: "Ey şeyhler, bir merhamet ki, bu çiğ edebsizden yandım!"

"Rahmetî" deki "yâ" Ankaravîde "vahdet” olarak gösterilmiştir. Hind nüshalarında رحمتی کن vaki'dir. Ya'ni, "Eşek lisân-ı hâl ile der idi ki: "Ey şeyhler, bir merhamet! Zîrâ bu çiğ ve edebsiz olan hâdimin elinden yandım!"

237. Mihnet ve azab cinsinden eşeğin gördüğü şeyi, sel suyunda murg-i hâkî görür!

"Murg-1 hâkî"den murâd, tavuk ve horoz cinsidir. Zîrâ bunlar su içinde kaldıkları vakit çok zahmet çekerler.

238. Binâenaleyh o gece seher vaktine kadar o bîçâre eşek cûu'l-bakar dan yan üstü yuvarlandı!

"Cû'u'l-bakar" bir hastalığın adıdır ki, bu hastalığa tutulanlar doymak bilmezler.

239. Gündüz oldu, hâdim sabahleyin geldi; hemen palanı aradı ve onun arkasına koydu.

240. Har-fürûşca ona iki üç darbe vurdu; eşeğe o kelbden lâyık olan şeyi [242] yaptı.

Müşteriye hayvanı kuvvetli göstermek için, eşek satanların yaptığı tarz üzere, hâdim eşeğe iki üç darbe vurdu. Velhâsıl köpek tabîatında olan o hâdim, tabîat-ı kelbânesine lâyık olan muameleyi o eşeğe yaptı.

241. Darbenin şiddetinden eşek sıçrayıcı oldu; eşek kendi halini söylemek için dil nerede?