İçeriğe atla

Sûfînin hayvanını kervan halkının hasta zannetmesi

7. bölüm / 33 · 6308 kelime · ~32 dk okuma

242. Vaktaki sûfî bindi ve revân oldu, o her zaman yüz üstü düşmeğe başladı.

243. Her zaman onu halk kaldırırlar idi; hepsi onu hasta zannederler idi.

244. O birisi onun kulağını şiddetli burar idi ve o diğeri de damağının altında yara yoklar idi.

254. Ve o diğeri onun na'linde taş arardı ve o diğeri de onun gözünde çapak görürdü.

246. Sonra derler idi ki: "Ey şeyh, bu nedendir? Sen dün, 'Şükür bu eşek kavîdir' demiyor mu idin?"

Kervan halkı, yürümekten aciz kalan bu eşeğin her tarafını yokladıktan sonra bir sebeb-i zâhirî göremeyince sûfiye dediler ki: "Sen dünkü gün eşeğin kuvvetinden bahsedip hamd ederken, bu hayvanın yürümekteki aczi nedendir?"

247. (Sûfî) dedi: “O eşek ki gece "lâ havle" yiye, bu şîveden başka yol etmek bilmez!"

248. Zîrâ eşeğin gıdâsı gecede "lâ havle" idi; gece müsebbih idi ve gündüz sücûdda oldu.

"Gece hâdimin "lâ havle" sözleri gıdâsı olan eşek, elbette gece tesbîh ve gündüz de böyle secdeler eder!"

249. İnsanların pek çoğu adam yiyicidirler; onların “selâmün aleyke"lerinden az eman dile!

Bu beyt-i şerîfte, وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثيراً من الجن والانس لَهُمْ قُلُوبٌ لا يَفْقَهُونَ بِها وَلَهُمْ أعين , لا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا أَوْلَئِكَ كَا الْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ (A'râf, 7/179) ya'ni, "Cin ve insan cinsinden olanların çoğunu biz cehennem için halk ettik ki, onların kalbleri vardır onunla teferrüs etmezler ve gözleri vardır onunla ibretle bakmazlar ve kulakları vardır onunla hakîkati dinlemezler, İşte onlar hayvan gibidirler, belki daha şaşkındırlar!" âyet-i kerîmesine işaretle buyururlar ki: Bu cihan halkının çoğu insan helâk edicidirler. Sen onların "selâmün aleyk" ya'ni "selâmet senin üzerine olsun!" demelerinden az emîn ol! Zîra bu söz içinde, "Benden emîn ol, sana zararım dokunmaz!" ma'nâsı vardır. Fakat sen hazm ve ihtiyât et! Onların çoğunun lisanlarında olan bu gibi sözlerin ma'nâsı kalblerinde yoktur."

250. Hepsinin gönülleri şeytan evidir; insan şeytanından demdemeyi az kabul et!

[252] Zîrâ onların kalblerinde şeytan mutasarrıftır; onları istediği tarafa sevk eder. Binâenaleyh onların sûretleri insandır; fakat kalblerinde mutassarrıf olan şeytan olduğu için, her birisi insan şeytanıdır. İnsan şeytanından bu gibi demdeme-i elfâzı az kabûl et ve sözlerinden emîn olma! "Demdeme"nin birkaç ma'nâsı vardır. Burada "sadâ-yı lafzî" ma'nâsınadır.

251. O kimse ki şeytanın nefesinden "lâ havle" yedi, o eşek gibi cenkte başı üzerine gelir!

Ya'ni, kalbinde mutasarrıf olan şeytanın nefhasından, yalnız dili ile “lâ havle" deyip, ma'nâsı asla kalbine müessir olmaz ve kavli ile fiilini birbirine uydurmazsa, hayât-ı sûrî ve ma'nevî cidâlinde o kimse tepesi üzerine düşer. Zira لا حول ولا قوة الا بالله العلى العظيم [Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm] demek, "Kımıldanmak ve kuvvet ancak âlî ve azîm olan Allah Teâlâ iledir" demek olur. Bu kelâmın sıdkına îmân-ı kâmili olan kimse, kime karşı hîle ve hud'a yapabilir?

252. Her kim dünyada şeytanın telbîsini ve dost yüzlü düşmanın taʼzîmini ve hîlesini yerse;

Bu beyt-i şerîfte, فزين لهم الشيطان أعمالهم (Nahl, 16/63) ya'ni, “Şeytan onların amellerini süsler.” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni cin ve insan şeytanları, kötü şeylere, nefse hoş görünen libaslar giydirirler; ve insan şeytanları muhibb-i sâdık sûretinde görünüp, tuzaklara düşürmek için ta'zîm ve hîleler yaparlar. Her kim bu ca'lî ta'zîm ve hîleleri yutarsa;

253. İslâm yolunda Sırât köprüsü üstünde o eşek gibi sersemlikten başı üzerine gelir!

"Hubât" "cinnet"e müşâbih olan bir illetin adıdır. پل صراط [Pûl-i sırât] "Sırât köprüsü"dür. Ya'ni "Şeytanın telbîsine ve düşmanın güler yüzüne aldanan kimseler, Sırât köprüsü üstünde başı dönerek, o sûfînin eşeği gibi tepesi üstüne düşer!"

Ma'lûm olsun ki, Sırât köprüsüne îmân haktır; ve ona incelikte kılı misâl getirmek, onun hakkında noksan tavsîftir. Belki o Sırât kıldan daha incedir ve hatta onun bu teşbîh ile münasebeti yoktur. Meselâ güneş ile gölge arasındaki hadd-i fâsıl ne güneşten ve ne de gölgedendir. İşte Sırat'ın inceliği de bu hatt-ı fâsıla benzer. Ve "sırât-ı müstakîm", ahlâk-ı mütezâdde arasındaki vasat-ı hakîkîden ibarettir. Meselâ “sehâvet" güzel hulktur ve "tebzîr" ile "buhl" arasındaki hatt-1 fâsıldır. İfrât tarafı "tebzîr" ve tefrît tarafı "buhl" olur. Ve kezâ "şecâat" da böyledir. İfrâtı “tehevvür", tefrîti "cübn"dür, ya'ni korkaklıktır. Ve "tevâzu", "tekebbür" ile "zillet"in hatt-1 fâsılıdır; ne "tekebbür"dür ve ne de "zillet"tir. Ve "iffet", "şehvet" ile "humûd" (şehvetsizlik) arasındaki hadd-i fâsıldır. İşte bu hatt-ı fâsıllar sırât-ı müstakîmdir ve hatt-1 i'tidâldir. Bu sırât-ı müstakîm üzerinde yürüyen kimseler hayât-ı dünyeviyye belâlarından emîn olacağı gibi, hayât-ı uhreviyyede de mazhar-ı saâdet olur. Meselâ "tebzîr", malını lüzumsuz, hadd-i ma'rûftan fazla sarf etmektir; netîcesi fakr u zarûrettir ve iflastır. Ve "buhl", yememek ve yedirmemektir. Bunun netîcesi kendi nefsine zulüm ve beyne'n-nâs zillet-tir. İşte diğer ifrât ve tefrîtler de böyle sû'-i âkıbet tevlîd ederler ve bunların cümlesi sırât-ı müstakîm üzerinde hayât-ı dünyeviyyede baş aşağı düşmektir. Huccetü'l İslâm İmâm-ı Gazâlî hazretleri Risale-i Rûhiyye'sinin bir faslında bu "sırât" hakkında tafsîlât-ı lâzime i'tâ buyurmuştur. Belâ-yı uhrevîye gelince; Sırât köprüsü şerîatın sûretidir. Yevm-i haşrde şerîat Sırât köprüsü sûretinde musavver olur. Zîrâ bilcümle a'râz yevm-i kıyâmette kendilerine münasib olan sûretlerde zâhir olacaktır ki, buna dâir olan beyânât âtîde Mesnevî-i Şerîfte gelecektir. Dünyada umûr-ı şer'iyye üzerinde kāim olan kimseler rûz-i cezâda bu köprüden yıldırım sür'atiyle geçecektir. Bu revîşin bu âlemde de nazîri vardır. Nitekim rü'yâda insan ba'zan kendini bir sahrâ-yı bî-pâyânda uçar gibi yürüdüğünü görür. Ve şerîatta istikāmeti az olanlar ok sür'atinde geçerler. Ve istikâmette ondan daha aşağı olanlar, rehvâr bir atın yürüyüşü gibi geçerler. Ve hudûd-ı şer'iyyeyi tecâvüz edenler, eğer mazhar-ı afv-ı ilâhî olmazlarsa, ayakları kayıp bu sırâtın altına düşerler.

254. Müteyakkız ol, kötü dostun işvelerini dinleme; tuzağı gör, sen yeryüzünde eymin yürüme!

"İşve", nâz ve eda; منیوش (نیوشیدن) masdarından nehy-i hâzır sîgasıdır. "Niyûşîden" Heft Kulzüm nâmındaki lügatta, "dinlemek" ve istemek" ve "tefahhus ve tecessüs etmek" ma'nâlarınadır. Burada "dinlemek" ma'nâsınadır.

255. Yüz bin “lâ havle" getirici İblîs'i gör; ey âdem, İblîs'i yılanda Gör!

Ey sâlik, müteyakkız ol da, “lâ havle ve lâ kuvvete ilh..." diyen birçok insan şeytanlarını gör! Bunların her birisi insan sokmakta yılan gibidir ve şeytan onların kalblerinde mutasarrıftır. Binâenaleyh ey âdem oğlu, sen görünmeyen İblîs'i görmek istersen bu gibi yılanların akvâl ve efâline bak da İblîs'i o yılanların akvâl ve efâline bürünmüş bir halde gör!

256. Sana, "Ey dostun cânı!" der, dem verir; tâ ki bir kasap gibi dosttan postu çeke!

Ey sâlik, böyle bir kimse, dost ittihâz ettiği kimsenin postunu bir kasap gibi yüzmek için sana "Ey dostun cânı!" ya'ni "Ey benim cânım!" diye latîf sözler söyler. Kasap bir koyunun postunu yüzmek için üfleyerek şişirdiği gibi, o da bu sözler ile üfleyerek senin nefsini şişirtir ve kabartır ve seni mağrûr edip, senden alacağını alıp istifade eder!

257. Senin postunu dışarıya çekmek için dem verir; düşmanlardan afyon tadan kimsenin vay hâline!

Kasap gibi senin postunu yüzmek için sana elfâz-ı latîfe ile böyle dem verir. Düşmanların kahvesini içen, ya'ni onlar ile dostluk edip muhâlata ve musâhabe eden kimselerin vay hâline!

258. Kasap gibi senin ayağının üzere baş koyar; senin kanını zâr zâr dökmek için dem verir!

259. Kendi avını bir arslan gibi kendin yap; yabancının ve hısımın işvesini terk et!

Ya'ni kendi işini kendin gör; kendi işini ne yabancıya, ne de akrabâya tevdî' etme ve onların iltifatlarına kulak asma!

260. Alçakların riayetlerini hadim gibi bil; nâ-keslerin işvesinden bî-keslik daha iyidir! [262]

Edânîden olan kimselerin sana karşı olan riâyetlerini, hâdimin sûfiye olan riâyetleri gibi bil! Adî kimselerin sana takarrüb ile iltifât ve nevâziş etmelerinden, senin kimsesizliğin daha iyidir!

261. Adamların zemîninde ev yapma; kendi işini yap, yabancının işini yapma!

İnsanların zemîni olan cismi ma'mûr etmeğe çalışma. Zîrâ cisim rûha yabancıdır ve senin senliğin ancak rûhundur. Binâenaleyh kendi işini yap, ya'ni ruhunu nurlandırmağa ve ma'mûr etmeğe çalış; rûhuna yabancı olan cisminin hâdimi olma!

262. Sen tenine yağlı ve tatlı verdikçe, kendi cevherin için semizlik görmezsin.

Sen cismini huzûzât-ı nefsâniyyen ile besledikçe, kendi cevherin olan rûhunun semizliğini göremezsin. Bu halden kalbin kör rûhun muzlim ve zaîf olur.

263. Eğer cismin misk içinde yeri olsa, ölüm günü onun pis kokusu zahir olur.

Eğer cismini misk içine gark etsen, onu latîf yapamazsın. Zîrâ onun tab'ı murdar olduğu için, ölüm günü o cisim bir leş olup, pis kokusu meydana çıkar.

264. Miski ten üzerine vurma, kalb üzerine sür! Misk nedir? Zü'l-celâl'in nâm-ı mukaddesidir.

Misk makāmında olan tesbîh ve tehlili ve zikrullâhı yalnız lisânın ile söyleme; belki gönülden söyle ve o miski kalbine sür! Misk nedir? Zü'l-celâl olan Allah Teâlâ hazretlerinin nâm-ı mukaddesidir.

265. O münafık, miski ten üzerine koyar; rûhu külhanın dibine koyar.

Görmez misin? O münafık, misk olan nâm-ı ilâhîyi kalben değil, halkı aldatmak için lisânen zikrettiği için, rûhunu külhanın dibine koyar.

Ma'lûm olsun ki, zikirde dört sûret vardır. Birisi münafıkın zikridir. Münâfık kalben münkir ve lisânen zâkirdir. Binâenaleyh bu amelin fâidesi yoktur.

İkincisi mürâînin zikridir. Mürâî kalben Hakk'a ve Peygamber'e îmân etmekle beraber, hazz-ı nefsine tebean amelini halka göstermeyi ve bununla men- faat-ı dünyeviyyeyi kasd eder ve lisânen zikreder. Bu amelin de fâidesi yoktur ve onun ameli ve zikri ayn-ı ma'siyettir; ve kendisi amelsiz bir mü'min olduğu cihetle, eğer mazhar-ı afv olmazsa cezâ-yı uhreviyeye de dûçâr olur. Ulemâ-i kirâm “riyâ”yı “şirk” addederler. Üçüncüsü mü'min-i gâfilin zikridir. Gafil, Hakk'ı zâkir iken fikri başka yerde olur. Galebe-i havâtır sebebiyle kalben zâkir olamaz. Halbuki kasdı riyâ değil, ibâdettir. Bu mü'min niyetine göre me'cûr olur. لیس من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من zikr-i lisânîsinden hâsıl olan suver-i latîfeyi de o münafıkın ma'nâsında bırakmayıp, âlem-i letâife naklederler.

269. Tayyib olanlar tayyiblerin tarafına gelir; âgâh ol, habîs olanlar habîsler içindir!

Zîrâ iyi olanlar iyilerin tarafına gelir. Müteyakkız ol ki, kötüler kötüler içindir. Her şey kendi cinsine iltihâk eder.

270. Kînden gümrah olanlara kîn tutma! Onların mezarını kîn tutucuların yanına koyarlar.

İşte bu hakîkata mebnî, "kîn" denilen kötü huy ile muttasıf olanlara kîn tutma. Eğer sen de onlara kîn tutarsan onların cinsinden olursun. Zîrâ kîn tutanların mezârını kîn tutanların yanına koyarlar.

Hz. Pîr efendimizin bu tavsiyeleri, şer'de olan "buğz-fillâh"a mugâyir değildir. Zîrâ, “buğz" "muhabbet"in zıddıdır ve "buğz”, hiss-i intikām olmaksızın nefret-i kalbiyyedir. Ve kötü huyla muttasıf olanlar elbette sevilmez. "Kîn"de ise kahır ve intikam duygusu vardır.

271. Kînin aslı cehennemdir ve senin kînin o küllün cüz'üdür, dînin düşmanıdır.

Zîrâ kînin aslı cehennemdir. Çünkü cehennem Kahhâr ve Müntakim isimlerinin mazharıdır. Bu sebeble senin kînin dahi o cehennem küllünün cüz'üdür; ve ahlâk-ı zemîmeden olan kîn, dînin düşmanıdır. Zîrâ cehennemin âlât-ı azabı, ahlâk-ı zemîme sûretlerinden tekevvün eder. Ve cehennem hakkındaki tafsîlât, Fütûhât-ı Mekkiyye'nin 61. bâbında mündericdir.

272. Mâdemki sen cehennemin cüz'üsün, binâenaleyh akılı ol! Cüz' kendinin küllü tarafında karar tutar.

Ey kimse, mâdemki sen tuttuğun kîn sebebiyle cehennemin cüz'ü oluyorsun, o halde düşün ve aklını başında tut ki, her cüz'ün kendi küllü tarafına iltihâk etmesi kāide-i umûmiyyedir.

273. Ey nâm-dâr, eğer sen de cennetin cüz'ü isen, senin ayşin dâimâ cennetten olur.

İmdi, kötü ahlâk cehennemin cüz'ü olunca, iyi ahlâk da onun aksi olarak cennetin cüz'ü olur. Binâenaleyh ey nâs arasında nâm ve şöhret sahibi olan kimse, sen iyi huylar ile cennetin cüz'ü isen, hem dünyada ve hem de âhirette yaşayışın dâimâ cennetin cinsinden olur.

274. Muhakkak acı acılara mülhak olur, Dem-i bâtıl ne vakit hakka karîn olur?

Kîn duygusu insanın kalbine elem ve rahatsızlık verdiğinden, acı bir histir; ve cehennem dahi mahall-i âlâmdır. Binâenaleyh acı acılara mülhak olur ve kalbdeki kîn insana dâimâ fenâ sözler söyletmeğe sebep olduğundan, bu fenâ ve acı sözler ve bâtıl demler hiçbir vakit hakka karîn olmazlar. Zîrâ insâniyyete muğâyir olan bâtıl ve [nâ-]muvâfik olan sözler [bâtıl]dır; ve bâtıl hakkın zıddı olup yekdiğerinin cinsi olmadığından, elbette bâtıl haktan uzak olur.

275. Ey birâder, sen ancak endîşesin; bâkî olan şeyin kemik ve rîşedir!

Bu beyt-i şerîf, Fihi Mâ Fih'in 52. faslında Hz. Pîr efendimiz tarafından bizzât şerh buyurulmuştur. Fakat bu şerh ne Hind şerhlerinde ve ne de Ankaravî hazretlerinin şerhinde münderic değildir. Binâenaleyh fakîr, Fihi Mâ Fîh'in ibâresini tercümeten aynen naklediyorum: Hz. Pîr efendimize bu beyt-i şerîfin ma'nâsını sordular; cevâben buyurdular ki: "Bunun ma'nâsını teemmül et! همان اندیشه [Ancak endîşesin, yâni düşüncesin] endîşe-i mahsûsa işarettir ve sühûlet-i fehm için onu endîşe lafzıyla ta'bîr ettik. Velâkin hakîkatte o endîşe değildir. Olsa dahi herkesin anladığı endîşe cinsinden değildir. Fakat "endîşe"den bizim garazımız bu ma'nâ idi. Ve eğer bir kimse fehm-i avâm için pek rakîk te'vîl etmek isterse الانسان حيوان ناطق [İnsan hayvân-ı nâtıktır] der. “Nutk” ise, ister muzmer ve ister muzhar olsun, "endîşe"dir ve bu hayvânın gayridir. İmdi, insanın endîşeden ibâret bulunması ve mütebâkîsinin kemik ve elyaf olması doğru olur. Kelâm güneş gibidir; bütün insanlar ondan harâret ve hayât bulurlar. Güneş ise, dâimâ mevcûddur ve kâffe-i eşyâ dâimâ ondan iktisâb-ı harâret eylerler. Ancak güneş nazara gelmez ve ondan hayât ve harâret bulunduğu bilinmez. Ammâ ister şükür, ister şikâyet, ister hayır, ister şer olsun, bir lafız ve ibâre ile söylenilmiş olduğu vakit nazara gelir. Afitâb-ı felekî gibi dâimâ tâbândır. Ve lâkin şuâ'ı duvar üzerine mün'akis olmadıkça nazara gelmez. Nitekim harf ve savt vâsıtası olmazsa, dâimâ mevcût olmakla beraber, âfitâb-ı kelâmın şuâ'ı zâhir olmaz. Çünkü âfitâb latîftir ve hava latîftir. Kesâfet lâzımdır ki, o kesâfet vâsıtasıyla nazara gelsin ve zâhir olsun.

Bir kimse, Hak Teâlâ'nın kendisine hiçbir ma'nâ göstermemesi hasebiyle munkabız ve efsürde bir halde kaldığından bahsetti; Hak teâlâ şöyle etti, böyle buyurdu dedikleri vakit harâretlendi ve ma'nâyı gördü. İmdi, her ne kadar Hakk'ın letâfeti mevcûd ve ona mün'akis idiyse de görmez idi. Emir ve nehiy ve halk ve kudret vâsıtasıyla ona şerh olunmadıkça göremedi. Ba'zı kimseler vardır ki, za'flarından bir taâm arasında bala tâkat getiremediklerinden, pilâv, zerde ve helva ve sâire yerler; tâ ki kuvvet bulup bî-vâsıta bal yiyebilsinler. İmdi ma'lûm oldu ki, nutk, latîf, tâbân ve gayr-i munkatı' bir güneştir. Ancak sen şuâ'-ı âfitâbı görmek ve haz almak için kesîf bir vâsıtaya muhtâçsın. O âfitâbın şuâ'ını ve letâfetini kesâfet vâsıtası olmaksızın gördüğün ve onu görmeğe alıştığın vakit, o güneşin temâşâsında cür'etkâr ve kavî olursun; ve o deryâ-yı letâfetin aynı içinde acîb renkler ve garîb manzaralar görürsün. Ve ne acîb şeydir ki, söylesen de söylemesen de, o nutk dâimâ sende mevcûddur. Eğerçi endîşenin içinde bir nutk; fakat söylenildiği dakîkada nutk dâimâ mevcuddur. Nitekim الانسان حيوان ناطق [Insan hayvân-ı nâtıktır] derler. O hayvâniyyet dâimâ sende mevcûddur ve sen hayâtta oldukça böylece nutkun dahi dâimâ seninle beraber olmak lâzım gelir. Nitekim bu âlemde uyumak, zuhûr-ı hayvâniyyet îcâbıdır; uyumak şart değildir. Ve kezâ nutk için söylemenin ve mükâlemenin mûcibi vardır ve söylemek ise şart değildir."

Cenâb-ı Pîr efendimizin şerh-i âlîlerinden anlaşılan budur ki: Efrâd-ı beşerde zâhir olan kelâm ve nutk, Hakk'ın gâyet-i mertebe-i letâfette olan sıfat-ı kelâmının aksidir. Vücûd-ı latîf-i Hak nasıl ki merâtib-i kesâfete tenezzül buyurdu ise, bu sıfat-ı kelâm dahi öylece evvelâ mertebe-i rûhiyyete, sâniyen mertebe-i misâle ve sâlisen mertebe-i şehadete tenezzül eder. Ve mertebe-i rûhiyyette endîşe-i idrâk olur ve mertebe-i misâlde o endîşenin suver-i hayâliyyesi ve mertebe-i cismiyyette harf ve savt hâlinde zâhir olur. Ve o kelâmın şe'ni ve dereceleri, aks eylediği rûh ve misâl ve cisimlerin isti'dâdlarına göre olur. İmdi, "ayn-ı sâbite"leri ism-i Hâdî'nin mazharı olanların endîşeleri gül gibi olan îmândır ve ism-i Mudill'in mazharı olanların endîşeleri de diken gibi olan küfürdür. Nitekim âtîdeki ebyât-ı şerîfede buyurulur. Bu bahsin dakāyıkı uzundur. Burada bu kadarı kâfidir.

276. Eğer senin endîşen gül ise, gülşensin; ve eğer bir diken olursa, sen bir külhanın odunusun.

Eğer senin endîşen îmân ve îmânın teferruâtı olan ahlâk-ı hamîde ise, dünyâda ve âhirette bir gülistâna benzersin. Ve eğer endîşen bir diken gibi olan küfür ve küfrün teferruâtı olan kötü ahlâk olursa, bunlar yüreğinde bir ateş gibi olup dâimâ seni yakar ve sen bir külhanın odunu mesâbesinde olursun. Nitekim âyet-i kerîmede işaret buyurulur : نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ (Hümeze, 104/6-7) ya'ni, "Allah'ın öyle bir yanmış ateşidir ki, kalblere musallat olur!"

277. Eğer sen gül suyu isen, seni ceyb üzerine sürerler; ve eğer sidik gibi isen, seni dışarıya atarlar.

278. Attarların önündeki tablaları gör; cinsi kendi cinsine karîn etmiş.

Pazar yerlerinde sergi kuran aktârların tablalarına bak; biberi biberin kutusuna ve karanfili ve zencefîli karanfil ve zencefîl kutularına koymuş ve her bir cins maddeyi kendi cinsi ile birleştirmiştir.

279. Cinsleri cinslere karıştırmış, bu tecânüsten bir zînet peyda etmiştir.

280. Eğer mercimek onun şekerine karışırsa, onu bir bir yekdiğerinden ayırır.

281. Bu dâneleri tabak üzerinde seçmek için, Hak peygamberleri varak ile gönderdi.

"Dâne"den murâd, ecsâm-ı beşeriyyedir. "Tabak"tan murâd, rûy-i arzdır. "Varak"tan murâd, kitâbdır. “Seçmek"ten murâd, Hâdî ve Mudil isimlerinin mezâhirini birbirinden tefrîktir. Ya'ni, "Hak Teâlâ yeryüzünde zahir olan efrâd-ı beşeriyyeden mü'minler ile münkirleri yekdîğerinden tefrîk etmek için, kütüb-i münzele ile peygamberleri gönderdi."

282. Bundan evvel biz ümmet-i vâhide idik; kimse bilmez idi ki, biz iyiyiz ve kötüyüz.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Bakara'da olan كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللَّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَ مُنْذِرِينَ (Bakara, 2/213) ya'ni, "Nâs ümmet-i vahide idi; imdi Allâh Teâlâ peygamberleri müjdeciler ve korkutucular olarak ba's buyurdu" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni peygamberlerin irsâlinden mukaddem, insanların hepsi sûret-i zâhirede müttehid olup, cümlesi lisân-ı hâl ile: "Milletim nev'-i beşerdir, vatanım rûy-i zemîn" derler ve ahvâl-i bâtınelerinin muharriki olmadığından zahir olmaz idi.

Burada bir suâl teveccüh eder: Ehl-i kitâbın cümlesi indinde benî-beşer Adem (a.s.) dan intişâr etti. Halbuki Hz. Adem on suhuf ile gelmiş idi ve ondan sonra Şîs (a.s.) ve sair enbiyâ peyderpey ba's olundular. Ve Hz. Adem'den i'tibâren, kendilerine gönderilen vahiylere tâbi' olanlar ile olmayanlar oldu. Bu i'tibâr ile benî-Adem'in ümmet-i vâhide hâlinde olduğu zamanlar olmaması îcâb eder. Şu halde bu âyet-i kerîmenin müfâdı olan bu beyt-i şerîfin ma'nâsı nedir?

Eğer cevâben denirse ki, Hz. Adem'in intikālinden sonra getirdiği şerîat-ı âdemiyyenin ahkâmı bozuldu, halk müteferrik oldu; deriz ki; bu bozulan ahkâmda halk ya ittihâd etti veya ihtilaf üzere oldular. Eğer ittihad ettiler ise, bir peygamberin dînini bozarak ittihad ettiler. Halbuki ne âyet-i kerîmeden ve ne de bu beyt-i şerîften bu ma'nâ anlaşılmaz. Ve eğer ihtilaf ettiler ise, bu hâl-i ihtilaf ümmet-i vâhide hâli değildir. Demek ki, beşerin peygamber gelmezden mukaddem bir ümmet-i vâhide olduğu zamân ve hâl vardır ve bu da ilk peygamber olan Hz. Adem'den evvelki zamân ve hâl ve cem'iyyetler olmak îcâb eder. Ve bundan da, benî-beşerin sûret-i zuhûru mes'elesinin tedkîk ve teemmülü lâzım gelir. Fütûhât-ı Mekkiyye'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Mekke-i Mükerreme'de esnâ-yı tavâfda ervâhtan bir rûha mülâkî oldum. Kim olduğunu sordum; “Ecdâdınızdanım" dedi ve ismini söyledi. Vefâtını sordum: "Kırk bin sene oluyor" dedi. "Bu senin dediğin, bizim indimizde tekarrur eden târîhe uymuyor" dedim. "Sen hangi Âdem'den so- ruyorsun, Âdem-i kurbdan mı?" dedi." Velhâsıl, rumûzât-ı kur'âniyye ve ahâdîs-i şerîfenin ehl-i keşf olan enbiyâdan ve ekâbir-i evliyâdan gayrisine henüz mekşûf olmadığına hükmetmek îcâb ediyor vesselâm!

283. Kalp ve sağ, cihanda cârî idi; zîrâ hep gece idi ve biz gece gidiciler idik.

"Kalp", ya'ni münkir ve "sağ" ya'ni mü'min, cihânda müsâvât üzere ya- şarlar idi. Zîrâ vahiy güneşi ile doğmuş bir peygamber gelmemiş idi; ve biz tâife-i beşer zulmet-i tabîat içinde yürür ve yaşar idik.

284. Vaktaki peygamberler güneşi zâhir oldu, dedi: "Ey mağşûş uzak ol, ey sâ- fî gel!"

"Gışş”, hîle, hud'a, hiyânet ve hıkd ve buğz ve adâvet ve garaz ma'nâla- rına gelir. Burada, bu gibi zemâim ile bâtını karışık olan kimseler ma'nâsına- dır. Ya'ni, zulmet-i tabîat ve hayvaniyyet içinde yaşayan insanlara vaktâki güneş gibi olan peygamber geldi, ma'nâ âlemi aydınladı. Onlar dediler ki: "Ey sûretleri insan ve sîretleri hayvan olanlar, geri durun; ve ey sûreti ve sîreti in- san olanlar, beriye gelin!"

285. Rengi fark etmeyi göz bilir; la'li ve taşı göz bilir.

"Göz"den murâd, insân-ı kâmil olan peygamberlerdir. Zîrâ onlar gözbe- beği mesâbesindedirler ve hakâyık-ı eşyayı onlar görürler. Bu bâbdaki tafsî- lât I. cildde geçmiş idi.

286. Gevheri ve çörçöpü göz bilir; ondan dolayı o çörçöp göze batar.

"Gevher"den murâd, ehl-i îmân ve irfân; ve "çörçöp"ten murâd, ehl-i kü- für ve cühhâldir. Ya'ni, enbiyâ ehl-i imân ile ehl-i inkârı tefrîk ettikleri için, çörçöp mesâbesinde bulunan ehl-i inkâr ve cühhâl dâimâ onlara muârızdır- lar. Zîrâ enbiyâ onların hamâkatlarını meydana çıkarırlar. Bu sebeble onlar enbiyâ ve evliyânın düşmanıdırlar.

287. Bu kallabekler, gündüzün düşmanıdırlar o kânın altınları gündüzün âşıkıdır.

“Kallab”, kalb-zen ve sahte para yapan kimselerdir; “kâf” edât-ı tasğîrdir. “Lâm”ın teşdîdiyle isti'mâli zarûret-i vezinden nâşîdir. Ma'nâsı, “kalb-zencikler” demektir “Kallâbekân”dan murâd, ehl-i inkârdır. “Altın”dan murâd, ehl-i îmândır.

288. Zîra onun ta'rîfinin aynası gündüzdür, tâ ki eşrefî onun teşrifini göre.

اشرفی بسكون شين معجمه وفتح رای مهمله در مست زر و این منسوبست با شرف که پادشاهی بود Gıyâsu'l-Lügat'ta “eşrefî” böyle ta'rîf olunmuştur. Ya'ni “Eşref nâmındaki pâdişâha mensûb hâlis altın sikkedir.” Bu altının ismi, Efdaluddîn-i Hâkānî Dîvân'ında da mezkûr olduğuna nazaran, zamân-ı Hz. Pîr'de dahi revâcı ve şöhreti olan bir altın sikke olduğu anlaşılır. Ya'ni o altını tanıtmanın aynası gündüzdür. Tâ ki “eşrefî” tesmiye olunan hâlis altın sikke o gündüzün şereflendirmesini göre. Zîrâ altının halk nazarındaki şerâfeti aydınlıktadır. Karanlıkta mangır ile altın beraberdir. Binâenaleyh, kalb-zenler yaptıkları kalp altınları sürmek için karanlığı severler.

289. Ondan dolayı Hak kıyamete “gün” lakab yaptı; kızılın ve sarının cemâlini gün gösterir.

“Kızıl”dan murâd bakır; ve “sarı”dan murâd altındır. Ya'ni kızıl olan bakır ile sarı olan altının cemâlini gündüz gösterdiği gibi; bakır mesâbesinde olan şakî ile altın mesâbesinde olan saîdin cemâllerini kıyamet ızhâr edeceği için, Hak Teâlâ kıyâmete “gün” ta'bîrini izâfe buyurdu da, “yevm-i kıyâmet” dedi. Nitekim âyeti kerîmede, يَوْمَ تَبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةَ وَلاَ نَاَصْر (Târık, 86/9) buyurulur. Zîrâ yevm-i kıyâmette herkesin bâtını zâhir olup, bilcümle esrârı meydâna çıkar.

290. İmdi, hakîkatta gün evliyânın sırrıdır; gündüz onların ayı indinde gölge-[293] ler gibidir.

Ma'lûm olsun ki, kıyâmette gündüz ve gece yoktur. Zîrâ gündüz ve gece, küre-i arzın devri sebebiyle güneşin vaz'iyetindendir. İmdi, kıyamet gününde `إذا الشمس كورت` (Tekvir, 81/1) âyet-i kerîmesinde ihbâr buyurulduğu üzere, güneş kararınca, elbette kıyamet gününde gece ve gündüz olamaz. Maahâzâ, Hak Teâlâ o kıyamete "gün" lakabını verdi. Zîrâ kıyâmette her şey olduğu gibi zâhir ve âşikâr olur ve zuhûr butûna inkılâb eder. Ve bâtınlar zâhir ve `وَأَشْرَقَ الأَرْضِ بنور رَبِّها` (Zümer, 39/69) âyet-i kerîmesinde ihbâr buyurulduğu vech ile, zemîn kendinden aydınlık olur. Bu hâl, fezâda tekevvün edecek olan küre-i âhiretin kavâid-i tabîiyyesi îcâbındandır. İmdi, Hak Teâlâ küre-i âhirete ism-i Bâtın'ın nûru ile tece.lî buyurduğu vakit, küre-i zemîn ziyâdâr olunca, Hakk'ın bu ismini hâmil olan enbiyâ ve evliyâ-nın sırrı hakîkatta "gündüz" olmuş olur. Zîrâ onların işrâkı ârızî ve mecâzî değil, kendindendir. Güneşin nûrundan peyda olan gün ise, ârızî ve mecâzî olduğundan, onların ay gibi olan sırlarının zıllı ve gölgesi mesâbesinde olur.

Beyt-i şerîfte "sırr-ı enbiya" denilmeyip "sırrı-ı evliyâ" buyurulması ile, nübüvvetin bâtınına işâret buyurulur. Zîrâ nübüvvetin bâtını velâyettir ve her nebînin velâyeti nübüvvetinden efdaldir. Çünkü nübüvvet halka ve velâ-yet Hakk'a taalluk eder. Binâenaleyh, bu efdaliyyet Hakk'a ve halka taallukuna nazarandır. Ammâ sırr-ı kadere nazaran nübüvvet velâyetten efdaldir. Zîrâ her velî nebî olamaz; fakat her nebî velîdir. Binâenaleyh bu efdaliyyet hakkında muhakkıkların yekdiğerine muhâlif görünen sözlerinin vechini anlayamayanlar beyhûde kıyl ü kāl ederler. Bu îzâhâttan anlaşılır ki, beyt-i şerîfteki sırr-ı evliyâ ta'bîrinde hem nebî ve hem de velî dâhildir.

291. Günü merd-i Hakk'ın sırrının aksi biliniz; onun settârlığının aksi göz örtücü olan akşamdır.

Mecâzî olan günü, merd-i Hakk'ın ya'ni enbiyâ ve evliyânın bâtınlarının aksi biliniz. Zîrâ bir nûr mecâzî olan güneşin ziyâsı ve devr-i eflâk, insân-ı kâmilin zuhûru kasdıyla mürettebdir. Ve insân-ı kâmil "Allah" ism-i zâtının mazharı olduğundan, bilcümle esmâyı hâmildir. İmdi, onun bâtını Hak'tır; binâenaleyh nûr-ı mahzdır. Ve cism-i hâkîden ibaret olan zâhiri abd olup, bâtının nûrunu setr eder. Nitekim gözün dâire-i rü'yeti gâyet vâsi' iken, üzerine konulan bir parmak ucu bu vüs'ati örter. İmdi, âlemin hey'et-i mecmûasının sebeb-i îcâdı "insân-ı kâmil"dir. Ve insân-ı kâmilin bâtını nûr-ı mahz ve zâhiri muzlim olduğundan, onun tufeylîsi olan âlem dahi bu tertîb üzere te- kevvün etti. Binâenaleyh nûr-ı basarın faâliyyetine mâni' olan akşam, ya'ni gece, insân-ı kâmilin settârlığının aksi ve zıllı ve nümûnesi oldu.

292. Yezdân o sebebden "Ve'd-duha" buyurdu; “Ve'd-duha" Mustafa'nın zamîrinin nûrudur.

İşte yukarıda îzah olunan sebebden dolayı Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de "duhâ"ya ya'ni kuşluk vaktine yemîn ederek, والضحى (Duhâ, 93/1) ya'ni "Duhâ hakkı için" buyurdu. Bu "Ve'd-duha", server-i enbiyâ Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in zamîrinin ve sırrının nûrudur. Zîrâ güneşin tulû'undan gurûbuna kadar, arzın devri sebebiyle muhtelif vaz'iyyetleri vardır. Kuşluk vakti ise, güneşin yükselerek kuvvetini şiddetlendirdiği bir zamandır. Devr-i Adem'den beri gelen enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın her birerlerinin zamîrleri ve sırları birer güneş idi. Fakat Sultân-ı enbiya'nın zamîri ve sırrı, "duhâ vaktindeki güneşin şiddet-i nûru mesâbesinde olduğundan, Kur'ân-ı Kerîm'de "duhâ" üzerine olan kasem-i ilâhî ile, Sultân-ı enbiya'nın nûr-ı zamîrine işâret buyuruldu.

293. Kavl-i diğer ki, dost duhayı diledi; hem onun içindir ki, bu da onun aksidir.

Bu bizim işaret ettiğimiz ma'nâdan başka, ulemâ-i zâhirenin beyân ettikleri bir kavl daha vardır ki, onlar, "Hak Teâlâ kasem için, zâhirî olan kuşluk vaktini intihâb etti" derler. Hak Teâlâ'nın bu intihabı da onun içindir ki, bu zâhirî "duhâ", yukarıda îzah olunduğu üzere Ekmel-i rusül Efendimiz'in nûr-ı zamîrinin aksidir ve zıllidir. Zîrâ aksi ve zılli medh etmek âkisi ve zî-zılli medh etmektir.

294. Ve yoksa fânî üzerine kasem söylemek hatâdır. Muhakkak fena Huda'nın kelâmına ne layıktır!

Yoksa, fânî olan zılli müstakil görüp, onun üzerine fânî olan kulların bile yemîn etmeleri hatâdır. Hiç bâkî olan zât-ı Hak fânîye yemîn eder mi? Binâenaleyh ey zâhir-bîn "Ve'd-duha"daki kasem-i ilâhîyi sakın fânî olan kuş- luk vaktine hasr etme! Zîrâ muhakkak fânî olan zıll nedir ki, Hak Teâlâ hazretlerinin kelâmına lâyık olsun!

295. Bir Halil'den "Ben ufûl edenleri sevmem..."; imdi Rabbü'l-âlemîn fenâyı nasıl istedi?

Görmez misin, bir Halîl'in lisânından Hak Teâlâ, "Ben ufül eden ve gâib olanları sevmem." (En'âm, 6/76) dedi. Binâenaleyh Hak o lisândan bu sûretle kāil olmuş iken, nasıl olur da, âlemlerin Rabbi olan o Hak Teâlâ, ufül eden ve fenâ sâhibi bulunan zâhîrî kuşluk vaktini intihâb ederek kasem buyurdu? Bu olmaz şeydir.

296. O Halil, "Ben ufûl edenleri sevmem." dedi; Rabb-i celîl bundan fenâyı ne vakit murad eder?

O Halîl (a.s.) lisân-ı abdânîsi ile, "Ben ufûl edenleri sevmem" (En'âm, 6/76) dedi. Celîl olan Rabb-i mutlak hazretleri, bu "Ve'd-duhâ" kaseminden ne vakit fânî olan kuşluk vaktini murâd eder? İfadeye dikkat olunursa görülür ki, yukarıki beyit ile bu beyit arasında tekrar yoktur. Evvelki beyt-i şerîfte لا أحب الأفلين (En'âm, 6/76) sözünün nâtıkı, sûret-i Halîliyyede Hak olduğuna ve bu beyitte Halîl (a.s.)ın taayyün-i abdânîsinden sâdır olan kavle işâret buyurulur. Zîrâ yukarıda "insân-ı kâmil”in bâtını gün ve cism-i hâkîsi gece olduğuna işâret buyurulmuş olduğundan, evvelki beyit kavl-i bâtına ve bu beyit kavl-i zâhire taalluk eder. Binâenaleyh her iki beyit leff ü neşr kāidesi üzerine vâki' olmuştur.

297. Sonra "Ve'l-leyli" onun settarlığıdır; ve o, onun jengârı olan ten-i hâkîsidir.

Ya'ni وَالضَّحَى وَالَّيْلِ إِذَا سَجَى (Duha, 93/1) âyet-i kerîmesinde "duhâ"dan sonra "leyl"e, ya'ni geceye kasem buyurulmuştur. Bu "leyl" ise, Server-i enbiya'nın settârlığıdır; ve o settârlık dahi Server-i enbiya'nın kesîf ve topraktan olan cism-i şerîfidir ki, "Ve'd-duha" ile işaret buyurulan nûr-ı zamîrinin sütresi ve nikābıdır. İmdi, insân-ı kâmil Settâr isminin dahi mazharıdır; ve isim sıfatın zâhiri ve sıfat ismin bâtını olduğundan, insân-ı kâmil bu sıfat ile mevsûftur ve bu sıfattan münteşî olan Settâr isminin mazharı, taayyün-i unsurî-i nebevîdir. Binâenaleyh "Ve'l-leyli" deki kasem-i ilâhî, fânî olan taayyün-i nebevî üzerine değil, bâkî olan sıfat-ı settâriyyet üzerine vâki' olmuş olur. Zîrâ yukarıda îzâh olunduğu üzere, Hakk'ın fânîye kasem etmesi vârid-i hâtır olamaz.

298. Vaktaki onun güneşi bu felekte zahir oldu, "ten gecesine âgâh ol, seni terk etmedi!" dedi.

Onun güneşinin doğmasından murâd, "hakîkat-ı muhammediyye" mertebesinden nâzil olan vahye işarettir. Ya'ni, Server-i enbiyâ Efendimiz'in hakîkat-ı muhammediyyesi mertebesinde meknûz olan Hakk'ın vahiy güneşi doğduğu vakit, onun gece mesâbesinde olan cism-i unsurîsine Hak Teâlâ, مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ (Duhâ, 93/3) ya'ni, "Rabbin seni terk etmedi" dedi.

299. Belânın aynından vasl peyda oldu; “Mâ kala” o halavetten ibaret oldu.

Bir müddet vahyin inkitâ'ı sebebiyle, Server-i enbiyâ efendimiz muztarib olmuş idi ve bu hâl bir belâ idi. Vaktâki Ve'd-duhâ sûre-i şerîfesi vahy olundu ve Hak Teâlâ "Rabbin seni terk etmedi" وَمَا قَلَى (Duhâ, 93/3) ya'ni "Sana buğz etmedi" buyurdu; o inkıtâ belâsının "ayn"ından tekrar vahy-i ilâhîye vuslat zevki ve tatlılığı zâhir oldu.

Bu beyt-i şerîfte diğer bir dakîk ma'nâya da işâret buyurulur. O da budur ki; "ayn-ı bela"dan murâd, Server-i enbiyâ Efendimiz'in cism-i unsurîsi sebebiyle aslından iftirakıdır. Zîrâ bu iftirâk siyâdet-i hakîkıyyeden belâ-yı abdiyyete nüzüldür. Nitekim Mesnevî-i Şerîfin I. cildinin ibtidâsında, 4 numaralı: ["Her bir kimse ki, o kendi aslından uzak kaldı, tekrar kendi vaslının zamânını ister."]

beytinde bu ma'nâya işâret buyurulmuş idi. Resûl-i zîşân Efendimiz bu belâ-yı iftirakı tezekkür buyurdukları vakit, يَا لَيْتَ رَبِّ مُحَمَّد لَمْ يَخْلُق مُحَمَّداً ya'ni "Muhammed'in Rabbi Muhammed'i halk buyurmasa idi ne olurdu!" buyurmuş- lardır. Ve ekâbir-i evliyânın bu ma'nâdaki sözleri çoktur; ve cenâb-ı Pîr efendimiz bu hadîs-i şerîfi Fihi Mâ Fih'te îzâh buyurmuşlardır. Burada zikri tatvîli mûcib olur.

300. Her ibâre muhakkak bir hâlin nişanıdır. Hâl el gibi ve ibâre bir âlettir.

301. Kuyumcunun âleti kunduracının elinde, kuma ekilmiş olan dâne gibidir.

Nâzik san'atkâr olan kuyumcunun âleti, eğer haşîn bir san'atkâr olan kunduracının eline verilirse, kuma ekilmiş olan hubûbât mesâbesinde olur. Kuma ekilen hubûbât semere vermediği ve bâtınındaki kemâlâtı ızhâr edemediği gibi, kuyumcunun âleti de kunduracının elinde akîm kalır. Bunun gibi, Kur'ân-ı Kerîm'in ibârât-ı nâzikesinin ma'nâ-yı dakîkası da, kaba ve mahdûd düşünen dimâğlarda inkişaf edemez.

302. Ve pabuç dikicinin aleti rençberin önünde, köpeğin önünde saman ve eşeğin önünde kemiktir.

Her şeyi yerli yerine koymak lâzımdır. Binâenaleyh her hâlin nişânı ve âleti olan lafız ve ibâreyi yerinde kullanmak lâzımdır.

303. Mansûr'un dudağında "ene'l-Hak" nûr idi; Fir'avn'ın dudağında "ene'llah" yalan idi.

Yerinde kullanılmamış olan lafız ve ibâreye misâl istersen, Mansûr ile Fir'avn'dır. Nitekim, Mansûr'un dudağından çıkan "Ene'l-Hak" sözü onun hâlinin nişânı olduğundan yerinde idi. Beyit: Mansûr 'ene'l-Hak' söyledi. Haktır sözü Hak söyledi.

Fakat Fir'avn'ın dudağından sâdır olan “ene'llâh" lafzı onun hâlinin nişânı ve âleti olmadığından yerinde değil idi. Binâenaleyh yalan idi. Nitekim Fir'avn ilâh olmadığı halde يَا أَيُّهَا الْمَلأُ مَا عَلَمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلَهُ غَيْرِى (Kasas, 28/38) ya'ni "Ey nâs, ben benden başka sizin için ilâh bilmiyorum" demiş idi.

304. Musa'nın avucunda asa şahid oldu; sâhirin avucunda asa heba oldu.

"Heba", havaya dağılan ince toz ma'nâsınadır. Ya'ni, her ibâre ve sûret bir hâlin ve ma'nânın nişanı olduğundan, Hz. Mûsâ'nın elindeki değnek sû- reti onun nübüvvetinin nişanı ve şâhidi oldu; ve sihirbazların ellerindeki değ- nek sûretleri de onların kendi hayallerinden ibaret olan kizblerinin nişânı ol- duğundan, kendi hayalleri gibi hebâ oldu ve yılan sûretine giren asâ-yı Mû- sâ tarafından yutularak yok oldular.

Bu bâbda îzâhât-ı dakîka, fakîr tarafından şerh olunan Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de yazılmıştır.

305. Bu sebebden Isâ o kendi refîkıne; o ism-i Samed'i öğretmedi.

Her şeyin yerli yerine vaz'ı lâzım olduğu için, Îsâ (a.s.) yukarıda 140 nu- maralı beyitten i'tibâren zikr olunan kıssada, kendisine refâkat eden ahma- ğa, ölü hayvanın kemiklerini diriltmek için ism-i ilâhîyi öğretmedi. Zîrâ o re- fik bu ism-i ilâhînin tevdî'ine ehil değil idi.

306. Zîrâ o bilmez naks âlet üzerine koyar; taşı çamura vur ne vakit ateş sıçrar?

Çünkü o ahmak olan refik bilmez de o ism-i ilâhîyi kendisinin nâkıs bir âlet olan lisânı üzerine koyar. Zîrâ ismin hâssası mevcûd olmakla beraber, bu ismin hâssasının zûhur edeceği mahal, onun nâkıs olan lisân-ı hayvânîsi de- ğildir. Nitekim çakmak taşını çamura vurduğun vakit kıvılcım çıkmaz. Kusûr taşta değil, çamurun adem-i isti'dâdındadır. O çakmak taşı, karşısında demir ve çelik ister.

307. El ve âlet, taş ve demir gibidir; çift lazımdır, çift doğmanın şartıdır.

Ya'ni elin âlete nisbeti, çakmak taşının demire nisbeti gibidir. Binâenaleyh kâinâtın kāide-i umumiyye-i tabîiyyesi, müessir ile müesserün-fihin vücûdu- nu iktizâ eder. Müessir ile müesserün-fih birbirlerine eş olmadıkça bir eser çık- maz. Doğmanın şartı, mutlakā bir süretle eş olmaktır. Nitekim insan merkeb ile çiftleşse, ondan bir yavru doğmaz. Ve kezâ nebâtâtın aşılanmasında da bu kāide-i nisbet cârîdir. Velhâsıl, vücûdât-ı izâfiyyenin husûlünde şart budur. Hindli İmdadullâh (k.s.) hazretleri bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyu- rurlar: "Muhdes nikâhsız mütehakkık olmaz ve nikâh bütün mümkinâtta sâ- rîdir; ve kâin olan şey ancak vâliddir, veled sûreti ile zâhir olur. Binâenaleyh evvelâ vâki' olan nikâh, Allah Teâlâ'nın a'yân-ı mümkinât ile olan nikâhıdır. İmdi, Allâh Teâlâ rûhtur ve mümkinin "ayn"ı gelindir ve Hakk'ın onun tara- fına teveccühü nikâhtır. Ondan mümkin vücûda geldi; ve o nefs-i zâtullâhtır ki, sûret-i imkâniyye ile zuhûr etti. Ve böylece "akl-ı küll" rûhtur ve onun zevcesi "nefs-i küll"dür; ve onun izdivacından tabîat ve hebâ (atomlar) pey- da oldu. Ve bu izdivâcdan her iki âlem-i ecsâm peyda oldu; ve latîfe-i ilâhiy- ye olan rûhun tabîat-ı cüz'iyye ile izdivacından, ervâh-ı cüz'iyye hâsıl oldu ki, ona "rûh-ı hayvânî" demişlerdir. Ve bu nikâh âlem-i ecsâmda hissîdir ki, ondan evlâd zuhûra gelir."

308. O ki çiftsiz ve âletsizdir, birdir; adedde şek vardır ve o bir, bir şeksizdir.

O vücûd-ı hakîkî ki, onun varlığı çiftten ve âletten husûle gelmiş değildir, o vahdet-i hakîkiyye ile birdir ve o kendisinden sonra 2 gelen 1 değildir. Zî- râ adedde şek vardır. Ya'ni adedin vücûdunda sübût-ı hakîkî yoktur. Mese- lâ 2 adedi, vâhidin iki def'a tekerrüründen husûle gelir. Eğer 1 çıkar veyâ ilâve edilirse ikilik kalmaz. Ve kezâ 9 ve 10 ilh. adedler de böyledir. Binâ- enaleyh adedde şekk vardır. Halbuki o Vâhid-i hakîkî aded olmadığından, o mertebe-i ahadiyyenin bozulmak ihtimali yoktur, sübūtu şeksizdir.

309. O kimse ki 2 dedi ve 3 ve bundan ziyade dedi, muhakkak vâhidde müt-tefik olurlar.

Ya'ni 2 ve 3 ve 4 ve 5 ilh. merâtib-i a'dâddır. Bunların cümlesi vâhidin tekerrüründen ibârettir. 1 ise aded değildir; belki bilcümle merâtib-i a'dâdın menşe'idir. Nitekim şekl-i riyâzîde, 1 + 1 = 2; 1 + 1 + 1 = 3 ilh... sûretiyle gösterilir. Binâenaleyh 2, 3 ve 4 ve daha ziyâde merâtib-i a'dâdı ta'dâd eden- ler, muhakkaktır ki vâhidde ittifak etmiş olurlar. Zîrâ vâhidsiz keserât-ı a'dâd zâhir olmaz. Vâhid bu a'dâdın hepsine sârîdir. Fakat her mertebe-i adediyye vâhidin "ayn"ı değildir; gayrı da değildir. Zîrâ vâhidden sudûr etmiştir. Binâ- enaleyh hepsinin hakîkatları vâhiddir, fakat şekilleri vâhid değildir. Bunun gibi, bu keserât-ı eşyâ, vücûd-1 Vâhid-i hakîkîden sudûr etmiştir. Hepsinin hakîkatı o Vücûd-ı hakîkîdir ve bu Vücûd-ı hakîkî hepsinde sârîdir. Fakat ta- ayyünleri o Vücûd'un gayridir.

İmdi, bu âlemde muhtelif edyân sâhibleri vardır. Kimi brahmanlar gibi "Bi- risi Yezdân diğeri Ehrimen olmak üzere Allâh ikidir" derler; ve kimisi Îsevîler gibi إِنَّ اللَّهَ ثَالث ثلاثة (Maide, 5/73) ya'ni “Allâh üçün üçüncüsüdür" derler; ve kimisi putların adedince daha çok i'tikād ederler. İmdi, mâdemki ta'dâd edi- yorlar ve adedler ise vâhidden terekküb eder, şu halde hepsi vâhidde ittifak ediyorlar.

310. Şaşılık def olduğu vakit müttehid olurlar; iki, üç diyenler bir diyen olurlar.

[312] "Şaşılık"tan murâd, vücûd-ı Vâhid-i hakîkîyi vücûdat-ı izâfiyye hâricin- de ayrı görmektir. Bu görüş, biri iki görüştür. Bu şaşılık ya dünyâda gider, veyâhud âhirette gider. Dünyâda gidişi, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altın- da ulûm-ı ledünniyye-i hâliyye tahsîliyle olur; ve âhirette gidişi, o âlemde hakāyıkın inkişafıyla vâki olur. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 8. faslında cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Vahdet kıyâmette olur; bu dünyada müm- kin değildir. Zîrâ burada her birinin türlü türlü murâdı ve hevesi vardır. Vahdet burada mümkin olmaz. Ancak kıyâmette hep bir olurlar ve bir ma- halle nazar ederler ve bir kulak ve dil olurlar. Velâkin Hak Teâlâ'nın kulla- rı vardır ki, kıyâmetten evvel böyledirler ve onlar hakîkatı görürler. Nitekim Hz. Alî (k.v.) efendimiz لو كشف الغطاء ما ازددت يقينا buyurdular. Ya'ni "Bu ka- lıp kaldırılıp kıyamet zâhir olsa, benim yakînim ziyâde olmaz." Nazîri böy- ledir ki; birtakım kimseler karanlık gecede bir hâne içinde her tarafa tevec- cüh ederek namaz kılarlar; gündüz olunca, teveccühlerinde hatâ edenler kıbleye dönerler. Velâkin, dâimâ gece kıbleye müteveccih olan kimse niçin rücû etsin? Çünkü herkes onun döndüğü tarafa döner. İmdi, bütün şeb-i dünyada yüzlerini Hakk'a tevcîh edip mâsivâdan i'râz eden kullar hakkın- da kıyamet hâzırdır. Bu sözün nihâyeti yoktur; ve lâkin tâlibin isti'dâdınca vârid olur."

311. Eğer sen onun meydanında bir top isen, onun çevgânının etrafını dolaş! "Top", cirit oyununda çeldikleri toptur. "Çevgân", ucu eğri değnektir ki, onunla topu çelerler. İngilizlerin "tenis"* dedikleri oyun, bu ciritten muaddel bir oyundur. Cenâb-ı Pîr efendimiz vücûd-ı sâliki topa ve kazâ-yı ilâhîyi de çevgâna teşbîh buyururlar. Ya'ni "Ey sâlik, Hakk'ın meydân-ı vahdetinde fâil-i hakîkî ancak Hak olduğunu görüp, kendini, cirit oyununda çeldikleri top gibi biliyor isen, onun çevgân-ı kazâsı ve kudret ve tasarrufu etrâfını dolan! Ya'ni kendi irâdeni Hakk'ın iradesinde mahv et ve kazâsına râzî ol!"

312. Top o zaman dürüst ve noksânsız olur ki, o şâhın elinin darbesinden raksân ola!

Cirit oyununda pâdişâhın çeldiği top, onun çevgânının darbesinden kolayca müteharrik olursa, dürüst ve sağlam bir top olduğu anlaşılır. Top gibi olan vücudun, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın çevgân gibi olan yed-i kudretinin darbesinden raksân olmak, ya'ni kazâ-yı ilâhîye râzı olup, mahbûb-i hakîkî önünde raks edici bir halde bulunmak ve ehl-i gaflet gibi muhalefet ve şikâyet etmemek îcâb eder.

313. Ey şaşı, bunlara akıl ile kulak tut; kulak yolundan göze ilaç çek!

Ey biri iki gören şaşı, bu söylediklerime, bir ni'met-i ilâhî olan aklını kullanmak sûretiyle kulak tut! Zîrâ sözlerim her ne kadar senin vehmine muhâlif ise de, akl-ı selîme muhâlif değildir. Binâenaleyh kulak yolundan ve dinlemek tarîkından kalbinin gözüne ilâç sür ki, kapalı olan o göz açılsın!

314. İmdi temiz söz kör kalblerde karar etmez. Nûrun aslına kadar gider.

Ya'ni, temiz sözün nûru kalb gözüne aks eder; eğer onu kör bulursa bittabi' orada ma'kes bulamayıp, o nûr çıktığı yere, ya'ni yine ism-i Hâdî'nin mazharı olan kâmilin kalbine rücû' eder.

* "Çevgân"a benzer oyunun "tenis" değil, "hokey" veya "polo" olduğu söylenebilir. (Yayına hazırlayanların notu.)

315. Ve o şeytanın efsûnu eğri gönüllere gider; eğri pabuç eğri ayakta olduğu gibi.

İsm-i Mudill'in mazharı olan şeytanın efsûnu ve vesvesesi, eğri ayak eğri pabuca yerleştiği gibi eğri gönüllere girip yerleşir.

316. Egerçi hikmeti tekrar getirsen, mâdemki sen nâ-ehilsin, senden berî olur.

Ya'ni bu hikemiyyât-ı ilâhiyye her ne kadar tekrar tekrar söylense, ey muhatab sen ona ehil olmadıkça, ya'ni sen evhâmına uymayan bu hikemiyyâta şübhe ile baktıkça, kalbinde yer tutmaz.

317. Ve egerçi yazsan ve onu nişan etsen; ve egerçi söylesen ve onu beyân etsen;

Ve eğer o hikemiyyâtı unutmamak için yazsan ve zihninde takarrur ettirmeğe çabalasan ve lafız ile söylesen ve şerh ile beyâna sa'y etsen;

318. Ey pür-sitîz o senden yüz çeker, bendleri kırar ve senden kaçar!

Ey mu'teriz, o hikemiyyât senden yüz çevirir ve onu zihninde tesbît için kullandığın tedbîr bağlarını koparır, yine senden kaçar; hepsini unutursun.

319. Ve eğer okumasan ve senin harâretini görse, ilim senin el bilici kuşun olur.

Ve eğer sen ilim ve hikmetten bir şey okumasan, fakat o ilim ve hikmet sende aşk ve harâret görse, doğan kuşu taallüm ve terbiye ile nasıl sahibinin elini bilip konarsa, o ilim de öylece senin dest-i himmetini bilip konan bir kuş olur.

320. O, köylünün evindeki bir tavus gibi, her na-ehilin önünde karar etmez. [322]

Ya'ni o ilim ve hikmet, âtîdeki kıssada beyân olunduğu üzere, köylünün evindeki bir kuş gibi her nâ-usta ve nâ-ehilin önünde karâr etmez.