İçeriğe atla

Pâdişâhın doğan kuşunu kocakarının hânesinde bulması

8. bölüm / 33 · 3221 kelime · ~17 dk okuma

321. İlim o doğan değildir ki, padişahtan o kocakarı tarafına kaçtı ki o un eler idi.

"Kempîr" pîr-i sâl-hurde-i fertût, ya'ni "bunayacak derecede pek ihtiyar olan" demektir.

322. Tâ ki evladına bir tutmaç pişire; hoş-zâd olan o latîf doğanı gördü.

"Tutmaç", "bulamaç" dediğimiz taâmdır. “Hoş-zâd" iki ma'nâya gelir: Birisi "zâden" masdarının emr-i hâzırı olan "zâd" ile "hoş"tan mürekkeb vasf-ı terkîbîdir. "Güzel doğucu" ya'ni "aslı latîf" demektir. Diğeri, "gıdâ” ma'nâsına olan "zâd" ile "hoş"tan mürekkeb terkîp-i tavsîfîdir. “Gıdâsı latîf" demek olur. Bu iki ma'nâ da makāma münasibdir. Ya'ni, padişâhın doğan kuşu kaçtı ve çocuklarına bulamaç pişirmek için un elemek ile meşgül olan bunak bir kocakarının nezdine geldi. Kocakarı hoş-zâd olan o latîf doğanı gördü.

323. Onun uyacığını bağladı ve kanadını kısalttı, tırnağını kesti ve gıdâsını saman yaptı.

324. Dedi ki: "Nâ-ehiller seni düzeltmediler; hadden aştı ve tırnak uzun oldu.

Kocakarı bu ameliyyeyi yapmakla beraber dedi ki: “Vâh, vâh! Kıymet bilmezlerin eline geçtin, sana çeki düzen vermediler de böyle kanadın hadden fazla oldu ve tırnakların da uzadı.

325. Her nâ-ehilin eli seni marîz eder; ana tarafına gel ki, sana tımar etsin!"

326. Ey arkadaş, câhilin muhabbetini böyle bil; zîra o yolda dâimâ eğri gidicidir!

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu misâl ile, ulûm-ı enbiyâ ve evliyâyı kendi ukūl-i nâkısaları ile te'vîl eden idrâksizlerin hâline işâret buyururlar. Nitekim, vahdet-i vücûda dâir olan ahâdîs-i nebeviyyeyi ve âyât-ı kur'âniyyeyi ve evliyânın bu bâbdaki beyânât-ı aliyyelerini dar havsalalarına sığdıramayanlar, o kelâmları te'vîle kıyâm edip, kocakarının doğana yaptığını yaparlar.

327. Şahın günü cüst ü cû içinde bî-gâh oldu; ve o kocakarı ve o çergi tarafına gitti.

Doğanı arayıp taramakta pâdişâhın günü akşam oldu; nihâyet o kocakarının ve onun çergisinin tarafına gitti.

328. Nâgâh doğanı toz ve duman içinde gördü; pâdişâh onun üzerine ağladı ve zâr u nevha etti.

329. Dedi: "Her ne kadar ise de bu senin fiilinin cezasıdır; Zîrâ sen bizim vefâmızda dürüst olmazsın.

"Her çend" kelimesini Ankaravî hazretleri "her ne kadar ise de" diye tercüme buyurmuşlardır. Ya'ni "Çektiğin cezâ her ne kadar ise de, bu senin fiilinin cezâsıdır" demek olur.

Hind şârihlerinden ba'zıları, "muahhar" ma'nâsına almıştır. Tercümesi şöyle olur: "Nihâyet bu senin fiilinin cezâsıdır." Ve ba'zıları da yukarıki beyite atf edip, "Pâdişâh her ne kadar onun üzerine ağladı ise de, dedi ki" ma'nâsını muvâfik bulmuştur. Ve ba'zıları da, "hod" makāmında müsta'meldir" demiştir ki, Türkçe'de: "Hoş, bu senin fiilinin cezasıdır" diye tercüme olunmak muvâfık olur.

330. Lâ yestevî ashâb-ı nâr"dan gafil olarak; niçin Huld'den cehennemde karâr edersin?

"Sure-i Haşr'de vaki لاَ يَسْتَى أَصْحَابُ النَّارِ وَأَصْحَابُ الْجَنَّةَ (Haşr, 59/20) ya'ni "Ashâb-ı nâr ile ashâb-ı cennet müsâvî olmaz" âyet-i kerîmesinden gâfil olarak niçin cennet-i Huld'den kaçıp cehennemde karâr edersin?" Bu hitâb, zâhirde pâdişâh tarafından doğanadır. Fakat bâtında sâlikleredir. “Şâh"tan murâd, mahbûb-ı hakîkî olan Hak'tır ve "kocakarı"dan murâd "dünya"dır. Ya'ni "Ey sâlik, niçin cennet-i ebedî ve bâkî olan kurb-ı Hak'tan kaçıp ayn-ı cehennem olan dünyâ-yı fânî tarafında karar edersin?" demek olur.

331. Bu o kimsenin lâyıkıdır ki, şâh-ı habîrden boş yere, kokmuş kocakarının hanesine kaçar!"

Bu kıyafet-i asliyyesini gâib etmek cezası, habîr olan pâdişâhtan boş yere kokmuş kocakarının evine kaçan kimsenin lâyıkıdır!

332. Doğan kanadını şahın eli üzerine sürüyordu; dilsiz diyordu ki: "Ben kabahat ettim."

333. İmdi ey kerîm, eğer sen iyiden gayriyi kabul etmezsen, alçak olan kimse nerede zâr eder ve nerede nâle eder?

Ey kerîm olan Şâh-ı hakîkî, eğer sen sâf ve kabâhattan ârî bulunan iyilerden başkasını huzûruna kabûl etmezsen, müstağrak-ı isyân olan alçak kullar kimin önünde yalvarır ve ağlar ve feryâd eder; ve artık onlara afv u mağfiret talebi için başka bir ilticâ-gâh kalır mı?

334. Padişahın lutfu, cânı cinayet isteyici eder; zîrî şah her çirkini iyi yapar.

Şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın lutfu, kulların canlarını günâha ve kabâhata meyl ettirir. Çünkü O'nun "Gaffar" ism-i şerîfi, afv ve mağfiret edecek günâhkâr arar.

Nitekim Ebâ Eyyüb el-Ensârî (r.a.) hazretlerinden mervî olan hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur: لولا انكم تذنبون لذهب الله بكم وجاء بقوم يذنبون و يستغفرون الله فيغفر لهم ya'ni "Eğer siz günah etmeseniz, Allâh Teâlâ sizi giderir ve bir kavim getirir ki, günah yaparlar; akabinde Allah'a istiğfar ederler; Allâh Teâlâ da onları mağfiret eder." Ve Şeyh Nazîf-i Mevlevî (rahimehu'llâh) bir beytinde bu hadîs-i şerîfin ma'nâsını şöyle beyân etmiştir: Beyit: Âyine-i mağfiret sûret-i isyânadır, Halk günah etmese, halk eder âhir İlâh.

Fakat "Mâdemki Hak Teâlâ afv edecekmiş, öyle ise günâh yapmakta hiç mahzûr yoktur," deyip ma'sıyette musırr olmak bedbahtlık alâmetidir. Bu hâl maâzallâh selb-i îmâna da sebep olabilir. Onun için beyt-i âtîde şöyle buyururlar:

335. Git fenalık etme, zîrâ bizim iyiliklerimiz, bizim o güzelimiz indinde çirkin geldi.

Ey mü'min, Hakk'ın mağfiretine dayanıp, O'nun nehy ettiği fenâlıkları yapma! Zîrâ bizim kendimizce iyilik zannettiğimiz amellerimiz, o güzel ve zîbâ olan mahbûb-ı hakîkî indinde hadd-i zâtında birtakım çirkin şeylerdir. Meselâ ibâdetimiz cennetin ni'metlerine tamaan ve cehennemin azabından havfen vâki' olur. Bunlar ise bizim nefsimizin hazzıdır. Binâenaleyh biz hakîkatta Hakk'a değil, nefsimize tapmış oluruz. Halbuki ibâdet ancak Hakk'a tapmaktan ve O'nun azamet ve celâli önünde mütezellil olmaktan ibârettir. Bizim bu duygularımız ma'sıyetten ibâret iken, bir de emr-i Hakk'a muhalefetle ma'sıyet çirkâbına batmak elbet azîm rezâlet olur!

336. Kendi hizmetini layık zannettin; sen ondan dolayı kabahat bayrağını kaldırdın.

337. Vaktaki sana zikir ve duâya izin oldu, o duâyı etmekten gönlün mağrûr oldu.

Ya'ni, أدعوني أسْتَجِبْ لَكُمْ (Gafir, 40/60) ya'ni "Benden isteyin, kabûl edeyim!" âyet-i kerîmesinde, Hak Teâlâ cânibinden duâya ve talebe rûhsat ve- rildiği için, murâdını zikir ve taleb ettin; ve bu duânın kabûlüne mutmain ve duâna mağrûr oldun.

338. Sen kendini Hak ile hem-sühan gördün; hey gidi hey, çok kimseler bu zandan dolayı ayrı düştü!

Ya'ni Hak Teâlâ sana duâya izin vermekle sen kendini Hak ile mükâlemeye salâhiyetdâr gördün. İşte böyle bir zan sebebiyle çok kimseler hadd-i zâtında karîb olan Hak'tan ayrı ve baîd düşer.

339. Gerçi şâh zemînde seninle oturur; kendini tanı, pek iyi otur!

Vâkıâ şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın zâtı, suver-i kevniyyenin cümlesine sârî olduğu ve sen de o suver-i kevniyyeden bir sûret olduğun cihetle zât-ı Hak senden hâriç değildir. Fakat sen senliğinde müstağrak olduğun için, kendi hakîkatının Hak olduğundan gâfilsin. Binâenaleyh sen senliğini Hak'tan ayrı ve kendi vücûdunu müstakil görüp, Hak ile musahip olduğunu zannedersen, vücûdda kendini Hakk'a teşrîk etmiş olursun. Bu ise bütün günahların fevkindedir. Nitekim ekabir وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر ya'ni "Senin vücûdun bir günâhtır ki, başka günâh ona kıyâs olunmaz” buyurmuşlardır. Böyle olunca, sen kendinin ne olduğunu iyice tanı; ondan sonra zât-ı Hak ile kāim olduğunu bilip, makām-ı abdiyyette O'nun emir ve nehyine kemâl-i inkıyâd ile otur!

340. Doğan dedi: “Ey şah peşîmân oluyorum; tövbe ettim, yeni müslüman olu- [342] yorum.

"Doğan"dan murâd, insân-ı kâmilin huzûrundan kaçıp, mürşid-i kâmil zannı ile nâ-ehillere musahip olan sâliklerin hâline işaret buyurulur. Ve sâlik bu hâli ile huzûr-ı kâmilde kazandığını gâib eder. Ve eğer mürşidi mukayyed olup, onu aramaz ve ona teveccüh etmezse hâli büsbütün berbâd olur.

341. O kimse ki sen onu sarhoş ve arslan tutucu edersin, eğer sarhoşluktan eğri giderse onun özrünü kabûl et!

Ey mürşid-i kâmil, senin sarhoş ve cezbedâr ve hakîkat arslanını avlayıcı yaptığın kimse, bu cezbesinden dolayı yanlış hareketler yaparsa onu ma'zûr tut!

342. Vâkia tırnağım gitti, eğer sen benim için olursan, ben güneşin perçemini koparırım.

“Tırnak”tan murâd, ulûm-ı ledünniyyeyi avlamak kudreti; “güneş”ten murâd, vücûd-ı hakîkîdir. Ve “onun perçemi”nden murâd, sıfât ve esmâsıdır. Ya’ni “Vâkıâ senden kaçmakla hicaba düştüm ve senin bana ihsânın olan ulûm-ı ledünniyyeyi avlamak kudretini zâyi’ettim; fakat senin nazar-ı kâmilânen bana mün’atıf olursa, güneşin ziyâsı olan perçemini koparırım, ya’ni vücûd-ı hakîkînin sıfât ve esmâsı ulûmunu elde ederim.

343. Ve gerçi kanadım gitti, eğer sen beni okşarsan, benim oyunumda çarh oyunu az yapar.

“Kanat”tan murâd, sâlikin himmetidir. Nitekim, “Kuş kanadı ile ve insân himmeti ile uçar” buyurmuşlardır. Ya’ni “Ey mürşidim, ben senden firâr etmekle gerçi himmetime noksân ârız oldu. Fakat sen bana nazar-ı cemâl ile bakarsan, benim rûhumun devr ü hareketi yanında çarh-ı felekin devr ü hareketi hiç kalır!”

344. Eğer bana kemer bağışlarsan dağı koparırım; eğer bir kalem verirsen ilimleri kırarım!

“Kemer bağışlamak”tan murâd, kudret-i mücâhede bahş etmektir. Ya’ni “Ey mürşidim, sen bana tarîk-ı Hak’ta mücâhede kudretini bahş edersen, ben senin himmetin ile dağ gibi olan enâniyyetimi ve varlığımı koparırım. Eğer kalem-i isti’dâdı verir isen, ulûm-ı ledünniyye muvâcehesinde ulûm-ı zâhiriyyeyi levh-i dilden silerim!”

345. Nihayet tenim sivrisinekten nâkıs değildir; Nemrûd’a mensub olan mülkü kanadımla birbirine çarparım.

Nihâyet ahsen-i takvîm üzere mahlûk olan cism-i beşeriyyem sivrisinek-ten daha aşağı değildir. Nemrûd gibi nefs-i hayvâniyyeye mensûb olan mülk-i cismi himmetin kanadı ile altüst ederim.

346. Sen beni zaîflikte ebabîl kuşu tut; benim hasmımın her birini fil gibi tut!

Ey mürşidim, sen beni zaîflikte, Mekke'yi harâb etmeğe gelen Ebrehe ordusuna musallat olan "ebâbîl" kuşu farz et ve nazargâh-ı ilâhî olan beyt-i kalbimi yıkmak isteyen sıfât-ı nefsâniyyemden her birini de “fil” gibi kıyâs et!

347. Yırtıcı mermiyi fındık kadar atsam, fındığım fiilde yüz mancınık gibidir!

"Fındık", ma'lûm olan meyvedir. “Bunduk” umumiyetle “mermi" ma'nâ-sınadır. Zamânımızda "kurşun" ta'bîr olunur. Ya'ni "Düşmana fındık cesâmetinde yırtıcı ve yarıcı kurşun atsam, benim bu fındık kadar kurşunum, büyük taşlar atan yüz mancınık gibi te'sîr yapar!" demektir.

Hind nüshalarında bu beyitin mısrâ - evveli قدر فندق افکنم گردر حریق vaki'dir. Ve "harîk" "yakıcı" ma'nâsına gelir. Ankaravî hazretleri قدر حبه افکنم بندق خريق sûretinde bir nüsha daha olduğunu beyân buyurur. Rûh-ı ma'nâ hepsinde birdir.

348. Vâkıa benim taşım nohut kadardır; fakat cenkde ne baş kalır ne de tolga!

“Heycâ” Arabî olup, “cenk" ma'nâsınadır. "Hûd" "toğulga", "tolga" dedikleri, başa giyilen zırh külâhtır.

349. Mûsâ cenge bir asâsı ile geldi; Fir'avn üzerine ve onun kılıçları üzerine vurdu.

Azın çoğa te'sîrinin misâlleri çoktur. Biri de Mûsâ (a.s.)ın muhasamaya bir asâsı ile gelerek Fir'avn'a ve onun askerine galib olmasıdır; ve bu ma'nâ Kur'ân-ı Kerim'de كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللَّهِ (Bakara, 2/249) ya'ni "Ne kadar az tâife vardır ki, Allah'ın izni ile çok tâifeye galib gelmiştir!" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulmuştur.

350. Her bir resûl bir başına, ki o kapıyı çalmıştır, bütün âfâk üzerine yalnız galib gelmiştir.

Hak kapısını tek başına çalan her bir resûl, bütün âfāk üzerine yalnızca gālib gelmiştir.

351. Vaktaki Nûh ondan kılıç istedi, tûfân dalgası ondan kılıç huylu oldu.

Nitekim Hak Teâlâ'dan Nûh (a.s.) muârızlara karşı müdafaa için silâh istediği vakit, tûfânın dalgaları Hak tarafından katl-i a'dâda kılıç tabîatını iktisâb etti.

352. Ey Ahmed, yerin askeri kimdir? Çarh üzerindeki ayı gör ve onun alnını yar!

Cenâb-ı Pîr efendimizin sırr-ı âlîlerindeki hubb-i Muhammedî cûşa gelip, onların sâir enbiya üzerindeki fazl ve şereflerini beyânen alâ-tarîkı'l-hitâb medhe şurû edip buyururlar ki: "Ey Ahmed (aleyke's-salâtü ve's-selâm), sana muâvenet husûsunda yeryüzünün askeri kim oluyor? Yeryüzünün cünûdu şöyle dursun, cünûd-ı semâviyye hizmetine hâzırdır! Binâenaleyh, çarh-ı felek üzerindeki aya nazar et ve sana Hakk'ın ihsânı olan tasarrufu ızhâren "şakk-ı kamer" mu'cizesini göster!"

353. Ta ki bî-haber olan sa'd ü nahs, devr, devr-i kamer değil, senin devrindir, bilsinler!

Hükemâ derler ki: "Nutfe ana rahmine düştüğü vakit, nahs-ı ekber olan Zühal seyyâresinin terbiyesinde olur. İkinci ayda, sa'd-ı ekber olan Müşterî terbiye eder. Üçüncü ayda, nahs-ı asgar olan Merîh'in terbiyesinde olur. Dördüncü ayda, ne nahs ve ne de sa'd olmayan Güneş'in terbiyesinde olup, hayât bulur. Beşincide, sa'd-ı asgar olan Zühre; ve altıncıda sa'diyyeti ve nahsiyyeti mümtezic olan Utarid; ve yedincide, ne sa'd ve ne de nahs olmayan Kamer'in terbiyelerinde olur. Sekizinci ayda, yine Zühal terbiyesine girer ve bu Zühal terbiyesinde iken mütevellid olan çocuk muammer olmaz. Zîrâ Zü- hal'in tabîatı bârid ve yâbistir; mevt tabîîdir. Dokuzuncu ayda yine Müşterî terbiye eder ve bu ay vilâdet zamânıdır; ve doğan çocuğun muammer olması ümîd olunur. Zîrâ Müşterî'nin tabîatı sıcak ve yaştır; hayât tabîîdir. Binâenaleyh doğacak çocuk üzerinde, sa'd ve nahs olan seyyârâtın terbiyesi ve tasarrufu vardır.' İmdi, cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte, hükemânın bu mütâlaalarına işâreten buyururlar ki: "Ey Ahmed-i Muhtâr (s.a.s.), sen Ay'ı şakk et ve onda tasarruf eyle! Nihâyet senin tasarrufatından bî-haber olan ve sa'd ve nahs sıfatıyla mevsûf bulunan seyyârât bilsinler ki, bu senin devrin neyyireynden birisi olan Kamer'in devr-i tasarrufu değildir; belki eflâkte ve Kamer'de mutasarrıf olan senin devr-i zuhûrundur!"

354. Senin devrindir; zîra ki Mûsâ-yı Kelîm dâimâ senin bu devrinden arzû ederdi.

Evet senin devrindir! Zîrâ Kelîmullâh olan Hz. Mûsâ (a.s.) dâimâ senin bu devrinin feyzinden isterdi ki, o feyz dahi rü'yettir. Bu sebeble رَبِّ أَرِنِي أَنْظُرُ إِلَيْكَ (A'râf, 7/143) ya'ni "Yâ Rab, bana görün; sana nazar edeyim!" dedi.

355. Çünkü Mûsa senin devrinin revnakını gördü ki, onda tecellî sabahı zâhir oldu.

Vaktāki Mûsâ (a.s.) senin devrinin revnakını ve nûrunu keşfen gördü ki, o devirde esmâ ve sıfât ve zât tecellîlerinin sabâhı zâhir oldu.

356. Dedi ki: "Ya Rab o ne devr-i rahmettir!" O rahmetten de geçti; orada rü'yet vardır!

Hayret edip dedi ki: "Yâ Rab o ne devr-i rahmettir!" O rahmetten de ileriye gitti. Çünkü o devirde rü'yet vardır ve o devirde, لَن تَرَانِي (A'râf, 7/143) ya'ni "Sen göremezsin!" hitâbı yoktur.

357. Kendi Mûsa'nı denizlere daldır; devre-i Ahmed arasından çıkar!

Binâenaleyh o devrin füyûzâtından müstefid olmak için, yâ Rab, Mûsâ'nı gayb denizine daldır da devre-i Ahmedî arasından çıkar ve beni o devre içinde yaşayanlara ilhâk et! Cenâb-ı Pîr efendimiz “Mûsî-i hod" ta'bîriyle, وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي (Tâhâ, 20/41) "Ve seni nefsim için tasnî' ettim" âyet-i kerîmesine işaret buyururlar.

358. Buyurdu ki: "Ey Mûsâ, sana o sebeble gösterdim; sana o sebeble halvet yolunu açtım,

359. Ki ey Kelîm, sen bu devr içinde o devrdensin; ayak çek, zîrâ bu kilim uzundur!"

Birinci mısra'daki "Kelîm", Mûsâ (a.s.)nın sıfatıdır. İkinci mısra'daki "gilîm" yere yayılan veyâ üste örtülen kilimdir. Bu iki beyit bir cümle-i tâm teşkil eder. Ya'ni Hz. Mûsâ'ya hitâb-ı izzet şu yolda vâki' oldu: "Ey Mûsâ, sana devr-i Ahmedî'nin revnakını o sebeble keşfen gösterdim ve halvet-i vuslat yolunu sana o sebeble açtım ki, esâsen ey zâtımla mükâleme şerefini bahş ettiğim peygamberim, sen bu devr içinde dahi ma'nen o devr-i Ahmedî'densin; sûret ayağını çek; zîrâ bu sûret-i kevniyye kilimi, ya'ni devre-i Ahmedî'nin âlem-i kevndeki zamân-ı zuhûru uzundur!" Zamân-ı kevnî kilime ve Mûsâ (a.s.)ın arzûsu ayağa teşbîh buyurulmuştur.

Ma'lûm olsun ki, Resûl-i Ekrem efendimiz, كنت نبيا وآدم بين الماء والطين ya'ni "Âdem su ile çamur arasında iken ben nebî idim" buyurdukları cihetle, "hakîkat-ı muhammediyye" bilcümle peygamberlerin devirlerini muhîttir. Enbiyânın kâffesi şerâyi'i ve hakāyıkı ve bilcümle füyûzâtı hep hakîkat-ı muhammediyyeden alırlar. Ve hakîkat-ı muhammediyyeye ıstılâh-ı sûfiyyede "mertebe-i vahdet ve ulûhiyyet" dahi derler. Binâenaleyh, Muhammediyyet'i Mekke-i Mükerreme'de zuhûr edip, Medîne-i Tâhire'de medfûn olan bir taayyüne hasr etmek câiz değildir. O taayyün "hakîkat-ı muhammediyye"nin ancak kürre-i arz üzerindeki inkişafına âiddir; ve o hakîkat, fezâ-yı Dî-nihâyede mine'l-ezel ile'l-ebed kâin ve zâil olan avâlim-i şehâdiyyede taayyünât-ı münasibe ile zâhir olur ve bilcümle hakāyıkı câmi'dir. Binâenaleyh ona "hakîkatü'l-hakāyık" dahi derler.

İşte bu mukaddemeden anlaşılır ki, devr-i Mûsâ dahi âlem-i ma'nâda dev- re-i Ahmedî'de dâhildir. Fakat o devrenin âlem-i sûrette zuhûrundan hâric-dir. Beyt-i şerîflerde işte bu hakîkata işâret buyurulur.

360. Ben Kerîm'im, kula ekmek gösteririm, tâ ki tama' o diriyi ağlata!

Ben azîmü'ş-şân Kerîm'im; Kerîm ismimin tahakkuku için kuluma ni'met-lerimden birini gösteririm; mertebe-i kevnde hayât-ı izâfi ile hayy olan o ku-lum o ni'metime tama' edip ağlar ve yalvarır.

361. Bir ana bir çocuğun burnunu oğar, tâ ki bîdâr ola ve yiyecek isteye!

Nitekim bir ana, uyuyan bir çocuğunun, uyanıp yiyecek istemesi için bur-nunu oğup uyandırır.

362. Zîra o bî-haber olarak aç uyumuş olur; ve o iki memeyi ondan süt muhab-beti deler.

Çünkü o çocuk süt lezzetinden bî-haber olarak aç uyumuştur; ve o iki me-meyi çocuktan zâhir olan süt muhabbeti yarar ve deler.

363. "Ben rahmet-i mahfiyye hazînesi idim; bir hidayetlenmiş ümmet gön-derdim."

Rahmet dört asıl üzerine mebnîdir. Birincisi, rahmet-i âmme-i zâtiyyedir. Bu rahmet, zât-ı ahadiyyette mahfi olan niseb ve şuûnâtın, Hakk'ın kendi zâtında, kendi zâtına técellîsi sûretiyle mertebe-i ilimde sübût bulmalarıdır. İkincisi, rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir. Bu rahmet, Hakk'ın ba'zı kullarına mu-habbeti âsârından olan inâyet-i ezeliyyedir; ve bu inâyet için hiçbir sebeb ve vesîlenin dahli yoktur. Meselâ enbiyâ-i zîşân (aleyhimü's-selâm) haklarında sebk eden inâyet-i ezeliyye bu nevi'dendir. Zîrâ onlardan hiçbir amel ve hiz-met sebk etmediği halde, a'yân-ı sabiteleri ilm-i ilâhîde nübüvvetle sübût bulmuştur. Üçüncü asıl, rahmet-i âmme-i sıfatiyyedir. Bu rahmet eşyânın kâffesine vâsi' olan rahmet-i zâtiyye-i âmmenin hükmüdür. Zîrâ rahmet-i âmme-i zâtiyye îcâbı ile âlemde sübût bulan a'yân-ı sâbitenin sûretleri bu a'yân hükmünce a'yân-ı kevniyye sûretleriyle zâhir oldular. Dördüncüsü, rahmet-i hâssa-i sıfatiyyedir. Bu rahmet dahi rahmet-i zâtiyye-i hâssanın hükmü olup, süadâ-yı ezeliyyeye mahsûstur. Zîrâ Hakk'ın ba'zı kullarının a'yân-ı sâbiteleri hakında mesbûk olan inâyet-i ezeliyye hükmünün bu hazret-i şehadette dahi zuhûru lâ-şekktir. İmdi, beyt-i şerîfteki "Ben rahmet-i mahfiyye hazînesi idim" kavli, rahmet-i âmme-i zâtiyye ve sıfatiyyeyi; ve “Bir hidâyetlenmiş ümmet gönderdim" kavli dahi rahmet-i hâssa-i zâtiyye ve sıfatiyyeyi beyân buyurur. Ve evvelki, rahmet-i rahmâniyye ve ikincisi, rahmet-i rahîmiyyedir. İmdi, hadîs-i kudsîde vâki' olan كنت كنزا مخفيا فأحببت أن أعرف فخلقت الخلق لأعرف ya'ni Ben bir gizli hazîne idim; bilinmekliğe muhabbet ettim, halkı bilinmem için yarattım" beyân-ı âlîsi, rahmetin her aslına şâmildir. Ve hadis-i nebevide كنت رحمة مخفية فابتعثت أمة مهدية ya'ni "Ben gizli bir rahmet idim; ümmet-i mehdiyyeye ba's olundum" buyurulması, rahmet-i hâssa-i zâtiyye ve sıfâtiyyeye işarettir.

364. Cân ile istediğin her bir kerâmâtı, onda tama' etmen için sana gösterdi.

Senin cân u gönülden istediğin her bir kerâmâtı ve ni’meti, evvelâ Hak Teâlâ sana mertebe-i ma'nâda göstermiş ve senin hayâline sokmuştur. Ondan sonra sende o kerâmâta ve ni'mete tama' hâsıl olup, ona vâsıl olmak için sa'y edersin.

365. Ahmed cihanda ne kadar put kırdı, ta ki ümmetler "Ya Rab!" deyici oldular.

Görmez misin, Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz, mahfi olan rahmet-i rahîmiyye-i Hakk'ın âlem-i kevnde zuhûruna tamaan ne kadar çalıştı ve cihânda ne kadar put kırdı! Nihâyet o tama' ve sa'y neticesinde ümmetler Hakk-ı hakîkîye tapıcı ve "Yâ Rab!" deyici oldular.

366. Eğer Ahmed'in sa'yi olmasa idi sen dahi ecdâdın gibi puta tapardın.

Eğer Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz'in zuhûr-ı rahmete olan tama'ı ve sa'yi olmasa idi, sen dahi Hakk-ı hakîkîden gāfil olup, ecdâdın gibi puta tapardın.

367. Eğer söylersen, bu kurtulmanın şükrünü söyle ki, o seni bâtın putundan dahi kurtarsın!

Eğer şükr edersen, ancak bu sûret putlarından kurtuluşun şükrünü edâ et ki, o şükür seni bâtınında olan Hakk-ı hakîkî hakkındaki hayâl putundan dahi kurtarsın! zîrâ âyet-i kerîmede لئن شكرتم لأزيدنكم (İbrâhîm, 14/7) ya'ni "Eğer şükrederseniz, ni'metinizi ziyâdeleştiririm” buyurulur.

368. Dînin şükründen ondan dolayı baş çevirdin ki, onu babadan bedava mîrâs buldun!

Dîn-i Hakk'a nailiyyet şükründen ferâgatinin sebebi, o dîni baba mîrâsı olarak bedâva ve zahmetsiz bulmandır!

369. Mîrâsa mensub olan adam malın kadrini ne bilir? Rüstem can çekişti ve Zâl bedava buldu!

Mirâsyedi olan adam elindeki malın kadrini ne bilir! İkinci mısra'daki ta'bîr bir darb-ı meseldir. Bu darb-ı mesel, tafsîli Şâh-nâme'de mezkûr olan bir kıssadan alınmıştır. "Zâl", Rüstem'in oğludur. Ya'ni "Babası çalışarak cân fedâ etti, kazandı ve oğlu bedava buldu!" demek olur ki; Türkçe'de "Kim yudu, kim taradı; sohbet kime yaradı?" darb-ı meseline tekabül eder.

370. Ağlattığım vakit rahmetim cûş eder; o hurûş edici ni'metimi yer.

Bu beyit, hitâb-ı izzet makāmındadır. Ya'ni "Ben bir kulumu ağlattığım vakit, deryâ-yı rahmetim kaynar ve dalgalanır; nihâyet o feryâd eden kulum benim lutfuma ve ni'metime nâil olur." Bu tecellî-i Hakk'ın pertevi kulların bâtınına da mün'akistir. Nitekim bir âcizin göz yaşı ba'zan pek katı yürekleri bile yumuşatır!

371. Eğer istemezsem atâmı ona göstermem; onu beste-dil ettiğim vakit onu açarım.

Eğer istemezsem, atâlarımdan ve keremlerimden kulumun kalbini haberdâr etmem. Binâenaleyh hayâtında hiçbir şey ile ârâm ve râhat bulamaz bir hâle gelir. Vaktâki muzâyaka-i kalbiyyesi bu bağlanmak sebebi ile derece-i gâye-ye vâsıl olur ve ıztırabı ziyâdeleşir, ondan sonra onun kalbine bir güşâyiş ihsân ederim.

372. Rahmetim o latîf ağlamalara mevkūftur; vaktaki ağladı, rahmet denizinden dalga kalktı.

Benim rahmetimin zuhûru, kularımın o latîf ağlamalarına bağlıdır. Kullarım daraldıkları vakit, bana teveccüh edip ağlayarak tazarru' ve niyâz edince, deryâ-yı rahmetimin dalgaları harakete gelir.

Ahmed-i Hadraveyh hazretleri, Bâyezîd-i Bistâmî hazretleriyle muâsır olan evliyâullâhtandır. Menâkıbı, Tezkiretü'l-Evliyâ ile Nefehâtü'l-Üns'de zikredilmiştir. Künyesi Ebû Hâmid'dir. Horasan meşâyihinin büyüklerindendir. Hicret'in 240'ında vefât etti. Kendisi Belh şehrinden olduğu gibi, kabr-i şerîfi de oradadır, halk ziyaret eder.