İçeriğe atla

Şeyh Ahmed-i Hadraveyh'in alacaklılar için Hak Teâlâ'nın ilhâmı ile helva satın alması

9. bölüm / 33 · 2941 kelime · ~15 dk okuma

373. Bir şeyh var idi; o cömertlikten daima borçlu idi, zîra o meşhur idi.

374. Büyüklerden on binlerce borç etti; cihanın fakîrlerine harc etti.

375. O tekyeyi de borç ile yapmış, cânı ve malı ve tekyeyi fedâ etmiş idi.

Cânı ve malı ve tekyeyi Hak oyununda oynamış ve fedâ etmiş idi.

376. Hak her yerden onun borcunu öder idi; Hak Halil için kumdan un yaptı!

Maâricü'n-Nübüvve'de ve Ravzatü'l-Ahbab'da ve Tefsîr-i Hüseynî'de mezkûrdur ki, İbrâhîm (a.s.)ın birçok misafirleri var idi; evinde yiyecek yoktu. Fakîrler kendisine teveccüh ettiler. Onun Mısır'da bir dostu var idi. Karzen buğday almak için kölelerini develer ile ona gönderdi. Dostu, "Hasad vaktine kadar intizâr edecek mikdârda buğdayım yoktur, benim de ihtiyacım vardır" dedi, buğday veremedi. Köleler avdete mecbûr kaldılar. Fakat kendi kendilerine, "Bizim böyle develeri yüksüz olarak şehre avdet etmemiz misafirlere ve halka karşı ayıp olacak; bâri biz gösteriş olmak üzere çuvallara kum dolduralım!" deyip, öyle yaptılar ve şehre girdiler. Kölelerden birisi gelip, vukū'-ı hâli İbrâhîm Halilullâh (a.s.)a anlattı. Hazret mahzûn olarak odasına çekilip, ibadetle meşgûl oldu ve o sırada kendisine uyku da galebe etti. Câriyeler mes'eleden haberdar olmaksızın çuvallar tarafına gidip birisini açtılar; içinde beyaz ve elenmiş un buldular. Hemen ekmek pişirip, İbrâhîm (a.s.)a götürdüler. Ekmek kokusu burunlarına gidince, bu unun nereden geldiğini sordular; Halîl-i Mısrî'den geldiğini söylediler. Cenâb-ı Halîl lutf-ı Hakk'ı anlayınca: "Hayır, Halîl-i Mısrî'den değildir, Halîl-i âsumânîdendir!" buyurdular. İşte, beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ında bu kıssaya işâret buyurulur.

377. Peygamber buyurdu ki: "Pazarlarda dâimâ iki melek dua eder.

İkinci mısra' Hind nüshalarında دو فرشته میکند از دل دعا ve diğer bir nüshada da اندر دعا vâki'dir. Ankaravî nüshasında ايذر دعا sûretinde olup, ايذر "dâimâ" ma'nâsında tercüme buyurulmuştur. Bu üç nüshaya göre de ma'nâ değişmez.

378. Şöyle ki, 'Ey Huda, sen münfıklara halef ver; ve ey Huda, sen mümsiklere telef ver!"

Ya'ni o iki melek duâ edip derler ki: "Yâ Rab, sen fukarâya bakanlara ve onların ihtiyacını te'mîn edenlere bol bol mal ihsân et; ve bahîl ve hasîs olanların mallarını da itlâf et!" Bu beyt-i şerîf de şu hadîs-i şerîfin mazmûnudur: ما من يوم الا ملكان ينزلان و يقولان اللهم اعط منفقا خلفا اللهم اعط كل ممسكا تلفا ya'ni “Hiçbir gün yoktur ki, ancak iki melek iner ve derler ki: 'Yâ Rab her münfika halef ver, yâ Rab her mümsike telef ver!" Bu hadîs-i şerif I. cildde, “İki meleğin her gün pazarlarda nidâ etmesi" sürhünde geçti.

379. Hususiyle o münfık ki, cân infâk etti, kendi boğazını Hallak'ın kurban-lığı yaptı.

"Cân infâk edenler"den murâd, tarîk-ı Hak'ta mücâhedât ve riyâzât ile canlarını kemiren zevât ile, küffâr ile olan harbde fedâ-yı cân eden şühedâ-dır. Tarîk-ı Hak'ta cân fedâ edenlerin hepsi şehîddir.

380. İsmail gibi boğazını öne getirdi; bıçak onun boğazına kâr getirmedi!

Canlarını infâk edenler, İsmâîl (a.s.) gibi emr-i Hakk'a kemâl-i teslîmiyyet-le boğazlarını uzattılar; fakat bıçak İsmâîl (a.s.)ın helâkinde nasıl müessir ol-madı ise, bu fedakârlıklarından dolayı onlar hakkında da helâk vâki' olmadı. I. cildde 228 numaralı beyitte îzâh olunduğu üzere, kurbân edilmek istenilen İsmâîl (a.s.) olmayıp İshak (a.s.) dır. Cenâb-ı Pîr efendimiz kavl-i meşhûra bi-nâen, Mesnevî-i Şerîflerinde İsmâîl (a.s.)'ı zikretmişlerdir. Dîvân-ı Kebîrlerin-de bir beyitlerinde İshak (a.s.) olduğunu beyânen şöyle buyururlar, Beyit:

["Benim hâk-i derim üzerinde kurban olmuş İshak nebî olmak gerekir. Sen be-nim İshak'ımsın ve ben senin pederinim. Ey gevherim, ben seni nasıl kırarım!"]

381. İmdi, şehîdler bu yüzden diri ve hoşturlar; sen kâfir gibi o kalıba bakma!

İmdi, şehîdler Hak yolunda canlarını fedâ ettikleri için onlar diridirler ve latîf bir hayât içinde yaşamaktadırlar. Hayât-ı uhreviyyeyi inkâr edenlerin nazarında hayât, ancak cisim ve kalıp ile käim olduğundan, onlar ancak cis-me bakarlar ve kalıba kıymet verirler. Ey mü'min, sen onlar gibi cisme bak-ma ve ona kıymet verip Hak yolunda ölümden korkma! Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurur: وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمواتاً بَلْ أَحْيَاء عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ فَرَحِينَ بِمَا آتَيَهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ (Âl-i İmran, 3/169-170) ya'ni, “Allâh yolunda katl olunanları ölü zannetmeyin; belki Rab'lerinin indinde onlar, Allâh'ın fazlından onlara verdiği şey sebebiyle, mesrûr oldukları halde diridirler.”

382. Zira onlara cân-ı bekāyı, gamdan ve marazdan ve dalâletten eymin olan cânı halef olarak ihsân etmiştir.

Bu beyt-i şerîf, yukarıda zikr olunan âyet-i kerîmenin müfâd-ı âlîsidir.

383. Borçlu şeyh senelerce bu işi yapdı; vekîl-i umûr gibi aldı verdi.

“Pây-merd” mededkâr ve vekîl-i umûr ma'nâsınadır. Ya'ni, münfık olan borçlu Şeyh Ahmed Hadraveyh hazretleri, senelerce böyle zenginlerden borç aldı ve fukarânın ihtiyacını te'mîn etti. Fukarânın vekîl-i umûru gibi borç aldı, onların işlerini gördü.

384. Ecel günü alî bey olmak için, ecel gününe kadar tohumlar ekti.

Ecel ve ölüm gününde yüksek mertebeli bir bey olmak için, ömrünün nihâyetine kadar amel-i sâlih tohumlarını ekti. Bu beyt-i şerifte الدنيا مزرعة الآخرة ya'ni “Dünyâ âhiretin tarlasıdır” hadîs-i şerîfine işâret buyurulur.

385. Vaktaki şeyhin ömrü nihayete erişti, kendi vücudunda ölüm alâmetini gördü.

386. Alacaklılar onun etrafında toplanıp oturmuşlar; Şeyh kendi üzerinde şem' gibi hoş eriyici idi.

“Hoş-güzârân” ta'bîri ile, sekerât-ı mevtin zahmetsiz olarak vukū'una işâret buyurulur. Ya'ni, muhtezir olan şeyhin hayât-ı sûrîsi zahmetsizce erimekte idi.

387. Alacaklılar ümidsiz ve abûs olmuşlar idi; gönüllerinin derdi ciğer derdi üzerine yük oldu.

"Şüş" ciğer "derd-i şüş" sillü'r-rie ma'nâsınadır, ciğer ağrısı demektir. Ya'ni, alacaklılar Hz. Şeyh'in hâl-i ihtizârda olduğunu görünce, paralarının tahsîlinden ümidsiz kaldılar ve yüzlerini ekşittiler; gönüllerinin üzüntüsü ciğerlerinin ağrısı üzerine munzam oldu.

388. Şeyh dedi: "Bu kötü zanlılara bak; Hakk'ın dört yüz meskûk altını yok mudur?"

"Dînâr" "meskûk altın" ve "lira"; ve "zer" mutlakan "altın" ma'nâlarınadır. Ya'ni, Hz. Şeyh bunların ümîdsizliklerini görünce, kendi kendine dedi ki: “Gınâ-yı Hak hakkında şu sû'-i zann sâhiblerine bak! Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'inde لَهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ [Bakara, 2/107, Tevbe, 9/116,...] ya'ni "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır" buyurmuş iken, bunlar Hakk'ın dört yüz mesûk altını yok mu zannediyorlar!"

389. Bir çocuk dışarıdan "Helva!" diye bağırdı; dâng ümidi üzerine helvâyı medh etti.

"Lâf zeden" "öğmek" ve "medh etmek" ma'nâsınadır. “Dâng" burada "akçe" ve "para" demektir. Ya'ni Hazret ve alacaklılar böyle bir hâl içinde iken, helva satan çocuğun biri dışarıdan "Helva!" diye bağırdı; para kazanmak ümîdi ile, "Hay gidi şeker helva hay!" gibi sözler ile helvasını bağıra bağıra medh etti.

390. Şeyh hâdime, "Git o bütün helvayı satın al!" diye baş ile işaret etti.

391. "Ta ki alacaklılar o helvayı yedikleri vakit, bir zamanlık bana acı bakmasınlar!"

Ya'ni "Kendi yanlış hayâllerinden kalbleri muazzeb olan ekşi yüzlü alacaklıların hiss-i zâikaları o helvanın tatlılığı ile meşgül olup, bir zamân-ı mahdûd için olsun bana bakmasınlar!"

392. Hadim o çocuktan o bütün helvayı satın almak için derhal kapıdan dışarıya çıktı.

393. Ona dedi ki: "Götürü helva kaça?" Çocuk dedi: "Yarım lira ve birkaç kuruş."

"Götrü" Türkçe "götürü" ve "toptan" demektir. Bu ta'bîre bakılırsa, hâdimin ve çocuğun Türk olduğu anlaşılır. "Edend" 3'ten 10'a varıncaya kadar olan adedler ma'nâsına olup, aded-i mübhem murâd olunur. Arabî'de mukābili "bid" kelimesidir. Nitekim sûre-i Rûm'daki âyet-i kerîmede, في بضع سنين (Rûm, 30/4) buyurulur. "Birkaç [senede]" demek olur.

394. (Hadim) dedi: "Sûfilerden ziyade isteme, yarım lira vereyim, artık söyleme!"

395. O, tabağı Şeyh'in önüne koydu; sen sır düşünücü şeyhin sırlarını gör!

Helvacı çocuk helva tabağını şeyhin önüne koydu. Sen şimdi ahvâl-i bâtıneyi mütefekkir olan şeyhin sırlarına bak da ibret al!

396. "Bu gıda işte teberrüktür, bunu hoş yeyiniz, helâldir!" diye alacaklılara işaret etti.

Ya'ni Hz. Şeyh alacaklılara dedi ki: "Bu helva mübârektir, bunu güzel güzel yeyiniz, helâldir!"

397. Vaktaki tabak boşaldı, o çocuk aldı: "Ey akıllı, liramı ver!" dedi.

398. Şeyh cevap verdi ki: "Parayı nereden getireyim; borçluyum, adem tarafına gidiyorum!"

399. Çocuk gamdan tabağı yere vurdu; nâle ve girye ve hanîn getirdi.

Çocuk kederinden tabağı elinden attı ve feryâd ederek ağladı ve inlemeğe başladı.

400. Çocuk aldanmadan “Hây, hây!" diye ağlardı; şöyle diye ki: "Keşki benim iki ayağım kırılmış ola idi!

Ya'ni çocuk bu aldanıştan hınçkıra hınçkıra ağlayıp, derdi ki; "Keşki ayaklarım kırıla idi!"

401. Keşki ben külhanın etrafında dolaşa idim de bu tekyenin kapısı üzerinden geçmeye idim!"

402. Lokma isteyici olan bedava yiyici sofular köpek gönüllüdürler ve kedi gibi yüz yıkayıcıdırlar!

"Seg-dilân"dan murâd, "bâtınları fena"; ve "kedi gibi yüz yıkayıcı"dan murâd, "zâhirleri temiz ve iyi" demektir. Ya'ni, lokma arkasında koşan lopçu sofular, bâtınları berbâd olduğu halde zâhirlerinden iyi görünerek halkı aldatırlar.

403. Çocuğun feryadından orada iyi ve kötü toplandı; çocuk üzerinde kalabalık oldu.

"Haşer" enbûhî ve kalabalık demektir. "Hayr u şer"den murâd, "halkın hayırlısı ve şerlisi" demektir.

404. Şeyhin önüne geldi, dedi ki: "Ey katı şeyh, sen muhakkak bil ki, üstadım beni öldürdü!

405. Eğer ben onun önüne eli boş gidersem o beni öldürür! İcâzet verir misin?"

"Eğer ben ustamın önüne helvasız ve parasız gidersem, o beni döğe döğe öldürür. Sen bu hâli câiz görür müsün?

406. Ve o alacaklılar dahi inkâr ve cuhûd ile şeyhe yüz çevirip dediler ki: "Bu oyun ne idi?"

407. Bizim malımızı yedin, mezalim götürüyorsun. Bu zulüm neden bir ilave oldu.

"Ber-ser" "yük üstüne ilâve olunan bir yük" ma'nâsınadır. Ya'ni "Bizim malımızı yedin ve bize zulm ettin; âhirete bu mezâlimi götürüyorsun! Bu mezâlim yükleri üstüne bir de bu çocuğa ettiğin zulmü neden ilave ettin?"

408. İkindi namazına kadar o çocuk ağladı. Şeyh gözünü kapadı ve ona bak-madı.

409. Şeyh cefâdan ve hilafdan fâriğ olarak yüzünü ay gibi yorgan içine çekti.

Şeyh o mecliste hâzır olanların cefâsından ve muhalefet ve inkârından fâriğ olarak yüzünü yorganla örtmüş idi.

410. Ezel ile iyi, ecel ile iyi, mesrûr; hâs ve âmmın teşnî'inden ve sözünden fâriğ olmuştu.

[413] "Ezel”den murâd, Hz. Şeyh'in ayn-ı sâbitesinin ilm-i ilâhîde sübûtu hâli ki, bu fâtiha-i zuhûrdur. "Ecel"den murâd, âlem-i kevndeki zuhûrun hâtimesidir. Ve hâtime fâtihaya göre olduğundan, ayn-ı sâbitesi ism-i Hâdî'nin mazharı olan Hz. Şeyh, elbette hem ezel ile ve hem de ecel ile hoş ve mesrûr olmuş ve halkın teşnî'i ve zemmi ve kıyl ü kāli bir rüzgâr mâhiyetinde olduğundan, elbette kalbi bunlardan fâriğ olmuş idi.

411. O kimsenin ki, cân onun yüzüne şeker gibi güler, ona halkın ekşi yüzlülüğünden ne zarar?

Canı ism-i Hâdî'nin mazharı olan kimseye halkın ta'n ve teşnî'inden ne zarar gelir?

412. O kimsenin ki, can onun gözünü öper, ne vakit felekden ve onun hışmından gam yer?

Ezelde canı makbûl-i ilâhî olan bir kimse, fânî olan bu vücûd-ı izâfî âleminin ezâ ve cefâsından gam çeker mi?

413. Mehtab gecede Simak üzerindeki Ay'a; köpeklerden ve onların havlamalarından ne korku vardır?

"Simâk" Kamer'in devr ettiği yirmi sekiz menzilden bir menzilin adıdır. Ya'ni, Kamer mehtâb gecesinde "Simâk" menzili üzerinde bulunup, âlemi tenvîr ederken, köpeklerin havlamalarından o Ay'a ne zarar gelir?! Burada Hz. Şeyh "Simâk" menzili üzerindeki Ay'a; ve halkın ta'n ve teşnî'i de köpeklerin havlamasına teşbîh buyurulmuştur.

414. Köpek kendi vazîfesini yerine getirir; Ay yüzü ile kendi vazifesini döşer!

Köpeğin vazîfesi havlamaktır; o kendi vazîfesini îfâ eder. Ay'ın vazîfesi de kursu ile yeryüzüne ziyâ döşemektir; o da o vazîfeyi yapar.

415. Her bir kimse kendi işceğizini edâ eder; su bir çöp için safvetini terk etmez!

Bu beyt-i şerîfte, قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) ya'ni "Her bir kimse kendi hâlinin şâkili olan tarîk üzerinde amel eder" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ve o amel onun ayn-ı sâbitesinin isti'dâdıdır. Başkaları için hoş gelsin, gelmesin; mutlaka o fiili yapar. Hz. Şiblî'den sordular ki, "Kur'ân-ı Kerîm'de hangi âyet insana pek ziyâde ümmîd-bahşdır. Hazret bu âyet-i kerîmeyi okudu. Bu âyet ne cihetle ümmîd-bahş oluyor?" Buyurdu ki: "Kuldan cefâ ve hatâ ve bir leîme lâyık olan şey zâhir olur; ve Hak Teâlâ'dan dahi atâ ve bir kerîme lâyık olan şey zuhûr eder!"

416. Çör-çöp su yüzünde çöpce gider; sâfî olan su ise iztirabsız gider!

Çör-çöp kara ve bulanık bir haldedir; su üzerinde o yine o hâlde gider. Fakat sâfî olan su, üzerindeki olan bu çörçöpten ıztırâba düşüp safvetini bozmaz; o yine berrâk bir hâlde akar.

417. Mustafa, gece yarısı ayı yarar; Ebû Leheb ise kîninden herze çiğner!

Mustafa (s.a.v.) Efendimiz gece yarısı "şakk-ı kamer" mu'cizesini gösterir; Ebû Leheb ise kîn ve inâdından herzeler söyler de der ki: هذا سحر مستمر (Kamer, 54/2) ya'ni "Bu bir sihr-i müstemirdir." Vak'anın tafsilini إقتربت الساعة وإنشق القمر (Kamer, 54/1) ["Sâat yaklaştı ve ay yarıldı"] âyet-i kerîmesinin tefsîrinde, tefsîr kitapları beyân eder.

418. Köpeğin sesi hiç ayın kulağına erişir mi; hususiyle bir ay ki, o hâss-ı İlâh ola?

"Hâss-ı İlâh olan ay"dan murâd, enbiyâ ve evliyâ hazarâtıdır.

419. Padişah çay kenarında kurbağaların sesinden bî-haber olarak, sema' içinde sabaha kadar bâde içer.

Meselâ bir pâdişâh akarsu kenarında içki takımlarını kurdurmuş, bir taraftan da latîf havalar ile çalgılar çalınıyor; bu hâlde bâde-nûş olup zevke dalıyor ve seher vaktine kadar da bu zevk içinde müstağraktır. Bu hâl ve zevk içinde iken, su içinde bağıran kurbağaların sesleri kulağına girer mi? İşte, Ahmed Hadraveyh hazretleri de böyle bir hâlde idi.

420. Hem çocuğun birkaç kuruşu tevzî'i olurdu; şeyhin himmeti o sehâyı bağladı.

Ya'ni, orada oturan zengin alacaklılar kendi aralarında çocuğun helva bedelini birbirlerine hisse tevzî' ve tefrîk etmek sûretiyle de tedarik edip verebilirler idi; fakat Hz. Şeyh'in himmeti onların bu husûsdaki sehâvetlerini bağladı. Çocuğun ikindiye kadar hınçkıra hınçkıra ağlamasına seyirci kaldılar.

421. Tâ ki, çocuğa bir kimse hiçbir şey vermeye; pîrânın kuvveti bundan dahi ziyadedir!

Ya'ni Hz. Şeyh'in himmet-i âlîsinin masrûf olduğu şey çocuğa orada hâzır olanlardan hiçbirisinin bir şey verememesi keyfiyeti idi. Ey zâhir-perest olan kimse, buna taaccüb etme! Zîrâ insân-ı kâmilin kuvvet-i tasarrufu bundan ziyâdedir. Bu söylediğimiz şey küçük bir tasarruftur!

422. İkindi namazı oldu, bir hâdim geldi, bir Hâtem'in indinden, elinde bir tabak olarak.

Hâtem-i Tay, sehâvetle meşhûr bir zât olduğundan, burada sahî ma'nâsına isti'mâl buyurulmuştur. Ya'ni, ikindi namazı vakti gelince gâyet cömert olan bir zât tarafından, elinde bir tabak olduğu halde bir hizmetçi geldi.

423. Bir mal ve hâl sahibi pîrin önüne hediye gönderdi ki, ondan habîr idi.

Şeyhin hâlinden haberdar olan hâl sahibi bir zengin, şeyhin huzûruna o tabağı hediye gönderdi.

424. Tabağın köşesinde dört yüz lira; yarım lira da başkaca kâğıt içinde.

425. Hâdim geldi, şeyhe ta'zîm etti; ve o tabağı ferd olan şeyhin önüne koydu.

426. Vaktaki tabağın yüzünü örtüden açtı; halk ondan o kerâmeti gördüler;

Hz. Şeyh tabağın üstündeki örtüyü kaldırıp, mecliste hâzır olanlar onun bu kerâmetini görünce;

427. Derhal hepsinden âh u efgān zahir oldu; dediler ki: "Ey şeyhlerin ve şâhların başı, bu ne idi?

428. Ey sır sahiplerinin beyi, bu ne sırdır ve bu ne sultanlıktır?

"Bâz" kelimesi burada edât-ı atıftır; “ve”, “dahi” ma'nâlarına gelir.

429. Biz bilmedik, bizi afvet; binâenaleyh perîşân söz ki bizden vaki' oldu;

Biz senin şân-ı ma'nevîni bilemedik; bu sebeble bizden senin şân-ı azametine lâyık olmayan perîşân sözler zâhir oldu; bizi afvet!

430. Biz ki körce asâlar vururuz; şübhesiz kandilleri kırarız!

Ya'ni, körler câmi'e girerek ellerindeki değnekleri yukarı kaldırıp sallasalalar, elbette kandilleri kırarlar ve ne yaptıklarını göremezler. Hatâlarını kandilleri kırdıkları vakit anlarlar. İşte şimdi biz de onlar gibi yaptık.

431. Biz sağırlar gibi bir hitabı işitmeyip; kendi kıyasımızdan herze cevab söyleyiciyiz!

Biz sağırlar gibiyiz. Sağırlar söylenen sözü işitmedikleri hâlde, muhâtablarının dudaklarının oynamasından, kendilerince bir kıyâs ve tahmîn yapıp, birtakım saçma sapan cevablar verirler. Nitekim I. cildde 3401 numaralı beyit[den i'tibâren], hasta olan komşunun hâtırını sormak için giden bir sağırın kıssasında, bu hâl tasvîr buyurulmuş idi.

432. Biz Musa'dan nasihat tutmadık ki, o, bir Hızır'ın inkârından sarı yüzlü oldu!"

Biz, Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Kehf'te beyân buyurulduğu üzere, emr-i ilâhî ile Hızır (a.s.)a mülâkî olan Hz. Mûsâ (a.s.)ın kıssasından mütenebbih olup nasîhat almadık ki; o Mûsâ (a.s.) Hızır (a.s.) dan sâdır olan efâle i'tirâz etti ve o efâlin sırları zâhir olunca, mahcûb oldu "Zerd-rû geşten" utanmaktan kinâyedir.

433. Öyle bir göz ki, yukarıya isti'câl ederdi; onun gözünün nûru göğü yarardı!

Hz. Hızır'a i'tiraz eden Hz. Mûsâ'nın gözü öyle bir göz idi ki, hemân âlem-i ulvîye mün'atıf olurdu ve gördüğü şeylerin derhal bâtınına nüfüz ederdi. Ve onun gözünün nûru âlem-i melekûtu yarıp geçerdi. Bu hâlde iken, yine Hızır'a i'tirâz etti.

434. Ey Mûsâ, senin gözüne hamâkattan değirmen fâresinin gözü taassub etmiştir!

Şeyh Ahmed Hadraveyh hazretleri, Hz. Mûsâ'ya; ve mu'terizler değirmen fârelerine teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni makām-ı şerîat ve tarîkat ve hakîkatta kāim olan Hz. Şeyh, bu dünyâ değirmeninin fâreleri makāmında bulunan bizler, senin fiilini kendi fiillerimize kıyâs edip, hamâkatimiz cihetinden taassub gösterdik ve sana i'tirâz ettik. Senin gözünün görüşü başka ve bizim gözümüzün görüşü başka olduğunu bilemedik!" "Taassub", teşeddüd etmek ve sıkı bağlamak ma'nâlarınadır.

435. Şeyh buyurdu ki, o sözlerin hepsini ben size helâl ettim. O helâldir.

Hind nüshalarında ikinci mısra من بحل کردم شمارا آن جدال vakidir. Yani, “Ben size o cidâli helâl ettim demek olur. Zîrâ gözlüler ve kulağı işitenler körlerin ve sağırların kusurlarına bakmazlar ve onları yaptıkları hatalarda ma'zûr görürler.

436. Bunun sırrı bu idi ki, Hak'tan istedim; şübhesiz bana doğru yolu gösterdi, Çocuğun helvasını almanın sırrı bu idi ki, Hak'tan borçlarımın ödenmesini niyâz ettim; O şübhesiz bu borçların ödenmesine çıkan doğru yolu bana gösterdi de,

437. Buyurdu ki: "Vâkıâ o dînâr azdır. Lâkin çocuğun feryadına mevkūftur."

Hak Teâlâ buyurdu ki: “Vâkıâ borcun olan dört yüz liranın ehemmiyeti yoktur. Fakat o borçların ödenmesi çocuğun feryâdına ve ağlamasına bağlıdır.”

438. Helva satan çocuk ağlamadıkça rahmet denizi cûşa gelmez." Bu hakîkatı cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri dahi Fusûsu'l Hikem'de Fass-1 Eyyûbi'de şöyle buyururlar: كما جاع بعض العارفين فبكى فقال له في ذلك من لا ذوق له في هذا الفن معاتبا له فقال العارف انما جو عنى لا بكى يقول انما ابتلاني بالضر لأساله في رفعه عنى و ذلك لا يقدح في كوني صابرا Ya'ni “Nitekim ariflerin ba'zısı acıktı; ağladı. Bu fende zevki olmayan bir kimse ona muâtib olarak bunun hakkında dedi. İmdi ârif cevab verdi ki: 'Ancak beni ağlamam için acıktırdı. Gûyâ der ki: 'Benden onun ref'i hakkında kendisine suâl etmem için beni durra mübtelâ eyledi ve bu benim sâbir olmama kadh vermez."

439. Ey birâder, çocuk senin gözünün çocuğudur; kendi muradını dürüst olarak zârîye mevkūf bil!

Ey birâder, çocuk, bir çocuk mesâbesinde olan senin gözündür. Eğer Hak'tan murâdını istersen, o murâdının husûlünü, çocuk mesâbesinde olan gözünün kemâl-i sıdk ve hulûs ile ağlamasına bağlı bil!

440. Eğer istersen ki, sana hil'at erişe, imdi cesed üzerindeki göz çocuğunu ağlat!

Ey sâlik, eğer maksûduna vusûl hil'atini istersen, cesedinin üzerinde çocuk mesâbesinde bulunan gözünü ağlat! Hz. Mısrî Niyâzî de bir beytinde bu ma'nâyı beyân buyurur:

Bu Niyâzî'yi ağlattığından, Anlanır ki, ihsâna kasdın var!